Bölge Adliye Mahkemesi ·
Bölge Adliye Mahkemesi 2025/1518 E. 2026/98 K.
- Mahkeme
- Bölge Adliye Mahkemesi
- Esas No
- 2025/1518
- Karar No
- 2026/98
- Karar Tarihi
T.C. İZMİR BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 14. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2025/1518 KARAR NO : 2026/98
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI
İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : İZMİR 4. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ ESAS NO : 2024/26 KARAR NO : 2025/358 DAVA TARİHİ : 28/07/2006 KARAR TARİHİ : 18/04/2025
DAVA : Eser Sözleşmesinden Kaynaklanan Alacak
KARAR TARİHİ : 22.01.2026 KARARIN YAZ. TARİHİ : 22.01.2026
İzmir 4. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 18.04.2025 tarih ve 2024/26 Esas, 2025/358 Karar sayılı kararının, istinaf başvurusu yoluyla incelenmesinin davacı vekili ile davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, dairemize gönderilen dosya incelendi, dosya içeriğine göre incelemenin duruşmasız olarak yapılması uygun görülmekle, gereği konuşulup düşünüldü. İSTEM: Davacı vekili tarafından verilen dava dilekçesi ile özetle; Davalı ile müvekkili arasındaki sözleşme gereği üç sorumluluğu bulunduğunu, birincisi yüklenici olarak, ikincisi ise proje müellifi teknik uygulama sorumlusu olarak görevi olduğunu, davalının sorumluluğunun oturma raporları alınıncaya kadar devam ettiğinden gizli ayıplı güçlendirmenin gerçekleşmemesi halinde yıkılması gereken yapıların ve projeye aykırılıkların giderilmesi sorumluluğu olduğunu, yapının ruhsatsız yapıldığını, fen ve sanat kaidelerine aykırı yapıldığını, yapının denetim sorumluluğunu üstlenen kişinin gereğini yerine getirmemesinden ötürü sorumlu olduğunu, davalının yaptığı imalat nedeniyle oluşan zararı ödemekle yükümlü olduğunu, davalı ile müvekkili arasında kooperatife ait olan İzmir ili ... ilçesi ... Mahallesi ... ada ... parselde kain arsa üzerine 24 tripleks villa ile 4 daireli 4 blok apartman şeklinde konutların yapılması konusunda anlaştıklarını, davalının sözleşmenin 22. maddesi ile tüm projeleri hazırlama TUS sorumluluğunu kabul ettiğini, ayrıca MUS sorumluluğu olduğunu, ilgili madde gereğince TUS ve MUS'a ilişkin bedellerin tamamının ayrıca tahsil edildiğini, yüklenicinin aynı zamanda fenni mesul olduğunu, fenni mesul olarak ruhsata aykırı yapılan yapıyı anında durdurması, yüklenici olarak da kendi yaptığı projeye aykırı imalat yapmaması gerektiğini, tüm inşaatların C 14 olan projedeki beton değerlerinin altında değerde beton kullanıldığını, davalı yüklenicinin 02.07.1993 ve 26.05.1993 tarihinde inşaat ruhsatlarını aldığını, inşaata başlanıldığını ancak iki yıl içinde alınması gereken temel üstü vizesinin alınmadığını, kooperatifin ruhsatsız kalmasına neden olduğunu, sorunun sadece temel üstü vizesi olmadığını, proje ve eklerine aykırı yapılan imalatlar nedeniyle oturma raporu alınamadığı gibi ruhsatların da yenilenemediğini, binaların kaçak olduğunu, yüklenicinin aplikasyon krokisine uymayarak yapı yaklaşım mesafelerini ihlal ettiğini, B3 ve B4 blokların yola tecavüzlü olduğunu, yine B3 ve B4 bloklarda projede yer almamasına rağmen dükkan adı altında imalat yapıldığını, yine blok inşaatları ile villa inşaatlarının arasındaki mesafeye uymadığını, bu gelişme üzerine var olan hatalarla ilgili olarak plan tadilat proje teklifinin belediyeye iletildiğini, imar yasasına aykırı yapılaşma olduğundan ruhsat alınamadığını, 2000 yılında yürürlüğe giren Yapı Denetim Yasası gereği ve yapıların ruhsatsız hale gelmesi ile birlikte deprem yönetmeliği hükümlerine tabi olduklarını, ... Belediyesinin binaların mukavemetleri ile ilgili dayanım testlerini istediklerini, ... A.Ş tarafından 20.09.2004 tarihli tespit raporlarında binaların dökülmesi gereken beton oranının en az 16 olması gerekirken bu değerin çok altında olduğunun ve binanın tümünün güçlendirilmesi gerektiğini gösterir sonuçların verildiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere 250.000,00 TL'nin 23.10.2004 tarihinden itibaren ticari avans faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesi isteğinde bulunmuştur. Davacı vekili 26.12.2019 tarihinde harçlandırılan ıslah dilekçesi ile dava değerini 7.650.000,00 TL arttırarak 7.900.000,00 TL'nin 23.10.2004 tarihinden itibaren artan oranlı avans faiz (ticari temerrüt faizi) oranı ile tahsiline karar verilmesi isteğinde bulunmuştur. CEVAP: Davalı vekili tarafından verilen dava dilekçesine cevap dilekçesi ile özetle; Davanın zamanaşımına uğradığını, taraflar arasındaki eser sözleşmesinin karşılıklı anlaşma ile 28.03.1998 tarihli tutanakla feshedildiğini, bu konunun Yargıtay denetiminden geçerek fesih tarihinin tartışmasız hale geldiğini, noksan ve ayıplı işlerin bir tutanakla tespit edildiğini ve giderildiğini, sözleşmenin fesih tarihinin, binanın hukuken teslim tarihi olduğunu, davacının öncelikle ayıpları müteahhide bildirmesi gerektiğini, 1998 yılında fesihten sonra davacı kooperatifin binalara yerleştiğini, 2004 yılındaki karot testlerinden müvekkilinin sorumlu tutulmasının mümkün olmadığını, fesihten sonra davacının imalatı kendisinin üstlendiğini, binaları tamamlayarak oturulabilir hale getirdiğini, taraflar arasında devam eden İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/1013 esas ve 2004/472 karar sayılı davasının Yargıtay aşamasında olduğunu, bu davada davacının proje bedeli ve geç teslimden kaynaklanan kira bedeli gibi haklarını talep ettiklerini, TUS ve MUS sözleşmeleri de 1993 yılında yapıldığından yasal süresi 5 yıl olduğundan sorumluluğun kendiliğinden sona erdiğini savunarak davanın reddini istemiştir. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ: İlk derece mahkemesinin 30.10.2020 tarih ve 2014/353 Esas, 2020/568 Karar sayılı kararı ile özetle; ''...davalının, davacıya ait olan İzmir ili ... ilçesi ... Mahallesinde bulunan ... ada ... parselde kayıtlı arsa üzerine 24 adet tripleks villa ile 4 daireli 4 blok apartman yapımı işini ve aynı zamanda TUS ve MUS sorumluluğunu yüklendiği, taraflar arasında sözleşme imzalandığı, dava konusu inşaata ilişkin ruhsatın 02.07.1993 tarihinde alındığı, tadilat ruhsatının ise 26.05.1994 tarihinde alındığı, tarafların 23.03.1998 tarihinde karşılıklı olarak düzenledikleri protokol ile sözleşmeyi feshettikleri, nitekim İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2006/479 Esas ve 2009/453 Karar sayılı kararında da bu hususun vurgulandığı, inşaatın beş yıllık ruhsat süresinin dolması ve 1999 depreminden sonra değişiklik yapılması nedeniyle ruhsatsız duruma düştüğü, inşaatın yeni yönetmeliklere uygun olarak yapıldığının belgelenmesi zorunluluğu ortaya çıktığında dava konusu bloklardan beton örneklerinin alınarak test yaptırıldığı, ... tarafından dava konusu inşaatlarda sertleşmiş betondan alınan karot numunelerinin tahlilinin yapıldığı, 20.09.2004 ve 03.11.2004 tarihli basınç mukavemet ve basınç deney raporlarının düzenlendiği, yapılan testler sonucunda beton güçlerinin projede öngörülen 160 kg/cm²’lik gücü sağlamadığının belirlendiği, bu nedenle de davacı tarafça ruhsatın yenilenmesi için yapılan başvuruların sonuçsuz kaldığı, taraflar arasında imzalanan sözleşmenin 22. maddesi çerçevesinde davalının, dava konusu işin yüklenici sıfatıyla yapımının yanısıra 3194 sayılı İmar Kanunu'na göre TUS ve MUS sorumluluğunu da üzerine aldığı, eser (bina yapım) sözleşmelerinde yüklenicinin temel borcu yapıyı imara, onaylı ruhsat ve projesine, sözleşmeye, fen ve sanat kurallarına uygun bir şekilde meydana getirerek ayıpsız ve eksiksiz bir şekilde arsa sahibine teslim etmek olup, bu borç teslimden sonra ayıba karşı tekeffül borcu olarak devam edeceği, davalı yüklenicinin tacir olduğu, dolayısıyla davalının, yüklenici sıfatıyla basiretli bir tacir gibi hareket etme zorunluluğunun yanı sıra 3194 sayılı İmar Kanunu'nun 28. maddesi gereğince; fenni mesul sıfatıyla yapının, tesisatı ve malzemeleri ile birlikte, bu kanuna, ilgili diğer mevzuata, uygulama imar planına, ruhsata, ruhsat eki etüt ve projelere, standartlara ve teknik şartnamelere uygun olarak inşa edilmesini denetleme görevi de bulunduğu, bu görevin gereği olarak yapı sahibine ve idareye karşı sorumluluğu kapsamında yapının mevzuata aykırı yapılması durumunda bu durumu maddede belirlenen süre içerisinde ilgili birimlere bildirme yükümlülüğünün de söz konusu olduğu, aksi halde yasal sorumluluktan kurtulmasının beklenemeyeceği, yeniden somut olaya dönüldüğünde davalının inşaatta kullandığı beton güçlerinin projedeki olması gereken değerleri taşımadığı, mahkemece aldırılan tüm raporlardaki ortak görüşün "dava konusu inşaatta beton kalitesinin düşük olduğu, projeye uygun olmadığı, hatalı imalat ve yapımların gizli ayıp niteliğinde olduğu, betonda güçlendirme işleminin yapılması gerektiği, davalının sorumluluğunun bulunduğu" noktasında toplandığı, bu doğrultuda da davalının ayıba karşı tekeffül hükümlerine göre sorumlu olduğu, betonların güçlendirilmesi gerektiği, aldırılan bilirkişi raporlarının sadece davacının uğradığı zarar miktarı yani güçlendirme bedelinin miktarı konusunda farklılık gösterdiği, bina güçlendirme maliyetinin mahkemece oluşa uygun bulunan ve benimsenen İTÜ raporunda da belirtildiği şekilde 2004 tarihi itibariyle KDV hariç 903.336,00 TL olacağı sonuç ve kanaatine varıldığı, davacı vekilinin 250.000,00 TL dışında kalan ıslah ettiği miktara ilişkin isteğinin zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle, davanın kısmen kabulü ile 250.000,00 TL alacağın 25.07.2006 tarihinden itibaren işletilecek avans faizi ile birlikte davalıdan alınarak, davacıya verilmesine, davacı vekilinin ıslah konusu ettiği fazlaya ilişkin isteğinin zaman aşımı nedeniyle reddine'' dair karar verilmiştir. İlk derece mahkemesi kararının taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Mahkemesi'nin 29.12.2023 tarih ve 2021/805 Esas, 2023/2538 Karar sayılı kaldırma kararı ile özetle; ''..Dava konusu ayıp; 2004 yılında ... firması tarafından gerçekleştirilen inceleme neticesinde ortaya çıkmış; beton değerlerinin düşük olduğunun tespiti üzerine güçlendirilmesi gerektiği anlaşılmıştır. Bir davaya ait şekli anlamda kesinleşmiş olan hükmün diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir. Bu hali ile ilk davada, ayıplı iş olarak dava konusu yapılmayan bu hususun zamanaşımı süresi içinde sonradan eldeki dava ile ileri sürülmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır. İlk açılan dava ile eldeki davada eksik ve ayıplı iş olarak ileri sürülen hususlarda farklılık olması nedeniyle ilk davada verilen kararın ikinci dava için kesin hüküm oluşturmayacağı kabul edilmelidir. Bu nedenle davalı vekilinin bu yöndeki istinaf itirazı doğru değildir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık eser sözleşmesinden kaynaklanmakta olup uyuşmazlık eserin ayıplı imal edilip edilmediği, ayıplı imal edilmiş ise giderim bedeli konularında toplanmaktadır. Sözleşme tarihi itibariyle yürürlükte olan 818 sayılı BK 355 ve devamı maddelerine göre yüklenici imâl ettiği şeyi özenle ve sözleşmedeki amacına uygun ifa etmekle yükümlüdür. Yine 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 362/3. maddesi ''Yapılan şeydeki kusur, sonradan meydana çıkarsa iş sahibi, vakıf olur olmaz keyfiyeti müteahhide haber vermeye mecburdur. Aksi takdirde iş sahibi kabul etmiş sayılır.'' hükmünü içermektedir. Yüklenicinin iş sahibine olan borçlarına aykırı olarak, imâlini yüklendiği eserin ayıplı olması durumunda; iş sahibi, açık ayıplarda BK'nın 359, gizli ayıplarda ise 362. maddeleri hükümlerine uygun olarak ihbarda bulunduğu takdirde, aynı Kanun'un 360. maddesinde tanınan hakları kullanabilir. Eksik iş, sözleşme ve eklerine göre yapılması kararlaştırıldığı halde tam yapılmayan iştir. Ayıplı eser sözleşmede kararlaştırılan vasıfları veya olmasından vazgeçilmez bazı vasıfları taşımayan eserdir. Diğer anlatımla ayıp, bir malda ya da eserde sözleşme ya da yasa hükümlerine göre normal olarak bulunması gereken niteliklerin bulunmaması ya da bulunmaması gereken bozuklukların bulunmasıdır. Ancak, kasten sakladığı bozukluklarla, usulüne uygun yapılan gözden geçirmede fark edilemeyecek ayıplar için yüklenicinin sorumluluğu devam eder. Eğer, meydana getirilen eserin, teslim alındığı sırada usulüne uygun yapılan gözden geçirme ile var olan bozukluğu görülmemişse, ortada gizli bir ayıbın olduğu kabul edilir. Açık ayıplar, eserin tesliminden sonra, işlerin olağan akışına göre imkan bulunur bulunmaz bizzat yapılan veya uzmanına yaptırılan gözden geçirme sonucu saptanınca, uygun sürede (BK m.359); gizli ayıplar da ortaya çıkar çıkmaz, gecikmeksizin yükleniciye bildirilmelidir (BK m. 362/III). Ayıp bildirimi süresinde yapılmadığı takdirde iş sahibi bu ayıbı örtülü olarak kabul etmiş sayılır. Eğer eser iş sahibinin beklediği amacı karşılamıyorsa kural olarak ayıplı yapıldığı kabul edilir. Ayıp ihbarının yazılı olarak yapılması zorunlu olmayıp süresinde ayıp ihbarının yapıldığı her türlü delille ve tanık beyanıyla dahi kanıtlanabilir. Yine ayıp bedelinin de ayıbın ortaya çıktığından itibaren geçecek makul süre dikkate alınarak hesaplanması gerekir. Mevcut yapılar için yeniden ruhsat alınabilmesi amacıyla yapıların 2007 yılı Deprem Yönetmeliğine uygun hale getirilmesi zorunludur. Davalı yüklenici vekili her ne kadar yapıların, inşaat ruhsatlarının alındığı tarihlerde yürürlükte olan yönetmeliklere uygun olduğu, bu nedenle mahkemenin ayıp konusundaki incelemelerini fesih tarihinden önceki mevzuata göre yapması gerektiğini, yargılama aşamasında yapılan incelemelerin fesih tarihinden sonraki zaman diliminde çıkartılan yönetmelik ve mevzuata göre yapıldığını ileri sürse de, inşaatların taraflar arasındaki sözleşme dikkate alındığında 15.08.1996 tarihinde tamamlanması gerektiği halde bitirilip kooperatife teslim edilmediği, işin gecikmesinde davalının kusurlu olduğu anlaşılmakla yapıların yasal hale gelmesi için gerekli ruhsatların alınabilmesi amacıyla güçlendirme projesi hazırlanarak güçlendirme yapılması gerektiği sabit olup bundan kaynaklanan masraflardan da davalının sorumlu olacağı açıktır. Mahkemenin bu husustaki kabulü yerindedir. Hükme esas alınan bilirkişi raporunda ayıbın giderim maliyetinin ayıbın ortaya çıktığı tarih itibarıyla belirlenmesi ilke olarak doğru ise de, bilirkişi raporunun incelenmesinde hesaplamanın "kaba bir yaklaşım" ifadesi ile belirlendiği, güçlendirme imalatı bedelinin güçlendirme projesi hazırlanmasından sonra daha gerçekçi belirleneceği belirtilmiştir. Kaldı ki mahkemece de bu rapordan sonra güçlendirme projeleri hazırlattırılarak ayıbın giderim bedelinin tespiti yönünde raporlar aldırılmıştır. Ancak; güçlendirme projelerinin hazırlanmasından sonra alınan raporlarda güçlendirme bedeli 20.09.2004 tarihi itibarıyla belirlenmemiştir. Güçlendirme projelerinin hazırlanmasından sonra alınan bilirkişi raporunda 2016 yılı Çevre ve Şehircilik Bakanlığının birim fiyatları esas alınmıştır. Ancak; ayıplı işlerin giderim bedelinin ayıbın ortaya çıktığı tarihe göre ayıpların giderilmesi için gereken makul süre eklenmek suretiyle bulunacak tarihe göre belirlenmesi gerekir. (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi'nin 2016/3378 Esas, 2017/2560 Karar sayılı ilamı) Ayıbın ortaya çıktığı tarih ile davanın açıldığı tarih arasında uzun süre var ise davanın geç açılmasında davalı yüklenicinin bir kusuru bulunmadığından artan zarardan davalı sorumlu tutulamaz. Ayıbın ortaya çıktığı tarih ile dava tarihi arasındaki maliyet farkına (artan zarara) iş sahibi katlanmak durumundadır. Ayrıca, ayıpların giderim bedelinin mahalli piyasa rayicine göre, mahalli piyasa fiyatlarına KDV ve yüklenici karı dahil olduğundan piyasa rayicine göre belirlenecek miktara KDV ve yüklenici karı eklenmeksizin ayıp giderim bedeli belirlenmelidir. Bu nedenle; mahkemece güçlendirme projeleri dikkate alınarak ayıp giderim bedelinin ayıbın ortaya çıktığı tarihe göre ayıpların giderilmesi için gereken makul süre eklenmek suretiyle bulunacak tarihe göre belirlenmeksizin, tahmini bir hesaplamaya dayalı 31.08.2012 tarihli rapor esas alınarak karar verilmesi hatalı olmuştur. O halde; Mahkemece bu hususta güçlendirme projesinden sonra rapor hazırlayan heyetten (İnşaat Mühendisleri ..., ... ve ...) ek rapor alınarak ayıp giderim bedelinin ayıbın ortaya çıktığı tarihe göre ayıpların giderilmesi için gereken makul süre eklenmek suretiyle bulunacak tarihe göre, mahalli piyasa rayicine göre, mahalli piyasa fiyatlarına KDV ve yüklenici karı dahil olduğundan piyasa rayicine göre belirlenecek miktara KDV ve yüklenici karı eklenmeksizin belirlenmesi istenilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekmektedir. Ayrıca; sözleşme ve dava tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı BK'nın 126/4. maddesi uyarınca maddede sayılan istisnalar dışında eser sözleşmesinden doğan bütün davalar 5 yıllık zamanaşımına tabidîr. Somut olayda yüklenicinin ağır kusuru ile akdi gereği gibi yerine getirmediği iddia edildiğinden ve dosya kapsamından eldeki kusurun gizli ayıp olduğu anlaşıldığından eldeki uyuşmazlık BK'nın 125. maddesi uyarınca 10 yıllık zamanaşımına tabi bulunduğu anlaşılmaktadır. 26.12.2019 tarihinde harçlandırılan ıslah dilekçesi davalıya 26.01.2020 tarihinde tebliğ edilmiş, davalı süresi içinde verdiği 07.02.2020 tarihli ıslaha cevap dilekçesinde ıslah ile arttırılan kısmın zamanaşımına uğradığını belirterek zamanaşımı def'inde bulunmuştur. Dava açılması saklı tutulan fazla haklar yönünden zamanaşımını kesmez. BK'nın 128. maddesi uyarınca zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. Somut olayda taraflar arasındaki eser sözleşmesi 23.03.1998 tarihinde feshedilmiş olup ıslah tarihine kadar 10 yıllık zamanaşımı süresi dolmuştur. Arttırılan bölüm ile ilgili diğer zamanaşımını durduran ve kesen nedenlerin varlığı da ispatlanamamıştır. Islah tarihi itibariyle dava zamanaşımına uğradığından mahkemece davalının zamanaşımı def'i kabul edilerek ıslahla talep edilen miktarın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır. Her ne kadar davacı vekili, davanın belirsiz alacak davası niteliğinde olduğunu ileri sürse de, dava tarihi itibari ile yürürlükte bulunan 1086 sayılı HUMK'da bu konuda yapılmış bir yasal düzenleme olmadığından belirsiz alacak davası açılması mümkün olmadığı gibi 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK'da düzenlenen belirsiz alacak davasına ilişkin hükümlerin bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan davalara uygulanması mümkün olmadığından, davanın kısmi dava olarak açıldığının kabulü zorunludur. Ayrıca; 6100 sayılı HMK'nın 323/1-h maddesi gereğince yargılama aşamasında yapılan giderlerin, yargılama giderleri içinde değerlendirilmesi gerektiği açık olduğu halde, davacı tarafça yargılama aşamasında bilirkişilerin hesap yapması için yaptırılması gerektiği bilirkişilerce belirtilen deney-testler, zemin etüdü, tahkik hesabı, saha çalışması ve ödenen proje masrafları gibi giderler de hesaplanarak yargılama giderleri içinde değerlendirilmesi gerekirken, bu giderler yönünden herhangi bir değerlendirmede bulunulmaması da hatalıdır. Bu durumda, ilk derece mahkemesince uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek ölçüde önemli delillerin toplanmamış veya değerlendirilmemiş olması ya da talebin önemli bir kısmı hakkında karar verilmemiş olması nedeniyle, istinaf istemine konu karara yönelik denetim yapılması mümkün değildir. O halde, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 353/1-a-6 maddesi uyarınca istinaf başvurularının kabulüne ve ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına'' dair karar verilmiştir. İzmir BAM 22. Hukuk Dairesi kaldırma kararından sonra ilk derece mahkemesinin 18.04.2025 tarih ve 2024/26 Esas, 2025/358 Karar sayılı kararı ile özetle; ''...taraflar arasında imzalanan "İnşaat Sözleşmesi" ile davacının sahibi olduğu İzmir ili ... ilçesi ... Mahallesi’nde ... ada ... parsel numarada kayıtlı arsa üzerine 24 tripleks villa ile 4 bloktan oluşan 40 daire yapılması konusunda anlaşma sağlanmıştır. Sözleşmenin 6. maddesi ile yüklenicinin inşaat ruhsatının alınmasından ve kendisine yer tesliminin yapılmasından en geç 15 gün içinde işe başlayacağı, 36 ay içinde de kooperatife ait olan konut apart dubleks ve tripleks villaları eksiksiz teslim edeceği kararlaştırılmıştır. Taraflarca imzalanan