Yargıtay · Hukuk Genel Kurulu
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2025/135 E. 2026/338 K. – Rücuan Tazminat
Konu: Rücuan Tazminat
- Mahkeme
- Yargıtay
- Daire
- Hukuk Genel Kurulu
- Esas No
- 2025/135
- Karar No
- 2026/338
- Karar Tarihi
- Konu
- Rücuan Tazminat
MAHKEMESİ : Adana Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi SAYISI : 2023/1342 E., 2024/57 K. ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 18.09.2023 tarihli ve 2023/4835 Esas, 2023/8306 Karar sayılı BOZMA kararı
Taraflar arasındaki rücuan tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurularının kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı taraf vekillerince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı ... (SGK/Kurum) vekili; davalı şirkete ait işyerinde çalışan dava dışı sigortalı işçi ...’ın 22.04.2010 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucu yaralanması sebebiyle 332.857,68 TL ilk peşin sermaye değerli gelir bağlanıp 15.657,35 TL geçici iş göremezlik ödeneği ödendiğini ve 20.446,31 TL tedavi masrafı yapıldığını, iş kazasının meydana gelmesinde davalı işverenin 5510 sayılı Kanun’un 21... . maddeleri gereği %90 kusurlu olduğunun Kurum denetmen raporu ile tespit edildiğini ileri sürerek belirsiz alacak davası olarak açtığı davada 368.961,34 TL Kurum zararından şimdilik 147.584,54 TL’nin sarf, onay ve ödeme tarihlerinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 09.10.2017 tarihli dilekçesi ile talebini 295.169,07 TL'ye yükseltmiştir. II. CEVAP Davalı vekili; markalama işçisi olarak çalışan dava dışı sigortalının iş kazasını görevi gereği bulunması gereken çalışma alanı dışında geçirdiğini, tüm iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini alan ve işçiye gerekli eğitimleri veren müvekkilinin kusursuz olduğunu, soruşturma dosyasında alınan kusur raporunda da sigortalının asli kusurlu olduğunun tespit edildiğini, sigortalıda daha sonra meydana gelen sürekli iş göremezliğin iş kazasından kaynaklanmadığını, sürekli iş göremezlik oranını da kabul etmediklerini, müvekkili tarafından yapılan masrafların tazminattan düşülmesi gerektiğini belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 07.07.2020 tarihli ve 2015/315 Esas, 2020/177 Karar sayılı kararı ile; Kurum denetmen raporuna göre meydana gelen kazanın 5510 sayılı Kanun'un 13/a maddesi kapsamında iş kazası olduğu tespit edilerek davalı işverenin %90, kazalı işçinin ise %10 kusurlu olduğunun belirlendiği, mahkemece yapılan keşif sonucu kazalı işçinin söz konusu kaza sırasında istif dağılma ekibinde yer almadığı, görevinin markalama olduğunun anlaşıldığı, hükme esas alınan 05.05.2017 tarihli raporda davalı işverenin %80, kazalı işçinin ise %20 kusurlu olduğunun tespit edildiği, ek hesap raporunda kusur durumunun oranlanmasında hata yapıldığının tespit edilmesi üzerine resen yapılan hesaplamada Kurumun ilk peşin sermaye değerli gelirler bakımından rücu edebileceği miktarın 255.169,07 TL olduğu, ayrıca geçici iş göremezlik ödeneği ve tedavi masraflarının da hüküm altına alınması gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 17.11.2022 tarihli ve 2021/1059 Esas, 2022/1498 Karar sayılı kararı ile; mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda (TBK) kusurun oransal olarak belirleneceği yönünde bir düzenleme olmadığı, kusurun kast ve ihmal; ihmalin de hafif ve ağır ihmal olarak ayrıldığı, uygulamada ihmale dayalı kusurun derecesinin oransal olarak bilirkişi marifetiyle tespit edildiği ancak kusur derecesinin tespitinin tamamen hukuki bir mesele olduğu, somut olayda kazalı işçinin kusur oranının %40 olarak tespit edildiği raporda tespitin gerekçeleri dosya kapsamına uygun olmadığı gibi kazalıya iş kazasına sebep olan hususta bir eğitim verilmediği, yaşanan kaza gözönüne alındığında kişisel koruyucu malzemelerin oluşan zararı azaltması gibi bir ihtimalin de söz konusu olmadığı, savunma ve tanık beyanları gözetildiğinde işverenin daha önce yaralanma olmadan atlatılan istif dağılmalarına rağmen gerekli tedbirleri almadığından ağır kusurlu olduğu, işçiye ise atfedilebilecek bir kusur bulunmadığı kanaatine varıldığından hesaplanan tazminattan indirim yapılmasının gerekmediği, öte yandan davalı işverenin açtığı davada işçinin malûliyet oranının %83 olarak tespit edilmesine rağmen bu husus dikkate alınmayarak zarar miktarının saptanmasına ilişkin eksik araştırma ve inceleme yapıldığı, Dairece aynı gün 2022/1458 Esas sayısı ile istinaf incelemesi yapılan İskenderun 2. İş Mahkemesinin 2020/369 Esas, 2022/215 Karar sayılı dosyasında davanın taraflarının, davaya konu uyuşmazlığın aynı olduğu, eldeki bu dosyada verilen karar tarihinden sonra aynı sebebe dayalı olarak artan malûliyet oranına göre yapılan hesaplamalar üzerinden rücuan tazminat davası