Yargıtay · Hukuk Genel Kurulu

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2026/352 E. 2026/296 K. – Tazminat

Konu: Tazminat

Mahkeme
Yargıtay
Daire
Hukuk Genel Kurulu
Esas No
2026/352
Karar No
2026/296
Karar Tarihi
Konu
Tazminat

MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 31. Hukuk Dairesi SAYISI : 2025/1601 E., 2025/1633 K. ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 18.03.2025 tarihli ve 2024/10059 Esas, 2025/4383 Karar sayılı BOZMA kararı

Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, davalılar vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 369. maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun'un 373. maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilip davalılar vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilerek Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

I. DAVA Davacı vekili; kaynak ustası olan müvekkilinin kaynak işi yapmak üzere 14.02.2013 tarihinde davalı şirkette işe alındığını, ortalama gelirinin net 2.500,00 TL civarında olmasına rağmen Kurum kayıtlarında asgari ücret gözüktüğünü, 16.02.2013 tarihinde müvekkilinin davalı ...’ın talimatı ile harç makinesini temizlerken makinenin içerisindeki kapaktaki bıçakların sağ el işaret parmağı ile orta parmağını kopardığını, iş sağlığı ve güvenliği konusunda herhangi bir eğitim vermeyen ve önlem almayan davalıların kazaya sebebiyet verdiğini, ceza dosyasında alınan raporda da şirket yetkililerinin kusurlu olduğunun belirtildiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesi kapsamında belirlenecek geçici ve sürekli iş göremezlik tazminatlarından şimdilik toplam 500,00 TL maddi ve 150.000,00 TL manevi tazminatın faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalılar vekili; kazanın tamamen davacının kusurlu hareketi ile tedbirsiz ve dikkatsiz davranışı sonucu meydana geldiğini, müvekkillerinin kusuru bulunmadığını, ayrıca talep edilen manevi tazminatın fahiş olduğunu ileri sürerek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI A. İlk Derece Mahkemesinin Birinci Kararı İlk Derece Mahkemesinin 20.01.2022 tarihli ve 2021/10 Esas, 2022/24 Karar sayılı kararı ile; meydana gelen iş kazasında davacının %30, davalı işveren şirketin %70 olan kusurunun içinde kalmak kaydıyla davalı ...’ın %1, davalı ...’ın %1, davalı ...’in %1 oranında kusurlu olduğunun belirlendiği kusur ek heyet raporunun dosya kapsamına uygun olduğu, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunun 14.01.2015 tarihli raporuna göre davacının geçirmiş olduğu iş kazası sonucu (E) cetveline göre malûliyet oranının %33,2 olduğu, emsal ücret araştırması ve davacının isticvabı birlikte değerlendirildiğinde aylık ücretin 2.000,00 TL olduğunun kabulü gerektiği ve bu kabul doğrultusunda hazırlanan ek hesap raporunun dosya kapsamına uygun olduğu, ayrıca yaşanan iş kazası sebebiyle manevi tazminata da hükmedilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 412.933,21 TL maddi ve 50.000,00 TL manevi tazminatın davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmiştir. B. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. C. Bölge Adliye Mahkemesinin Birinci Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin 01.06.2022 tarihli ve 2022/1218 Esas, 2022/811 Karar sayılı kararı ile; Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunun 14.01.2015 tarihli raporunda belirlenen malûliyet oranına davalılar vekilince itiraz edilmiş olmasına rağmen yasal prosedür işletilmeksizin karar verilmesinin hatalı olduğu, bu nedenle yasal prosedür çerçevesinde davacının sürekli iş göremezlik oranını belirleyerek gerekirse yeniden hesap raporu alınıp bir karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle tarafların sair istinaf itirazları incelenmeksizin ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak davanın yeniden görülmesi için dosyanın mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. D. İlk Derece Mahkemesinin İkinci Kararı İlk Derece Mahkemesinin 21.09.2023 tarihli ve 2022/706 Esas, 2023/722 Karar sayılı kararı ile; Adli Tıp 3. İhtisas Kurulunca davacının malûliyet oranının %33,2 olarak tespit edildiği, bu tespitler üzerine alınan 02.07.2023 tarihli ek hesap raporundaki ikinci seçeneğe itibar edilerek talep artırım ve ıslah dilekçelerinin dikkate alınması gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 1.684.674,46 TL maddi ve 50.000,00 TL manevi tazminatın faizi ile birlikte davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 20.03.2024 tarihli ve 2023/2697 Esas, 2024/421 Karar sayılı kararı ile; davacının tüm, davalıların sair istinaf itirazlarının reddi ile davacı vekilince dosyaya sunulan 09.05.2019 tarihli talep artırım dilekçesi ile ve kaldırma öncesi ilk derece mahkemesi kararına karşı istinaf başvuru dilekçesinde talep artırım dilekçesine atıfla 481.294,15 TL'nin hüküm altına alınmasının talep edildiği, bu kapsamda davacı vekilinin maddi tazminat bakımından talebini sınırladığı ve davalı yararına usulü kazanılmış hak oluştuğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, davalılar vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulü ile 481.294,15 TL maddi ve 50.000,00 TL manevi tazminatın faizi ile birlikte davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin ilâm başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "“….a.Davalılar vekilinin davacının manevi tazminat istemi hakkında kurulan hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde, b.Temyiz eden tarafların diğer hükümlere yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde, Uyuşmazlık iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre, davacı vekilinin tüm, davalılar vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışındaki sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. Dosya kapsamından, davacı vekilinin dava dilekçesinde 250,00 TL geçici iş göremezlikten kaynaklanan maddi tazminat, 250,00 TL sürekli iş göremezlikten kaynaklanan maddi tazminat ve 150.000,00 TL manevi tazminat talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince alınan 03.05.2019 tarihli hesap raporunun ihtimalli olarak düzenlendiği, ilk ihtimalde davalı beyanı ile resmi kayıtlara itibar edilip (asgari ücret) üzerinden hesaplama yapıldığında maddi zararın 138.039,48 TL, ikinci ihtimalde davacı iddiasına itibar edilip (aylık net 2.500,00 TL) asgari ücretin 3,57 katı üzerinden hesaplama yapıldığında maddi zararın 481.294.15 TL olduğu yönünde görüş bildirildiği, davacı vekilinin bu hesap raporuna karşı beyanında asgari ücret üzerinden yapılan ilk hesaplamaya itiraz ettiklerini, ikinci ihtimal doğrultusunda karar verilmesi gerektiğini beyan ettiği, davacı vekilinin hesap raporuna itiraz dilekçesi ile aynı gün ikinci ihtimal doğrultusunda talep arttırımı yaptığı ve müvekkilinin maddi zararının belirlendiğinden bahisle fazlaya ilişkin haklarını da saklı tutarak maddi tazminat istemlerini birleştirip toplamda 481.294,15 TL’ye arttırdığı, mahkemece davacının 16.01.2020 tarihli celsede bizzat aylık net 2.000,00 TL ücret aldığını ne var ki aldığı hesap raporunda bunun gözetilmediğinin anlaşılması üzerine ek hesap raporu alındığı, bu ek hesap raporunun da ihtimalli ve önceki gibi ilk ihtimalde asgari ücret üzerinden hesaplama yapıldığında maddi zararın 152.434,13 TL olduğu yönünde görüş bildirildiği, ikinci ihtimalde ise aylık net 2.000,00 TL ücret (asgari ücretin 2,86 katı) üzerinden hesaplama yapıldığında maddi zararın 412.933,21 TL olacağı yönünde görüş bildirildiği, İlk Derece Mahkemesince bu ek hesap raporunun ikinci ihtimale itibar edilerek verilen ilk kararda davacı lehine 412.933,21-TL maddi, 50.