tutanak ile davalı yükleniciye yer teslimi 30/07/1993 tarihinde yapılmıştır. Taraflar arasında görülen İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2006/479 Esas ve 2009/453 Karar sayılı dava dosyasında verilen kararın temyiz incelemesi sonucu Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 2005/199 Esas ve 2005/5772 Karar sayılı kararında da belirtildiği şekilde taraflar arasında imzalanan 23/03/1998 tarihli "görüşme tutanağıdır" başlıklı belge ile davalı yüklenici işten el çektirildiğinden, taraflar arasındaki sözleşmenin bu tarih (23/03/1998) itibariyle feshedildiği kabul edilmiştir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık eserin ayıplı imal edilip edilmediği, ayıplı imal edilmiş ise giderim bedelinin ne olduğu konularındadır. davalı yüklenici tarafından dava konusu inşaatta, inşaata ait onaylı statik ve betonarme projelerine göre uygulanması gereken beton değeri C14 olması gerekirken, 20/09/2004 tarihinde ... firması tarafından ve 25/07/2013 tarihinde yapılan keşif ile alınan karot numunelerinin Dokuz Eylül Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen incelemesinde beton sınıfı ortalama yaklaşık C8 olarak bulunmuştur. Bu nedenle davalı yüklenicinin edimini gizli ayıplı olarak ifa ettiği kabul edilmiştir. Ayıbın 20/09/2004 tarihli laboratuvar incelemesi sonucunda ortaya çıkması karşısında tarafların birlikte düzenledikleri 25/10/2004 tarihli "Toplantı Tutanağıdır" başlıklı belge içeriği ile davacının süresinde ayıp ihbarında bulunduğu kabul edilmiştir. Mevcut yapılar için yeniden ruhsat alınabilmesi amacıyla yapıların 2007 yılı Deprem Yönetmeliğine uygun hale getirilmesi zorunludur. İnşaatlar taraflar arasındaki sözleşmeye göre 15/08/1996 tarihinde tamamlanması gerekirken, bitirilip davacı kooperatife teslim edilmemiştir. İşin gecikmesinde davalının kusurlu olduğu anlaşıldığından, yapıların yasal hale gelmesi için gerekli ruhsatların alınabilmesi amacıyla güçlendirme projesi hazırlanarak güçlendirme yapılması gerektiğinden, bundan kaynaklanan masraflardan da davalı yüklenicinin sorumlu olacağı kabul edilmiştir. Mahkememizin kararına esas alınan bilirkişi raporunda ayıbın giderim maliyeti ayıbın ortaya çıktığı tarih itibariyle ve "kaba bir yaklaşım" ifadesi ile belirlenmiş ve güçlendirme imalatı bedelinin güçlendirme projesi hazırlanmasından sonra daha gerçekçi belirleneceği belirtilmiştir. Mahkememizce de bu rapordan sonra güçlendirme projeleri hazırlattırılarak ayıbın giderim bedelinin tespiti yönünde raporlar aldırılmıştır. Bu raporlarda güçlendirme bedeli 20/09/2004 tarihi itibariyle belirlenmemiş, 2016 yılı Çevre ve Şehircilik Bakanlığının birim fiyatları esas alınmıştır. Ayıplı işlerin giderim bedelinin ayıbın ortaya çıktığı tarihe göre ayıpların giderilmesi için gereken makul süre eklenmek suretiyle bulunacak tarihe göre belirlenmesi gerekir. (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi'nin 2016/3378 Esas, 2017/2560 Karar sayılı kararı) Ayıbın ortaya çıktığı tarih ile davanın açıldığı tarih arasında uzun süre var ise davanın geç açılmasında davalı yüklenicinin bir kusuru bulunmadığından artan zarardan davalı sorumlu tutulamaz. Ayıbın ortaya çıktığı tarih ile dava tarihi arasındaki maliyet farkına (artan zarara) iş sahibi katlanmak durumundadır. Ayrıca, ayıpların giderim bedelinin mahalli piyasa rayicine göre, mahalli piyasa fiyatlarına KDV ve yüklenici karı dahil olduğundan piyasa rayicine göre belirlenecek miktara KDV ve yüklenici karı eklenmeksizin ayıp giderim bedeli belirlenmelidir. Bu nedenle; güçlendirme projeleri dikkate alınarak ayıp giderim bedelinin ayıbın ortaya çıktığı tarihe göre ayıpların giderilmesi için gereken makul süre eklenmek suretiyle bulunacak tarihe göre ne miktar olacağı konusunda güçlendirme projesinden sonra rapor hazırlayan inşaat mühendisleri ..., ... ve ... ’tan oluşan bilirkişi heyetinden “ayıp giderim bedelinin, ayıbın ortaya çıktığı tarihe göre ayıpların giderilmesi için gereken makul süre eklenmek suretiyle bulunacak tarihe göre, mahalli piyasa rayicine göre, mahalli piyasa fiyatlarına KDV ve yüklenici karı dahil olduğundan piyasa rayicine göre belirlenecek miktara KDV ve yüklenici karı eklenmeksizin ne olacağı” konusunda ek rapor aldırılmıştır. Bilirkişiler ek raporlarında “…ayıbın ortaya çıktığı tarihin 20/09/2004 olduğunu, ayıbın giderilmesi için gereken makul sürenin ortalama 1 yıl olduğu düşünüldüğünde 2005 yılı birim maliyetlerinden yüklenici karı düşülerek ve KDV hariç olarak toplam güçlendirme maliyetinin 2.616.444,84 TL olduğunu” bildirmişlerdir. Ek rapor, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi’nin 29/12/2023 tarihli, 2021/805 Esas ve 2023/2538 Karar sayılı ortadan kaldırma karar gerekçesine ve somut olaya uygun bulunmuştur. Ayıbın giderilme bedeli ek raporda 2.616.444,84 TL olarak belirlenmiş ise de; davanın dava dilekçesinde belirtilen 250.000,00 TL üzerinden kısmen kabulüne karar vermek gerekmiştir. Her ne kadar davacı vekili, davanın belirsiz alacak davası niteliğinde olduğunu ileri sürse de, dava tarihi itibari ile yürürlükte bulunan 1086 sayılı HUMK'da bu konuda yapılmış bir yasal düzenleme olmadığından belirsiz alacak davası açılması mümkün olmadığı gibi 01/10/2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK'da düzenlenen belirsiz alacak davasına ilişkin hükümlerin bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan davalara uygulanması da mümkün olmadığından, davanın kısmi dava olarak açıldığı kabul edilmiştir. Ayrıca; sözleşme ve dava tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı BK'nın 126/4. maddesi uyarınca maddede sayılan istisnalar dışında eser sözleşmesinden doğan bütün davalar 5 yıllık zamanaşımına tabidir. Somut olayda yüklenicinin ağır kusuru ile sözleşmeyi gereği gibi yerine getirmediği iddia edildiğinden ve dosya kapsamından eldeki kusurun gizli ayıplı olduğu anlaşıldığından eldeki uyuşmazlığın 818 sayılı BK'nın 125. maddesi uyarınca 10 yıllık zamanaşımına tabi bulunduğu kabul edilmiştir. 26/12/2019 tarihinde harçlandırılan ıslah dilekçesi davalıya 26/01/2020 tarihinde tebliğ edilmiş, davalı süresi içinde verdiği 07/02/2020 tarihli ıslaha cevap dilekçesinde ıslah ile arttırılan kısmın zamanaşımına uğradığını belirterek zamanaşımı def'inde bulunmuştur. Dava açılması, saklı tutulan fazla haklar yönünden zamanaşımını kesmez. BK'nın 128. maddesi uyarınca zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. Somut olayda; taraflar arasındaki eser sözleşmesi 23/03/1998 tarihinde feshedilmiş olup ıslah tarihine kadar 10 yıllık zamanaşımı süresi dolmuştur. Arttırılan bölüm ile ilgili diğer zamanaşımını durduran ve kesen nedenlerin varlığı da ispatlanamamıştır. Islah tarihi itibariyle dava zamanaşımına uğradığından davalının zamanaşımı def'i kabul edilmiş, ıslahla istenen miktarın zamanaşımı nedeniyle reddine'' dair karar verilmiştir. İSTİNAF SEBEPLERİ: 1-Davacı vekili tarafından verilen 04.09.2025 tarihli istinaf kanun yoluna başvuru dilekçesi ile özetle; -Müvekkili kooperatif ile davalı yüklenici arasında, 1993 yılında eser sözleşmesi akdedildiğini, İzmir ili ... ilçesi ... Mahallesi’nde bulunan ... ada, ... parsel üzerindeki arsa üzerine 24 adet tripleks villa ve 40 adet daireden oluşan apartman bloklarının inşasının kararlaştırıldığını, sözleşme hükümleri uyarınca, işin yürütülmesi için gerekli ruhsat işlemlerinin tamamlandığını, arsa davalı yükleniciye fiilen teslim edildiğini ve yer tesliminin 30.07.1993 tarihinde gerçekleştirildiğini, sözleşmenin açık hükümleri gereğince davalı yüklenicinin, yer tesliminden itibaren 36 ay içerisinde inşaatı tamamlayıp, fen ve sanat kurallarına, imar mevzuatına ve projelere uygun şekilde müvekkili kooperatife teslim etmekle yükümlü kılındığını, ne var ki davalı yüklenicinin, bu yükümlülüğünü yerine getirmediğini, inşaatı süresinde tamamlamadığı gibi, yaptığı imalatlarda da projelere aykırı, ruhsatsız ve dayanıksız uygulamalara imza attığını, bu nedenle, taraflar arasında düzenlenen 23.03.1998 tarihli protokol ile davalı yüklenicinin işten el çektirildiğini ve sözleşme karşılıklı olarak feshedildiğini, anılan tutanağın, davalının edimini süresinde ve gereği gibi ifa etmediğinin, müvekkili kooperatifin haklı olarak sözleşmeyi sona erdirdiğinin resmi delili niteliğinde olduğunu, ayrıca bu fesih tarihinin, yüklenicinin temerrüdünün ve kusurlu davranışlarının da açık bir tespiti olarak daha sonraki yargılamalarda da esas alındığını, -23.03.1998 tarihli fesih tutanağından sonra, müvekkili kooperatifin, davalı yüklenicinin inşaatı süresinde tamamlamaması ve pek çok imalatı eksik bırakması sebebiyle Bornova 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2002/788 E. sayılı dosyası ile dava açtığını, yargılama sürecinde dosyanın İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2003/1013 E., 2004/472 K. sayılı dosyasına aktarıldığını, bu davada yalnızca eksik imalatların tespiti ve bunların tazminine yönelik inceleme yapıldığını, anılan davanın, davalı yüklenicinin taahhüt ettiği eseri süresinde ve eksiksiz olarak teslim etmemesinden kaynaklanan ifa eksiklikleri ile sınırlı olduğunu, o dönemde, beton dayanımı düşüklüğü veya projeye aykırı imalatlar gibi gizli ayıplar henüz ortaya çıkmamış olduğundan, bu hususların davanın konusu yapılmadığını, başka bir deyişle, ilk davanın yalnızca tamamlanmamış işlerin bedelinin tazmini ile ilgili olduğunu, ayıplı imalatın varlığı bu aşamada davacı tarafından bilinmediği için tartışma dışı kaldığını, bu nedenle, önceki davada verilen kararın, işbu davanın esasını oluşturan gizli ayıplar yönünden herhangi bir kesin hüküm teşkil etmediğini, -Müvekkili kooperatif ile davalı yüklenici arasındaki sözleşmenin 23.03.1998 tarihinde feshedilmiş olmakla birlikte, davalı tarafından gerçekleştirilen imalatlardaki gizli ayıpların fesih tarihinde bilinebilir nitelikte olmadığını, zira bu ayıpların, gözle görülerek veya sıradan bir denetimle fark edilmesi mümkün olmayan, ancak teknik inceleme ve laboratuvar testleri ile ortaya çıkabilecek türden kusurlar olduğunu, nitekim, fesih tarihinden yıllar sonra yapılan teknik incelemeler bu gerçeği ortaya koyduğunu, 2004 yılında ... (...) raporu, 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi tarafından düzenlenen rapor, somut olarak binalarda kullanılan betonun projede öngörülen C14 (B160) sınıfında olması gerekirken gerçekte C7–C8 seviyesinde olduğunu, ayrıca taşıyıcı sistemlerdeki donatıların projeye aykırı şekilde yerleştirildiğini tespit ettiğini, bu tespitlerin, yapıların can ve mal güvenliğini ciddi şekilde tehlikeye atan ağır yapım hataları olduğunu, bu bulguların ortaya koyduğu ayıpların, gizli ayıp niteliğinde olduğunu, dolayısıyla mahkemenin ileri sürdüğü gibi zamanaşımı süresinin başlangıcının 1998 fesih tarihi olarak kabul edilmesinin hukuken isabetli olmadığını, çünkü bu tarihte ayıpların varlığının davacı tarafından bilinebilecek durumda olmadığını, zamanaşımının, ancak ayıpların somut olarak tespit edildiği 2004 yılı itibarıyla işlemeye başladığını, bu yönüyle davalı yüklenicinin zamanaşımı def’ine itibar edilmemesinin gerektiğini, -Ayrıca, davalı hem yüklenici hem de sözleşmenin 22. maddesi uyarınca Teknik Uygulama Sorumlusu (TUS) ve Mimari Uygulama Sorumlusu (MUS) sıfatlarını taşımakta olduğundan, kusurların ağır kusur düzeyinde olduğunu, Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da ağır kusur halinde kısa süreli zamanaşımı def’lerinden yararlanılamayacağı kabul edildiğini, bu sebeple davalının, hem gizli ayıplar hem de ağır kusur nedeniyle TBK hükümleri uyarınca sorumluluktan kurtulamayacağını, -Kooperatifleri ile yüklenici ... A.