Yargıtay · 8. Hukuk Dairesi

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2024/5875 E. 2025/6933 K. – Tapu İptali Ve

Konu: Tapu İptali Ve Tescil

Mahkeme
Yargıtay
Daire
8. Hukuk Dairesi
Esas No
2024/5875
Karar No
2025/6933
Karar Tarihi
Konu
Tapu İptali Ve Tescil

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2017/101 E., 2018/148 K.

Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesi tarafından verilen karar temyiz incelemesi sonunda Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesince bozulmuştur. İlk Derece Mahkemesince bozma ilamına uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanın reddine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararı davacı vekili, davalılar Orman İdaresi vekili, ... vekili ve Hazine vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: K A R A R

Kadastro sırasında, ... ili ... ilçesi ... köyü çalışma alanında bulunan temyize konu 842 parsel sayılı taşınmaz, kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle 21.04.1970 tarihinde ... ... adına tespit edilmiş iken, ... tarafından kadastro komisyonuna yapılan itirazın reddine karar verilmiş ve taşınmaz, tespit maliki adına 29.02.1972 tarihinde tapuya tescil edilmiştir. Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; ... köyünde kain 842 parsel sayılı taşınmazın sınırında bulunan 8.700 m² civarındaki taşınmazın davacı tarafından 1989 yılında ...'den satın alındığını, taşınmaz bölümünün 842 parsel ile birlikte 1950'lerden beri zilyet edilen yer olduğu halde, tapulama çalışmalarında kısmen ağaçlandırma sahası olarak tescil harici bırakıldığını, kısmen de 842 sayılı parsel içinde kaldığını belirterek, tapulama harici bölümün davacı adına tesciline, 842 sayılı parselde kalan bölümün ise tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesince yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne, 16.03.2015 tarihli krokide (A) harfi ile gösterilen 5.513 m² yüzölçümlü, öncesi tapulama harici olan taşınmazın davacı adına tesciline; 842 sayılı parsel sayılı taşınmaz içinde kalan ve (B) harfi ile gösterilen 2.567 m² yüzölçümlü bölüm hakkında açılan davanın, kadastro tespitinin kesinleştiği 1970 yılından itibaren 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12/3. maddesinde yazılı 10 yıllık hakdüşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili ve davalılar Hazine vekili ve Belediye Başkanlığı vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin 29.11.2016 tarihli ve 2016/9510 Esas, 2016/11408 Karar saylı ilamıyla "çekişmeli taşınmazın 1970 yılında yapılan arazi kadastrosunda ağaçlandırma sahası olarak tespit harici bırakıldığı, 2000 yılında kesinleşen orman sınırlarının dışında kaldığı, 1950, 1956, 1988 tarihli memleket haritaları ile 1985 tarihli hava fotoğraflarında açık alanda kaldığı, 1990 tarihli hava fotoğrafında meyvalık görünümünde orman sayılmayan yerlerden olduğu, eğiminin % 1-3 civarında olduğu, üzerinde 30 yaşa kadar çeşitli yaş ve cinste meyva ağacı ile 25 yaşlarında 490 adet bağ omcası bulunduğu, bu şekilde dava tarihine kadar davacı yararına kazandırıcı zamanaşımı yolu ile taşınmaz edinme koşullarının oluştuğu saptanarak yazılı biçimde hüküm kurulmasında isabetsizlik bulunmadığına göre, davalı ... vekilinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddi ile (A) bölümüne yönelik hükmün onanması gerekmiştir. Davacı vekilinin (B) işaretli bölüme yönelik temyiz itirazlarına gelince, davacı, 842 sayılı parselin tapudaki maliki olan ... ...'nun 19.02.1981 tarihinde öldüğünü, kendilerinin bu taşınmazı 1989 yılında satın aldıklarını, tapunun mirasçılara intikal etmediğini ve dava tarihine kadar 20 yıldan fazla zaman geçtiğini iddia etmekle, yalnızca kadastro öncesi nedene değil, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 13/2. maddesine de dayanmaktadır. 4721 sayılı Kanun'un 713/2. maddesi; aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya yirmi yıl önce (…) hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın, tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.” hükmünü içermektedir. Bu fıkrada yer alan (...ölmüş ya da...) ibaresi, Anayasa Mahkemesinin 17.03.20 11... /58-2011/52 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Mahkemece, 713/2. madde hükümlerine dayanılarak açılan dava hakkında bir karar verilmesi gerekirken bu konuda bir araştırma yapılmaması ve hüküm verilmemesi doğru değildir. " gerekçeleriyle temyize konu 842 parsel sayılı taşınmazın (B) bölümüne ilişkin hükmün bozulmasına karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda; "fen bilirkişilerin (B) harfi ile gösterdikleri 2.567,36 m²lik yerin ... ili ... ilçesi ... Mahallesi 842 parsel sayılı taşınmazın içinde kaldığı, bu taşınmazın tapu malikinin ... ... olduğu, tapu malikinin mirasçılarının .... Noterliğine ait ... yevmiye numaralı ve 16.09.2014 tarihli mirasçılık belgesi ile belirlendiği ve tapu malikinin tüm mirasçılarının davalı olduğu, mahallinde dinlenen tanık beyanları ile mahalli bilirkişi beyanları dikkate alındığında davacıların dava ettiği yerin yanında tapu maliki ... ...'nun da yerinin olduğunu bilindiği bu nedenle iptal edilen 4721 sayılı Kanun'un m. 713/2 gereğince "tapu kayıtlarından malikinin kim olduğu anlaşılmayan veya ölmüş olan " ibaresinin dava konusu (B) harfi ile gösterilen yer için ileri sürülemeyeceği ve tapu maliki ile tapu malikinin mirasçılarının tespit edilebilir olduğu" gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 16.03.2015 tarihli rapor ve krokisinde (A) harfi ile gösterdikleri 5.513,56 m²lik yere ilişkin yeniden karar verilmesine yer olmadığına, 16.03.2015 