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine hükmedildiği, bu İlk Derece Mahkemesi kararına karşı taraflarca istinaf yoluna başvurulduğu, Bölge Adliye Mahkemesince verilen ilk kararda sürekli iş göremezlik oranının tespiti noktasında prosedürünün işletilmesi noktasından İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, dosyanın kararı veren mahkemeye gönderilmesine karar verildiği, İlk Derece Mahkemesince Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Dairesinden rapor alındığı, sürekli iş göremezlik oranının değişmediği yine Kurum Sağlık Kurulu ve Yüksek Sağlık Kurulu tarafından belirlenen oran gibi %33,20 olarak tespit edildiği, davacı vekilinin 02.04.2023 tarihli dilekçesi ile asgari ücret değişikliklerinden dolayı ek rapor alınmasını istediği, mahkemece alınan ek hesap raporunun da ihtimalli olduğu, birinci ihtimalde asgari ücret üzerinden 749.516,90 TL maddi zarar hesaplandığı, ikinci ihtimalde davacının 16.01.2020 tarihli celsedeki beyanı (2.000,00 TL) üzerinden 1.684.674,46 TL maddi zarar hesaplandığı, bu aşamadan sonra davacı vekilinin talep arttırım dilekçelerini ıslah ettiklerine dair verdiği dilekçe ile maddi tazminat istemlerini 1.684.674,46 TL’ye çıkardığı, İlk Derece Mahkemesinin ikinci kararında davacı lehine 1.684.674,46 TL maddi, ve 50.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verildiği, İlk Derece Mahkemesinin bu son kararına karşı taraflarca istinaf yoluna başvurulduğu, Bölge Adliye Mahkemesince yukarıda açıklandığı gibi davacının istinaf istemlerinin esastan reddine, davalı tarafın istinaf isteminin “Davacı vekilince dosyaya sunulan talep artırım dilekçesi ile 481.294,15 TL maddi tazminatın hüküm altına alınmasının istendiği, kaldırma öncesi ilk derece mahkemesi kararına karşı tarafların istinafa geldiği, davacı vekilinin önceki karara karşı istinaf başvuru dilekçesinde talep artırım dilekçesine atıfla 481.294,15 TL'nin hüküm altına alınmasını talep ettiği, davacı vekilinin maddi tazminat bakımından talebini sınırladığı ve bu kapsamda davalı yararına usulü müktesep hak oluştuğu anlaşılmakla, davalının bu yönü amaçlayan istinaf itirazı yerinde görülmüştür...” gerekçesi ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, davacı lehine 481.294,15 TL maddi ve 50.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine, fazlaya ilişkin istemlerin reddine karar verilmiştir. ….. Somut olayda Bölge Adliye Mahkemesince davacı asilin ücret konusundaki kabulü (2.000,00 TL) üzerinden sonuca gidilmesi yerinde ise de davacı vekilince ikinci hesaplama ihtimalinin kabul edilmesi nedeniyle davalılar lehine usuli kazanılmış hak oluşturan 03.05.2019 tarihli hesap raporunun bilinen (iskontosuz), bilinmeyen (iskontolu) dönemlerinin başlangıç ve bitiş tarihleri değiştirilmeden davacı asilin kabulünde olan ücret üzerinden hesaplama yapılarak sonuca gidilmesi gerektiği göz ardı edilerek yazılı şekilde karar verilmesi yerinde görülmemiştir. Bölge Adliye Mahkemesince yapılacak iş; 03.05.2019 tarihli hesap raporunun bilinen (iskontosuz), bilinmeyen (iskontolu) dönemlerinin başlangıç ve bitiş tarihlerinin değiştirilmemesi gerektiğini gözeten ve davacı asilin ücret konusundaki kabulü (2.000,00 TL) üzerinden hesaplama yapan yeni bir hesap raporu almak ve çıkacak sonuca göre bir karar vermekten ibarettir...." gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin ilâm başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki gerekçeye ilaveten 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 109/son maddesindeki yasal düzenlemeye göre açıkça bakiye kısmından feragat edilmedikçe bakiye kısmın ek dava veya ıslah yolu ile talep edilmesinin mümkün olduğu, asgari ücretin artması hâlinde karar tarihine yakın ücret de değişeceğinden bu ücrete göre zararın hesaplanması gerektiği, asgari ücret kamu düzeni ile ilgili olduğundan davanın her aşamasında uygulanmasının zorunlu olduğu, davacı bilirkişi raporuna itiraz etmemiş olsa dâhi sonradan yürürlüğe giren asgari ücretlerin uygulanması kamu düzeni gereği ve zorunlu olduğundan davalı lehine usuli kazanılmış hak oluşmayacağı, karar tarihine en yakın veriler dikkate alındığında bilinen ve bilinmeyen dönem ve bu kapsamda hesabın unsurları değişeceğinden, tazminat miktarının da değişeceği, alınan bilirkişi raporu sonrasında tarafların dosyanın hangi tarihte karara çıkacağını ve bu aşamalarda asgari ücretin değişip değişmeyeceğini bilme olasılığı olmamakla taraflardan bu hususu bilerek bilirkişi raporuna itiraz etmelerinin beklenmesinin hayatın olağan akışına uygun olmadığı, sonuç olarak kazanın meydana geldiği tarih, dava tarihi, yargılama süreci ve Anayasa Mahkemesinin İsmail Tuncel başvurusuna ilişkin kararı da gözetilerek hakkaniyete göre ve hak ihlâline sebebiyet vermeyecek şekilde hüküm tesisi gerektiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Direnme kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince temyiz isteminde bulunulmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalılar vekili, müvekkillerinin iş kazasının gerçekleşmesinde kusuru bulunmadığını, söz konusu iş kazasında davacının tam kusurlu olduğunu, beyanına istinaden kazanç hesabı yapılmış olmasının da hatalı olduğunu, asgari ücretle çalıştığını, malûliyet oranının da hatalı belirlendiğini, hükmedilen manevi tazminat miktarının da fahiş olduğunu, maddi ve manevi tazminata ilişkin reddedilen kısımlar yönünden ayrı ayrı vekâlet ücretine hükmedilmesi ve davanın tüm talepler yönünden reddi gerektiğini belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; iş kazasından kaynaklanan tazminat istemli eldeki davada; davacının ücretinin 2.000,00 TL olduğu ihtilâfsız olmakla davacı vekilince 03.05.2019 tarihli hesap raporunda ikinci hesaplama ihtimalinin kabul edilmesinden dolayı hesap raporunun bilinen (iskontosuz) ve bilinmeyen (iskontolu) dönemlerinin başlangıç ve bitiş tarihleri yönünden davalılar lehine usuli kazanılmış hak oluşup oluşmadığı ve buradan varılacak sonuca göre 03.05.2019 tarihli hesap raporunun bilinen (iskontosuz) ve bilinmeyen (iskontolu) dönemlerinin başlangıç ve bitiş tarihlerinin değiştirilmemesi gerektiğini gözeten ve davacı asılın ücret konusundaki kabulü olan 2.000,00 TL üzerinden hesaplama yapan yeni bir hesap raporu alınarak sonucuna göre karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 24, 94, 2 66... ve 3 07... . maddeleri. 2. Değerlendirme A. Davacı vekilinin temyiz itirazları yönünden yapılan incelemede 1. Hukuki yarar, dava şartı olduğundan temyiz incelemesi yapılabilmesi için de gerekli bir şarttır. 