Bölge Adliye Mahkemesi ·
Bölge Adliye Mahkemesi 2026/622 E. 2026/1264 K.
- Mahkeme
- Bölge Adliye Mahkemesi
- Esas No
- 2026/622
- Karar No
- 2026/1264
- Karar Tarihi
T.C. ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 23. HUKUK DAİRESİ Esas-Karar No: 2026/622 - 2026/1264 T.C. A N K A R A B Ö L G E A D L İ Y E M A H K E M E S İ 23. H U K U K D A İ R E S İ (U Y M A - R E T ) ESAS NO : 2026/622 KARAR NO : 2026/1264
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A B Ö L G E A D L İ Y E M A H K E M E S İ K A R A R I
Dairemizin 11.02.2025 tarih ve 2024/2066 E., 2025/125 K. sayılı kararının Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 01.04.2026 tarih ve 2025/6-667 E., 2026/209 K. sayılı kararıyla bozulmasına karar verilmesi üzerine HMK'nın 373/3. maddesi uyarınca duruşma açılmasına karar verildi, dosya incelendi; GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ : Davacı vekili: Müvekkili şirketin hizmet alım ihaleleri kapsamında davalı ...'ın mülkiyetinde bulunan iletim trafo merkezleri ve entegre tesislerinin bakım ve güvenlik koruma hizmetleri hariç işletilmesi işini yürüttüğünü, 6552 sayılı yasa ile alt işveren nezdinde çalışan işçilerin sendikal haklarına kavuşmasının önünün açıldığını, yasanın yürürlüğe girmesi ile müvekkili iş yerlerinde sendikal faaliyetlerin başladığını, bu kapsamda yeterli üye sayısına ulaşan ... Sendikası'nın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı nezdinde toplu iş sözleşmesi yapmak üzere yetki tespiti başvurusunda bulunduğunu, bunun üzerine sendikaya toplu iş sözleşmesi yapmaya yetkili olduğuna dair belgelerin verildiğini, her ne kadar bu süreçte müvekkili şirketçe alt işveren olup ...'a müracaat edilmesi gerektiği ileri sürülse de itirazlarının dikkate alınmadığını, sendikanın müvekkili firmayı toplu iş sözleşmesi görüşmelerine davet ettiğini, müvekkili firmanın ihale ile belirlenen ücretlerde, vaatlerde ...'a rağmen tek taraflı değişiklik yapamayacağı bildirilen pazarlık görüşmelerine katılmadığını, bu hususta da ...'a, Maliye Bakanlığı'na, ... Sendikası'na bildirimlerde bulunduğunu, fakat bildirimlerine olumlu yanıt alamadığını, nihayet resmi arabulucunun belirlenmesi, arabuluculuk işlemleri kapsamında uyuşmazlık tutanaklarının tanzimi ve en son Yüksek Hakem Kurulu kararları ile müvekkili firmanın beklenmedik şekilde toplu iş sözleşmesinin tarafı haline getirildiğini, Davalı ...'ın ihalelerini 4734 sayılı Kanun'un 3/G maddesi ve kendi yönetmeliğine göre gerçekleştirdiğini, 4735 sayılı Kanun'un 8. maddesi ve uygulama yönetmeliklerine göre ... sendikasınca yürütülmeyen toplu iş sözleşmesinden zaten sorumluluğunun bulunmadığını, uyuşmazlığın toplu iş sözleşmesi ile ortaya çıkan sendikal haklardan kimin sorumlu olduğu hususlarına ilişkin bulunduğunu ileri sürerek, Davalının ihalelerinin 4734 sayılı Kanun'un 62/e bendine tabi olduğunun tespitine, 6552 sayılı Yasa'nın 13. maddesi ile değişik 4735 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca, Yüksek Hakem Kurulu Kararları ile kesinleşmiş toplu iş sözleşmeleri nedeniyle müvekkili firma tarafından işçilere, yetkili sendikaya ve SGK'ya ödenmek durumunda kalınan/kalınacak sendikal hakların, prim ve stopaj beyannamesi değişikliklerinden kaynaklanacak idari para ve gecikme cezaları vb. ödemelerin davalı tarafından müvekkili firmaya fiyat farkı olarak ödenmesi gerektiğinin tepsitine; 6552 sayılı Yasa ile ilgili iddiaların reddi halinde BK'nun 138. maddesi uyarınca ihale sözleşmesindeki "fiyat farkı ödenmez" hükmünün uyarlanmasına, HMK'nun 109. maddesinin tanıdığı imkân dahilinde, düzenlenen hakların saklı tutularak müvekkili firma ve ... aleyhine müşterek ve müteselsil sorumluluktan hareketle Ankara 44. İş Mahkemesi ve Ankara 