açıldığının görüldüğü, bu durumda ilk defa gelir bağlanan 01.05.2011 tarihi ile artan malûliyet oranına göre gelirin bağlandığı 05.11.2019 tarihleri arasında yapılan fiili ödemeler de dikkate alındığında kazalıya atfedilebilecek herhangi bir kusurun bulunmadığının kabulü ile davacı Kurumun bağlamış olduğu sürekli iş göremezlik geliri talep edebileceği peşin sermaye değeri olduğu, geçici iş göremezlik ödeneği ve tedavi giderlerinin de hüküm altına alınması gerektiği gerekçesiyle taraf vekillerinin istinaf başvurularının kısmen kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne, 259.652,08 TL peşin sermaye değerinin, 16.357,05 TL tedavi giderinin, 12.525,88 TL geçici iş göremezlik ödemesinin faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin ilâm başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "...İnceleme konusu dosyada; davacı Kurum tarafından 22.04.2010 tarihinde meydana gelen iş kazasında yaralanan sigortalıya ödenen gelir, geçici iş göremezlik ve tedavi giderinin tahsili istenilmiş, dosyada alınan kusur raporları ile işveren %80, sigortalı %20 oranında kusurlu bulunmuş ve kusur raporları esas alınarak hüküm kurulmuştur. 11.11.2014 tarihli Kurum kararı ile %81 oranında sürekli iş göremezlik tespit edilmiş ve bu oran üzerinden sigortalıya gelir bağlanmıştır. Sürekli iş göremezlik oranının tespiti talebiyle açılan davada 16.05.2018 tarihli karar ile sürekli iş göremezlik %83 olarak tespit edilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesince, dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinden sigortalıya kusur izafe edilemeyeceği kanaatine varıldığı belirtilerek ve sigortalıya ödenen gelir miktarı %83 sürekli iş göremezlik oranına göre belirlenerek yeniden karar verilmiştir. Somut dosyada, kusur oranının bu şekilde Mahkemece re'sen belirlenmesi hatalıdır. Öncelikle tazminat dosyası celp edilmeli, tazminat dosyası da incelenmek suretiyle, konusunda uzman bilirkişi heyetinden tarafların kusur oran ve aidiyetlerini tespit eden, denetime elverişli kusur raporu alınmalıdır. Diğer yandan %83 sürekli iş göremezlik oranı üzerinden gelir bağlanıp bağlanmadığı Kurumdan sorulmalı, bu oran üzerinden gelir bağlanmamış ise %81 sürekli iş göremezlik oranı üzerinden bağlanan gelir gözetilerek karar verilmelidir..." gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin ilâm başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 279. maddesi gereğince bilirkişilerin raporlarında ve sözlü açıklamaları sırasında çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapmaları mümkün olmadığı gibi hâkim tarafından yapılması gereken hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunmalarının da olanaklı olmadığı, yine aynı Kanun’un 282. maddesi gereği hâkimin bilirkişinin oy ve görüşünü serbestçe değerlendireceği, TBK’nın 51 ve mülga BK’nın 43. maddeleri gözetildiğinde normatif bir kavram olan kusurun, somut olayda söz konusu olup olmadığı, aidiyeti ve derecesinin hâkim tarafından belirlenmesi gerektiği, ayrıca kararda kusur oranının tespiti yönünde bir hüküm de söz konusu olmadığı, kanunda yeri olmaması nedeniyle kusurun oransal olarak tespitinin mümkün olmadığı, kanunda öngörüldüğü şekilde kusurun, kasıt, ağır ya da hafif ihmal şeklinde tespitinin gerekeceği gerekçesi ile gerek işverenin gerekse kazalı işçinin kusurları bu kapsamda değerlendirilerek davalının kusurunun ağırlığı ve kazalının kusurunun bulunmamasına göre davalının zarardan sorumlu olması gereken tutarın tespit edildiği, değişen, artan sürekli iş göremezlik oranı ile ilgili bozma kararının aksine gerekli araştırma ve inceleme sonucu karar verildiği, zira değişen sürekli iş göremezlik oranı ile ilgili gerekli incelemeler yapıldığı, ilgili bilgi ve belgelerin aynı gün istinaf incelemesi yapılan dosya kapsamında bulunduğunun tespit edildiği, bu hususun da gerekçeli kararda belirtildiği, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin emsal kararı doğrultusunda artan sürekli iş göremezlik oranı ile ilgili hesaplama yapıldığı gerekçesiyle önceki gerekçede tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Direnme kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince temyiz isteminde bulunulmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1. Davacı Kurum vekili, meydana gelen iş kazasında davalı şirketin tam kusurlu olduğunu, kararın usul ve yasaya uygun olmadığını, davalı şirket lehine belirlenen vekâlet ücretinin fazla olduğunu belirterek direnme kararının bozulmasını talep etmiştir. 