2. Somut olayda Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edildiği, Özel Dairece davacı vekilinin tüm temyiz itirazları reddedilerek davalılar vekilinin temyiz itirazları kapsamında kararın bozulduğu, bozma sonrası yapılan duruşmada davacı vekilinin “…Yargıtay ilamı hukuka aykırıdır, Daireniz tarafından hukuka aykırı Yargıtay ilamına direnilmesini talep ediyoruz,….” şeklindeki beyanıyla bozma kararına karşı direnilmesini talep ettiği, direnme kararının ise yeniden taraf vekillerince temyiz edildiği anlaşılmıştır. 3. Şu hâlde Bölge Adliye Mahkemesi kararını temyiz edip bu istemi Özel Dairece reddedilen ve bozma sonrası direnme kararı verilmesini talep eden davacı taraf yönünden karar kesinleşmiş olmakla artık davacı tarafın direnme kararını temyiz etmekte hukuki yararı bulunmamaktadır. 4. Hâl böyle olunca davacı vekilinin direnme kararına yönelik temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir. B. Davalılar vekilinin temyiz itirazları yönünden yapılan incelemede 1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle usuli kazanılmış hak kavramının açıklanması gerekmektedir. 2. Anlam itibarıyla usuli kazanılmış hak kavramı, bir davada mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir. Hemen belirtmek gerek ki, gerek mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (1086 sayılı Kanun), gerekse HMK'da usuli kazanılmış hak kavramına ilişkin açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu kurum davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. 3. Türk Hukuk Lûgatında da “kazanılmış hak” daha önce yürürlükte olan hükümlere göre bir kişi yararına kazanılmış olan hak şeklinde ifade edilmiştir (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Cilt I, Ankara 2021, s. 676). 4. Mülga 1086 sayılı Kanun'un yürürlükte olduğu dönemde verilen 09.05.1960 tarihli ve 1960/21 Esas, 1960/9 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında, Yargıtay bozma kararına uyulmakla o kararda belirtilen biçimde işlem yapılması yolunda lehine bozma yapılan taraf yararına usuli kazanılmış hak, aynı doğrultuda işlem yapılması yolunda mahkeme için de zorunluluk doğacağı, usuli kazanılmış hakka ilişkin açık kanun hükmü olmasa da temyiz sonucu verilecek bozma kararının hakka ve usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan amacı ve muhakeme usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmiş olması yanında hukuki alanda istikrar amacıyla kabul edilmiş bulunması bakımından usuli kazanılmış hak müessesesinin usul hukukunun dayandığı ana esaslardan ve kamu düzeniyle de ilgili olduğu belirtilmiştir. 5. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda da usuli kazanılmış hakka ilişkin açık bir düzenleme bulunmamakta ise de bu ilkenin uygulanma gerekliliği HMK hükümleri karşısında da varlığını sürdürmektedir. Yargıtayın bozma kararına uyan mahkeme, bozma kararı uyarınca işlem yapmak ve hüküm vermek zorundadır. Çünkü mahkemenin bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak doğmuştur. 6. Bununla birlikte bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli kazanılmış hak gerçekleşebilir. Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamı dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Bir başka anlatımla kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur (YİBK, 04.02.1959, 1957/13 Esas, 1959/5 Karar). 7. Yargısal ve bilimsel içtihatlarda “usuli kazanılmış hak” ya da “usuli müktesep hak” olarak adlandırılan bu ilke Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10.02.1988 tarihli ve 1987/2-520 Esas, 1988/89 Karar sayılı kararında “Mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen bozma gereğince işlem yapma ve hüküm verme durumu, taraflardan birisinin lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdur ve buna usuli kazanılmış hak denilmektedir...” şeklinde tanımlanmaktadır. 8. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen usuli kazanılmış hak olgusuna yine Yargıtay içtihatları ile istisnalar getirilmiştir. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı (YİBK, 09.05.1960, 1960/21 Esas, 1960/9 Karar) ya da geçmişe etkili yeni bir kanun çıkması karşısında Yargıtay bozma kararına uyulması ile oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. Benzer şekilde uygulanması gereken bir kanun hükmünün hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilmesi hâlinde usuli kazanılmış hakka göre değil Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilmesi gerekmektedir (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C. VI, s. 6340; ayrıca HGK, 21.01.2004, 2004/10-44 Esas, 2004/19 Karar ile 20.12.2017, 2017/5-2575 Esas, 2017/1906 Karar). 9. Bu belirtilenlerin dışında ayrıca görev, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda da usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Kuru, s. 4771 vd.). 10. Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için bir davada ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve yine içtihatlarla geliştirilen istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir.

11. İlk olarak yukarıda belirtilen 1959 tarihli Yargıtay içtihadı birleştirme kararına dayandırılan usuli kazanılmış hak, 1960 yılında verilen ikinci içtihadı birleştirme kararı ile genişletilmiş bir usul hukuku kurumudur. Sözü edilen Yargıtay içtihadı birleştirme kararlarından hareketle usuli müktesep hakkın bozma kararının kapsamı dışında kalan hususların kesinleşmesi ve bozma kararına uyma ile ilk derece mahkemesi ve ilk derece mahkemesinden sonra dosya yeniden önüne gelen Yargıtayın bozma kararı doğrultusunda karar verilmesine yönelik ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Ancak her ne kadar bu kavram ilk olarak Yargıtayın bozma kararı vermesi üzerine yapılacak yargılamanın hangi doğrultuda ve hangi sınırlar çerçevesinde yürütüleceği hususunu aydınlatmak amacıyla kullanılmışsa da zamanla kanunda cevabı bulunmayan usuli problemleri çözmek amacıyla da kullanılarak uygulama alanının genişletilmeye çalışıldığı görülmektedir. Ancak bu kadar geniş uygulama alanı bulması doğru olmadığı gibi bu içtihadı birleştirme kararlarının usuli sorunları çözmeye gerçek anlamda elverişli olduğunu söylemek de mümkün değildir (Muhammet Özekes, Tolga Akkaya, Pekcanıtez Usûl Medeni Usul Hukuku, Cilt IV, İstanbul Mayıs 2025, 16. Bası, s. 3867-3868). 12. Anayasa Mahkemesinin İsmail Tuncel kararına göre de, "...Yargıtay içtihadının kapsam ve mahiyetini genişletmek Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanacağına yönelik hüküm ile de bağdaşmaz. Zira, yargısal içtihatlar, belirli bir konuyu düzenleyen kanun hükmünün uygulanmasını gösterme ve bu bağlamda hukuki belirliği sağlamada temel kaynaklardan biridir. Ancak yargısal içtihatların bu işlevini yerine getirebilmesinin ön şartı o konuyu düzenleyen bir normun varlığıdır. (AYM, İsmail Tuncel, B. No: 2019/8609, 21.12.2023, § 43). 13. Usuli kazanılmış hak kavramına yönelik yapılan açıklamalardan sonra somut olayla ilgisi nedeniyle bilirkişi raporlarının hukuki niteliğine değinmek gerekmektedir. 