26. İş Mahkemesi nezdinde karara bağlanmış sendikal alacaklara ilişkin bedellerin, söz konusu bedeller nedeniyle tahakkuk ve tahsil edilecek SGK prim bildirgeleri ve stopaj beyannamesi değişikliklerinden kaynaklanacak idari para cezaları ve gecikme cezaları vb. ödemelerin müvekkili firma tarafından ifa edilmesi halinde bu bedellerin fiyat farkı olarak davalı tarafından müvekkili firmaya ödenmesine, Karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili: Davacı yüklenicinin işletmekte olduğu Trafo Merkezlerinde çalışan personellerle ilgili olarak Yüksek Hakem Kurulu Başkanlığının kararları ile kesinleşmiş Toplu İş Sözleşmeleri nedeniyle fiyat farkı talep ettiğini, 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanununun 8. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, Toplu İş Sözleşmesinden kaynaklanan fiyat farkının idarece ödenmesi durumunun, 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun 62. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi uyarınca ihale edilen işlere ilişkin olduğunu, müvekkili Teşekkülce yapılan ihale 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunun 3/g maddesine göre yapılmış olduğundan yukarıdaki hüküm kapsamında bulunmadığını, bu nedenle ...'in (...Sendikası) yüklenicinin yetkilendirme talebini kabul etmediğini ve toplu sözleşme görüşmelerine katılmadığını, ayrıca 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu'nun "Fiyat Farkı Verilebilmesi" başlıklı 8. maddesinin ikinci fıkrasında bulunan "Sözleşmelerde yer alan fiyat farkına ilişkin esas ve usullerde sözleşme imzalandıktan sonra değişiklik yapılamaz." hükmü ile Sözleşmenin "Fiyat Farkı" başlıklı 14.1. maddesinde yer alan; "Yüklenici gerek sözleşme süresi, gerekse uzatılan süre içinde, sözleşmenin tamamen ifasına kadar vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerde artışa gidilmesi veya yeni mali yükümlülüklerin ihdası gibi nedenlerle fiyat farkı verilmesi talebinde bulunamaz." sözleşme hükmü birlikte değerlendirildiğinde yüklenici firmanın fiyat farkı verilmesi talebinde bulunma hakkının bulunmadığını, 3/g kapsamında olmadığının tespiti istenilen ihalelere ait sözleşme ve idari şartnamelerin birçok farklı yerinde "3/g maddesi uyarınca yapacağı" tabirinin geçtiğini, Davacının tespit talebinin taraflar arasında açılacak bir alacak davasında gündeme getirileceğini, HMK'nın 106. maddesi ile birlikte değerlendirildiğinde davacının tespit davası açmakta hukuki yararının bulunmadığını, Davacının varsayıma dayalı taleplerde bulunması nedeniyle davanın usulden reddi gerektiğini, Davacı tarafça terditli olarak İhale sözleşmelerindeki "fiyat farkı ödenmez" hükmünün yeni duruma uyarlanmasını talep ettiğini, dava konusu uyuşmazlıkta TBK'nın 138. maddesi kapsamında taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ve borçludan kaynaklanmayan ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştiren bir sebebin söz konusu olmadığını, basiretli tacir ilkesi gereği davacının kendisince imzalanan sözleşme hükümlerini uygulamakla yükümlü olduğunu, Müvekkili tarafından yapılan tüm işlemlerin hukuka uygun olduğunu savunarak, davanın usulden ve esastan reddine karar verilmesini istemiştir. Ankara 3. Asliye Ticaret Mahkemesinin 10.10.2018 tarih ve 2018/194 E., 2018/751 K. sayılı kararı ile; "...Taraflar arasında davacının yüklenicisi olduğu hizmet alım sözleşmeleri olduğu tarafların kabulünde olup, yüklenici emrinde çalışan işçilerin yasal statüsü ve haklarıyla ilgili sözleşme sonrası yapılan 6552 sayılı yasal düzenleme ile yüklenicinin mali sorumluluğunun arttığını belirtip ayrıca sözleşmenin dayanağı ihale kurumunu düzenleyen 4734 sayılı kanunda değişiklik yapıldığı, davacı yanın davalı şirket ile 4734 sayılı kanunun 3.g