2. Davalı vekili, dosyadaki bilgi ve belgeler ışığında müvekkili şirkete kusur izafe edilmesinin hatalı olduğunu, yeniden kusur raporu alınması gerektiğini belirterek direnme kararının bozulmasını talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 1. Rucuan tazminat istemine ilişkin eldeki davada ilk derece mahkemesince yapılan yargılamada iş kazasının meydana gelmesinde kusurun aidiyet ve oranı konusunda bilirkişi raporları alınmasına rağmen Bölge Adliye Mahkemesi tarafından kusurun aidiyet ve derecesinin hâkim tarafından belirleneceği gerekçesiyle bu hususta resen kusur tespiti yapılarak karar verilmesinin mümkün olup olmadığı; buna bağlı olarak bozma kararında belirtilen araştırma ve incelemeler yapılarak sonucuna göre karar verilmesinin gerekip gerekmediği; 2. Bölge Adliye Mahkemesince yargılama sırasında dava dışı sigortalının sürekli iş göremezlik oranının %81’den %83’e çıktığı gerekçesiyle %83 oranına göre belirlenen peşin sermaye değerinin hüküm altına alınıp alınmadığı, buradan varılacak sonuca göre bozma kararında belirtildiği şekilde araştırma ve inceleme yapılarak karar verilmesinin gerekip gerekmediği; noktalarında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 1. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun (5510 sayılı Kanun) 12,18,19,21, 37... . maddeleri. 2. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 266. maddesi. 2. Değerlendirme a. Bir (1) numaralı uyuşmazlık yönünden 1. Öncelikle konuya ilişkin mevzuattaki düzenlemeler ve kavramlar üzerinde kısaca durulmasında fayda bulunmaktadır. 2. İş kazası geçiren sigortalı Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti sunucuları tarafından tedavi altına alınmakta, sağlığına kavuşması için gerekli tüm tıbbi yardımlar sağlanmakla birlikte çalışamaması nedeniyle gelir kaybına uğramaktadır. Bu kaybın telafisi için Kurum tarafından sigortalıya geçici iş göremezlik ödeneği ödenmektedir. Geçici iş göremezlik ödeneğine ilişkin hükümlere 5510 sayılı Kanun'un 18. maddesinde yer verilmiştir. 3. İş kazasına uğrayan sigortalı tedavi sonucunda tamamen sağlığına kavuşarak yeniden çalışma gücünü kazanabileceği gibi meslekte kazanma gücünü tamamen ya da kısmen yitirmesi de söz konusu olabilir. Sigortalı geçirdiği iş kazası nedeniyle meslekte kazanma gücünü tamamen yitirmiş başka bir deyişle sürekli iş göremez hâle girmiş ya da çalışmasını sürdürmekle birlikte meslekte kazanma gücünü kısmen kaybetmiş olabilir. 5510 sayılı Kanun'un 19. maddesinde Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti sunucularının sağlık kurulları tarafından verilen raporlara istinaden Kurum sağlık kurulunca meslekte kazanma gücü en az %10 oranında azalmış bulunduğu tespit edilen sigortalının sürekli iş göremezlik gelirine hak kazanacağı hükme bağlanmıştır. 4. Ancak sigortalı geçirdiği iş kazası sonucunda hayatını kaybetmiş de olabilir. Bu durumda 5510 sayılı Kanun'un 37. maddesinin 3. fıkrasına göre hak sahiplerine Kurum Yönetim Kurulunca belirlenip Bakan tarafından onaylanan tarife üzerinden cenaze ödeneği ödenir. Yine iş kazasında vefat eden sigortalının hak sahiplerine 5510 sayılı Kanun'un 20. maddesi uyarınca Kurum tarafından ölüm geliri bağlanmakta olup sigortalının ölümü sebebiyle ölüm geliri bağlanmış olan kız çocuklarının evlenmeleri ve talepte bulunmaları hâlinde ise 5510 sayılı Kanun'un 37. maddesine göre bir defaya mahsus olmak üzere gelirlerin iki yıllık tutarı kadar evlenme ödeneği verilmesi sözkonusu olmaktadır. 5. Bununla birlikte Kuruma sigortalı için yaptığı her türlü gider ve ödemeleri, onun zarara uğramasına neden olanlardan geri isteyebilme (rücu) hakkı tanınmıştır. Bu yolla Kurum, bir yandan sigortalıya yardım yapma ödevi dolayısıyla malvarlığında meydana gelen eksilmeyi kısmen veya tamamen giderme olanağına kavuşmuş olacak, öte yandan (ve daha önemlisi) zararı ödemek durumunda kalan kişiler (işveren veya üçüncü kişiler) bundan böyle sigortalının sağlık ve can güvenliğini koruma hususunda özen göstereceklerdir. Ayrıca rücu kurumunun işçinin sağlığını ve can güvenliğini koruma hususunda işverenler ve üçüncü kişiler üzerinde hem yaptırım hem de caydırıcı özelliği olduğundan söz edilir (Aziz Can Tuncay, Ömer Ekmekçi, Sosyal Güvenlik Hukuku Dersleri, İstanbul, 2012, Yenilenmiş 15. Baskı, s. 334). 6. Kurumun sigortalıya ya da hak sahiplerine bağladığı gelir ve yaptığı ödemelere ilişkin rücu hakkına ilişkin düzenlemeler 5510 sayılı Kanun'un 21, 23... . maddelerinde yer almaktadır. 