14. Hukukumuzda deliller, kesin ve takdiri delil ayrımı esas alınarak incelenmektedir. Kesin deliller, şartlarını, hükümlerini ve sonuçlarını Kanun'un belirlediği ve bu şartların mevcut olması hâlinde hâkimin bağlı olduğu ve takdir yetkisine sahip olmadığı delillerdir. Takdiri deliller ise koşulları ve hükümlerini Kanun'un tayin etmediği deliller olup bu tür deliller hâkimi bağlamaz, hâkim delilleri serbestçe takdir eder. Takdiri deliller; tanık (HMK md. 240-265), bilirkişi (HMK md. 266-287) ve keşiftir (HMK md. 288-292) (Oğuz Atalay, Pekcanıtez Usûl, C. III, s. 2735-2737). 15. Tarafların talepleri doğrultusunda sahip olduğu hukuki bilgisi ile uyuşmazlığı çözmek görevi olan hâkimin kimi zaman ilgili konuda uzman birinin bilgisine başvurması gerekebilmektedir. Bu uzmanlık bilgisinin yargılamaya aktarılabilmesi amacıyla HMK'nın ispat ve deliller başlıklı kısmında 266 ilâ 287. maddeleri arasında bilirkişi incelemesi düzenlenmiştir. 16. Nitekim HMK'nın "Bilirkişiye başvurulmasını gerektiren hâller" başlıklı 266/1. maddesinde; "Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. (Değişik cümle: 3/11/2016-6754/49 md.) Ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. (Ek cümle: 3/11/2016-6754/49 md.) Hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanı dışında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe, bilirkişi olarak görevlendirilemez." hükmüne yer verilmiştir. Öte yandan 21.11.2016 tarihinde yürürlüğe giren 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu'nun 3. maddesinde de bilirkişi incelemesinin ne şekilde yapılması gerektiğine ilişkin düzenlemeler yer almaktadır. 17. Uyuşmazlığın hâlli bakımından önem taşıyan ve doğruluğunun anlaşılabilmesi hukuki bilgi dışında özel ya da teknik bilgiyi gerektiren çekişmeli bir vakıa iddiasının doğru olup olmadığının anlaşılabilmesi için görüş ve değerlendirmesine başvurulan kişiye bilirkişi, bu kişi tarafından konu hakkında hazırlanan rapora ise bilirkişi raporu denir (Murat Atalı, İbrahim Ermenek, Ersin Erdoğan, Medeni Usul Hukuku, Ankara, Altıncı Baskı, 2023, s. 528). 18. Bir diğer ifadeyle bilirkişi raporu, bilirkişinin hukuki değerlendirmeleri içermeyecek şekilde davanın çözümlenmesinde gereken teknik konulardaki açıklamalarını içeren mahkemeye sunduğu metindir. Bilirkişi raporu, mahkemenin uyuşmazlığı çözerken kullandığı kanıtlardan biri olup yargıç, bilirkişinin oy ve görüşünü öteki kanıtlarla birlikte serbestçe değerlendirir (Türk Hukuk Lûgatı, s. 164). 19. Bu tanımlardan hareketle vurgulanması gereken temel nokta, bilirkişinin hâkim tarafından yapılan görevlendirme çerçevesinde üstlenmiş olduğu görev, uyuşmazlığın hukuki değil maddi boyutu yani vakıalarla ilişkilidir. Bilirkişi ya sadece özel veya teknik bilgiyi mahkemeye iletir veya bu bilgileri, vakıalara uygulamak suretiyle varmış olduğu sonuçlara işaret eder yahut da özel veya teknik bilgilerden hareket etmek suretiyle vakıaların tespiti biçiminde beliren bir görevi yerine getirir (Süha Tanrıver, Medeni Usul Hukuku, C. I, Ankara, Üçüncü Baskı, 2020, s. 893). 20. Kanun'da takdiri deliller arasında yer alan bilirkişi incelemesi, şartlarını ve hükümlerini kanunun tayin etmediği delillerden biridir ve hâkim bu delille bağlı değildir. Bilirkişi raporunun takdiri delil olması, kanuni istisnalar dışında hâkimin delilleri serbestçe değerlendireceğine ilişkin temel ilkenin bir sonucudur (Lütfi Şanal Görgün, Levent Börü, Mehmet Kodakoğlu, Medeni Usul Hukuku, Ankara, 12. Baskı, 2023, s. 454, 535; Oğuz Atalay, Uğur Bulut, Pekcanıtez Usûl, C. III, s. 3085). 21. Bu düzenlemelere göre ancak çözümü hâkim tarafından bilinemeyen özel ve teknik bilgiyi gerektiren hâllerde taraflardan birinin talebi üzerine yahut mahkemece kendiliğinden bilirkişiye başvurulabilir (Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Sema Taşpınar Ayvaz, Emel Hanağası, Medeni Usul Hukuku, Ankara, Güncellenmiş 9. Baskı, 2023, s. 490). Yani hâkim, bilirkişi incelemesine taraflardan birinin talebi üzerine başvurabileceği gibi buna resen de karar verebilir. Bilirkişi incelemesine resen başvuru gerek taraflarca gerek resen araştırma ilkesine tabi bir davada mümkündür. Bir diğer ifadeyle hâkim taraflarca hazırlama ilkesinin geçerli olduğu davalarda dahi taraflar istememiş olsa bile kendiliğinden bilirkişiye müracaat edebilir (Görgün vd., s. 536; Atalı vd., s. 532). 22. Bilirkişi raporunun dosyaya sunulması sonrasında tarafların hukuki dinlenilme hakkının bir gereği olarak HMK'nın 281. maddesinde bilirkişi raporuna itiraz kurumu düzenlenmiştir. İlgili madde; "(1) Taraflar, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler. (Ek cümle:22/7/2020-7251/24 md.) Bilirkişi raporuna karşı talebin bu süre içinde hazırlanmasının çok zor veya imkânsız olması ya da özel yahut teknik bir çalışmayı gerektirmesi hâlinde yine bu süre içinde mahkemeye başvuran tarafa, sürenin bitiminden itibaren işlemeye başlamak, bir defaya mahsus olmak ve iki haftayı geçmemek üzere ek süre verilebilir. (2) Mahkeme, bilirkişi raporundaki eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için, bilirkişiden, yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor alabileceği gibi, tayin edeceği duruşmada, sözlü olarak açıklamalarda bulunmasını da kendiliğinden isteyebilir. (3) Mahkeme, gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar inceleme de yaptırabilir." şeklinde olup maddenin hükümet gerekçesinde "...Maddenin birinci fıkrasında yer alan düzenlemeyle, tarafların tatmin olmamaları hâlinde, bilirkişi raporuna itirazda bulunabilme olanaklarının varlığı güvence altına alınmıştır. Bu düzenleme çerçevesinde, bilirkişi raporunda bazı hususlarda eksiklikler mevcutsa yahut raporda bazı hususlar belirsizlik arz ediyorsa, taraflar, raporda eksik gördükleri hususların bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik arz eden hususların ise bilirkişiye açıklattırılmasını yahut yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırılmasını temin için, raporun kendilerine tebliğinden itibaren onbeş günlük süre içinde, mahkemeye itirazda bulunabilirler. Bilirkişiye yöneltilecek olan sorular, tarafların da görüşü alınmak suretiyle somut olarak belirlenecek olursa, rapora itiraz olasılığı da önemli ölçüde azalır ve bu suretle yargılamanın uzamasının da önüne geçilmiş olur. Burada rapora itiraz için taraflara tanınmış bulunan onbeş günlük süre, kesin süredir; hak düşürücü bir nitelik taşır. Dolayısıyla, taraflar, bu süre içerisinde, itirazlarını dile getirmez ise bilirkişi raporu, onlar bakımından kesinleşir; yani taraflar rapora itiraz olanağını tümüyle kaybederler. Bu durum, zaten Tasarının 100 üncü maddesinde yer alan ve kesin sürelerle ilgili genel bir düzenleme öngören kuralın birinci ve üçüncü fıkralarının işlerlik kazanmasının doğal bir sonucudur. Ancak, anılan hâl, mahkemenin, ihtiyaç duyuyorsa, bu maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarında öngörülen yetkilerini kullanmasına, yani bilirkişiden re’sen ek rapor talep etmesine veya inceleme yaptırmak üzere yeni bir bilirkişi atamasına herhangi bir engel oluşturmaz. Maddenin ikinci fıkrasında yer alan düzenleme ile, somut uyuşmazlığı karara bağlayacak mahkemenin, raporda, bir takım eksiklikler veya belirsizlik arz eden noktalar mevcutsa, bunların tamamlattırılmasını yahut açıklığa kavuşturulmasını temin için, bilirkişiden yeni sorular tertip etmek suretiyle, ek rapor alabilmesine imkân sağlanmıştır. Ayrıca, hâkimin, gerekiyorsa raporu veren bilirkişinin sözlü açıklamalarda bulunmak üzere, tayin edilecek oturumda hazır bulunmasını, ondan re’sen isteyebilme yetkisi de hüküm altına alınmıştır. Maddenin son fıkrasında ise mahkemenin ihtiyaç duyması hâlinde, ek rapor isteme seçeneğini tercih etmeden, gerçeğin ortaya çıkarılmasını temin için, yeni görevlendireceği bir bilirkişi aracılığıyla, tekrar bir inceleme yaptırtma yetkisinin bulunduğu hususuna açıkça işaret olunmuştur...." yönünde açıklamalara yer verilmiştir. 