Yargıtay · 3. Hukuk Dairesi

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2026/2476 E. 2026/1818 K.

Mahkeme
Yargıtay
Daire
3. Hukuk Dairesi
Esas No
2026/2476
Karar No
2026/1818
Karar Tarihi

MAHKEMESİ:Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2025/181 E., 2025/187 K.

Mahkemece bozmaya uyularak verilen karar, taraf vekillerince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkilinin davalı şirketin işlettiği hastanede, diğer davalı doktor ... tarafından 10.09.2008 tarihinde bel fıtığı ameliyatı olarak 14.09.2008 tarihinde taburcu edildiğini, ameliyattan iki hafta sonra başlayan şiddetli ağrı sebebi ile davalı doktora başvurarak şiddetli ağrıları olduğunu, hareket edemediğini, yürüyemediğini, eğilip doğrulamadığını, yatakta dahi yardım olmadan sağa sola dönemediğini söylediğini, ancak yapılan tetkiklerde şikayetlerinin nedeninin bir türlü bulunamadığını ve yaklaşık 6 ay boyunca durumun böyle devam ettiğini, bu sırada davalı şirket hastanesinde görevli dava dışı ortopedi doktoru tarafından rahatsızlıklarından dolayı kalça eklemlerinde kireçlenme olabileceği düşüncesi ile her iki kalçasından iğneler yapıldığını, bu süreçten sonra ağrıların nedeni olarak enfeksiyon teşhisi konularak tedavisine başlandığını, uzun süren ilaç tedavisinden sonuç alınamayınca davalı doktor tarafından 2010 Nisan ayında dava dışı ... Tıp Fakültesi Hastanesinde görevli dava dışı beyin cerrahına gönderildiğini, orada yapılan tedavilerden de sonuç alınamayınca malulen emekli edildiğini, çalışma gücünü kaybettiğini ve maddi zarara uğradığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, iş gücü kaybı nedeniyle uğradığı 15.000,00 TL maddi zarar için emekliye ayrıldığı tarihten itibaren, çektiği elem ve acılar için 50.000,00 TL manevi tazminatın ameliyat tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir.

II. CEVAP 1. Davalı şirket vekili; davacının mesnetsiz beyanlarını ve suçlamalarını kabul etmediklerini, davacının yeterince bilgilendirildiğini, uzun ve hassas bir tedavi yapıldığını, bu konuda bilimsel verileri de uyguladıklarını, diğer davalı doktorun uzman olduğunu, Osmaniye'de alanında en iyilerden biri olduğunu, müvekkilinin işlettiği hastanenin de yeterli araç gereç ve bilimsel son teknolojiye sahip bir hastane olduğunu, ameliyat sonrası gerekli bakım, kontrol ve tedavinin özenle yapıldığını, istenen tazminatın çok yüksek olduğunu, davacının dışarıda enfeksiyon kaptığını, eğer hastanede kapmış olsaydı ameliyat sonrası ilk üç gün içinde belli olacağını savunarak, davanın reddini istemiştir. 2. Davalı doktor vekili; davacının 2011 yılı Kasım ayında malulen emekli edildiğini, meydana geldiğini iddia ettiği zarara sebep olanları bildiğini, bu durumda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu gereği 1 yıllık zamanaşımı süresi dolduktan sonra davanın açıldığını, müvekkilinin davacıyı ameliyat ettiğini, ancak davacının durumunun ameliyattan kaynaklı bir rahatsızlık olmadığını, davacının ameliyat öncesi ve sonrasında uygulanan tedaviye dair bir iddiasının bulunmadığını, davacıdaki rahatsızlığının hastane enfeksiyonuna dayandığını, bu enfeksiyonun herhangi bir yolla davacıya bulaşabileceğini, bu durumun her hangi bir ameliyatın genel risklerinden olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir. III. MAHKEME KARARI Mahkemenin 24.02.2015 tarihli kararıyla; davanın reddine karar verilmiş; karara karşı, davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ 1. Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 09.05.2018 tarihli ilamıyla; "Mahkemece Adli Tıp Kurumu (ATK) raporu esas alınarak hüküm verilmiş ise de raporda enfeksiyonun yarada mı omurgada mı oluştuğunun belirlenmediği, hastanenin gerekli hijyen koşullarına sahip olup olmadığının değerlendirilmediği, hastada oluşan enfeksiyonun zamanında teşhis edilip edilmediği, edildi ise gerekli tedaviye derhal başlanıp başlanmadığı hususlarında yeterli açıklamayı içermediği anlaşılmaktadır. O halde Mahkemece, bel fıtığı konusunda rapor düzenlemeye ehil ve donanımlı bir üniversiteden, akademik kariyere sahip 3 kişilik bilirkişi kurulundan, özellikle enfeksiyonun nerede oluştuğu, bu oluşumda hastanenin hijyen koşullarına dikkat edip etmediği,oluşan enfeksiyonun zamanında teshis edilerek doğru tedaviye başlanıp başlanmadığı hususları nazara alınarak davalı doktora yüklenebilecek atfı kabil bir kusur olup olmadığı hususlarında, nedenlerini açıklayıcı, davacı tarafın itirazlarını karşılayacak mahiyette, Mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak, davalıların kusurlu olup olmadığının belirlenmesi, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, bu yön göz ardı edilerek, eksik incelemeye dayanılarak, yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir." gerekçesiyle, bozulmuştur. 2. Bozmaya uyan Mahkemenin 04.04.2024 tarihli kararıyla; davacıda ameliyat sonrası oluşan şikayet ve rahatsızlıkların davacıya yapılan diskektomi ameliyatlarında her türlü dikkat ve özene rağmen görülebilecek komplikasyonu olduğu, davacıda oluşan enfeksiyonun tanısının ve tedavisinin zamanında yapıldığı, bu halde davacının muayene, takip ve tedavisine katılan hekim ve sağlık kurumuna atfı kabil kusur bulunmadığı gerekçesiyle, davacının davasının reddine karar verilmiş; karara karşı, süresi içinde davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuş, Dairenin 17.04.2025 tarihli ilamıyla; "Mahkemece uyulmasına karar verilen bozma ilamından sonra, ... Üniversitesi Tıp Fakültesi hocalarından oluşan bilirkişi heyetinden bilirkişi raporu alınmış ve raporda sonuç olarak; davacıda, geçirmiş olduğu ameliyat neticesinde oluşan enfeksiyonun zamanında teşhis edildiği ve zamanında tedaviye başlandığı, ancak uygulamada bu tür vakalarda, başlanılan antibiyotik tedavisinin minimum 6 hafta damar içi(intravenöz) verilmesini takiben 6 hafta da ağızdan (oral yolla) tablet şeklinde devam edilmesinin gerektiğini, davacıda ise direkt olarak ağızdan antibiyotik tedavisi verilmesinin tedavi başarısızlığına katkıda bulunmuş olabileceği tespiti bildirilmiştir. Bu haliyle, her ne kadar davacıya konulan teşhis ve ameliyat yöntemi uygun ise de, ameliyat sonrası oluşan komplikasyon yönetiminde kusur söz konusu olduğu netlik kazanmıştır. Daha sonra aldırılan ... Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Hastanesi Adli Rapor Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığınca aldırılan maluliyet raporunun sonuç kısmında ise, tedavi bitiminden rapor tarihine kadar on yıldan fazla süre geçtiğinden, bu süre zarfında yaşın ilerlemesine bağlı omurgada dejenerasyon olabileceği ve buna bağlı şahsın maluliyetinde artma olabileceği ve bu hususun da ayırt edilemeyeceği gerekçesiyle komplikasyona bağlı maluliyet oranının değerlendirilemeyeceği bildirilmiştir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 50. maddesinde " Zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü altındadır. Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler." düzenlemesi yer almaktadır. O halde Mahkemece anılan yasal düzenleme dikkate alınarak uygun bir tazminata hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir. " gerekçesiyle, bozulmuştur. 