bendi ve kendi mevzuatına dayalı ihale yaptığı belirtilerek değişiklikler dikkate alınarak 4734 sayılı yasa 62-e bendine göre ihalenin yapıldığının tespitine, yasal değişiklik ve işçilerin sendikal hakları nedeniyle mali yükümlülük için davalı tarafça fiyat farkı olarak ödemesi gerektiği ile ilgili dava olmakla; davacının davasında haklı olup olmadığı, hukuki yarar olup olmadığı, talepler ile ilgili Mahkememizin görev olup olmadığı ayrıca BK 138. maddesinin taleplerle ilgili uygulama bulup bulamayacağı hususlarının tümünün uyuşmazlık konusu olduğu tespit edildi. Davacı, davalı ... ile arasında mevcut sözleşmeler kapsamında, sözleşmeye esas ihalelerin 4735 sayılı kanunun 3/G bendine değil, aynı kanunun 62/E bendine tabi olduğunun tespitine karar verilmesini, dava dilekçesinde çok ayrıntılı olarak açıkladığı gerekçelere dayalı olarak, alt işveren olarak bünyesinde çalışan işçilere toplu sözleşme hakkı verilmesinden ve yapılan/yapılacak olan sözleşme sonrası işçilik alacağının artışından kaynaklanacak yükümlülüklerden (ekonomik mahfına yol açacağını iddia ederek) kurtulmayı amaçlamaktadır. Söz konusu olaylara dayalı olarak dava tarihi itibari ile davacının henüz maddi anlamda sorumluluğunu doğuracak bir alacak davası yada icra takibi söz konusu değildir. Davalı iş sahibine karşı eda istemini içerir herhangi bir talepte bulunmamaktadır. Yargıtay 15. HD'sinin 2015/789 E, 2015/4005 K sayılı 07/07/2015 tarihli ilamında da "01/01/2011 tarihinde yürürlüğü giren 6100 sayılı HMK'nun 106/2. md.sinde tespit davası açanın, kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında, bu davayı açmakta hukuken korumaya değer güncel bir yararı bulunmalıdır, denildikten sonra 106/3. md.sinde maddi vakıaların tek başlarına tespit davasının konusunu oluşturamayacağı hükmü konularak Yargıtay içtihat ve uygulamaları kanun hükmü haline getirilmiştir." tespiti yapılmıştır. Sonuç olarak; taraflar arasında ihale tarihleri itibari ile yürürlükte olan İhale Yasası kapsamında, ihale ve sözleşmelerin yapıldığı, yapılan sözleşmenin daha sonra yürürlüğe giren yasa kapsamında yapıldığının tespitini istemek, "maddi vakıa" olarak nitelenebileceği, taraflar arasında yıllar itibari ile birden çok kez ihale ve sözleşme yapıldığı, Dava tarihi itibari ile HMK'nun 106. mdsi bütün olarak dosya içeriği ile birlikte değerlendirildiğinde, salt yasa değişikliğinin davalıya husumet yöneltilecek bir sonuç oluşturamayacağı, davacının mevcut tespit davasını açmakta hukuki yararının bulunmadığı yönünde mahkememizce kanaat edinilmiş olmakla" gerekçesi ile, hukuki yarar yokluğundan davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilince istinaf yasa yoluna başvurulması üzerine Dairemizin 29.03.2023 tarih ve 2019/937 E., 2023/595 K. sayılı kararı ile; davacı vekilinin diğer istinaf sebeplerinin reddine, "Dava, davacı ile davalı arasındaki hizmet alım ihalelerinin, 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun 62/1-e bendine tâbi olduğunun, toplu iş sözleşmeleri nedeniyle ortaya çıkan sendikal haklardan sorumluluğunun bulunmadığının tespiti, buna bağlı belirsiz alacağın tahsili istemine ilişkindir. HMK'nın 115/(2). maddesi uyarınca dava şartı noksanlığının tespiti halinde mahkemece davanın usulden reddine karar verilir. İlk derece Mahkemesince davacının işbu davayı açmakta hukuki yararının bulunmadığı tespit edildiğine göre, bu tespite uygun olarak 114/(1)-h ve 115/(2). madde hükümleri uyarınca davanın usulden reddine karar verilmesi gerekirken, davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.