Ş. arasında 23.10.2004 tarihli ve tarafların imzasını taşıyan tutanağın, davanın esasını doğrudan etkileyecek nitelikte olup, hem ayıp ihbarı hem de yazılı ikrar mahiyetinde olduğunu, söz konusu tutanakta; yapılan beton karot testleri neticesinde imalatların projedeki beton değerlerini karşılamadığı açıkça tespit edildiğini, bu tespit üzerine yüklenicinin, aşağıda özetlenen hususları kendi sorumluluğu altında üstlendiğini, bunların; Güçlendirme projesinin çizilmesi, onaylatılması ve her türlü giderinin karşılanması, Projeye aykırı imalatların tadilatlarının yapılması ve masrafların üstlenilmesi, Güçlendirme sırasında bozulan tüm imalatların aynı kalitede yenilenmesi, Ortaya çıkacak boşaltma, nakliye, kira ve servis giderlerinin üstlenilmesi, Yapılacak imalatların Bayındırlık Teknik Şartnamesi’ne uygun olması, tüm bu hususlarda yasal sorumluluğun yükleniciye ait olduğu hususunda olduğunu, bu beyanların, yüklenicinin kendi imzasıyla kabul ettiğinin açık yükümlülükler olduğunu, -Tutanakta, ... tarafından yapılan karot testleri sonucunda inşaatta kullanılan betonun projede öngörülen C14 (B160) sınıfına ulaşmadığı, yalnızca C7–C8 seviyesinde kaldığının açıkça belirtildiğini, bu sonucun, inşaatın projeye ve fenni kurallara aykırı şekilde yapıldığının somut göstergesi olduğunu, yüklenicinin bu sonucu imzasıyla kabul etmesinin, ayıbı bizzat ikrar ettiğini ortaya koyduğunu, tutanakta, beton değerlerinin yetersizliğinin açıkça kayda geçirildiğini, iş sahibinin yükleniciye ayıpları bildirdiğinin sabit olduğunu, Türk Borçlar Kanunu m.477 gereğince, iş sahibi ayıpları süresinde bildirdiğini, Yargıtay'ın da benzer durumlarda, iş sahibinin yükleniciye yönelttiği bu tür yazılı bildirimleri geçerli ayıp ihbarı olarak kabul ettiğini, -Tutanakta yer alan “yapılan beton imalatları proje değerlerini tutmamaktadır” ibaresinin, yüklenicinin projeye uygun imalat yapmadığını kabul ettiğini gösterdiğini, bu ifadenin, yüklenicinin sözleşmeye, teknik şartnamelere ve projeye aykırı davranışını kendi beyanıyla sabitlediğini, -Tutanakta, mevcut imalatın ayıplı olduğu ve bu nedenle güçlendirme yapılmasının zorunlu olduğunun açıkça kayda geçirildiğini, yüklenicinin, imzasıyla binaların mevcut haliyle kullanılmasının mümkün olmadığını, ancak ek maliyetli güçlendirme ile güvenli hale getirilebileceğini kabul ettiğini, bu durumun, yüklenicinin sorumluluğunu tartışmasız biçimde ortaya koyduğunu, -Söz konusu ayıpların, sıradan gözlemle fark edilebilecek nitelikte olmadığını, Tutanakta, eksikliklerin ancak teknik laboratuvar testleri sonucunda ortaya çıkarıldığının belirtildiğini, bu durumun, ayıbın gizli ayıp niteliğinde olduğunu gösterdiğini, gizli ayıp olması sebebiyle zamanaşımı süresi teslim tarihinden değil, ayıbın ortaya çıktığı tarihten itibaren işlemeye başladığını, somut olayda bu tarihun, 1998 değil, 2004 yılı olduğunu, dolayısıyla, yüklenici sorumluluğuna ilişkin zamanaşımı süresinin başlangıcının 2004 yılı olduğunu, -Yüklenicinin imzasının, yalnızca karot testlerinden haberdar olduğunu değil, aynı zamanda ayıbın varlığını ve bundan doğan sorumluluğunu üstlendiğini gösterdiğini, Türk Borçlar Kanunu m.154 uyarınca borçlunun ikrarı zamanaşımını kesen sebeplerden biri olduğunu, bu nedenle, 23.10.2004 tarihli tutanağın yalnızca bir ayıp ihbarı değil, aynı zamanda borcun ikrarı mahiyetinde ve zamanaşımı def’ini ortadan kaldıran kesin delil olduğunu, -Tutanağın, hem kooperatif yönetim kurulu hem de yüklenici tarafından imzalandığını, bu sebeple, yüklenicinin projeye aykırı imalat yaptığını ve gerekli güçlendirme sorumluluğunu üstlendiğini ortaya koyan yazılı ikrar niteliğinde olduğunu, HMK m.188 uyarınca yazılı ikrarın, kesin delil olup hâkimi bağlayacağını, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da, taraf imzasını taşıyan bu tür belgelerin kesin delil oluşturduğunu kabul ettiğini, TBK m.154 hükmü gereğince borcun ikrarı zamanaşımını kesen sebeplerden biri olduğunu, 23.10.2004 tarihli bu tutanak ile yüklenicinin, ayıplı imalat sorumluluğunu kabul ettiğini ve güçlendirme yapmayı taahhüt ettiğini, dolayısıyla zamanaşımı süresinin bu tarih itibarıyla kesildiğini ve yeniden işlemeye başladığını, bu nedenlerle, 23.10.2004 tarihli tutanağın; Yüklenicinin ayıplı imalat yaptığını ve bunu gidermeyi taahhüt ettiğini ortaya koyan kesin delil, iş sahibinin yükleniciye süresinde yaptığı ayıp ihbarı, Zamanaşımını kesen açık bir borç ikrarı niteliğinde olduğunu, dolayısıyla, davalı tarafın zamanaşımı def’ine dayanmasının hukuken mümkün olmadığını, ilgili tutanağın, davalıların sorumluluğunu kendi beyanları ile sabit hale getirdiğini ve mahkemece bu hususun dikkate alınmasının zorunlu olduğunu, -Uyuşmazlığın, ilk derece mahkemesinin 23.03.1998 tarihli feshi zamanaşımı başlangıcı kabul edip 10 yıllık süre uygulamasından doğduğunu, oysa dosyadaki raporlar, tutanaklar ve ikrarların; bu kabulün hem gizli ayıp, hem ağır kusur, hem de ikrarın kesici etkisi açısından hukuka aykırı olduğunu ortaya koyduğunu, Projede öngörülen C14 beton sınıfı yerine C7–C8 kullanılması, taşıyıcı donatıların projeye aykırı yerleştirilmesi ve buna bağlı statik kusurlar, sıradan bir inceleme ile teslim/fesih anında saptanamayacak nitelikte gizli ayıplar olduğunu, 2004 ... raporları ile bu ayıplar ilk kez somut şekilde tespit edilmiş, 2013 DEÜ raporu ile bilimsel olarak teyit edildiğini, TBK m.474–477 uyarınca gizli ayıplarda hakların, ayıbın öğrenildiği andan itibaren kullanılabileceğini, dolayısıyla 1998 feshinin zamanaşımı başlangıcı sayılamayacağını, doğru başlangıcın 2004 yılı olduğunu, -23.10.2004 tarihli tutanağın, yalnızca ayıp ihbarı değil, aynı zamanda yüklenicinin sorumluluğunu kabul ettiği yazılı ikrar olduğunu, beton imalatlarının proje değerlerini tutmadığı, güçlendirme yapılmasının zorunlu olduğu ve giderlerin yükleniciye ait olduğunun açıkça kaydedildiğini, TBK m.154: Borcun ikrarı zamanaşımını keseceğini, TBK m.156: Kesilmeden sonra süre yeniden işlemeye başlayacağını, ayrıca 10.02.2005 yazılı ikrar ve 16.05.2013 mahkeme içi ikrarın, bu kesilmeyi tekrarladığını, zamanaşımının defalarca sıfırlandığını, -Beton dayanımının yarı yarıya düşük çıkması ve donatıların projeye aykırı yerleştirilmesi, fen ve sanat kurallarının bariz ihlali olduğunu, Yargıtay içtihatlarına göre bu tür imalat hataları ağır kusur sayılacağını, davalının, yalnızca müteahhit değil, aynı zamanda TUS ve MUS sıfatlarını taşıdığını, bu sıfatın, malzeme seçimi ve proje denetiminde yoğunlaştırılmış özen borcu yükleyeceğini, taşıyıcı güvenliğini etkileyen bu ayıpların, ağır kusurun açık göstergesi olduğunu, -Bu tutanağın, gizli ayıpların öğrenildiği anda hem ayıp ihbarı, hem de ikrar işlevi gördüğünü, betonun C7–C8 seviyesinde kaldığı, güçlendirme yapılmasının zorunlu olduğu, giderlerin yükleniciye ait olduğu hususlarının yüklenicinin imzasıyla kabul edildiğini, HMK m.199 anlamında yazılı delilin, HMK m.205 anlamında adi senet niteliğinde olduğunu, ikrarın geçerliliği için miktarın tek tek yazılmasının gerekmeyeceğini, sorumluluk temelinin kabulünün yeterli olduğunu, tutanağın içeriğinin, 2013 DEÜ raporu ile örtüştüğünü ve delil zincirini pekiştirdiğini, bu belgeyle zamanaşımının 23.10.2004’te kesildiğini, TBK m.156 uyarınca yeniden başladığını, Yargıtay 13. HD, 16.03.2009, E.2008/10412, K.2009/3343: Ayıbın hile ile gizlenmesi halinde zamanaşımı def’i ileri sürülemeyeceği, somut olayda gizli ayıpların, yüklenici tarafından saklandığı için 1998’de bilinmesinin mümkün olmadığını, bu nedenle davalıların zamanaşımı savunmalarının hukuken geçersiz olduğunu, -Hileli gizlemenin, aynı zamanda ağır kusur (hatta kast) görünümü taşıdığını, bu durumda TBK m.478/3 uyarınca 20 yıllık zamanaşımı uygulanacağını, -Beton sınıfındaki dramatik düşüklük (C14 → C7–C8), bilinçli malzeme tercihine işaret edeceğini, donatı yerleşimindeki aykırılıkların, kaplamalar altında gizlendiğini, 23.10.2004 tutanağın, yüklenicinin bu ayıpları kabul ettiğini gösterdiğini, 2004 ... ve 2013 DEÜ raporlarının, gizlemenin ancak teknik testlerle anlaşılabildiğini kanıtladığını, -Ayıbı bilerek saklayan yüklenicinin, sonradan “süre geçti” diyerek zamanaşımı def’ine dayanması, hakkın kötüye kullanılması hususunda olduğunu, bu nedenle mahkemece dikkate alınmaması gerektiğini, -Davalı ... ’ın bizzat kendi imzasını taşıyan 10.02.2005 tarihli yazılı beyanının, davalıların eser sözleşmesinden doğan sorumluluklarını açıkça kabul ettikleri ve borçlarını ikrar ettikleri mahiyette olduğunu, söz konusu belgede davalının, ... Kooperatifi’ne hitaben yaptığı açıklamada; resmî makamlarca yapılacak değerlendirme sonucunda 1998 yılı öncesi proje ve beton değerlerinde eksiklik bulunması halinde bu eksikliklerden sorumlu olduğunu ve gereğini