23. Taraflar, bilirkişi raporunun kendilerine tebliğinden itibaren iki hafta içinde raporda eksik gördükleri hususların bilirkişiye tamamlattırılmasını, belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler. Tarafların iki haftalık süreye uymamasının yaptırımı kanun metninde düzenlenmemiş olmakla birlikte hükümet gerekçesinde bilirkişi raporuna itiraz süresinin hak düşürücü nitelikte ve kesin süre olduğu ifade edilmiştir. 24. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 94. maddesinde kesin süre ile ilgili düzenleme yapılmış olup ilgili madde; "(1) Kanunun belirlediği süreler kesindir. (2) (Değişik:22/7/2020-7251/6 md.) Hâkim, tayin ettiği sürenin kesin olduğuna karar verebilir. Bu takdirde hâkim, tayin ettiği kesin süreye konu olan işlemi hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde açıklar ve süreye uyulmamasının hukuki sonuçlarını açıkça tutanağa geçirerek ihtar eder. Kesin olduğu belirtilmeyen süreyi geçirmiş olan taraf yeniden süre isteyebilir; bu şekilde verilecek ikinci süre kesindir ve yeniden süre verilemez. (3) Kesin süre içinde yapılması gereken işlemi, süresinde yapmayan tarafın, o işlemi yapma hakkı ortadan kalkar." şeklindedir. 25. Bu maddede de belirtildiği üzere kanunun belirlediği süreler kesin süredir. Hâkim bu süreyi, kanunla açıkça imkân verilmediği sürece arttıramaz veya eksiltemez. Ayrıca kesin süre içerisinde yapılması gereken bir işlemin süresinde yapılmamasının müeyyidesi ise yapılması gereken işlemi yapmayan tarafın o işlemi yapma hakkının elinden alınmasıdır. Bu kapsamda ele alınan husus, kesin süre içinde yapılması gereken işlemin yapılmaması durumunda üzerine düşen yükümlülüğü yerine getirmeyen tarafın bu davranışının sonuçlarına da katlanması gerektiğidir (Yavuz Alangoya, M. Kamil Yıldırım, Nevhis Deren-Yıldırım, Medeni Usul Hukuku Esasları, İstanbul, Yedinci Baskı, 2009, s. 168; Arslan vd., s. 180). Zira yargılamanın makul sürede sonuçlanmasının amacı, belirli işlemlerin belirli zaman dilimlerinde yapılmasını gerektirmektedir. Aksi hâlde yargılamadan beklenen yararın sağlanamayacağı açıktır (Ejder Yılmaz, "Hukuk Davasında Hâkimin Verdiği Kesin Mehilin Hakkı Kısıtlaması" Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 1, 1988, Sayı 1, s. 220) 26. Dolayısıyla tarafların bilirkişi raporuna kendilerine tebliğinden itibaren iki haftalık süre içerisinde itiraz etmemeleri durumunda o işlemi yapma, yani bilirkişi raporuna itirazda bulunma hakları ortadan kalkar (HMK md. 94/3). Ancak maddi vakıaların aydınlatılarak gerçeğe ulaşılmasını amaçlayan mahkeme, bilirkişi raporunu yeterli bulmazsa veya tarafların bilirkişi raporuna itirazı üzerine raporun yeterli olmadığı konusunda kanaat oluşursa mevcut bilirkişiden ek rapor alabilir veya ilgili bilirkişi duruşmaya davet edilerek sözlü açıklamalarda bulunmasını sağlayabilir. Bunun yanı sıra mahkemenin farklı bir bilirkişiden rapor alması da ihtimal dahilindedir. Sonuç itibarıyla iki haftalık itiraz süresi, sadece taraflar bakımından öngörülmüş olan bir süre olduğundan mahkeme tarafından herhangi bir bağlayıcılık taşımaz (Görgün vd., s. 549-550; Atalay, Bulut, Pekcanıtez Usûl, s. 3078-3079; Tanrıver, s. 968-969). 27. Hâkim, bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir. Zira hukuki değerlendirme ve nitelendirme hâkimin görevi olup eksik ve hatalı olan bir raporun sadece tarafların itirazı doğrultusunda hâkimi bağlayıcı bir kesinlik kazanmasından söz edilmemelidir. Bundan hareketle rapora itiraz edilmemesinin sonucunu, usuli kazanılmış hakkın doğumuna bağlamak mümkün değildir. Öte yandan bilirkişi raporu takdiri delil olması sebebiyle hâkim tarafından serbestçe değerlendirilir. Bir rapora salt itiraz etmemiş olmak bu raporun hâkim tarafından diğer delillerle birlikte değerlendirilmesine engel oluşturmayacaktır. Aksine bir yaklaşım bilirkişi raporunu kesin delil hâline getirmekte ve bu durum delillerin değerlendirilmesine ilişkin ilkeler ile de bağdaşmamaktadır (Görgün vd., s. 549; Alangoya vd., s. 366,367; Atalay, Bulut, Pekcanıtez Usûl, s. 3083). Yine hâkimin bilirkişi raporu doğrultusunda karar vermek mecburiyetinde bırakılması Anayasanın 138. maddesinde düzenlenen hâkimin bağımsızlığı ilkesi ile de bağdaşmamaktadır. 28. Üstelik tek taraflı itirazın yanı sıra, her iki tarafın bilirkişi raporuna itiraz etmediği durumlar da söz konusu olabilir. Böyle bir durumda da karar vermeye elverişli olmayan bir rapora taraflarca itiraz edilmemiş olması hâkimin vereceği hüküm sonucunu bağlar şekilde bir usuli kazanılmış hak doğurmaz. Bilirkişi raporu hükme esas almaya uygun değilse hâkimin davayı hatalı bu rapora göre çözümlendirmek zorunda olduğunu kabul etmek, açık yasal düzenlenmeler ve usul hukukunun değinilen temel ilkeleri yanında hâkimin maddi gerçeğe ulaşma amacıyla da bağdaşmaz (HGK, 15.03.2023, 2022/3-508 Esas, 2023/226 Karar). 29. Bu açıklamalardan hareketle kanunda öngörülen iki haftalık sürenin mahkemeye yöneltilen bir bekleme süresi işlevinde olduğunu söylemek mümkündür. Bu durumda mahkeme bilirkişi raporunun gelmesi üzerine hemen ona dayanarak hüküm veremeyecek, tarafların raporda bir aksaklık veya eksiklik görüp onu mahkemenin dikkatine sunabilme ihtimali ile mahkemenin aynı bilirkişiden açıklama istemesi veya yeni bilirkişi ataması gerekebileceğinden hareketle kanunun belirlediği süre boyunca bekleme zorunluluğu doğacaktır. Kanun'da bu kural düzenlenmemiş olsaydı bile hâkimin raporun taraflara tebliği ile itirazlarını ileri sürmesi için beklemesi muhtemel olup bu durumda verilecek sürenin hâkimin iradesine bırakılması söz konusu olur ki, bu da değişik süreler verilmesi sebebiyle bir belirsizliğe sebep olurdu. Kanun bu iki haftalık süre ile belirsizliği ve uygulama kargaşasını önlemeye hizmet etmiştir (Bilge Umar, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Nisan 2014, s. 281). 30. Sonuç olarak bir tarafın bilirkişi raporuna itiraz etmemesine bağlanan usuli müktesep hak, maddi gerçeğin araştırılmasına engel olacaktır (Abdullah Selman Arısoy, "Medeni Yargılama Hukukunda: Bilirkişi Raporuna İtirazın Hak Düşürücü Süreye Bağlı Olup Olmadığı ve Taraflardan Birinin Bilirkişi Raporuna İtiraz Etmemesinin Diğer Taraf Lehine Usuli Kazanılmış Hak Doğurup Doğurmayacağı Hakkında", Prof. Dr. Selçuk Öztek'e Armağan Cilt I, 2021, s. 209). 