5510 sayılı Kanun'un 21. maddesine göre; "İş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketi sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine bu Kanun gereğince yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere, Kurumca işverene ödettirilir. İşverenin sorumluluğunun tespitinde kaçınılmazlık ilkesi dikkate alınır. İş kazasının, 13 üncü maddenin ikinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen sürede işveren tarafından Kuruma bildirilmemesi halinde, bildirim tarihine kadar geçen süre için sigortalıya ödenecek geçici iş göremezlik ödeneği, Kurumca işverenden tahsil edilir. Çalışma mevzuatında sağlık raporu alınması gerektiği belirtilen işlerde, böyle bir rapora dayanılmaksızın veya eldeki rapora aykırı olarak bünyece elverişli olmadığı işte çalıştırılan sigortalının, bu işe girmeden önce var olduğu tespit edilen veya bünyece elverişli olmadığı işte çalıştırılması sonucu meydana gelen hastalığı nedeniyle, Kurumca sigortalıya ödenen geçici iş göremezlik ödeneği işverene ödettirilir. İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık, üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana gelmişse, sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı, zarara sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara rücû edilir....". 7. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 21. maddesinin ilk 3 fıkrasında Kurumun işverene rücu hakkına ilişkin hükümlere yer verilmiş, maddenin 4. fıkrasında ise Kuruma kusuru ile iş kazasının meydana gelmesine neden olan üçüncü kişiye rücu hakkı tanınmıştır. Ancak rücu davalarında işveren veya üçüncü kişinin sorumluluk esasları farklı olup 5510 sayılı Kanun'un 21. maddesine göre rücu alacağından sorumluluk belirlenirken kural olarak işveren yönünden 1. fıkraya göre gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri ile yargılamada yöntemince hesaplanacak gerçek (maddi) zarar karşılaştırması yapılıp düşük (az) olan tutar esas alınmalı, üçüncü kişi bakımından ise 4. fıkra gereğince işlem yapılmalıdır. 8. Rücu davasına yönelik bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlık yönünden Kurumun rücu alacağını etkileyen işverenlerin sorumluluğuna yönelik düzenlemelere değinmek gerekmektedir. Kurumun işverene karşı açtığı rücu davalarında sorumluluk, sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı hareket sonucu işverenin kusurlu bulunması ile belirlenmektedir. Zira işverenin işçiyi gözetme borcu gereği çalıştırdığı işçileri işyerinde meydana gelen tehlikelerden korumak, onların yaşamlarını, bedensel ve ruhsal sağlık bütünlüklerini korumak için işyerinde teknik ve tıbbi önlemler dâhil olmak üzere bilimsel ve teknolojik gelişmelerin gerekli kıldığı tüm önlemleri almak zorundadır. 9. İşverenin çalışanlarla ilgili sağlık ve güvenliği sağlama yükümlülüğünün çerçevesi, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'nun (6331 sayılı Kanun) 4. maddesinde çizilmiştir. Bu çerçevede işverenin, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğu belirtildikten sonra yapacağı ve uymakla yükümlü bulunacağı bir takım esaslara yer verilmiştir. Bunun gibi 5. maddede işverenin anılan yükümlülüklerle gerçekleştireceği korunma sırasında uyacağı ilkeler belirlenmiştir. 10. maddede ise işyerinde sağlık ve güvenlik sağlanırken işverenin yapacağı risk değerlendirmesi çalışmasında dikkate almakla yükümlü bulunduğu hususlar belirlenmiştir (Centel Tankut, İşverenin İşyerinde Sağlık ve Güvenliği Sağlama Yükümü, Çimento Endüstrisi İşverenleri Sendikası, Cilt: 27 Sayı: 3 Mayıs 2013). 10. İşverenin yasal düzenlemeler çerçevesinde işçiyi gözetme borcu kapsamında işyerinde gerekli iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini alması gerekmekte olup ayrıca mevzuatta öngörülmemiş olsa dahi bilimsel ve teknolojik gelişmelerin gerekli kıldığı iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almak zorundadır. Bilim, teknik ve örgütlenme düşüncesi yönünden alınabilme olanağı bulunan, yapılacak gider ve emek ne olursa olsun bilimin, tekniğin ve örgütlenme düşüncesinin en yeni verileri göz önünde tutulduğunda işçi sakatlanmayacak, hastalanmayacak ve ölmeyecek ya da bu kötü sonuçlar daha da azalacaksa her önlem işverenin koruma önlemi alma borcu içine girer. 11. Bu önlemler konusunda işveren işyerini yeni açması nedeniyle tecrübesizliğini, bilimsel ve teknik gelişmeler yönünden bilgisizliğini, ekonomik durumunun zayıflığını, benzer işyerlerinde bu iş güvenliği önlemlerinin alınmadığını savunarak sorumluluktan kurtulamaz. Gerçekten çalışma hayatında süregelen kötü alışkanlık ve geleneklerin varlığı işverenin önlem alma borcunu etkilemez. İşverenlerce, iş güvenliği açısından yaşamsal önem taşıyan araç ve gereçlerin işçiler tarafından kullanılması sağlandığında kaza olasılığının tamamen ortadan kalkabileceği de tartışmasız bir gerçektir. Bu açıklamalara göre, iş kazasının oluşumuna etki eden kusur oranlarının saptanmasına yönelik olarak yapılan incelemede, ihlâl edilen mevzuat hükümleri, zararlı sonuçların önlenmesi için koşulların taraflara yüklediği özen ve dikkat yükümüne aykırı davranışın doğurduğu sonuçlar, ayrıntılı olarak irdelenip kusurun aidiyet ve oranı gerekçeleriyle ortaya konulmalıdır. 12. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 20.06.2019 tarihli ve 2017/10-2359 Esas, 2019/749 Karar, 04.11.2021 tarihli ve 2018/(21)10-369 Esas, 2021/1348 Karar ile 15.06.2022 tarihli ve 2019/10-111 Esas, 2022/948 Karar sayılı kararında da aynı ilkeler benimsenmiştir. 