3. Bozmaya uyan Mahkemenin ilam başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; "Netice olarak eldeki davada, davacıda ameliyat sonrası oluşan şikayet ve rahatsızlıkların davacıya yapılan diskektomi ameliyatlarında her türlü dikkat ve özene rağmen görülebilecek komplikasyonu olduğu, davacıda oluşan enfeksiyonun tanısının ve tedavisinin zamanında yapıldığı, ancak uygulanan tedavi yönteminde takip edilmesi gereken yol ve yöntemin sırasına ve zamanına tam manasıyla uyulmadığı, 12.06.2019 tarihli ... Üniversitesi'nde uzman akademik kariyere sahip 3 beyin ve sinir cerrahi uzmanı ve 1 enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanından oluşan heyetin hazırlamış olduğu raporda " Oluşan enfeksiyonun teşhis zamanında bir gecikme olmadığı ancak, teşhis konulduktan sonra başlanan antibiyotik tedavisinin intravenöz(damar içi) değil de oral(ağızdan) verilmesinin tedavi başarısızlığına katkıda bulunmuş olabileceği kanaatindeyiz" görüşü bildirilmiştir. Bu husus her ne kadar aslında tam manasıyla Hekim'e kusur atfedilmese de vekil olan Hekim'in dikkat ve özen yükümlülüğünü tam olarak yerine getirmediğini, eğer vekil iş ve işlemlerini, tedavi yöntemlerini gerektiği gibi uygulamış olsaydı ortaya çıkmış olan zararın yani başarısız tedavinin önüne geçme imkanı sağlayabilirdi kanaatini uyandırmaktadır ki Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin bozma ilamındaki görüşü bu yöndedir. Bu kapsamda Mahkememizce TBK md. 50/2 gereğince davalı olan hekimin uygulanan tedavi yöntemi açısından kusurlu olduğu kanaatine varılmıştır. Zira yukarıda bahsi geçen raporda literatürde belirtilen en azından ilk 3-4 haftalık dönemde antibiyotiklerin intravenöz(damardan) verilmesi önerildiği de belirtilmiştir. Davacının maddi ve manevi tazminat talebinin bulunması dikkate alındığında; davacının söz konusu ameliyattan kaynaklı maluliyetine ilişkin herhangi bir hesaplama yapılamadığı, raporlarda da belirtildiği üzere maluliyet ortaya çıkmışsa bile bunun ne kadarının ameliyat kaynaklı ne kadarının davacının yaşı ve geçen zamana bağlı olduğunun tespit edilemediği belirtilmiştir. Böylelikle davacının maddi tazminatı açısından maluliyete ilişkin bir belirleme yapılamayacağı kanaatine varılarak ayrıca Mahkememiz 2013/370 E. sayılı dosyasında davacıya ait SGK kayıtlarının dosyaya kazandırıldığı görülerek davacı vekilinin SGK veya Emekli sandığına müzekkere yazılarak tespit yapılması yönündeki taleplerinin reddine karar verilmiştir. Aynı zamanda davacının emekli edilmesine dair Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı'nın 26.09.2013 tarihli ve 32792077/66.673.246 sayılı evrakı incelendiğinde davacının "3 yıllık Sıhhi İzin süresini doldurmuş olması" gerekçesiyle Malulen emekliye ayrıldığı ve netice olarak da kendisine 938,58 TL maluliyet aylığı bağlandığı, 15.11.2011 tarihinden itibaren bu aylığı aldığı, 14.121,03 TL de ikramiye ödendiği anlaşılmıştır. Davacının malulen emekliye ayrıldığı tarihten önceki son aylığının ise Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı'nın 24/01/2014 tarih B.13.2.SGK.III.4.80.00.00. sayılı müzekkere cevabından 1.178,06 TL olduğu anlaşılmıştır. Bu cihetle davacının son maaşı ile Malulen emekliye ayrılması neticesinde aldığı maaş arasında büyük bir farkın olmadığı anlaşılmıştır. Ayrıca davacının maaşının neredeyse 13 katı miktarında da bir ikramiye aldığı da hesaba katılması hakkaniyete uygun düşecektir. Belirtilen miktarlar günümüz ekonomik koşulları açısından düşük kalıyor olsa dahi son yıllarda ülkemizde yaşanan yüksek enflasyon sebebiyle fiyat algıları ve ürün fiyatlandırmaları çok değişmiş bundan kaynaklı olarak da alım gücü etkilenmiştir. Ancak davacının almış olduğu ikramiye 2011 yılı