yerine getireceğini tereddütsüz biçimde beyan ettiğini, bu yazılı beyanın, davalının yalnızca teknik bir görüşü değil; aynı zamanda hukuken bağlayıcı, sorumluluğu üstlenen açık bir borç ikrarı niteliğinde olduğunu, HMK m.188 uyarınca ikrarın, kesin delil teşkil edeceğini ve hâkimi bağlayacağını, tarafın kendi el yazısı ve imzasını taşıyan bu tür beyanların, ayrıca başka bir delil aranmaksızın uyuşmazlığın çözümünde esas alınması gerektiğini, Yargıtay'ın da, tarafların kendi imzalarını taşıyan beyanların ikrar niteliğinde olduğunu ve kesin delil oluşturduğunu açıkça kabul ettiğini(Yarg. HGK, 2017/12-1031 E., 2019/737 K., 02.07.2019), öte yandan, Türk Borçlar Kanunu m.154 hükmü gereğince borcun ikrarı zamanaşımını kesen sebeplerden biri olduğunu, dolayısıyla, davalının 10.02.2005 tarihli yazılı ikrarı ile zamanaşımı süresinin kesildiğini ve bu tarihten itibaren yeniden işlemeye başladığını, bu durumda, zamanaşımına dayanan her türlü savunmanın hukuken geçersiz olduğunun açık olduğunu, nitekim Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin yerleşik içtihatlarına göre, imar ve deprem yönetmeliklerine aykırı imalatlar ağır kusur kapsamında değerlendirildiğini ve bu gibi ayıplardan doğan sorumluluğun 20 yıllık zamanaşımı süresine tabi tutulduğunu, (Yarg. 15. HD, 2013/5372 E., 2015/4269 K., 07.09.2015, Yargıtay HD.2014/1880 E., 2015/1690 K., 05.05.2015). bu bağlamda, davalının yazılı beyanı yalnızca zamanaşımını kesmekle kalmamış, aynı zamanda sorumluluğun ağır kusur kapsamında olduğunu teyit ettiğini, Sonuç olarak, Davalının 10.02.2005 tarihli yazılı ikrarının, kesin delil niteliğinde olup, zamanaşımını kestiğini ve yeniden başlattığını, ikrar edilen aykırılıkların ağır kusur kapsamında olduğundan, uygulanacak zamanaşımı süresi TBK m.478 gereğince 20 yıl olup, davalıların zamanaşımı def’ine dayanmalarının hukuken mümkün olmadığını, bu nedenle, davalı tarafın zamanaşımı savunmasının reddinin gerektiğini, -Davalı vekili Av. ...'ın, 16.05.2013 tarihli duruşmada mahkeme huzurunda yaptığı beyan ile, müvekkilleri adına iki hususu açıkça kabul ettiğini; 10.02.2005 tarihli protokoldeki imzanın kendilerine ait olduğunu, ruhsat tarihi itibariyle geçerli olan imar ve deprem yönetmeliklerine aykırı kusurlar var ise bunlardan sorumlu olduklarını, bu beyanın, Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.188 uyarınca “mahkeme içi ikrar” niteliğinde olup, kesin delil teşkil ettiğini, mahkeme huzurunda yapılan ikrarın, hâkimi bağlayan en güçlü delil niteliğinde olup, ayrıca başka bir delille ispatının gerekmediğini, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da mahkeme huzurunda yapılan ikrarın bağlayıcılığını şu şekilde vurgulamıştır: “Mahkeme huzurunda yapılan ikrar, tarafı bağlar ve hâkimi de bağlayıcı kesin delil niteliğindedir” (Yarg. HGK, 2015/12-1703 E., 2017/1005 K., 22.03.2017) dediğini, davalı vekilinin bu açık ikrarının, davalıların sorumluluğunu kabul ettiklerini gösterdiğini, ayrıca, Türk Borçlar Kanunu m.154 uyarınca borcun ikrarı zamanaşımını kesen sebeplerden olduğundan, 16.05.2013 tarihi itibarıyla zamanaşımı süresinin kesildiğini ve yeniden işlemeye başladığını, diğer yandan, davalı vekilinin “ruhsat tarihi itibariyle geçerli olan imar ve deprem yönetmeliklerine aykırı kusurlar var ise bunlardan sorumlu olduklarını” kabul eden beyanının, imar ve deprem yönetmeliklerine aykırılıkların varlığının ispatı halinde davalıların doğrudan sorumluluğunu ortaya koyduğunu, Yargıtay içtihatlarında da açıkça belirtildiği üzere, imar ve deprem yönetmeliklerine aykırı imalatlar ağır kusur kapsamında değerlendirildiğini ve bu tür ayıplar için uygulanacak zamanaşımı süresinin 20 yıl olduğunu, (Yarg. 15. HD, 2013/5372 E., 2015/4269 K., 07.09.2015), -Bilirkişi Raporunun Teknik Eksiklikleri: Dosyaya sunulan bilirkişi raporu, uyuşmazlığın esasını aydınlatacak nitelikten uzak olduğunu, beton dayanımının C14 sınıfı olması gerekirken yalnızca C7–C8 seviyesinde kaldığı, taşıyıcı donatıların projeye aykırı yerleştirildiği ve bu sebeple statik güvenliğin sağlanamadığı hususları somut bulgularla ortaya çıkmış olmasına rağmen raporda bu teknik tespitlerin gereği gibi değerlendirilmediğini, ayrıca, ... (2004) ve DEÜ (2013) raporları gibi dosyadaki bilimsel raporlarla çelişkili biçimde yüzeysel bir yaklaşım benimsendiğini,
-Maliyet Hesabının Yanlışlığı: Bilirkişi raporunda güçlendirme maliyetine ilişkin yapılan hesaplamaların şeffaf olmadığını, hesaplamaların hangi metrajlara, hangi piyasa rayiçlerine ve hangi analizlere dayandığı açıklanmadığını, yalnızca tablo düzenlenmekle yetinildiğini, bu yaklaşım raporunun denetlenebilir olmaktan çıkardığını, dahası, belirlenen rakamların piyasa rayiçlerinin oldukça altında kaldığını, bu nedenle raporun maliyet yönünden hükme esas alınmasının usul ve yasaya aykırı olduğunu, -2007 Deprem Yönetmeliği ve 2008 Sonrası Birim Fiyatlar: Mevcut yapıların yasal hale gelebilmesi için 2007 Deprem Yönetmeliğine uygun güçlendirme yapılmasının zorunlu olduğunu, ayıp giderim süresi dikkate alındığında en kötü ihtimalle 2008 ve sonraki yılların Bayındırlık rayiçlerinin esas alınması gerektiğini, bilirkişinin 2005 yılı birim maliyetlerini esas alması hayatın olağan akışına da aykırı olduğunu, zira 15 bloktan oluşan yapının 1 yıl içinde güçlendirilerek tamamlanmasının mümkün olmadığını, ayrıca, maliyet hesabı mahkemenin karar verdiği tarihe en yakın tarihli değerler esas alınarak yapılması, aksi halde zararın gerçek boyutunun yansıtılamayacağını, -Yüklenicinin TUS ve MUS Sıfatıyla Sorumluluğu: Davalı yüklenicinin yalnızca müteahhit değil, aynı zamanda Teknik Uygulama Sorumlusu (TUS) ve Mimari Uygulama Sorumlusu (MUS) sıfatlarını da taşıdığını, bu sıfatların, projeye, statik hesaplara ve imalat sürecine doğrudan nezaret yükümlülüğü getirdiğini, dolayısıyla taşıyıcı sisteme ilişkin ayıpların varlığının, sıradan bir ihmal değil, ağır kusur teşkil ettiğini, bu ağır kusurun, TBK m.478/3 uyarınca 20 yıllık zamanaşımı rejimini devreye soktuğunu, yüklenicinin sorumluluğunun halen devam ettiğini, Sonuç itibariyle, 1998 yılının değil, ayıpların somut olarak tespit edildiği ve tutanak ile kayıt altına alındığı 2004 yılının dikkate alınmasının gerektiği, yüklenicinin 2005 tarihli ve 2013 tarihli beyanlarının ikrar mahiyetinde kabul edilmesi ve yasa gereği her iki ikrarın zamanaşımı süresini keseceği, yüklenicinin ağır kusuru nedeniyle zamanaşımı süresinin 20 yıl olacağı, kaldı ki, yüklenicinin ayıbı gizleme kastıyla hareketi neticesinde zamanaşımı def'inin dinlenmeyeceği olguları birlikte değerlendirildiğinde; yerel mahkemece taraflar arasındaki eser sözleşmesi 23/03/1998 tarihinde feshedildiği ve ıslah tarihine kadar 10 yıllık zamanaşımı süresi dolduğu, zamanaşımını durduran ve kesen nedenlerin varlığının ispatlanamadığı ve davalının zamanaşımı def'inin kabulüne dair değerlendirme maddi gerçeğe ve yasaya aykırılık teşkil ettiğinden ıslah edilen kısım yönünden davanın reddedilmesinin isabetsiz olduğunu, Yukarıda arz ve izah ettiğimiz gerekçelerle, öncelikle tehiri icra taleplerinin kabul edilerek ilamlı icra takibinin istinaf incelemesi sonuçlanıncaya kadar durdurulmasınının yanı sıra müvekkili aleyhinde istinaf başvurularının kabulü ile eksik ve hatalı değerlendirme ile verilen usul ve yasalara aykırı 18.04.2025 tarihli 2024/26 E. ve 2025/358 K. sayılı davanın kısmen kabulüne dair kararın, kısmen reddedilen kısmı yönünden kaldırılarak yeniden esas hakkında inceleme yapılarak davanın tam kabulüne karar verilmesinin yanı sıra vekalet ücreti ve yargılama giderlerinin karşı yana tahmilini karar verilmesi istemiyle istinaf kanun yoluna başvurmuştur. 2-Davalı vekili tarafından verilen 08.09.2025 tarihli istinaf kanun yoluna başvuru dilekçesi ile özetle; -Bu davanın esası ve davacı yanın taleplerinin, taraflar arasında yapılmış inşaat sözleşmesi uyarınca, alınmış olan inşaat ruhsatı süresinin son bulmuş olması ve tekrar inşaat ruhsatı alınması aşamasında, o tarihte geçerli olan imar mevzuatına ve deprem yönetmeliklerine göre, kabul edilen değerlere göre ödenmek zorunda kalınan bedellerin ve yeni yönetmeliğe göre güçlendirme bedelinin tahsili istemi hususunda olduğunu, -Yerel Mahkemenin önceki 2014/353 Esas ve 2020/568 Karar sayılı ilamında, işbu itiraza konu olan 2024/26 Esas ve 2025/358 Karar ayılı ilamında ve İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Daire’sinin 2021/805 Esas ve 2023/2538 Karar sayılı ilamında kabul edildiği üzere; “taraflar arasında görülen ve Yargıtay incelemesinden geçerek kesin hüküm haline gelen İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2006/479 Esas ve 2009/453 Karar (Bozma öncesi İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/1013 Esas ve 2004/472 Karar) sayılı davasında; taraflar arasında yapılan inşaat sözleşmesinin taraflar arasında 23.03.1998 tarihide feshedilmiş olduğu kabul edilmiştir.” dendiğini, -Bu fesih tarihinin tartışmasız olduğunu, taraflarca kabul edildiğini, taraflar arasındaki sözleşmenin 23.03.1998 tarihinde feshedilmiş olduğunun kabulünün artık kesin hüküm ile sabit olup, bu hususun mahkemeyi ve tarafları bağladığını, bu hususun artık tartışmasının yapılamayacağını, burada mahkemenin araştırması, tartışması gereken hususun sözleşmenin feshi tarihinde; henüz inşaatın başında davalının almış olduğu inşaat ruhsatının sona erip ermediği ve ne zaman sona ereceği konusunda olduğunu, ısrarlı taleplerine rağmen mahkemenin bu taleplerini görmezden gelip, ilgili belediyeye sormadığını, sanki inşaat ruhsatı müvekkilinin sözleşme ile bağlı olduğu dönemde sona erdiğini ve müvekkili tarafından yenilenmemiş olduğunun kabul edildiğini, mahkemece öncelikle araştırılması gerekenin İnşaat ruhsatının yenilenmemesi, davalının kusuru mudur yoksa davacı yanın kusuru mudur konularında olması gerektiğini, davacı ve davalı biraraya gelerek aralarında yapmış oldukları inşaat sözleşmesini 23.03.1998 tarihinde feshettiklerine göre; bu taih itibarı ile inşaat ruhsatını davalı yenilememiş ve ruhsat süresinin son bulduğunu, eğer inşaat ruhsatı 23.03.1998 tarihinde son bulmuş ise bunu yenilememenin davalının kusuru olduğunu ve bu sebeple uğranılan zararı ödemekle