13. Bu aşamada hak sahipleri tarafından iş kazası nedeniyle açılan tazminat davalarında alınan kusur raporlarının Kurumun davacı olarak taraf olduğu rücu davalarına etkisi kısaca irdelenmelidir. 14. İş kazasına uğrayan işçi ya da ölümü hâlinde hak sahipleri, iş sözleşmesinin işverene yüklediği işçiyi gözetme ve koruma borcu kapsamında gerekli ve yeterli iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerini almayarak kazanın meydana gelmesine neden olduğunu ileri sürerek işverene karşı maddi ve manevi tazminat davası açma hakkına sahiptir. Bu tür bir dava açıldığında iş kazasının oluşmasında işverenin ve işçinin kusurunun bulunup bulunmadığı konusunda bir veya birden çok bilirkişi raporu alınmakta, davanın taraflarının ve varsa üçüncü kişilerin kusur oranları belirlenmektedir. İşte böylesi bir durumda sözü edilen davada alınan kusur raporlarının ve tespit edilen kusur oranlarının Kurumun taraf olduğu rücu davalarında, her iki davanın konusunun ve taraflarının aynı olmaması nedeniyle kesin delil olarak kabulü mümkün değil ise de güçlü delil oluşturacağı açıktır. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 16.04.2008 tarihli ve 2008/10-334 Esas, 2008/337 Karar, 27.01.2010 tarihli ve 2010/10-10 Esas, 2010/14 Karar sayılı kararlarında hak sahipleri tarafından açılan davada alınan bilirkişi raporunun güçlü delil olduğu vurgulanmıştır. Bu nedenle hak sahibi davasında alınan bilirkişi raporları gözetilmeli, çelişki bulunduğu takdirde giderilmelidir (Hukuk Genel Kurulunun 20.06.2019 tarihli ve 2017/10-2359 Esas, 2019/749 Karar sayılı kararı). 15. Yeri gelmişken ilgisi nedeniyle bilirkişilik konusu üzerinde kısaca durmak gerekmekte olup HMK'nın 266. maddesinin 1. fıkrasında bilirkişiye başvurulmasını gerektiren hâller düzenlenmiştir. Buna göre; "Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. (Değişik cümle: 3/11/2016-6754/49 md.) Ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. (Ek cümle: 3/11/2016-6754/49 md.) Hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanı dışında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe, bilirkişi olarak görevlendirilemez". 16. Nitekim 24.11.2016 tarihli ve 29898 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu'nun 3. maddesinde; ".... (2) Bilirkişi, raporunda çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz. (3) Genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz." hükümleri bulunmaktadır. 17. 03.08.2017 tarihinde yürürlüğe giren Bilirkişilik Yönetmeliği'nin 5. maddesi ise; "... (2) Bilirkişi, raporunda çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz. (3) Genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz." şeklinde düzenleme içermektedir. 18. Uyuşmazlığın hâlli bakımından önem taşıyan ve doğruluğunun anlaşılabilmesi hukuki bilgi dışında özel ya da teknik bilgiyi gerektiren çekişmeli bir vakıa iddiasının doğru olup olmadığının anlaşılabilmesi için görüş ve değerlendirmesine başvurulan kişiye bilirkişi, bu kişi tarafından konu hakkında hazırlanan rapora ise bilirkişi raporu denir. Medeni usul hukuku anlamında delil olan, söz konusu bu bilirkişi raporudur (Murat Atalı, İbrahim Ermenek, Ersin Erdoğan, Medeni Usul Hukuku, Ankara, Altıncı Baskı, 2023, s. 528). 19. Bir diğer ifadeyle bilirkişi raporu, bilirkişinin hukuki değerlendirmeleri içermeyecek şekilde davanın çözümlenmesinde gereken teknik konulardaki açıklamalarını içeren mahkemeye sunduğu metindir. Bilirkişi raporu, mahkemenin uyuşmazlığı çözerken kullandığı kanıtlardan biri olup yargıç, bilirkişinin oy ve görüşünü öteki kanıtlarla birlikte serbestçe değerlendirir (Türk Hukuk Lûgatı, s. 164). 20. Bu tanımlardan hareketle vurgulanması gereken temel nokta, bilirkişinin hâkim tarafından yapılan görevlendirme çerçevesinde üstlenmiş olduğu görev, uyuşmazlığın hukuki değil maddi boyutu yani vakıalarla ilişkilidir. Bilirkişi ya sadece özel veya teknik bilgiyi mahkemeye iletir veya bu bilgileri, vakıalara uygulamak suretiyle varmış olduğu sonuçlara işaret eder yahut da özel veya teknik bilgilerden hareket etmek suretiyle vakıaların tespiti biçiminde beliren bir görevi yerine getirir (Süha Tanrıver, Medeni Usul Hukuku, C.I, Ankara, Üçüncü Baskı, 2020, s. 893). 