sonu 2012 yılı başları açısından değerlendirildiğinde ya da günümüz koşullarına uyarlandığında bir memurun 13 katı ikramiye azımsanmayacak bir miktardır. Davalı tarafın net bir şekilde kusurunun tespit edilememesi, davacının malulen emekliye ayrılma sebebinin 3 yıllık sıhhi izin süresinin doldurulmuş olması yani maluliyete ilişkin bir tespitin olmaması(maluliyetin ameliyattan mı yoksa tedaviden mi, yoksa ameliyat öncesi olan ağrıların ameliyat sonrası aynen devam etmesi mi olduğunun tespit edilememiş olması) ve davacı tarafın maddi anlamda büyük zorluklarla karşılaştığına dair herhangi bir somut bilgi veya belge olmaması sebepleriyle davacı tarafın maddi tazminata yönelik taleplerini kısmen kabul etmek hakkaniyete uygun görülmüştür. Manevi tazminat talebi yönüyle ise davalı hekimin yanlış tedavi uygulamasındaki Mahkememizce esas alınan kusur, hukuk sistemimizde manevi tazminatın zenginleşme aracı olarak kabul edilmemesi, davacının maluliyetinin tamamının tedaviden mi ameliyattan mı yoksa zamana ve yaşa bağlı mı olduğunun tespit edilememesi göz önüne alınarak yarı oranında talebin kabulüne karar vermek vicdanen uygun görülmüştür. Davalı özel hastane işletmecisi şirket ise, sağlık hizmetini sözleşmeye uygun şekilde yerine getirmek zorundadır. Davalı şirkete ait özel hastanenin işletilmesinden kaynaklanan zararlar, işletme sahibi açısından kusursuz sorumluluk doğurur. Burada sorumluluğun sebebi, yalnızca adam çalıştırana bağlı yardımcı kişilerin verdiği zararlar değildir. Zarara işletmenin çalışma düzeni sebep olduğundan, işletme faaliyeti ile verilen zarar arasında zaman ve yer ilişkisi olması yanında, zarara işletmenin kullandığı bir araç veya gerecin ya da çalıştırdığı bir elemanın yol açması yeterlidir (Organizasyon sorumluluğu). Bu nedenle davalı şirket de meydana gelen zarardan dolayı davalı doktor ile davacılara karşı müştereken ve müteselsilen sorumludur. Ayrıca, davacılar ile davalı özel hastane arasında "Hastaneye Kabul Sözleşmesi" kurulduğundan hastaneye kabul sözleşmesinin, asıl edimini oluşturan tıbbi tedavi ediminin ait olduğu sözleşme tipine, yani vekalet sözleşmesine tabidir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 21/10/2019 tarih ve 2009/13-393 Esas, 2009/452 Karar sayılı emsal ilamı). Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilememesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı iş ve işlemlerin, davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan sorumludur. Mesleki olarak iş gören vekil özenle davranmak zorunda olup en hafif kusurundan bile sorumludur (TBK md. 400). Bu nedenle, davalıların meslek alanı içinde kalan bütün kusurları hafif de olsa sorumluluğun unsuru olarak kabul edilir. Vekil, hastanın zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddütü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutularak hastayı risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılması ve en ... yolun seçilmesi gerekir. Hastanın mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılır (TBK md. 510). Aynı hususlar doktorun görev yaptığı sağlık kuruluşları, özel hastaneler için de geçerlidir (Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 19.12.2019 tarihli ve 2016/24615 E., 2019/12860 K. sayılı emsal ilamı). Buna göre davalılar dava konusu olaylar nedeniyle davacının uğradığı maddi ve manevi zararlardan dolayı sorumludurlar. Ayrıca söz konusu manevi tazminat talebinin kısmen kabul edilmiş olması dikkate alınarak davalı tarafın da kendisini vekille temsil ettirmiş olduğu anlaşıldığından karşı vekalet ücreti gündeme gelmektedir. Ancak Anayasa Mahkemesi'nin 25.12.2024 