31. Ayrıca mahkemenin veya tarafların gerçekleştirdiği her usul işlemine hak adı altında bir sonuç bağlanması, taleple bağlılık ilkesine de aykırılık teşkil etmektedir. Kaldı ki, kanunda birtakım usul işlemlerinin yalnızca belirlenen usul kesitinde gerçekleştirilebilmesi, usul ekonomisinin bir sonucudur, bu sürenin geçmesi karşı tarafa bir hak tanımamakta, sadece süresi içinde işlem yapmayan tarafın o hakkını kullanamaması ile sonuçlanmaktadır. 32. Buradan hareketle özellikle bilirkişi raporlarının hayati önem taşıdığı, örneğin bedensel zarara ilişkin davalarda, sükuta ikrar sonucunu bağlamak esası da usule feda etmek anlamına gelir ki, bunun sonuçları da ağır olacaktır. Kaldı ki, tarafın bilirkişi raporuna itiraz etmemesinin farklı nedenleri olabilmektedir. Örneğin davanın bir an önce karara bağlanması amacıyla bilirkişi raporuna itiraz edilmemesi söz konusu olabilmektedir (Arısoy, s. 214). 33. Nitekim Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru sonucunda vermiş olduğu ihlâl kararında da; "...55. Gerekçesiyle birlikte değerlendirildiğinde söz konusu kanun hükmü ile bilirkişi raporuna süresi içinde itiraz etmeyen tarafın artık rapora itiraz etme imkânını yitireceğinin öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Buna karşılık anılan hükmün usule ilişkin bir işlem olan bilirkişi raporuna itiraz edilmemesi hâline, rapora itiraz etmeyen tarafın maddi hukuka yönelik bir hakkını sona erdirecek ya da diğer taraf lehine bu nitelikte bir hakkın doğmasına yol açacak biçimde sonuç bağladığı söylenemez. Başka bir anlatımla bilirkişi raporuna itiraz biçimindeki usul işleminin yapılmamasının ortadan kaldırabileceği tek hak, yine usuli bir hak olan rapora itiraz etme hakkıdır. Nitekim Kanun’un 94. maddesinin (3) numaralı fıkrasında da ifade edildiği üzere tarafın kesin süre içinde yapması gereken bir işlemi süresi içinde yapmaması sadece o işlemi yapma hakkını ortadan kaldırabilir. Aksi yöndeki kabul Kanun’un 281. maddesinin (3) numaralı fıkrasının mahkemenin gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla tekrar inceleme yaptırabileceği biçimindeki hükmünü anlamsız ve işlevsiz kılacağı gibi Kanun’un kendi hükümleri arasında da çelişki oluşturacaktır. Dolayısıyla bilirkişi raporuna itirazla ilgili anılan usul kuralından bir tarafın alacağını talep edemeyeceği anlamının çıkarılması, kuralın öngörülemez biçimde yorumlanması suretiyle ulaşılan bir sonuç olacaktır. 56. Bu itibarla Kanun'un bilirkişi raporuna itiraz müessesesiyle ilgili söz konusu hükmünün, bilirkişi raporuna itiraz edilmemesine karşı taraf lehine usule ilişkin kazanılmış hak oluşturma sonucunu bağladığı biçimindeki bir yorumun anılan hükme yönelik öngörülebilir bir yorum olmadığı sonucuna varılmıştır. Dolayısıyla yargılama sırasında alınan ilk bilirkişi raporuna itiraz edilmediği için talep miktarının bu raporda hesaplanandan fazla olan kısmının davalı lehine usule ilişkin kazanılmış hak oluştuğu gerekçesiyle reddedilmesine ilişkin söz konusu müdahalenin kanuni bir dayanağının bulunmadığı görülmektedir...." şeklinde gerekçesi ile bilirkişi raporuna ilişkin usuli kazanılmış hakkın kanuni bir dayanağının olmadığı, bu suretle mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin, meşru amacının olduğunun kabul edilemeyeceği ve ölçülü olmadığı vurgulanmıştır (AYM, Ahmet Özgan ve Şule Özgan, B. No: 2020/21347, 21.12.2023 tarihli). 34. Anayasa Mahkemesinin yine aynı 2019/8609 Başvuru numaralı İsmail Tuncel kararında da, " ...67.Bu çerçevede başvurucunun maluliyet oranının daha yüksek olabileceği Mahkemece uyuşmazlığın çözümü için başvurulan bilirkişi incelemesi yoluyla olgusal olarak tespit edildiği hâlde bu durumun salt usule ilişkin sebeplerle, zararının belirlenmesinde -gerektiğinde daha ileri bir inceleme yapılması yoluna da gidilmeden- değerlendirmeye alınmaması ve başvurucunun bu bağlamdaki fazlaya ilişkin talepleri için yeni bir dava açma yoluna yönlendirilmesi başvurucuyu gerçekte maddi hukuka göre sahip olabileceği hakkını aynı davada tam olarak talep etme imkânından yoksun bırakmıştır. Dolayısıyla usule ilişkin bu uygulamanın başvurucunun söz konusu hakkı elde etmek amacıyla açtığı davayı anlamsız hâle getirdiği, bu suretle başvurucuya şahsi olarak ağır ve orantısız bir külfet yüklediği değerlendirilmiştir...." şeklinde gerekçe ile mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçülü olmadığı sonucuna varılmıştır. 35. Bu aşamada tasarruf ilkesine kısaca değinilmelidir. 36. Bilindiği üzere medeni usul hukuku alanında doğru ve adil bir yargılama için bazı temel ilkeler kabul edilmiştir. Bir davanın gerek tarafları gerekse mahkeme için bağlayıcı olan ve yargılamaya yön veren bu ilkeler, mahkemelerde sağlıklı bir sonuca ulaşılabilmesini sağlayan en temel unsurlardır. Bu kuralların yargılamanın her kesitinde gözetilmesi, hatta usul hükümleri yorumlanırken bu ilkelere aykırı ve onlarla çelişkili olacak şekilde yorum yapılmaması gerekir. Medeni yargılama hukukuna hâkim olan ilkelerin bir bölümü HMK'da açık olarak düzenlenmiş olup bunlardan biri tasarruf ilkesidir. 37. Tasarruf ilkesi HMK'nın 24. maddesinde; "1) Hâkim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz. (2) Kanunda açıkça belirtilmedikçe, hiç kimse kendi lehine olan davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz. (3) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri dava konusu hakkında, dava açıldıktan sonra da tasarruf yetkisi devam eder." şeklinde düzenlenmiştir. 38. Özel hukuk, taraflara kendi hakları üzerinde tasarruf yetkisi ve imkânı vermiştir. Tasarruf ilkesi, taraflara dava üzerinde tümüyle tasarruf edebilme, davanın açılması konusundaki insiyatifi davacıya tanıma, dava konusunu (müddeabihi) belirleme, dilekçeler vermek suretiyle davaya etki etme ve bu bağlamda mahkemenin karar vermesine gerek kalmaksızın davayı sona erdiren işlemler yapılabilmesini kapsamaktadır. Bu bağlamda tasarruf yetkisi davayı açma ve sona erdirme yetkisini büyük ölçüde tarafların verecekleri karara bırakmıştır. Hak sahibi, uyuşmazlık konusu hakkını dava edip etmemekte, dava ettikten sonra davalı ile yargılama içinde ya da dışında uzlaşmakta, arabulucuya gitmekte, sulh olmakta veya açtığı davadan feragat etmekte serbesttir. Taraflar uyuşmazlığı başlatmak, uyuşmazlık konusunu belirlemek ve uyuşmazlığı sürdürmek veya sona erdirmek hakkına sahiptirler (Güray Erdönmez, Nur Bolayır, Pekcanıtez Usûl, C. II, s. 1203-1204). 39. Başka bir deyişle özel hukuk bağlamında bir davanın açılmasının, açılan bir davanın takibinin yapılmasının, dava konusunun ve davanın sona ermesinin tarafların iradesine tabi olması medeni usul hukuku anlamında tasarruf ilkesi olarak adlandırılır [Nedim Meriç, Medeni Yargılama Hukukunda Tasarruf İlkesi (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Çerçevesinde), Ankara, Beşinci Baskı, 2011, s. 53-54)] 40. Tarafların kanunda öngörülen usule uymak kaydıyla yargılamanın sona erdirilmesi konusunda tasarruf edebilme imkânının sonucu olarak davacı (davalının açık rızasıyla) davasını geri alabilir (HMK md. 123), davasından feragat edebilir (HMK md. 307), davalı davayı kabul edebilir (HMK md. 308), her iki taraf da doğmuş bulunan kanun yolu haklarından feragat edebilir (HMK md. 349) veya sulh olabilir (md. 313). 