21. Anayasa Mahkemesinin bir kararında da belirtildiği üzere; ".... Genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konular dışında özel veya teknik bilgiyi içeren uzmanlık gerektiren konularda bilirkişiye başvurulması adil yargılanma hakkının gereği olarak değerlendirilmelidir. Çünkü hâkim, bir delil değerlendirme vasıtası olan bilirkişi incelemesinden de yararlanarak önüne gelen sorunu çözerek adaletin gerçekleşmesini temin etmektedir. Bununla birlikte hukuk kurallarını resen araştırarak bulmak, yorumlamak ve olaya uygulamak zaten hâkimin işidir. Nitekim hukuki sorunları hâkimin mesleki bilgi ve deneyimleriyle çözmesi gerektiğinden bu sorunların en yetkin kişisi hâkim olup Anayasanın 138. maddesinde de hukuka uygun olarak hüküm verme yetkisi hâkime tanınmıştır. Bilirkişi görüşü, hâkimin uyuşmazlığı çözerken dikkate alacağı takdiri bir delilden ibarettir. Hâkimin hukuki bilgisiyle aydınlatılamayan bilimsel ve teknik meseleleri açıklığa kavuşturmak, bu tür meselelerde mahkemeyi bilgilendirmek amacıyla görüşüne başvurulan uzman kişi olan bilirkişi görüşünün mahkemeyi bağlamayacağı kuşkusuzdur. Hâkim; bilirkişi görüşünü içeren raporun yeterliliğini, raporda açıklanan görüşün itibar edilebilirliğini, dayandığı olguları göz önünde bulundurarak hükme esas alınıp alınmayacağını serbestçe değerlendirir ve taktir eder. Bu bağlamda hâkim, bilimsel ve teknik bakımdan yetersiz ve çelişkili bulduğu bilirkişi raporlarını hükme esas almak zorunda değildir. Bu durum, karar verme ve hüküm kurma yetkisinin hâkime ait olmasının doğal bir sonucudur. Aksi taktirde şekil olarak hükmü kuran hâkim olsa da gerçekte hüküm bilirkişi tarafından verilmiş olur ki bu durum yargı yetkisinin devri anlamına gelir. Nitekim bilirkişi görüşüne başvurulması meselesi, kanun koyucunun da gündemine gelmiş; 3/11/2016 tarihli ve 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu ile konu hakkında bazı düzenlemeler yapılmıştır. Bu çerçevede 6754 sayılı Kanunun 42. maddesi ile 5271 sayılı Kanunun 63. maddesinin (I) numaralı fıkrasına, hukuk öğrenimi görmüş kişilerin, hukuk alanı dışında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe, bilirkişi olarak görevlendirilemeyeceği yönünde bir hüküm eklenmiştir. Ayrıca aynı düzenlemeyle "Ancak, genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz" hükmü de getirilmiştir. Bu bağlamda 6754 sayılı Kanunun gerekçesinde de ifade edildiği üzere düzenlemenin amacının hâkime verilen mutlak yargı yetkisinin -bilirkişi vasıtasıyla dahi olsa- bir başkasına devrini önlemek olduğu, hukuk kurallarını resen araştırmak, yorumlamak ve uygulamak hâkimin görevi kapsamında kaldığından uyuşmazlık hakkında bir de bilirkişi atanmasının gereksiz yere yargılama giderlerinin artmasına ve buna bağlı olarak yargılama sürelerinin uzamasına sebebiyet vereceği, salt hukuki konularda bilirkişiye ihtiyaç bulunmadığı belirtilmiştir. Bunun yanında kimi durumlarda ancak bilirkişi incelemesi yaptırıldıktan sonra bu incelemeye gerek duyulmadığı anlaşılabileceği gibi makul gerekçelerle bilirkişi görüşüne itibar edilmeyerek hüküm de tesis edilebilir…” yönünde tespit ve değerlendirmelere yer verilmiştir. (A.D. Başvurusu, B. No:2015/10393, 09.01.2019) 22. Somut olayda, davalı işverenin işçisi olarak çalışan dava dışı sigortalının 22.04.2010 tarihinde tadilatını yaptığı boruların son kontrol için boruların etrafında dolaşırken yan taraftaki istiften boru fırlaması sebebiyle yaralandığı, sosyal güvenlik denetmen raporunda söz konusu iş kazasında davalı şirketin %90, dava dışı işçinin ise %10 kusurlu olduğunun tespit edildiği, Mahkemece yapılan yargılama sırasında alınan 23.05.2016 tarihli bilirkişi heyet raporunda davalı işveren şirketin %60, dava dışı işçinin %40 kusurlu olduğunun belirtilmesi ve taraf vekillerinin bilirkişi raporuna itiraz etmeleri üzerine yapılan keşif sonucu düzenlenen 17.01.2017 havale tarihli bilirkişi heyet raporunda ise davalı işveren şirketin %80, dava dışı işçinin ise %20 kusurlu olduğu yönünde görüş bildirildiği, bu rapora da itiraz edilmesi nedeniyle alınan 05.05.2017 tarihli bilirkişi raporunda bir önceki rapordaki gibi kusur dağılımı yapıldığı, ceza soruşturması aşamasında sulh ceza hakimliğince yapılan keşif sonrası düzenlenen bilirkişi raporunda davalı işveren şirketin tali, dava dışı işçinin asli kusurlu olduğunun belirtildiği, dava dışı sigortalının davalı işverene karşı açtığı iş kazasından kaynaklanan tazminat davasında alınan iki ayrı bilirkişi raporunda ise davalı işveren şirkete %80, dava dışı işçiye %20 kusur atfedildiği, bu kusur oranı esas alınarak maddi ve manevi tazminat istemlerinin mahkemesince hüküm altına alındığı, taraf vekillerinin istinaf başvurularının bölge adliye mahkemesi tarafından kusurun aidiyet ve oranı yönünden yerinde bulunmakla birlikte başka yönlerden ilk derece mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yerinden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verildiği, kararın Yargıtay 10. Hukuk Dairesince manevi tazminat miktarının az olduğu ve vekâlet ücretinin hatalı tespit edildiği gerekçesiyle bozulduğu, bölge adliye mahkemesince bozmaya uyularak verilen kararın Özel Dairece düzeltilerek onandığı, eldeki davada ise ilk derece mahkemesince alınan 05.05.2017 tarihli bilirkişi raporundaki kusur oranları benimsenerek davanın kısmen kabulüne karar verildiği, taraf vekillerinin istinaf başvuruları üzerine Bölge Adliye Mahkemesince dava dışı işçiye kusur atfedilemeyeceği, kusura ilişkin bilirkişi raporunun dosya kapsamına uygun olmadığı, bu nedenle kusura dayalı olarak hesaplanan tazminattan indirim yapılmasının gerekmediği gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararı kaldırıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verildiği, kararın temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda belirtilen nedenlerle bozulduğu ve Bölge Adliye Mahkemesince önceki hükümde direnildiği anlaşılmıştır. 