tarihli ve 2024/29 E. 2024/226 K. sayılı ilamı ile manevi tazminat davalarında verilen kısmen kabul kısmen ret kararlarında davalı tarafın kendisini vekil ile temsil ettirmiş olması halinde karşı vekalet ücretine ve lehine reddedilen miktar itibariyle yargılama giderlerine hükmedilmesinin "Bu itibarla miktar belirtmek suretiyle manevi tazminat davasını açacak kişinin hâkimin hükmedeceği tazminat tutarını, başka bir ifadeyle davanın sonunda talebinin hangi oranda haklı bulunacağını öngörebilmesinin mümkün olmadığı ve tazminat miktarının hâkimin takdirine göre belirlendiği davalara ilişkin yargılama giderleri bakımından herhangi bir özel düzenlemenin de bulunmadığı gözetildiğinde kuralla mahkemeye erişim hakkına getirilen sınırlamanın “manevi tazminat davaları” yönünden kanunilik şartını sağlamadığı sonucuna ulaşılmıştır." şeklinde gerekçeyle Anayasanın 13... . maddelerine aykırılık olması sebebiyle iptaline karar verilmiştir. Söz konusu karar 14.03.20 25... sayılı Resmi Gazete'de yayınlanmış ve Anayasa Mahkemesi kararına göre 14.12.2025 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu sebeple davacı aleyhine reddedilen manevi tazminat miktarı açısından yargılama giderleri ve vekalet ücretine hükmedilmemiş ve aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur." gerekçesiyle, davanın kısmen kabul ve kısmen reddi ile; 25.000,00 TL maddi tazminatın 01.12.2011 tarihinden, 25.000,00 TL manevi tazminatın 11.09.2008 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, fazlaya ilişkin istemlerin reddine, Anayasa Mahkemesinin 25.12.2024 tarihli ve 2024/29 E. 2024/226 K. sayılı kararı ile manevi tazminat davaları bakımından karşı taraf vekalet ücretinin iptaline karar verildiğinden, davalı taraflar adına vekalet ücretine hükmedilmesine yer olmadığına, karar verilmiş; karara karşı, süresi içinde taraf vekilleri temyiz başvurusunda bulunmuştur. V. TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri 1. Davacı vekili; manevi tazminatta reddedilen kısma ilişkin davacı aleyhine vekalet ücretinin takdir olunamayacağına ilişkin gerekçe ile, hükümde hem davacı taraf hem de davalı taraf lehine vekalet ücretine hükmedilmeyerek, manevi tazminat yönünden vekalet ücreti takdiri açısından gerekçe ile hüküm birbiriyle çeliştiğini, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 17.04.2025 tarihli bozma ilamında; "... Üniversitesi Tıp Fakültesi hocalarından oluşan bilirkişi heyetinden bilirkişi raporu alınmış ve raporda sonuç olarak; davacıda, geçirmiş olduğu ameliyat neticesinde oluşan enfeksiyonun zamanında teşhis edildiği ve zamanında tedaviye başlandığı, ancak uygulamada bu tür vakalarda, başlanılan antibiyotik tedavisinin minimum 6 hafta damar içi (intravenöz) verilmesini takiben 6 hafta da ağızdan (oral yolla) tablet şeklinde devam edilmesinin gerektiğini, davacıda ise direkt olarak ağızdan antibiyotik tedavisi verilmesinin tedavi başarısızlığına katkıda bulunmuş olabileceği tespiti bildirilmiştir. Bu haliyle, her ne kadar davacıya konulan teşhis ve ameliyat yöntemi uygun ise de , ameliyat sonrası oluşan komplikasyon yönetiminde kusur söz konusu olduğu netlik kazanmıştır." denilmekle hekimin kusurunun sabit olduğunu, ancak Mahkemenin gerekçesinde; "Davalı tarafın net bir şekilde kusurunun tespit edilememesi," şeklindeki tespitinin, hem hükmü kendi içinde çelişkiye düşürdüğü, hem de uyulmasına karar verilen bozma ilamına aykırı olduğunu, 3454 sayılı Emekli Sandığı Kanunu ve 5510 sayılı Kanuna göre gerek malulen gerek ise normal şartlarda emekli olan bir memurun emekli ikramiyesi alması kanundan doğan bir hak olduğu ve emekli ikramiyesinin