yükümlü olduğunu, fesih sözleşmesinin yapıldığı 23.03.1998 tarihinde inşaat ruhsatının son bulmadığını ve süresi devam ediyorsa bu durumda 23.03.1998 tarihinden sonra bu ruhsatı yenilemeyen davacı tarafın sorumlu olduğunu, bu davanın özü ve esas araştırılması gerekenin bu konu olduğunu, -İnşaat ruhsatı süresinin 5 yıl olduğunu, ilk inşaat ruhsatının 02.07.1993 tarihinde alındığına göre 5 yıl 02.07.1998 tarihinde son bulduğunu, tadilat ruhsatının ise 26.05.1994 tarihinde alındığını, 5 yıllık sürenin 26.05.1999 tarihinde son bulduğunu, mahkemeye bu hususun yani inşaat süresinin ne zaman sona erdiğinin Belediyeden sorulmasını talep etmelerine rağmen, sormadığını ve araştırmadığını, bundan sonra tüm incelemelerin davalı müvekkilinin inşaat ruhsatını yenilemediği senaryosu üzerine kurulduğunu ve hükmün bu şekilde verildiğini, kaldı ki, yüksek mahkeme de 29.12.2023 tarihli gerekçeli kararında; (hükümden önceki son paragrafında) “Bu durumda ilk derece mahkemesince uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek ölçüde önemli delillerin toplanmamış veya değerlendirilmemiş olması ya da talebin önemli bir kısmı hakkında karar verilmemiş olması nedeniyle, istinaf istemine konu karara yönelik denetim yapılması mümkün değildir” dendiğini, bu sebeple yerel mahkemenin incelemesinin eksik ve hatalı olduğunu, kusur sorumluluğunun kime ait olduğunu belirlemediğini, kararın eksik ve hatalı olup, öncelikle bu hususun araştırılması ve kararın kaldırılmasının gerektiğini, -Yerel Mahkemece alınan tüm bilirkişi raporlarında inşaata ilişkin değerlendirmelerin, Yalova depremi sonrası çıkarılmış bulunan yönetmeliklere yani tarafların sözleşmeyi feshettikleri 23.03.1998 tarihi sonrası çıkarılan yönetmelikler esas alınarak, yapılmış değerlendirmeler olduğunu, 23.03.1998 sonrası çıkarılan yönetmeliklere göre; gerek beton ve gerekse demir değerlerin tutmayacağının izahtan vareste olduğunu, inşaat ruhsatının alındığı 02.07.1993 ve tadilat ruhsatının alındığı 26.05.1994 tarihlerinden sonra sözleşmenin fesih tarihine kadar olan süre içerisinde yapılacak olan tüm imalatlar içinyapılarda uyulması zorunlu olan yönetmeliğin 1975 yılında çıkarılan deprem yönetmeliği olduğunu, dolayısı ile davalı müvekkilinin bu yönetmelik kriterlerini esas alarak inşaata başladığını ve yapımına başlandığını, -Taraflar arasındaki sözleşmenin feshedildiği 23.03.1998 tarihi sonrası davalının inşaata devam etmesi veya imalat yapması mümkün olmadığına göre, bu tarihe kadar yapılan yapının mevcut 1975 yılı yönetmeliğine göre incelenmesinin gerektiğini, 23.03.1998 tarihinden sonraki çıkarılan yönetmeliklerde esas alınan değerlerin, davalıyı ve yapılan imalatı bağlamayacağının açık olduğunu, mahkemenin bu incelemeyi yaptırmadığını ve davalı yanın tek taraflı dava öncesi yaptırmış olduğu ve daha sonraki yönetmeliklere göre yapılan bilirkişi raporlarını esas alarak hüküm kurduğunu, bunun yanlış ve kabul edilemeyeceğini, dava dosyası içerisinde 1975 yılı yönetmeliği dahi olmadığını, -Esasen davalının, sözleşme ilişkisinin sona ermesinden sonra mevzuatta meydana gelen değişikliklere, sözleşme ilişkisinin yürürlükte olduğu süre içinde uymadığı iddiası ile bir dava açılmasının da mümkün olmadığını, başka bir deyişle, davacının, güçlendirme bedeli adı altında, davalının işi yaptığı sırada yürürlükte olmayan ve bilahare çıkarılan yasa ve ikincil düzenlemelerde öngörülen hale getirme anlamında tüm güçlendirme bedelini davalıdan talep ve tahsil etme hakkı bulunmadığını, davalının, ancak, kendisinin işi yaptığı sırada yürürlükte bulunan mevzuata göre ayıplı olduğu iddia edilen yaptığı işlerin giderimi ile yükümlü olduğunu, buna ilişkin olarak dilekçelerinde 15. HD.’nin, 01.10.2018 tarih ve E. 2018/599, K. 2018/3480 sayılı kararına değinildiğini, -Taraflar arasında görülerek sonuçlanan ve kesin hüküm haline gelen İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2006/479 Esas ve 2009/453 1975 yönetmeliğine göre olması gereken 3.14 beton değerinin hesaplama yapılır iken % 50 emniyet payı ile yapıldığını, binalardaki emniyet payları dikkate alındığında bu binaların beton değerlerinin aranılan oranda olduğunu ve dayanıklılığının yüksek olduğunun tespit edildiğini ve kabul edilmiş iken, sözleşmenin feshi tarihinden sonraki yönetmeliklerin esas alınarak inceleme yapılmasının kabul edilemeyeceğini, dolayısı ile yerel mahkemenin kararına esas aldığı bilirkişi incelemelerinin sözleşmenin feshi tarihi sonrası döneme ait yönetmeliklere göre yapıldığını, yanlıştır ve kabul edilemeyeceğini, dolayısı ile mahkemenin ve yapılan bilirkişi incelemelerinin sözleşmenin fesih tarihinden önceki mevzuata göre inşaatın yapımını ve beton değerlerini esas alınarak incelenmesi ve değerlendirilmesi gerekir. aksi halde sözleşmenin fesih tarihinden günümüze kadar yaşanan depremler nedeni ile beton değerleri ve yönetmelikler çok kez değiştiğini, fesih tarihinden sonra bu değişikliklerin kabul edilmesinin söz konusu olamayacağını, sözleşmenin fesih tarihi kabul edilen ve kesinleşen 23.03.1998 tarihinde, davalının üstlendiği inşaatın geçerli ruhsatının varolup, davacı tarafından bu ruhsata göre, sözleşmenin fesih tarihinden sonra yeniden inşaat ruhsatı almak ve inşaatı bitirerek oturma raporu almanın mümkün olduğunu, bu sebeple yerel mahkeme kararının eksik ve yanlış incelemeye dayandığını, kararın bu hali ile istinaf incelemesi sonrası kaldırılmasının gerektiğini, -Davacı yanın iddiası ve yerel mahkemenin gerekçeli kararında kabulü; davalının yüklenici olduğu aynı zamanda TUS ve MUS sorumluluğu yani inşaatın fenni mesulü olduğu hususunda olduğunu, fenni mesullerin, yükümlülüklerine dair taahhütnameyi ilgili idareye vermek zorunda olduğunu, konuya ilişkin 3194 sayılı İmar Kanununun 28. maddesinde açıkça ifade edildiği şekilde; yapı sahibine ve idareye karşı sorumlu olan fenni mesul mimar ve mühendisler, uzmanlık alanlarına göre; yapının tesisatı ve malzemeleri ile birlikte, bu kanuna ve diğer ilgili mevzuata uygulama imar planına, ruhsata, ruhsat eki etüt ve projelere, standartlara ve teknik şartnamelere uygun olarak inşa edilmesini denetlemekle görevli olduğunu, fenni mesullerin, mesuliyet üstlendikleri yapı ile alakalı olarak yapı müteahhitliği, şantiye şefliği, taşeronluk ve malzeme satıcılığı yapamayacağını, yapı sahibinin, yapının fenni mesuliyetini üstelenemeyeceğini, keza 13.07.2001 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak 13.08.2001 tarihinde yürürlüğe giren 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkındaki Kanunun 3. Maddesi de aynı yönde düzenlendiğini, davalının yüklenici olarak, üstlendiği inşaatın TUS veya MUS sorumlusu olarak fenni mesul olmasının eşyanın tabiatına aykırı olduğunu, dolayısı ile bilirkişi incelemelerinde bilirkişilerin yüklenici davalının aynı zamanda fenni mesul olarak kabulleri ile yerel mahkemenin gerekçeli kararında bu kabulünün yanlış olduğunu, kabul edilemeyeceğini, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 2020/2457 Esas ve 2020/3939 Karar sayılı 16.11.2020 tarihli kararının da bu yönde olduğunu, -Taraflar arasında evvelce görülen ve kesin hüküm niteliğinde bulunan, İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2006/479 Esas ve 2009/453 Karar (Bozma öncesi İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/1013 Esas ve 2004/472 Karar) sayılı davasında; davacı tarafın inşaatın ayıplı ve kusurlu olduğu yönünde iddiada bulunduğunu ve mahkemeden talep ettiği eksik ve kusurlu işler tutarını 18.977 TL'nin tahsiline karar verildiğini, HMK 303/1 maddesi gereği; her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olmasının gerektiğini, her iki davanın tarafları aynı olmakla birlikte, her iki davanın sebebi taraflar arasında yapılmış bulunan aynı inşaat sözleşmesine dayandığını, her iki davanın konularının da aynı olduğunu, her iki davada davalının eksik ve kusurlu imalatına ilişkin alacak talebinde bulunulduğunu, bu sebeplerle HMK 3030/1 maddesi gereğince kesin hüküm olduğunu ve ikinci açılan davanın kesin hüküm nedeniyle reddinin gerektiğini, buna ilişkin olarak dilekçelerinde emsal 15. Hukuk Dairesi’nin, 09.01.2019 tarih ve E. 2018/623, K. 2019/86 sayılı kararına değinildiğini, bu kararda görüldüğü üzere, güçlendirme bedelinin, esasen, eserdeki sözleşmeye ve işin yapıldığı tarihte yürürlükte olan mevzuata göre ayıpların giderilmesine ilişkin bedel olduğunu ve bu talebin de davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 360. Maddesi çerçevesinde bir talep olduğunu, davacının, İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin, 03.12.2009 tarih ve E. 2006/479, K. 2009/453 sayılı kararıma konu davada, eksik kusurlu imalatlar ile bu imalatlardan kaynaklanan zararların giderim bedeli olan 27.788.000.000 TL.’nin tazmin ve tahsiline, davalının yapmakta direnmesi nedeni ile kooperatifçe yaptırılan proje tadilat bedeli olan 12.996.000.000 TL.’nin tazmin ve tahsiline, halen devam eden, sözleşme konu islerin süresi içinde ve yasal şartlarına haiz şekilde teslim edilmemesinden kaynaklanan 113.640.000.000 zararın tazmin ve tahsiline karar verilmesini talep ettiğini, başka bir deyişle, davacının, sözleşmesi ve işin yapıldığı tarihte yürürlükte olan mevzuat çerçevesinde, eksik ve kusurlu imalattan kaynaklanan zararlarının giderilmesini talep ettiğini, keza, davayı açtığı tarih olan 23.07.2002 tarihinde sözleşmenin devam ettiğini ileri sürerek, sözleşme konusu işlerin süresi içinde ve yasal şartları haiz şekilde teslim edilmemesinden kaynaklanan zararlarının tazminini talep ettiğini, -İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin, 03.12.2009 tarih ve E. 2006/479, K. 2009/453 sayılı kararında, eksik ve kusurlu işler tutarının 18.977,00 TL., tadilat proje bedeli 9.274,00 TL. kira kaybı tutarı 15.587,880 TL. olmak üzere davacının toplam alacağının 43.838,880 TL. olmakla beraber, davalının yaptığı fazla işler tutarının 5.397,291 TL. olup, bu miktarın davacı alacağından mahsubu yapıldığında, davacı alacağının 38.441,59 TL. olduğu anlaşıldığından, davanın kısmen kabulüne ve reeskont faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, davacının fazlaya ilişkin taleplerinin reddine karar verildiğini, dolayısıyla, davacının bu davadaki talepleri dikkate alındığında, esasen davacının İzmir 4. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2014/353 E. sayılı dosyasında yer alan taleplerinin aynı olduğu ve kesinleşmiş mahkeme kararına konu olup; ilamda belirtilen tutarın davacı tarafından tahsil edildiği dosya münderecatı ile sabit olduğunu, davanın tarafları ve dava sebeplerinin de aynı olduğunu, ayrıca, davacı, her ne kadar dilekçesinde, davalının fiilleri sebebiyle yapıların ruhsatsız olduğundan söz etmiş ise de; dilekçesinin (A)(2) kısmında (s. 6) yapıların 2000 yılında yürürlüğe giren Yapı Denetim Yasası gereği, yapıların ruhsatsız hale geldiği açıkça ikrar edildiğini, nitekim davalı müvekkilinin cevap dilekçesinde belirttiği üzere, kesinleşmiş karar çerçevesinde davacı ile davalı arasındaki sözleşmenin fesih tarihinin 23.03.1998 olup; bu tarihte henüz deprem gerçekleşmediğinden, yapı denetimine ilişkin davacının dayandığı yasa ve yönetmelik hükümlerinin uygulanmadığını, keza, taraflar arasında sözleşmenin feshedildiği tarihte, inşaatın ana ruhsatı ile tadilat ruhsatının mevcut olduğunu, 23.03.1998 tarihinden sonra inşaat ruhsatının yenilenmediğini ve düşürülmüş ise bunun sorumlusunun davalı değil davacı kooperatifin kendisi olduğunu, -Her ne kadar davacının, davalının yüklenici, TUS ve MUS olarak üç sıfattan dolayı sorumluluğunun bulunduğunu ileri sürmekte ise de; esasen, davacının davasının her üç sıfat yönünden de dayanağı, taraflar arasındaki sözleşme olup; sözleşmeye aykırılık sebebiyle, uğranılan zararların tazmininin talep edildiği İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin, 03.12.2009 tarih ve E. 2006/479, K. 2009/453 sayılı dosyada sözleşmeye aykırılık değerlendirildiğini ve karara bağlandığını, ayrıca, söz konusu dosyada, sözleşme hükümleri çerçevesinde davalının (hangi sıfatla olursa olsun) tüm sorumluluğunun değerlendirildiğini ve karara bağlandığını, sonuç itibariyle, dava, davacının lehine sonuçlanıp kesinleştiğini, keza zararın da aynı zarar olup; hangi sıfatla bu zararın verildiğinin herhangi bir öneminin olmadığını, bu itibarla, davacının, bu kez yüklenici, TUS ve MUS sıfatından bahsederek, aynı sözleşme hükümlerine istinaden suni ayırımlar yaparak, yeniden tazminat talebinde bulunmasının mümkün olmadığını, keza, sözleşmenin fesih tarihinin 23.03.1998 olup; sözleşmede belirtilen ve davacının dayandığı TUS ve MUS sorumluluğuna ilişkin hükümlerin de artık fesih ile birlikte geçersiz hale geldiğinden, dava tarihi itibariyle, davalının halen TUS ve MUS sıfatı ile sorumluluğunun bulunduğundan bahisle dava açılması olanağının olmadığını, bu itibarla, İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin, 03.12.2009 tarih ve E. 2006/479, K. 2009/453 sayılı kararın, İzmir 4. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin, 2014/353 E. sayılı dosyası kapsamında, kesin hüküm niteliği taşıdığını, bu sebeple mahkemece davanın öncelikle kesin hüküm nedeniyle incelenerek reddine karar verilmesinin gerektiğini, buna ilişkin olarak dilekçelerinde Yargıtay HGK’nun 13.03.2015 tarih ve E. 2013/7-1728, K. 2015/1036 sayılı kararına değinildiğini, bu durumda ilk davada verilen kararın bu HGK kararını dikkate alınması durumunda ikinci dava için kesin hüküm oluşturacağını, yerel mahkeme kararı ve Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Daire’si kararı ile her ne kadar kesin hüküm itirazları reddedilmiş ise de itiraza konu kararın bu yönü ile de usule aykırı ve yanlış olduğunu, Açıklanan nedenlerle; usul ve yasaya aykırı bulunan İzmir 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2024/26 Esas ve 2025/358 Karar sayılı ilamına karşı, istinaf başvurusunun kabulü ile duruşmalı olarak incelenmesine ve yerel mahkeme kararının kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmesi istemiyle istinaf kanun yoluna başvurmuştur. DELİLLER, DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE: İstinaf kanun yolu başvurusuna konu edilen karar hakkında; HMK.nın 355. maddesindeki düzenleme uyarınca, istinaf dilekçesinde belirtilen nedenler ve kamu düzenine ilişkin aykırılık bulunup bulunmadığı yönü gözetilerek yapılan inceleme sonucunda; Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. İlk derece Mahkemesi tarafından davanın kısmen kabulüne karar verildiği; verilen kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edildiği görülmüştür. Davacı kooperatif vekili, davacı ile davalı arasında imzalanan inşaat sözleşmesi kapsamında davalının yüklenici sıfatı nedeniyle sorumluluğu, proje müellifi olması nedeniyle projenin teknik olarak uygulanmasından kaynaklanan sorumluluğu ve fenni mesul olarak denetleme görevini usulüne uygun olarak yerine getirmemesinden kaynaklanan sorumluluğu bulunduğunu, davalının bu sorumluluklarını kasıtlı olarak ihlal ederek yerine getirmediğini, davacı kooperatif ortaklarının can ve mal emniyetini ihlal ettiğini, ruhsatsız yapılaşmaya neden olduğunu aynı zamanda mukavemetsiz binalar yapmak suretiyle güçlendirme gerektiren çürük bina yaptığını, yaptığı tüm inşaat binalarının ruhsatsız hale geldiğini, gizli ayıplı mal teslimi yanında sözleşme yükümlülüğünü yerine getirmediğini belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 250.000,00 TL zararın ticari avans faiziyle birlikte tahsili istemiyle eldeki davayı açtığı, yargılama esnasında ıslah dilekçesiyle talebini 7.900.000,00TL'ye yükselttiği görülmüştür. Davalı vekili ise, taraflar arasında akdedilen eser sözleşmesinin karşılıklı anlaşma ile 23.03.1998 tarihli tutanakla feshedildiğini, sözleşmenin fesih tarihinin binanın hukuken teslim tarihi olduğunu, bu tarihte inşaatı teslim alan tüm eksik ve ayıpları tespit etmekle yükümlü olan davacının ayıpları davalı yükleniciye bildirmeye mecbur olduğunu, sözleşmenin 1998 yılında feshedildikten sonra davacı kooperatifin yapılan binalara yerleştiğini ve binaları fiilen kullandığını, 2004 yılında yapılan karot testlerinden çıkan sonuçlara göre davalının sorumlu tutulmasının mümkün olmadığını, davanın zamanaşımına uğradığını, davacının davalıyı MUS ve TUS sözleşmeleriyle sorumlu tutmak istediğini, ancak söz konusu sözleşmelerin 1993 yılında yapıldığı ve yasal süresinin 5 yıl olduğunu, 5 yıllık süreden sonra yenilenmediğinden sorumluluğun kendiliğinden sona erdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Davacı iş sahibi kooperatif ile davalı yüklenici arasında 1993 yılında imzalanan inşaat sözleşmesi ve 09.08.1995 tarihli ek sözleşme ile davalı yüklenici, davacı kooperatife ait İzmir İli ... İlçesi ... mahallesi ... ada ... parsel sayılı arsa üzerinde bedeli karşılığında 4 bloktan oluşan 40 adet daire ve 24 adet tribleks villa yapmayı üstlenmiştir. Asıl sözleşmenin 6.maddesinde inşaat ruhsatının alınması ve yer tesliminden en geç 15 gün içinde yüklenicinin inşaata başlayacağı ve 36 ay içinde kooperatife ait villa ve dairelerin tüm alt yapısı ve çevre düzenlemeleriyle birlikte inşaatların tamamlanmış olarak teslim edileceğinin kararlaştırıldığı; inşaat ruhsatının 02.07.1993 tarihinde alındığı, davalı yükleniciye yer tesliminin 30.07.1993 tarihinde yapıldığı anlaşılmıştır. Davacı kooperatif tarafından davalı yüklenici aleyhine,Bornova 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2002/788 esas sayılı dosyası ile fazlaya ilişkin hakları saklı tutularak dava konusu inşaattaki eksik ve ayıplı işler ile bu imalatlardan kaynaklı zararların giderim bedeli, proje tadilat bedeli ve gecikme tazminatı talebiyle dava açıldığı; yargılamaya İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/1013 esas sayılı dosyasında devam edildiği; 05.10.2004 tarih ve 2004/472 sayılı karar ile davanın kısmen kabulüne karar verildiği; verilen karar Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 2005/199 esas ve 2005/5772 karar sayılı ilamı ile bozulduğu; bozma sonrası yargılamanın devam ettiği İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2006/479 esas ve 2009/453 karar sayılı ilamı ile eksik ve kusurlu işler bedeli 18.977,00 TL, tadilat proje bedeli 9.274,00 TL, kira kaybı tutarı 15.587,88 TL olmak üzere davacı alacağının 43.838,88 TL olduğunun kabulü ile yüklenicinin yaptığı fazla işler tutarı olan 5.397,29 TL'nin mahsubu ile bakiye 38.441,59 TL'nin dava tarihi olan 23.02.2002 tarihinden itibaren işleyecek değişen oranlardaki reeskont faiziyle tahsiline karar verildiği; kararın Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 21.07.2010 tarih, 2010/1726 esas ve 2010/4248 karar sayılı ilamı ile onanarak ve yine aynı dairenin 21.04.2011 tarih, 2010/6732 esas ve 2011/2446 karar sayılı ilamı ile karar düzeltme isteminin reddine karar verilerek kesinleştiği görülmüştür. Davalı yüklenici vekili tarafından kesinleşen bu dava ile eldeki davada davacı kooperatifin eksik ve kusurlu işlere yönelik alacak talebinde bulunduğundan kesin hüküm bulunduğunu ve ikinci açılan davanın bu nedenle reddi gerektiğini ileri sürmüş ise de; eldeki davanın 20.09.2004 tarihinde ... firması tarafından gerçekleştirilen inceleme neticesinde inşaattaki beton değerlerinin düşük olduğunun tespiti üzerine davacı tarafça sözkonusu ayıbın giderilmesi istemiyle açıldığı anlaşılmıştır. Bir davaya ait şekli anlamda kesinleşmiş olan hükmün diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir. Bu hali ile ilk davada, ayıplı iş olarak dava konusu yapılmayan bu hususun zamanaşımı süresi içinde sonradan eldeki dava ile ileri sürülmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır. İlk açılan dava ile eldeki davada eksik ve ayıplı iş olarak ileri sürülen hususlarda farklılık olması nedeniyle ilk davada verilen kararın ikinci dava için kesin hüküm oluşturmayacağından davalı vekilinin istinaf istemi yerinde görülmemiştir. Taraflar arasında görülen İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesinin temyiz incelemesi neticesinde Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 2005/199 esas ve 2005/5772 karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere taraflar arasında imzalanan 23.03.1998 tarihli "görüşme tutanağıdır" başlıklı belge ile davalı yüklenici işten el çektirildiğinden bu tarih itibarıyla taraflar arasındaki sözleşmenin feshedildiği anlaşılmıştır.