41. Tasarruf ilkesi ile ilişki içinde olan ve bu ilkenin tamamlayıcı bir işlevini yerine getiren taraflarca getirilme ilkesi de iddia ve savunmanın dayanağını oluşturan maddi vakıalarla, ispat araçlarının (dava malzemesinin) davanın taraflarınca, mahkeme önüne getirilmesini öngören yargılama hukuku ilkesidir (Tanrıver, s. 368). 42. Görüldüğü üzere tasarruf ilkesi ve taraflarca getirilme ilkesi yargılamada taraf hâkimiyetini ifade eden ilkeler arasında yer almaktadır. 43. Medenî yargılamanın kapsamı, maddi hukuktaki tasarruf yetkisi ile şekillenmekte olduğundan bu kapsamda yer alan normlar, yetki normlarıdır. Yetki normu olması dolayısıyla taraf hâkimiyeti ve irade özgürlüğü medeni yargılamanın kapsamının belirlenmesinde mutlaktır. Tasarruf ilkesine ait bu sahada meydana gelen sonuçların mutlaka maddi gerçekle açıklanması beklenmemelidir (Nedim Meriç, Tasarruf İlkesi, s. 38-39). 44. Tasarruf ilkesinin ve irade özgürlüğünün davanın sona ermesi aşamasındaki görünümü olan davaya son veren taraf işlemleri HMK'nın 3 07... . maddeleri arasında davadan feragat, davayı kabul ve sulh başlıkları altında düzenlenmiştir. 45. Bu üç müessese, içerikleri itibarıyla birer maddi hukuk işlemi olmakla birlikte yapılış şekli itibarıyla birer usul işlemidir (Murat Atalı, Efe Dırenisa, Pekcanıtez Usûl, C. IV, s. 3330) 46. Davadan feragatte, davacı, davasından (davasının talep sonucundan) bir daha hak talep etmemek (dava açmamak, icra-iflas takibi yapmamak vb.) üzere kısmen veya tamamen vazgeçmektedir. Davayı kabulde ise davalı, davacının davasını kısmen veya tamamen kabul etmektedir. Sulhte, iki tarafın aralarında diledikleri şartlarla anlaşıp uzlaşarak mevcut davayı sona erdirmeleri söz konusudur (Arslan vd., s. 601). 47. Bir diğer ifadeyle kabul, sulh ve feragat, taraflara kanunda açıkça sunulan bir imkândır ve bu sayede taraflar, tasarruf yetkileri çerçevesinde kendi iradeleri ile mahkeme önüne getirdikleri uyuşmazlıkları yine kendi iradeleriyle çözüme kavuşturabilmektedir. 48. Davaya son veren taraf işlemlerinden olan kabul ve feragat tek taraflı usul işlemidir. Bu nedenle karşı tarafın izni ve mahkemenin onayına gerek kalmaksızın hüküm ifade eder. Sulh ise bir sözleşmedir, iki taraflıdır ve yapılabilmesi için her iki tarafın iradesinin birbiri ile uyuşması gerekir. Sulh de mahkemenin onayına bağlı olmayan bir işlem olarak hukuki sonuç doğurur (Arslan vd., s. 601) 49. Kabul ve feragatın sonuçları ağır olduğundan kanun koyucu bu yöndeki iradelerin açık ve kesin biçimde ortaya konulmasını şart koşmuştur. Bu nedenle kanunda kabul ve feragat yönündeki iradelerin kayıtsız ve şartsız olması hususuna açıkça vurgu yapılmıştır (HMK md. 309/4). 50. Davadan feragat ve kabul şekle tabi tutulmuş olup bu şekil, bir geçerlilik şartıdır. Yani bir davada ya dilekçe ile yazılı bir biçimde yahut yargılama sırasında sözlü olarak beyanda bulunmakla feragat ve kabul gerçekleşebilir. Sözlü olarak davadan feragat ve davayı kabul iradesinin açıklanması hâlinde mahkemenin bunu bir tutanakla tespit etmesi ve tutanakta feragat edilen kısmı da açıkça göstermesi, mahkemeye verilecek bir dilekçe ile feragat edilmesi hâlinde de dilekçede talep sonucuna konu kılınan hakkın ne kadarlık kısmından feragat edildiği veyahut ne kadarlık kısmının kabul edildiği hususunun açıkça gösterilmesi şarttır (HMK md. 309/3) (Tanrıver, s. 1050-1062). Sulhte ise mahkeme önünde yapılması durumunda geçerlilik şartına tabidir (HMK md. 154,3/ç). Öte yandan duruşma tutanağına geçirilen kabul veya feragat beyanı, beyanda bulunana okunmalı ve imzası alınmalıdır (HMK md. 154/3-ç). 51. Davadan feragat ve kabul maddi anlamda kesin hüküm gibi sonuç doğurur. Davacının davasından feragat etmesi veya davalının davayı kabulü ile dava konusu uyuşmazlık sona erer. Bu nedenle mahkeme henüz feragat nedeniyle davanın reddine karar vermemiş olsa bile davacı bu feragatten dönemez; feragati ile bağlıdır. Yine mahkeme kabul nedeniyle davanın kabulüne karar vermemiş olsa bile davalı kabulden dönemez (rücu edemez) kabulü ile bağlıdır. 52. Bu kapsamda olmak üzere tarafların bilirkişi raporunu açıkça kabul etmeleri tasarruf ilkesi gereğince hâkimi bağlar ise de tarafların kanunda gösterilen süre içerisinde bilirkişi raporuna itiraz etmemeleri ya da sadece itirazlarının bulunmadığı yönünde ifade yahut bu içerikte bir ifadede bulunması hâkimi mutlaka ve hemen o bilirkişi raporuna göre hüküm vermek doğrultusunda bağlayacağını kabul etmek doğru olmaz. Çünkü temel ilke hâkimin bilirkişi raporuyla bağlı olmamasıdır; zira sadece itirazlarının olmadığı yönündeki açık olmayan bir ifade hâkimin bağımsızlığını kaldıracak şekilde bir taraf tasarrufu yapıldığı anlamına gelmez (Umar, s. 822). 53. Başka bir deyişle HMK'nın 24. maddesinin 3. fıkrasında yer alan tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri dava konusu hakkında, dava açıldıktan sonra da tasarruf yetkisi devam edeceğine ilişkin açık hükmü gereğince tarafın bilirkişi raporunun açıkça kabulüne ilişkin beyanı hakimi bağlar (Umar, s. 822). Bu husus davaya son veren taraf işlemlerinde kanunda öngörülen usule uygun irade beyanı olması hâlinde bağlayıcı olması ilkesiyle benzerlik göstermektedir. O hâlde tarafın bilirkişi raporunu kabul ettiğine ilişkin kabul beyanı davaya sona veren taraf işlemelerinde belirtildiği gibi kanunda öngörülen usule uymak kaydıyla sonuç doğuracaktır. Bu itibarla tarafın bilirkişi raporunu kabul ettiğine ilişkin irade beyanı kayıtsız, şartsız, açık ve tereddüte yer vermeyecek bir biçimde kesin olmalıdır. Zira zımni olarak kabul mümkün değildir. 54. Bu açıklamalar ışığında bilirkişi raporunun taraflara tebliği üzerine, taraflardan biri davayı sona erdiren taraf işlemi mahiyetinde bir irade beyanında bulunduğu takdirde ancak bu beyanı ile bağlı olacaktır. Zira bu durum tasarruf ilkesinin ve taraflarca hazırlanma ilkesinin bir gereğidir. 55. Somut olayda; Mahkemece kusurun aidiyet ve oranı konusunda bilirkişi raporu alınmadan maddi tazminat miktarının belirlenmesi için dosyanın bilirkişiye gönderildiği, bu kapsamda hazırlanan 08.02.2018 tarihli hesap raporuna taraf vekillerinin itirazı üzerine kusur konusunda rapor alınmasına karar verildiği ve alınan 18.05.2018 tarihli asıl, 12.11.2018 tarihli ek kusur raporlarından sonra bu raporlardaki kusur oranlarına göre ek hesap raporu hazırlandığı, bu raporda davacının iddiası gibi net 2.500,00 TL olduğu kabulüne göre maddi tazminatın 564.603,21 TL olduğunun belirtildiği, bu arada 26.03.2019 tarihli duruşmada davacı vekilinin ıslah için süre talep ettiği, Mahkemece davacı vekiline davasını ıslah etmek üzere bir haftalık kesin süre verildiği, aynı duruşmada ayrıca davalı vekilinin itirazları değerlendirilmek üzere dosyanın yeni bir aktüer bilirkişisine gönderilmesine dair ara karar kurulduğu, davacı vekilinin 29.03.2019 tarihli dilekçesi ile dosyanın bilirkişiye gönderilmesine karar verilmesine rağmen kendilerine ıslah ile kesin süre tayinin hatalı olduğunu belirterek ara karardan rücu edilmesi yönünde talepte bulunduğu, bu talebin Mahkemece reddedildiği, bu arada dosyaya giren 03.05.2019 