hiçbir tazminata karşılık mahsup edilemeyeceğini, müvekkili zorunlu olarak malulen emekli edilmeyip çalışıyor olsa ve bu yıl emekli olsaydı alacağı emekli ikramiyesi çalıştığı yıl kadar olacağını, aldığı veya alacağı emekli ikramiyesi hesabında da eldeki davaya konu olay nedeni ile zararı oluştuğunu, gerekçede yer alan, davacının maaşının neredeyse 13 katı miktarında da bir ikramiye aldığı da hesaba katılması hakkaniyete uygun düşeceği yönündeki maddi tazminat hesabının anılan Kanun hükümlerine aykırı olduğunu, davalı dokturun müvekkilini 11.09.2008 tarihinde ameliyat edilip 14.09.2008 tarihinde taburcu ettiğini, müvekkilinin iki hafta sonra ağrılarının şiddetlenerek artması üzerine davalı doktora başvurduğunu ve 6 ay boyunca enfeksiyon tedavisi uygulandığını, müvekkilinin 2010 yılının Nisan ayına kadar davalı şirketin hastanesinde aralıksız tedavi gördüğünü, ancak sonuç alınamayınca davalı doktor tarafından dava dışı sağlık kuruluşuna sevk edildiğini, bir yıl da burada tedavi edilmeye çalışıldığını ve toplamda 36 ay raporlu olarak çalışamaması nedeniyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun "Hastalık ve refakat izni" başlıklı 105. maddesi yollamasıyla, Devlet Memurlarına Verilecek Hastalık Raporları ile Hastalık ve Refakat İznine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin "Hastalık raporu ve izin süreleri" başlıklı 6. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarına göre, 2011 yılının Kasım ayında 45 yaşında zorunlu olarak malulen emekli edildiği, emekli edildiği tarihte 5/1 derecede ve kademede memur olduğu, 45 yaşında malulen emekliye ayrılmak zorunda kalmasının nedeninin, bilirkişi raporunda ve bozma ilamında belirtilen, davalı doktorun ameliyatdan sonrası enfeksiyon tedavisindeki kusurundan dolayı vücudunda geçmeyen ve iyileştirileyemen enfeksiyon ve ağrılar sebebiyle 3 yıl enfeksiyon ve ağrı tedavi süresince raporlu olması olduğunu, zararının 45 yaşında zorunlu olarak malulen emekli edilmiş olmasaydı alacağı maaşı ile emekli maaşı arasındaki fark kadar olduğunu, hükmedilen maddi tazminatın az olduğunu, ıslah dilekçesinde asgari düzeyde hesabı yapılarak talep edilen maddi tazminat taleplerinin kabul edilmesi gerektiğini, manevi tazminat taleplerinin tamamının kabulünün gerektiğini ileri sürerek, kararın bozulmasını talep etmiştir. 2. Davalı şirket vekili; her iki ATK raporunda da müvekkili ve diğer davalının kusuru olmadığının tespit edildiğini, ispatlanmayan davanın reddi gerekir iken kısmen kabul edilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu, dosyada hesap bilirkişisi raporu yokken davacının ıslahının usul ve yasaya aykırı olduğunu, bozma ilamının gerekçesiz olduğunu ve katılmadıklarını ileri sürerek, kararın bozulmasını talep etmiştir. 3. Davalı doktor vekili; meydana gelen olayda müvekkilinin kusuru bulunmadığını, 12.06.2019 tarihli ... Üniversitesi uzmanlarından oluşan heyetin raporunda; "Oluşan enfeksiyonun teşhis zamanında bir gecikme olmadığı ancak, teşhis konulduktan sonra başlanan antibiyotik tedavisinin intravenöz(damar içi) değil de oral(ağızdan) verilmesinin tedavi başarısızlığına katkıda bulunmuş olabileceği kanaatindeyiz." görüşü bildirildiğini, ancak müvekkili yönünden bu ifadenin muğlak olduğunu ve hukuken karar vermeye yeterli olmadığını, dosya kapsamında alınan ATK raporlarında müvekkilin kusurunun olmadığı açıkça belirtilmişken, daha önceki raporların kısmen tersine bu şekilde bir ifade bulunan rapor ile kök rapor arasındaki çelişki giderilmeden, hüküm kurulmasının usul ve yasaya aykırı olduğunu, alacağın zamanaşımına uğradığını, manevi tazminat miktarının fahiş olduğunu, davacının 02.12.2025 tarihli ıslah dilekçesi dikkate alınmadan faiz başlangıçlarının 20 08... olarak taktir edilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek, kararın bozulmasını talep etmiştir. B. Değerlendirme ve Gerekçe Uyuşmazlık, vekalet sözleşmesinden kaynaklı davalı özel sağlık kuruluşu ve davalı doktorun özen borcuna aykırı davrandığı iddiasına dayalı maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. 