(Yargıtay 6. HD 06.10.2021 T., 2021/815 E., 2021/669 K.) Bu durumda Dairemizce, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüyle, HMK'nın 353/(1)-b.2. maddesi uyarınca İlk derece Mahkemesi kararının gerekçesini ve hüküm fıkrasını kısmen düzelterek yeniden esas hakkında karar verilmesi gerekmiştir." denilerek, İlk derece Mahkemesi kararını düzelterek hukuki yarara ilişkin dava şartı noksanlığı nedeniyle HMK'nın 114/(1)-h ve 115/(2). maddeleri uyarınca davanın usulden reddine dair yeniden esas hakkında karar verilmiştir. Dairemiz kararına karşı davacı vekilince temyiz yoluna başvurulması üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin17.09.2024 tarih ve 2023/2144 E., 2024/2710 K. sayılı kararıyla; "1.Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere ve özellikle davacı tarafından, dava dışı işçilere toplu iş sözleşmesi kapsamında, dava tarihi itibariyle, herhangi bir ödeme yapılmadığı hususunda uyuşmazlık bulunmamasına göre, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2. 6100 sayılı HMK'nın 297/2. maddesinde; 'Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir' düzenlemesine yer verilmiştir. Az yukarıda dava dilekçesinde de özetlendiği üzere, davacı taraf, tespit isteminin kabul edilmemesi halinde, terditli olarak, sözleşmenin fiyat farkına ilişkin hükümlerinin uyarlanmasını da talep ve dava etmiştir. Mahkemece, kararın gerekçesinde söz konusu talep hakkında herhangi bir değerlendirme ve tartışma yapılmamış, bu hususta olumlu ya da olumsuz bir hüküm tesis edilmemiştir. Bu nedenle, anılan yasa hükmüne aykırı olan kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir." denilerek Dairemiz kararının bozulmasına karar verilmiştir.
Dairemizin 11.02.2025 tarih ve 2024/2066E., 2025/125 K. sayılı kararı ile; Dairemizin 29.03.2023 tarih ve 2019/937 E., 2023/595 K. sayılı kararında direnilmesine karar verilmiştir. Dairemiz kararına karşı taraf vekillerince temyiz yoluna başvurulması üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun01.04.2026 tarih ve 2025/6-667 E., 2026/209 K. sayılı kararıyla; "1. Taraflar arasındaki tespit ve sözleşmenin uyarlanması davasından dolayı yapılan inceleme sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın hukuki yarar yokluğundan reddine dair verilen kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle hukuki yarara ilişkin dava şartı noksanlığı nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararının davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda karar bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. 2. Hukuk Genel Kurulunca yapılan inceleme sonrasında gereği düşünüldü: 3. Bölge Adliye Mahkemesi kararının temyizi üzerine kararın Özel Dairenin 17.09.2024 tarihli ve 2023/2144 Esas, 2024/2710 Karar sayılı kararı ile bozulmasından sonra yapılan duruşmada 11.02.2025 tarihli birinci celsede, Bölge Adliye Mahkemesince “Usul ve yasaya uygun Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 17.09.2024 tarih ve 2023/2144 E., 2024/2710 K. sayılı kararına uyulmasına karar verildi.” şeklinde ara karar tesis edildikten sonra, aynı tarihli duruşmada“…Dairemizin 29.03.2023 tarih ve 2019/937 E., 2023/595 K. sayılı kararında DİRENİLMESİNE,…” şeklinde karar verilmiş ve gerekçeli kararda da bozma kararına karşı direnilmiştir. 4. Burada "usul hukuku" ile ilgili ortaya çıkan sorun, bozma kararının taraflara duruşmada tebliği ile Bölge Adliye Mahkemesince "bozma ilamına uyulmasına" ilişkin ara kararı oluşturulmasına karşın, bu hukuki sonucun aksine bir karar verilmesinin hukuken mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 5. Bir davada mahkemenin veya tarafların yapmış oldukları bir usul işlemi nedeniyle taraflardan biri lehine, dolayısıyla diğeri aleyhine doğan ve gözetilmesi zorunlu olan hakka usuli kazanılmış hak denilir. Örneğin mahkemenin Yargıtay bozma kararına uymasıyla bozma kararı lehine olan taraf bakımından kazanılmış hak doğar. 