tarihli rapor ve krokisinde (B) harfi ile gösterdikleri yere ilişkin davanın reddine, bir kısım davalılar, davalılar Orman İdaresi, ... ile Hazine kendisini vekille temsil ettirdiğinden AAÜT'ne göre 2.180,00 TL vekalet ücretinin davacı taraftan alınarak kendilerini vekille temsil ettiren davalı tarafa verilmesine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili, davalılar Orman İdaresi vekili, ... vekili ve Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, 4721 sayılı Kanun'un 713/2. maddesinde düzenlenen malikinin 20 yıl önce ölmüş olması nedeniyle tapu kaydının hukuki kıymetini yitirdiği iddiasına dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Kural olarak, tapulu bir taşınmazın olağanüstü zamanaşımı yoluyla iktisabı mümkün değildir. Ancak kanunun açıkça izin verdiği ayrık durumlarda tapulu bir taşınmazın tamamının veya belli bir payının koşulları oluştuğu takdirde olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanılması mümkün olabilir. Kanunda düzenlenen ayrık hallerden biri de 4721 sayılı Kanun'un 713/2. maddesidir. Anılan fıkranın önceki düzenlemesinde “aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılmayan veya 20 yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir” denilmiştir. Anılan kanuni düzenlemelere göre; tapulu bir taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi adına tesciline karar verilmesi için, malikin ya da paydaşın ölmüş olması, yukarıda açıklanan koşullarda en az 20 yıl süre ile zilyet olunması ve bu süre içinde tapu kaydının intikal görmemesi gerekmektedir. Başka bir anlatımla, belirtilen koşulların tamamlanmasıyla mülkiyet kendiliğinden zilyede geçmiş olur. Mahkemece, sonradan verilen iptal ve tescile ilişkin karar yenilik doğurucu (inşai) nitelikte olmayıp, önceden doğmuş mülkiyet hakkının belirlenmesi niteliğindedir. Her ne kadar, 4721 sayılı Kanun'un 713. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “…ölmüş…” sözcüğü, Anayasa Mahkemesinin 17.03.2011 tarihli ve 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı kararıyla iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmişse de; Anayasa'nın 153/5. fıkrasında “iptal kararlarının geriye yürüyemeyeceği” açıklanmıştır. Nitekim Anayasa Mahkemesi de, 12.12.1989 tarihli ve 1989/11 Esas, 1989/48 Karar sayılı kararında iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralını kabul etmek suretiyle, hukuksal ve nesnel alanda sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadar ki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır. Tüm bu açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde; 4721 sayılı Kanun'un 713/1 ve 2. fıkralarına dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil davalarında, koşullarına uygun olarak 20 yıllık zilyetlik süresinin tamamlandığı anda mülkiyetin kazanıldığının ve zilyet lehine kazanılmış (müktesep) hak doğduğunun kabulü gerekmektedir. Şu halde, Anayasa Mahkemesince yürürlüğün durdurulması kararının verildiği 17.03.2011 tarihi ya da davanın açıldığı tarihten hangisi önce ise, o tarihe kadar zilyet lehine mülkiyeti kazanma koşulları tamamlanmışsa, tapunun iptaliyle zilyet adına tesciline karar verilmesi gerekmektedir. Dava konusu 842 parsel sayılı taşınmaz 21.04.1970 tarihinde kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle ... ... adına tespit edilmiş ve 29.02.1972 tarihinde tapuya tescil edilmiştir. Tapu maliki ... ... 1981 yılında vefat etmiştir. Davacı ... ... dava konusu taşınmazın zilyetliğini 06.06.1989 tarihli satış senedi ile dava dışı ... isimli kişiden satın almıştır. Mahalli bilirkişi beyanlarında dava konusu yeri davacının 30-35 yıldır kullandığını, 19.03.2015 tarihli orman bilirkişi raporunda taşınmazın 1985 yılı hava fotoğrafında (A) harfi ile gösterilen kısmında herhangi bir tarımsal faaliyet olmayan, orman olmayan alan olduğu, (B) harfi ile gösterilen kısmın ise kısmen açıklık kısmen bağlık olduğu, 1999 yılı hava fotoğrafında ise (A) ve (B) harfleri ile gösterilen bölümlerin kısmen bağlık kısmen de yapraklı meyve ağacı olduğu, (A) harfi ile gösterilen kısmın 1990 yılına kadar hali arazi iken bu yıldan sonra kullanılmaya başlandığı, (B) harfi ile gösterilen alanın ise 1985 yılında kullanılmaya başlandığı belirtilmiş, 20.03.2015 havale tarihli ziraat bilirkişi raporunda (A) harfi ile gösterilen kısımda 20-25 yaşlarında 490 adet bağ omcası, 25-30 yaşlarında 8 adet ceviz, 20 adet badem, 21 adet erik, 5 adet antep fıstığı ve muhtelif yaşlarda meyve ağaçlarının olduğunu, (B) harfi ile gösterilen kısımda 25-30 yaşında 2 adet badem ve muhtelif yaşlarda meyve ağaçlarının olduğunu, (A) ve (B) harfleri ile gösterilen bölümlerin birlikte kullanıldığının belirtildiği anlaşılmaktadır. Davanın açıldığı tarihte taşınmaz halen ... ... adına tapuda kayıtlı olup mirasçılar adına intikal görmemiştir. Davacı lehine, Anayasa Mahkemesinin 2009/58 Esas ve 2011/52 Karar sayılı kararıyla 4721 sayılı Kanun'un 713/2. maddesindeki "ölüm" sebebini iptal ettiği tarih olan 17.03.2011 tarihine kadar zilyetlikle kazanma koşullarının oluştuğu mahalli bilirkişi beyanları, dosya kapsamında aldırılan bilirkişi raporları ve hava fotoğrafları incelemesinden anlaşılmış olup, İlk Derece Mahkemesince yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler gereği davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir. SONUÇ: Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, İstek halinde peşin harcın temyiz edenlere ayrı ayrı iadesine, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440/1. maddesi uyarınca Yargıtay ilamının tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine,