Somut olayda taraflar arasındaki uyuşmazlık eser sözleşmesinden kaynaklanmakta olup eserin ayıplı imal edilip edilmediği, ayıplı imal edilmiş ise giderim bedeli konularında toplanmaktadır. Sözleşme tarihi itibariyle yürürlükte olan 818 sayılı BK 355 ve devamı maddelerine göre yüklenici imâl ettiği şeyi özenle ve sözleşmedeki amacına uygun ifa etmekle yükümlüdür. Yine 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 362/3. maddesi ''Yapılan şeydeki kusur, sonradan meydana çıkarsa iş sahibi, vakıf olur olmaz keyfiyeti müteahhide haber vermeye mecburdur. Aksi takdirde iş sahibi kabul etmiş sayılır.'' hükmünü içermektedir. Yüklenicinin iş sahibine olan borçlarına aykırı olarak, imâlini yüklendiği eserin ayıplı olması durumunda; iş sahibi, açık ayıplarda BK'nın 359, gizli ayıplarda ise 362. maddeleri hükümlerine uygun olarak ihbarda bulunduğu takdirde, aynı Kanun'un 360. maddesinde tanınan hakları kullanabilir. Eksik iş, sözleşme ve eklerine göre yapılması kararlaştırıldığı halde tam yapılmayan iştir. Ayıplı eser sözleşmede kararlaştırılan vasıfları veya olmasından vazgeçilmez bazı vasıfları taşımayan eserdir. Diğer anlatımla ayıp, bir malda ya da eserde sözleşme ya da yasa hükümlerine göre normal olarak bulunması gereken niteliklerin bulunmaması ya da bulunmaması gereken bozuklukların bulunmasıdır. Ancak, kasten sakladığı bozukluklarla, usulüne uygun yapılan gözden geçirmede fark edilemeyecek ayıplar için yüklenicinin sorumluluğu devam eder. Eğer, meydana getirilen eserin, teslim alındığı sırada usulüne uygun yapılan gözden geçirme ile var olan bozukluğu görülmemişse, ortada gizli bir ayıbın olduğu kabul edilir. Açık ayıplar, eserin tesliminden sonra, işlerin olağan akışına göre imkan bulunur bulunmaz bizzat yapılan veya uzmanına yaptırılan gözden geçirme sonucu saptanınca, uygun sürede (BK m.359); gizli ayıplar da ortaya çıkar çıkmaz, gecikmeksizin yükleniciye bildirilmelidir (BK m. 362/III). Ayıp bildirimi süresinde yapılmadığı takdirde iş sahibi bu ayıbı örtülü olarak kabul etmiş sayılır. Eğer eser iş sahibinin beklediği amacı karşılamıyorsa kural olarak ayıplı yapıldığı kabul edilir. Ayıp ihbarının yazılı olarak yapılması zorunlu olmayıp süresinde ayıp ihbarının yapıldığı her türlü delille ve tanık beyanıyla dahi kanıtlanabilir. Yine ayıp bedelinin de ayıbın ortaya çıktığından itibaren geçecek makul süre dikkate alınarak hesaplanması gerekir. Somut olayda davalı yüklenici tarafından dava konusu inşaatta, inşaata ait onaylı statik ve betonarme projelerine göre uygulanması gereken beton değeri C14(B160) olması gerekirken, 20.09.2004 tarihinde ... firması tarafından ve 25.07.2013 tarihinde icra edilen keşif ile alınan karot numunelerinin Dokuz Eylül Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen incelemesinde beton sınıfı ortalama yaklaşık C8 olarak bulunmuştur. Buna göre beton kalitesi projede öngörülen vasıfta olmadığından davalı yüklenicinin edimini gizli ayıplı olarak ifa ettiği, ayıbın 20.09.2004 tarihinde laboratuvar incelemesi neticesinde ortaya çıkması karşısında tarafların bir araya gelerek düzenledikleri 25.10.2004 tarihli "Toplantı Tutanağıdır" başlıklı belge içeriği ile süresinde davalıya ayıp ihbarında bulunulduğu; davalı yüklenicinin ayıba karşı tekeffül hükümlerine göre sorumlu olduğu anlaşılmıştır. Sözkonusu yapıların mevcut durumda ruhsatsız olduğu, yapıların ruhsatlı duruma getirilebilmesi için yürürlükteki yasa ve yönetmeliklere uygun olarak inşaat ruhsatına esas projelerin hazırlanması gerektiği, bu nedenle yapıların 2007 yılı Deprem Yönetmeliğine uygun hale getirilmesi zorunlu olduğu anlaşılmıştır. Davalı yüklenici vekili her ne kadar yapıların, inşaat ruhsatlarının alındığı tarihlerde yürürlükte olan yönetmeliklere uygun olduğu, bu nedenle mahkemenin ayıp konusundaki incelemelerini fesih tarihinden önceki mevzuata göre yapması gerektiğini, yargılama aşamasında yapılan incelemelerin fesih tarihinden sonraki zaman diliminde çıkartılan yönetmelik ve mevzuata göre yapıldığını ileri sürse de, inşaatların taraflar arasındaki sözleşme dikkate alındığında 15.08.1996 tarihinde tamamlanması gerektiği halde bitirilip kooperatife teslim edilmediği, işin gecikmesinde davalının kusurlu olduğu anlaşılmakla yapıların yasal hale gelmesi için gerekli ruhsatların alınabilmesi amacıyla güçlendirme projesi hazırlanarak güçlendirme yapılması gerektiği sabit olup bundan kaynaklanan masraflardan da davalının sorumlu olacağı açık olduğundan Mahkemenin bu husustaki kabulü yerinde olup davalı vekilinin istinaf istemi yerinde görülmemiştir. Ayıplı işlerin giderim bedelinin Yargıtay 15. Hukuk Dairesi'nin 2016/3378 Esas, 2017/2560 Karar sayılı emsal ilamında belirtildiği üzere ayıbın ortaya çıktığı tarihe göre ayıpların giderilmesi için gereken makul süre eklenmek suretiyle bulunacak tarihteki mahalli piyasa rayicine göre (mahalli piyasa fiyatlarına KDV ve yüklenici karı dahil olduğundan belirlenecek miktara KDV ve yüklenici karı eklenmeksizin) belirlenmesi gerektiği; ayıbın ortaya çıktığı tarih ile davanın açıldığı tarih arasında uzun süre varsa davanın geç açılmasında davalı yüklenicinin bir kusuru bulunmadığından artan zarardan davalının sorumlu tutulamayacağı, ayıbın ortaya çıktığı tarih ile dava tarihi arasındaki maliyet farkına (artan zarara) iş sahibinin katlanmak durumunda olduğu; bu kapsamda Mahkemece istinaf kaldırma ilamı doğrultusunda güçlendirme projeleri dikkate alınarak ayıp giderim bedelinin belirlenmesi için güçlendirme projesinden sonra rapor hazırlayan heyetten denetime ve hüküm kurmaya elverişli ek rapor alındığı, sözkonusu ek raporda ayıbın ortaya çıktığı 20.09.2004 tarihinden ayıbın giderilmesi için gereken makul sürenin ortalama 1 yıl olduğundan 2005 yılı birim maliyetlerinden yüklenici karı düşülerek ve KDV hariç ayıbın giderilme bedelinin (güçlendirme maliyetinin) 2.616.444,84 TL olduğunun tespit edildiği görülmüştür. Sözleşme ve dava tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı BK'nın 126/4. maddesi uyarınca maddede sayılan istisnalar dışında eser sözleşmesinden doğan bütün davalar 5 yıllık zamanaşımına tabidîr. Somut olayda yüklenicinin inşaatta kullandığı beton kalitesinin projede öngörülen vasıfta olmadığından ağır kusuru ile akdi gereği gibi yerine getirmediğinden eldeki uyuşmazlığın BK'nın 125. maddesi uyarınca 10 yıllık zamanaşımına tabi bulunduğu anlaşılmaktadır. Somut olayda 26.12.2019 tarihinde harçlandırılan ıslah dilekçesi davalıya 26.01.2020 tarihinde tebliğ edilmiş, davalı süresi içinde verdiği 07.02.2020 tarihli ıslaha cevap dilekçesinde ıslah ile arttırılan kısmın zamanaşımına uğradığını belirterek zamanaşımı def'inde bulunmuştur. Dava açılması saklı tutulan fazla haklar yönünden zamanaşımını kesmez. BK'nın 128. maddesi uyarınca zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. Somut olayda taraflar arasındaki eser sözleşmesi 23.03.1998 tarihinde feshedilmiş olup ıslah tarihine kadar 10 yıllık zamanaşımı süresi dolmuştur. Davacı vekilinin 25.10.2004 tarihli tutanak,10.02.2005 tarihli davalı asilin dilekçesi ve 16.05.2013 tarihli celsede davalı vekilinin mahkeme içi ikrarda bulunduğundan bahisle TBK'nın 154.maddesine göre zamanaşımının kesildiğini iddia etmiş ise de, sözkonusu tutanak içeriklerinden "davalının borcu ikrar" ettiğinin tespit edilemediği, ıslahla arttırılan bölüm ile ilgili zamanaşımını durduran ve kesen nedenlerin varlığı ispatlanamadığından ıslah tarihi itibariyle ıslahla arttırılan kısmın zamanaşımına uğraması nedeniyle bu kısmın reddine karar verilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamadığından davacı vekilinin istinaf istemi yerinde görülmemiştir. Dosya kapsamı, mahkeme gerekçesi ve yapılan değerlendirmeye göre; mahkemece verilen karar usul ve yasaya uygun olup, davacı vekili ile davalı vekilinin istinaf kanun yoluna başvurularının HMK'nın 353/(1)-b-1. maddesi gereğince ayrı ayrı esastan reddine karar verilmesi gerekmiş olup aşağıdaki gibi hüküm kurulmuştur. HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle; 1-İzmir 4. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 18.04.2025 tarih ve 2024/26 Esas, 2025/358 Karar sayılı kararı, usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunduğundan, davacı vekili ile davalı vekilinin istinaf kanun yoluna başvurularının, 6100 sayılı HMK'nın 353/(1)-b-1. maddesi gereğince ayrı ayrı ESASTAN REDDİNE, 2-Davacı vekilinin istinaf başvurusunun reddine karar verilmiş olup, alınması gereken 732,00 TL istinaf karar harcından davacı tarafından peşin olarak yatırılan 615,40 TL harcın mahsubu ile kalan 116,60 TL'nin davacıdan alınarak Hazine'ye gelir kaydına, 3-Davacı tarafından yatırılan 1.683,10TL istinaf kanun yoluna başvurma harcı ile yapılan istinaf kanun yolu giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına, 4-Davalı vekilinin istinaf başvurusunun reddine karar verilmiş olup, alınması gereken 17.077,50 TL istinaf karar harcından davalı tarafından peşin olarak yatırılan toplam (615,40 TL 3.653,97 TL) 4.269,37 TL harcın mahsubu ile kalan 12.808,13 TL'nin davalıdan alınarak Hazine'ye gelir kaydına, 5-Davalı tarafından yatırılan 1.683,10 TL istinaf kanun yoluna başvurma harcı ile yapılan istinaf kanun yolu giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına, 6-Kararın, Dairemizce taraflara tebliğine, Dair, dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda, HMK'nın 361/(1) maddesi uyarınca kararın taraflara tebliğinden itibaren iki hafta içerisinde Yargıtay nezdinde temyiz kanun yolu açık olmak üzere 22.01.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.