23. Şu hâlde yukarıda yapılan açıklamalar ile somut olaya ilişkin maddi ve hukuki olgulara göre öncelikle belirtilmelidir ki, ilk derece mahkemesindeki yargılama sırasında alınan bilirkişi raporundaki tespit ve kusur oranlarına bölge adliye mahkemesince itibar edilmeyerek resen yapılan değerlendirme sonucu dava dışı sigortalıya kusur atfedilemeyeceği, bilirkişi raporunun dosya kapsamına uygun olmadığı belirtilerek bu kabul çerçevesinde tazminat alacağı hüküm altına alınmış ise de bütün teknik veriler ne kadar geniş anlatılırsa anlatılsın kusurun aidiyet ve oranının belirlenmesinin özel ve teknik bilgiyi gerektirdiği, hâkimin hukuki bilgisi ile konunun çözümünün mümkün olmadığı dikkate alındığında kusurun aidiyet ve oranının mahkemece belirlenmesi gerektiğine ilişkin direnme gerekçesinin yerinde olmadığı açıktır. Bu itibarla ilk derece mahkemesince yapılan yargılama sırasında alınan kusura ilişkin bilirkişi raporları ile ceza soruşturması aşamasında ve keza dava dışı sigortalının davalı işverene karşı açtığı tazminat davasında alınan raporların yanı sıra Kurum denetmen raporundaki kusur oranları arasında çelişki bulunmakla tazminat davasında belirlenen kusurun aidiyet ve oranlarının Kurum tarafından açılan rücuan tazminat davasında güçlü delil niteliğinde olduğu da gözetilerek sözü edilen dosya getirtilip konunun uzmanı bilirkişilerden oluşacak heyetten iş güvenliği mevzuatı kapsamında değerlendirme içeren, tarafların kusur oran ve aidiyetlerini tespit eden, denetime elverişli kusur raporu alındıktan sonra sonucuna göre karar verilmesi gerekmektedir. 24. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, tüm dosya kapsamı değerlendirildiğinde mahkemece nedensellik bağının kesilmesi sebebiyle dava dışı işçinin kusurlu olmadığına yönelik yapılan değerlendirme yerinde olduğundan direnme kararının bu yönden usul ve yasaya uygun olduğu, bu yönüyle direnme kararının onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul Çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 25. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki hükümde direnilmesi doğru olmamıştır. 26. O hâlde direnme kararı bozulmalıdır. b. İki (2) numaralı uyuşmazlık yönünden 1. Rücu davalarının ana kalemini ilk peşin sermaye değeri oluşturmakta olup 5510 sayılı Kanun'un 3/28. maddesinde peşin sermaye değerinin "Kurumca, bu Kanunun ilgili maddelerinde belirtilen giderlerin yaş, kesilme ihtimali ve Kurumca belirlenecek iskonto oranı dikkate alınarak hesaplanan tutarı" ifade ettiği belirtilmiştir. 2. Tazminat hesabında Kanun gereği iş kazası nedeniyle sigortalıya veya hak sahiplerine yapılan ve ilerde yapılacak ödemeler ile bu kişilere bağlanan gelirlerin ilk peşin sermaye değerlerinden oluşan harcamalar, Kurum tarafından talep edilebilecek en yüksek tazminat tutarını yani tazminatın iç/alt tavanını, sigortalının veya hak sahiplerinin işverenden talep edebilecekleri tutar ise tazminatın dış/üst tavanını oluşturur. 5510 sayılı Kanun'un 21... . maddeleri Kurumun rücu hakkını dış tavanla da sınırlandırmıştır. Mahkemece hem iç tavan hem dış tavan hesabı yapılarak hangi tutar düşükse o tutar üzerinden rücu tazminatına karar verilecektir. 3. Sigortalıya bağlanan gelirler, sürekli iş göremezlik oranının değişmesine göre zaman içinde artma veya azalma gösterebilmekte olup Kurumca bu durumda yeniden peşin sermaye değeri hesabı yapılmaktadır. Kurum iş göremezlik raporunda belirtilen rahatsızlıkların olup olmadığını tespit amacıyla kontrol muayenesi isteyebileceği gibi sigortalıda iş göremezlik oranında artma olduğunu ileri sürerek aylık ve gelirinde değişiklik yapılmasını talep edebilir. Bu durumda yapılan muayene sonucu yeniden tespit edilecek malullük durumuna göre sürekli iş göremezlik geliri, yeni malûllük durumuna esas tutulan raporun tarihini takip eden ödeme dönemi başından başlanarak arttırılır, azaltılır veya kesilir (5510 sayılı Kanun md. 94). 