1. Mahkemece uyulan bozma ilamına uygun karar verildiği, önceki karar ve bozma ilamı ile kazanılmış hak teşkil eden yönlerin ise yeniden incelenmesine imkan bulunmadığının anlaşılmasına göre, davalılar vekillerinin tüm, davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun bulunan kararın onanmasına karar verilmiştir. 2. Anayasa Mahkemesinin 25.12.2024 tarihli ve 2024/29 E., 2024/226 K. sayılı kararıyla; manevi tazminat talepli davalarda, reddedilen tutara ilişkin olarak yargılama giderlerinden haklılık oranına göre sorumluluğa dayanak oluşturan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 326. maddesinin ikinci fıkrasının ve karşı vekalet ücreti ödenmesi uygulamasının Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle, anılan kanun hükmünün iptaline karar verilmiş, 14.03.2025 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan mezkur kararın dokuz ay sonra, 14.12.2025 tarihinde yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür. Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tarife ile manevi tazminat davalarının kısmen reddi durumunda karşı taraf lehine vekalet ücreti verilmesine dair Tarife'nin 10. maddesinin ikinci fıkrasını 08.01.2026 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan değişiklik ile yürürlükten kaldırmıştır. Temyiz inceleme tarihi itibari ile, mezkur Anayasa Mahkemesi kararı yürürlüğe girmiş, reddedilen manevi tazminat talepleri yönünden yargılama giderlerine ve karşı vekalete hükmedilmesinin yasal dayanağı ortadan kalkmıştır. Yapılan açıklamalar ışığında; davalı yararına reddedilen manevi tazminat miktarı bakımından karşı vekalete hükmedilmemiş olması yerinde olsa da, anılan Anayasa Mahkemesi kararı hatalı uygulanarak davacı yararına manevi tazminat yönünden vekalet ücretine hükmedilmemiş olması yerinde olmayıp bu husus bozmayı gerektirir. Ne var ki bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden 6100 sayılı Kanunun 370. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Mahkeme kararın düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. V. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Davalılar vekillerinin tüm, davacılar vekilinin ise sair temyiz itirazlarının REDDİNE, 2. Davacılar vekilinin vekalet ücretine yönelik temyiz itirazının kabulü ile temyiz olunan Mahkeme kararının 5. bendinden sonra 6. bent olarak "Manevi tazminat talebi yönünden; davacı davada kendisini vekille temsil ettirdiğinden, karar tarihi itibariyle yürürlükte olan AAÜT'nin 10. maddesine göre dava değeri üzerinden hesaplanan 25.000,00 TL vekalet ücretinin davalılardan alınarak davacıya verilmesine," ibaresinin eklenmesi ve takip eden bentlerin numara sırasına göre düzeltilmesi suretiyle kararın DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Aşağıda yazılı bakiye temyiz karar harçlarının temyiz eden davalılara yükletilmesine, Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, Dosyanın Mahkemesine gönderilmesine, 01.04.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Atıf: Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2026/2476, K. 2026/1818, T. 01.04.2026, www.arakarar.com/karar/yargitay-3-hukuk-dairesi-2026-2476-e-2026-1818-k-d02130d5755b