6. "Bir mahkemenin Temyiz Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince karar verme mükellefiyeti meydana gelir ve bu itibarla mahkemenin sonraki hükmünün bozmada gösterilen esaslara aykırı bulunması, usule uygun sayılamaz ve bozma sebebidir, meğer ki bu aykırılık sadece bozma kararında gösterilen bir usul kaidesine ilişkin bulunsun ve son kararın neticesini değiştirecek bir mahiyet arz etmesin. Mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen bozma gereğince muamele yapma ve hüküm verme durumu, taraflardan birisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdur ve buna usuli müktesep hak yahut usule ait müktesep hak denilmektedir. Usul Kanunumuzda bu şekildeki usule ait müktesep hakka ilişkin açık bir hüküm konulmuş değilse de Temyizin bozma kararının hakka ve usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan gayesi ve muhakeme usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmiş olması yanında hukuki alanda istikrar gayesine dahi ermek üzere kabul edilmiş bulunması bakımından usule ait müktesep hak müessesesi; usul kanununun dayandığı ana esaslardandır ve amme intizamıyla da ilgilidir. Gerçekten, mahkemenin doğru bularak uyduğu ve yahut kanun gereğince uymak zorunda olduğu bozma kararı ile dava, usul ve kanuna uygun bir çığıra sokulmuş demektir. Buna aykırı karar verilmesi, usul ve kanuna uygunluktan uzaklaşılması manasına gelir ki, böyle bir netice asla kabul edilemez" (09.05.1960 tarihli ve 21/9 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı). 7. Aynı ilke Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25.01.2017 tarihli ve 2015/9-463 Esas, 2017/137 Karar; 24.09.2019 tarihli ve 2015/21-3903 Esas, 2019/920 Karar; 08.06.2021 tarihli ve 2021/(21)10-421 Esas, 2021/695 Karar; 20.09.2022 tarihli ve 2022/6-594 Esas, 2022/1121 Karar; 11.12.2024 tarihli ve 2024/7-809 Esas, 2024/665 Karar; 09.04.2025 tarihli ve 2024/10-235 Esas, 2025/211 Karar ile 30.04.2025 tarihli ve 2024/12-786 Esas, 2025/270 Karar sayılı kararlarında da benimsenmiştir. 8. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen "usuli kazanılmış hak" olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir İçtihadı Birleştirme Kararı (09.05.1960 tarihli ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma kararına uyulmuş olmakla oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. Benzer şekilde uygulanması gereken bir kanun hükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK'nın 03.02.2010 tarihli ve 2010/4-40 Esas, 2010/54 Karar sayılı kararı). 9. Bu sayılanların dışında ayrıca görev, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda da usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. V, İstanbul, 2001, s.4738 vd). 10. Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için bir davada ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir. 11. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde somut olayda, davacı vekilinin temyizi üzerine verilen Yargıtay bozma kararı sonrasında Bölge Adliye Mahkemesinin bu karara uyması ile davacı yararına usuli kazanılmış hak oluşmuştur. Burada usuli kazanılmış hakkın gerçekleşmesine engel olacak istisnai bir durum da bulunmadığına göre, artık önceki kararda direnilmesi usulen mümkün değildir. Usuli kazanılmış hak ilkesi kamu düzeni ile ilgili olup temyiz aşamasında kendiliğinden dikkate alınması gerekir. 12. Hâl böyle olunca, Bölge Adliye Mahkemesince bozmaya uyulmakla gerçekleşen usuli kazanılmış hak nazara alınarak hükmüne uyulan bozma gereklerinin yerine getirilmesi gerekirken direnme kararı verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup direnme kararının bozulması gerekir." denilerek Dairemiz kararının bozulmasına karar verilmiştir.
DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ, HUKUKİ SEBEP VE GEREKÇE: Dava, davacı ile davalı arasındaki hizmet alım ihalelerinin, 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun 62/1-e bendine tâbi olduğunun, toplu iş sözleşmeleri nedeniyle ortaya çıkan sendikal haklardan sorumluluğunun bulunmadığının tespiti, buna bağlı belirsiz alacağın tahsili istemine ilişkindir. 1-HMK'nın 115/(2). maddesi uyarınca dava şartı noksanlığının tespiti halinde mahkemece davanın usulden reddine karar verilir. Dairemizce yapılan değerlendirmede ve HGK kararında belirtildiği üzere , İlk derece Mahkemesince davacının tespit istemi yönünden dava açmakta hukuki yararının bulunmadığı tespit edildiğine göre, bu tespite uygun olarak 114/(1)-h ve 115/(2). madde hükümleri uyarınca davanın tespit talebi yönünden hukuki yarar yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmesi gerekirken, davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.(Yargıtay 6. HD 06.10.2021 T., 2021/815 E., 2021/669 K.) 2-Sözleşmenin fiyat farkına yönelik hükmün uyarlanması isteminin incelenmesinde; , Somut olayda , taraflar arasındaki sözlemenin sekizinci maddesinde davacının fiyat farkı talep edemeyeceğinin kararlaştırıldığı , 6552 sayılı yasa ile alt işveren nezdinde çalışan işçilere sendikal hakların verildiği, yasanın yürürlüğe girmesi ile davacının toplu iş sözleşmeleri görüşmelerine davet edildiği ancak davacıya yönelik işçi alacakları yönünden başlatılan herhangi bir takip ve davanın olmadığı anlaşılmıştır. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 131 ve müteakip maddelerinde, borçların ve borç ilişkilerinin sona erme halleri belirlenmiş, 138. madde de, aşırı ifa güçlüğü başlığı ile '' sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca ön görülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini, dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa, borçlunun hakimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde, sözleşmeden dönme hakkına sahip olduğu'' hüküm altına alınmıştır. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle “sözleşmenin uyarlanması” kavramının açıklanmasında fayda vardır. Sözleşme özgürlüğü ilkesi uyarınca taraflar sözleşmenin içeriğini diledikleri gibi belirleyebilirler. Serbestçe belirlenen sözleşme hükümlerinin taraflar arasında edim ve karşı edime ilişkin bir denge unsurunu barındırması gerekir. Sözleşme özgürlüğü ilkesi beraberinde tamamlayıcısı olan ahde vefa ilkesini (pacta sund servanda) getirmektedir. Bu ilke gereğince hukuki güvenliği sağlamak amacıyla taraflarca belirlenmiş sözleşme hükümlerine tarafların bağlı kalması beklenir. Öte yandan, bazen sözleşmenin kurulduğu sıradaki şartlar ilerleyen zamanlarda öyle değişir ki artık borçludan edimini ifa etmesini beklemek, sözleşme adaletine ve dolayısıyla dürüstlük kuralına aykırılık teşkil eder. Bu durumda, bir yanda her ne olursa olsun sözleşmeye sadık kalmayı gerektiren ahde vefa ilkesi yer alırken diğer yanda ise değişen şartlar neticesinde taraf edimleri arasındaki denge unsurunun kaybolması söz konusudur. Birbirine aykırı görünen bu iki durum ancak sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması yoluyla bağdaştırılabilir. Dolayısıyla sözleşmenin uyarlanması ve sözleşmeye güven ilkeleri birbirini bertaraf eden ilkeler değildir. Zira tarafların değişen şartlar karşısında yerine getirmek durumunda kaldıkları yükümlülük, sözleşmeye güvenerek planladıkları ve üstlendikleri yükümlülükten önemli ölçüde farklılık arz ettiğinden burada sözleşmeye güven ilkesi de anlamını yitirmektedir. Sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması, imkânsızlık söz konusu olmadığı müddetçe geçerliliğini sürdüren sözleşme ilişkisinin, imkânsızlık boyutuna ulaşmadan önce hakkaniyetin gerektirdiği durumlarda (borçludan borcun ifasının dürüstlük kuralına göre beklenemeyeceği) da sona erebileceği veya değişikliğe uğrayabileceği esasına dayanmaktadır. Sözleşmenin kurulmasından sonra değişen şartların sözleşmenin uyarlanması sonucunu doğurabilmesi için işlem temeline ilişkin hususların esaslı surette farklılaşması gerekmektedir. Sözleşmenin temelini oluşturan unsurlar, sonradan ortaya çıkan esaslı değişiklikler nedeniyle taraflardan biri için artık katlanılamaz şekilde bozulmuşsa yahut ortadan kalkmışsa bu durumda