4. Sigortalı veya haksahiplerine bağlanan gelirde meydana gelen her artış ya da değişiklik ayrı bir olgu niteliğindedir. Davanın açılmasından önce var olan duruma göre Kurum talebini ileri sürüp dava açtıktan sonra dava devam ederken sigortalının durumunda değişiklik olduğu takdirde mahkeme bu değişiklikleri değerlendirmekle yükümlüdür. Örneğin işçinin iş göremezlik oranının artması veya azalması hâlinde Kurum taleplerini yeni duruma göre belirleyebileceği gibi ek talepte bulunma hakkı doğacak olup mahkeme de durumu yeniden değerlendirmek zorundadır (Reşat Atabek, İş Kazası ve Sigortası, İstanbul, 1978, s. 396). 5. Somut olayda, davalı işverenin işçisi olarak çalışan dava dışı sigortalının 22.04.2010 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucu yaralanması sebebiyle iş kazası kolundan 332.857,68 TL tutarında ilk peşin sermaye değerli gelir bağlandığı, 15.657,35 TL geçici iş göremezlik ödeneği ödendiği ve 20.446,31 TL tedavi masrafı yapıldığı iddiası ile açılan rücuan tazminat davasında davacı Kurum tarafından Mahkemeye gönderilen 18.02.2015 tarihli yazı ekindeki belgelerden dava dışı sigortalının sürekli iş göremezlik derecesinin %81 olarak tespiti ile sürekli iş göremezlik geliri bağlandığı, bu belgelere dayalı olarak aktüerya bilirkişisinden hesap raporu alınmak suretiyle ilk derece mahkemesince karar verildiği, kararın taraf vekillerince istinafı üzerine Bölge Adliye Mahkemesince Dairenin 2022/1458 Esas sayısı üzerinden aynı gün istinaf incelemesi yapılan İskenderun 2. İş Mahkemesinin 2020/369 Esas, 2022/215 Karar sayılı dosyasında bu dosyada verilen ilk derece mahkemesi kararından sonra aynı sebebe dayalı olarak artan malûliyet oranına göre yapılan hesaplamalar üzerinden rücuan tazminat davası açıldığı, söz edilen dosyada bulunan Kurum sağlık kurul kararı, ilk gelir peşin sermaye değer tablosu ile aylık bağlama kararı bu dosya arasına alınmak suretiyle %83 iş göremezlik oranına göre bağlanan peşin sermaye değeri üzerinden hesaplama yapıldığı belirtilmek suretiyle ilk derece mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek davanın kısmen kabulüne karar verildiği, kararın temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda belirtilen nedenlerle bozulduğu ve Bölge Adliye Mahkemesince direnme kararı verildiği görülmüştür. 6. Öncelikle Bölge Adliye Mahkemesince başka bir dosya içerisinden alınarak dava evrakı arasına dahil edilen belgelerin akibeti araştırılmadan ve tarafların diyecekleri sorulmadan bu belgelere göre karar verilmesi yerinde olmadığı gibi Bölge Adliye Mahkemesince sürekli iş göremezlik oranının gelir bağlandıktan sonra arttığı gerekçesiyle resen hesaplama yapılarak hüküm kurulmuş ise de Bölge Adliye Mahkemesince uygulanan hesap yöntemi iş göremezlik durumunun en baştan hatalı belirlendiği duruma yönelik hesap yöntemi olmayıp değişen ve gelişen duruma dayalı olarak sonradan belirlenen iş göremezlik durumuna dayalı hesap yöntemi olmakla hatalıdır. Öte yandan dava dışı sigortalının %81 sürekli iş göremezlik oranına göre gelir bağlama kararında gelire girme tarihi 01.05.2011 iken peşin sermaye değeri hesap tablosunda gelir bağlama onay tarihi 15.01.2015 ve uygulanan kanun maddesinin 92 olarak gösterilmesi karşısında bu hesap tablosuna göre hesaplama yapılması da doğru olmamıştır. Bu durumda bu hatalı veriler içeren hesap tablosundaki her bir unsurun değişmesi söz konusu olduğundan dava dışı sigortalının 01.05.2011 tarihinde aylığa girdiği ve iş göremezlik oranının %81 olduğu bir hesap tablosunun bulunup bulunmadığının da araştırılması gerekmektedir. 7. Sonuç itibarıyla öncelikle 01.05.2011 aylığa girme tarihi olan ve iş göremezlik oranının %81 olduğu dosyaya gönderilen tablodan başka peşin sermaye hesap tablosunun bulunup bulunmadığı araştırılıp dosya içerisine giren %83 sürekli iş göremezlik oranı üzerinden gelir bağlanıp bağlanmadığı Kurumdan sorularak bu oran üzerinden gelir bağlanmışsa hesaplamanın doğru yapılması suretiyle tazminat miktarının belirlenmesi, bu oran üzerinden gelir bağlanmamış ise %81 sürekli iş göremezlik oranı üzerinden bağlanan gelirin peşin sermaye tablosu getirtilip değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekmektedir. 8. Hâl böyle olunca direnme kararının yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekmiştir. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Bir (1) numaralı uyuşmazlık yönünden Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının Özel Daire bozma kararında belirtilen gerekçe ve nedenlerle HMK'nın 371. maddesi gereğince BOZULMASINA oy çokluğuyla, 2. İki (2) numaralı uyuşmazlık yönünden Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenler ile yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerden dolayı HMK'nın 371. maddesi gereğince BOZULMASINA oy birliğiyle, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın HMK'nın 373. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 20.05.2026 tarihinde kesin olarak karar verildi.