tarihli hesap raporunun ihtimalli olarak düzenlendiği, ilk ihtimalde asgari ücret üzerinden hesaplama yapıldığında maddi zararın 138.039,48 TL, ikinci ihtimalde davacı iddiasına itibar edilip (aylık net 2.500,00 TL) asgari ücretin 3,57 katı üzerinden hesaplama yapıldığında maddi zararın 481.294.15 TL olduğu yönünde görüş bildirildiği, davacı vekilinin 08.05.2019 tarihli dilekçesi ile bilirkişi raporuna itiraz ederek aleyhe hususları kabul etmediklerini belirttiği ve 09.05.2019 tarihli talep arttırım dilekçesi verdiği, bu dilekçede maddi tazminat talebini 481.294,15 TL'ye yükselttiği, davalı vekilinin de hem hesap raporuna hem de talep arttırım dilekçesine itiraz ettiği, Mahkemece 14.05.2019 tarihli duruşmada önce davacı vekilinin tamamlama harcını süresinde yatırmadığı gerekçesi ile arttırım talebinin reddine karar verildiği ancak bu ara karar ile çelişkili şekilde bu kez davacının talebini arttığı miktar üzerinden harcını yatırması için süre verildiği gibi ceza dosyasının sonucunun beklenilmesine dair ara karar kurulduğu, bu arada davacının harcı 21.05.2019 tarihinde yatırdığı, 16.01.2020 tarihli duruşmada davacı asılın beyanı alındıktan sonra 2020 yılı verileri ve davalı vekilinin itirazları gözetilmek suretiyle ek rapor tanzimi için dosyanın bilirkişiye tevdiine karar verildiği, alınan 11.03.2020 tarihli ek raporda yine seçenekli hesaplama yapılarak birinci seçenekte asgari ücret esas alındığında 152.434,13 TL, davacının duruşmadaki beyanına göre net 2.000,00 TL esas alındığında 412.933,21 TL maddi tazminat hesabı yapıldığı, bu ek rapora da tarafların itiraz ettiği, daha sonra 01.09.2021 tarihli asıl ve 13.10.2021 tarihli ek kusur raporları alındığı ve sonuç olarak Mahkemece kusur oranları değişmediğinden 11.03.2020 tarihli hesap raporunun davacının ücretinin 2.000,00 TL olduğu seçeneğine göre hesaplanan maddi tazminat ile manevi tazminatın hüküm altına alındığı, kararın taraf vekillerince istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince malûliyet oranı konusunda yasal prosedüre uygun rapor alınması gerektiği gerekçesiyle karar kaldırılarak dosyanın mahkemesine gönderilmesine karar verildiği, kaldırma kararı sonrası yapılan yargılamada Mahkemece malûliyet konusunda Adli Tıp Kurumundan rapor alındığı, davacı vekili tarafından 02.04.2023 tarihli dilekçe ile hesap bilirkişisinden güncel asgari ücrete göre ek rapor alınmasının talep edildiği, Mahkemece güncel asgari ücret verileri dikkate alınarak rapor düzenlenmesi için dosyanın bilirkişiye gönderildiği, bilirkişi tarafından hazırlanan ve yine asgari ücret ve davacının beyanına göre net 2.000,00 TL üzerinden seçenekli hesaplama yapılan 02.07.2023 tarihli hesap raporunun dosyaya sunulması üzerine bu rapora istinaden davacı vekilince 04.07.2023 tarihli ıslah dilekçesi ile maddi tazminatın ikinci seçeneğine göre hesaplanan miktar olan 1.684.674,46 TL'ye yükseltildiği, Mahkemece bu son rapordaki tespitler dikkate alınmak suretiyle talep arttırım ve ıslah dilekçeleri de gözetilerek davanın kısmen kabulüne karar verildiği, kararın taraf vekillerince ikinci kez istinafı üzerine bu kez Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin tüm davalı vekilinin sair istinaf itirazlarının reddi ile davacı vekilinin talep arttırım dilekçesine bağlı kalmak suretiyle karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle 481.294,15 TL maddi tazminat ile manevi tazminata karar verildiği, kararın tarafların temyizi üzerine Özel Dairece davalılar lehine yukarıda belirtilen nedenlerle bozulduğu, Bölge Adliye Mahkemesince önceki hükümde direnildiği anlaşılmaktadır. 56. Şu hâlde yukarıda yapılan açıklamalar ile somut olaya ilişkin maddi ve hukuki olgulara göre; İlk Derece Mahkemesince 26.03.2019 tarihli duruşmada davacı vekilinin talebi üzerine ıslah dilekçesi sunması için bir haftalık kesin süre verilmesine rağmen aynı duruşmada ek hesap raporu alınmak üzere dosyanın aktüer bilirkişisine gönderilmesi yönünde ara karar kurulması nedeniyle bu ara kararı ile ıslah anlamsız kılındığı gibi kanunda ıslah için kesin süre verilmesi yönünde bir zorunluluk olmamasına karşın kesin süre verilmek ve ara kararından rucü edilmesi yönündeki davacı vekilinin talebi de reddedilmek suretiyle davacı vekilinin ıslah yapmak zorunda bırakıldığı, ayrıca 08.05.20 19... .05.2019 tarihli dilekçelerinde bilirkişi raporunda aleyhe olan hususları kabul etmediklerini ifade etmesi karşısında davacı tarafça bu raporun ikinci hesaplama ihtimalinin kabul edildiği yönünde bir irade beyanında bulunulduğunu söylemek mümkün olmadığı gibi Mahkemece bu rapordan sonra da Bölge Adliye Mahkemesinin kaldırma kararı doğrultusunda yargılama yapılarak malûliyet konusunda rapor alınmıştır. Bu durumda 03.05.2019 tarihli bilirkişi raporuna karşı davaya son veren taraf işlemi mahiyetinde bir irade beyanında bulunmayan davacı vekilinin mahkemenin kesin süre vermesi ve bu ara karardan rücu etmemesi sebebiyle talep arttırım dilekçesi sunmak durumunda kalması raporu kabul ettiği anlamına gelmeyeceğinden davalılar lehine bu yönden bir usuli kazanılmış hak oluştuğunun kabulü mümkün değildir. 57. Sonuç itibarıyla, davacının hesap bilirkişi raporuna yönelik talep arttırım dilekçesi sunması raporu kabul ettiği anlamı taşımadığı, davalı lehine usuli kazanılmış hak oluştuğunun kabulüne olanak bulunmadığı ayrıca usule ilişkin bir işlem olan bilirkişi raporuna itiraz edilmemesinin rapora itiraz etmeyen davacının maddi hukuka ilişkin bir hakkını sona erdirecek nitelikte yorumlanamayacağı göz önüne alındığında direnme kararının yerinde olduğu sonucuna varılmıştır. 58. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında davacı vekilince ikinci hesaplama ihtimalinin kabul edilmesi nedeniyle davalılar lehine usuli kazanılmış hak oluşturan 03.05.2019 tarihli hesap raporunun bilinen (iskontosuz), bilinmeyen (iskontolu) dönemlerinin başlangıç ve bitiş tarihleri değiştirilmeden davacı asilin kabulünde olan ücret üzerinden hesaplama yapılarak sonuca gidilmesi gerektiği göz ardı edilerek sonuca gidilmesinin hatalı olduğu, bozma kararında belirtildiği şekilde karar verilmesi ve bu nedenle direnme kararının bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul Çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 59. Hâl böyle olunca direnme kararı usul ve yasaya uygundur. 60. Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre davalılar vekilinin sair temyiz itirazları incelenmediğinden bu yönde inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir. VII.KARAR Açıklanan sebeplerle; A. Davacı vekilinin temyizi yönünden Davacı vekilinin direnme kararına yönelik temyiz başvurusunun hukuki yarar yokluğundan REDDİNE oybirliğiyle, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, B. Davalılar vekilinin temyizi yönünden Direnme uygun bulunduğundan davalılar vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE oy çokluğuyla, 06.05.2026 tarihinde kesin olarak karar verildi.

Atıf: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2026/352, K. 2026/296, T. 06.05.2026, www.arakarar.com/karar/yargitay-hukuk-genel-kurulu-2026-352-e-2026-296-k-ed1adcfbdc6a