işlem temelinin çökmesinden bahsedilir. Hemen belirtilmelidir ki taraflarca belirlenen sözleşme hükümlerinde sonradan değişen şartlara yönelik bir uyarlama hükmü varsa yahut kanunda özel olarak o sözleşmenin uyarlanması düzenlenmişse bu hâlde yapılacak uyarlama gerçek anlamda bir uyarlama değildir. Ancak gerek sözleşmede gerek kanunda uyarlamaya ilişkin bir düzenleme bulunmuyorsa bu durumda değişen şartların sözleşmeye etki edip edemeyeceği, etki edecekse hangi şartların sözleşmenin uyarlanması sonucunu doğuracağı hususları gerçek anlamda sözleşmenin uyarlanmasını ifade etmektedir. Sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması ile ilgili doğrudan hüküm 6098 sayılı Kanun'un "Aşırı ifa güçlüğü" başlığı altındaki 138 inci maddesi ile getirilmiştir. Bu madde 6098 sayılı Kanun'un Üçüncü Bölümü olan “Borçların ve Borç İlişkilerinin Sona Ermesi Zamanaşımı” üst başlığı altında yer almaktadır. 6098 sayılı Kanun'un 138 inci maddesi gereğince aşırı ifa güçlüğünde sözleşmenin uyarlanmasının istenmesi için bir takım şartların birlikte bulunması gerekmektedir. Bu kapsamda sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması için öncelikle sözleşmenin kurulduğu andaki şartların önemli ölçüde değişmiş olması, bu değişen şartların taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum oluşturması ve bu durumun oluşmasının da borçludan kaynaklanmamış olması gerekmektedir. Bu olağanüstü durum sebebiyle sözleşmenin yapıldığı sıradaki olguların borçlu aleyhine değişmesi ve bu değişimin dürüstlük kurallarına göre borçludan ifanın beklenememesi kadar esaslı bir değişim olması gerekir. Ayrıca sözleşmenin uyarlanması için borçlunun borcunu henüz ifa etmemiş olması veya ifanın aşırı güçlüğü hâlini saklı tutarak ifa etmiş olması gerekmektedir. Sözleşmenin uyarlanması için gereken tüm bu şartların bir arada bulunması zorunludur. Başka bir deyişle 6098 sayılı Kanun'un 138 inci maddesinde belirtilen bu şartlardan bir tanesi dahi bulunmazsa sözleşmenin uyarlanması söz konusu olmayacaktır. Dosyada toplanan deliller, sözleşmenin içeriği ve TBK.'nun 138.maddesindeki düzenleme birlikte değerlendirildiğinde, sözleşmede uyarlama yapılabilmesi için sözleşme veya yasada değişen hal ve şartlara dair bir kayıt veya hüküm bulunmaması gerekmektedir. Oysa ki taraflar arasında imzalanan sözleşmenin 8.maddesinde fiyat farkı istenemeyeceğini açık ve net bir şekilde belirlendiği görülmüştür. Aynı zamanda davacı taraf aşırı ifa güçlüğüne yönelik iddiasını da ispatlayamamıştır. Sözleşmeyi imzalayan ve basiretli bir tacir gibi davranması gereken davacının işçilik ücretlerindeki artışı ifa güçlüğüne sebep olduğu yönündeki iddiası taraflar arasında sözleşme serbestisi kapsamında imzalanan sözleşmeye aykırılık teşkil etmektedir. Ülkemizin ekonomik koşullarının ve enflasyonist ortamı, asgari ücretin her yıl yeniden değerlendirilip belirlendiğini davacı şirketin basiretli bir tacir olarak bilmesi gerekir. Açıklanan nedenlerle, davanın tespit istemi yönünden usulden, uyarlama istemi yönünden esastan reddine dair yeniden hüküm kurmak gerekmiştir. HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere: 1-Davanın tespit talebi yönünden hukuki yarar yokluğu nedeniyle usulden reddine, 2-Davanın uyarlama talebi yönünden reddine, 3-Alınması gereken 732,-TL harçtan peşin alınan 170,78 TL harcın düşümü ile kalan 561,22 TL harcın davacıdan alınarak Hazineye gelir kaydına, 4-Davalı tarafça yapılan 56,-TL yargılama giderinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, 5-Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına, gider avansının kullanılmayan kısmının karar kesinleştiğinde gideri içerisinden karşılanarak davacıya iadesine, 6-Davalı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden A.A.Ü.T. uyarınca 45.000,-TL vekalet ücretinin davacıdan alınıp davalıya verilmesine, 09.06.2026 tarihinde, davalı vekilinin yüzüne karşı, HMK m. 361 gereğince tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde, kararı veren bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine yahut temyiz edenin bulunduğu yer bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine veya ilk derece mahkemesine verilebilecek bir dilekçe ile Yargıtay nezdinde temyiz yolu açık olmak üzere, oybirliğiyle karar verildi. 09/06/2026
Başkan Üye Üye Katip