24.11.2025 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Eldeki davada 4721 sayılı Kanun'un 713. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen maliki 20 yıl önce ölmüş olması nedeniyle tapunun hukuki değerini yitirdiği iddiası uyuşmazlığın temelini oluşturmaktadır. Bilindiği üzere, 4721 sayılı Kanun'un 713. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "... maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya yirmi yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir." şeklindeki düzenlemede geçen "ölmüş" ibaresi Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir (bkz. AYM, E.2009/58, K.2011/52, 17/03/2011). Anayasa Mahkemesi anılan iptal kararında ilk olarak tapuya kayıtlı bir taşınmazın malikinin ölmesi halinde, bu taşınmazın sahibinin mirasçıları olduğuna, mirasçıların bu taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkını mirasbırakanın ölümü ile birlikte kanun gereğince tescile gerek kalmadan kazandıklarına vurgu yapmıştır. Mahkeme bu çerçevede "... Medenî Kanun tarafından bir taşınmaz malikinin mirasçılarına tanınmış olan hakların, hak sahiplerince yirmi yıl boyunca kullanılmaması, o kimselerin taşınmazla aralarındaki ilişkiyi fiilen kestiğini göstermiş olsa bile, o taşınmazla aralarındaki hukuksal ilişkinin sona erdiği anlamına gelmez. Mirasçıların devam eden mülkiyet hakkı, taşınmazı fiilen kullanma hakkını içerdiği gibi kullanmama hakkını da içerir. Mülkiyet hakkının mutlaklığı ve tapu sicilinin aleniyeti karşısında, itiraz konusu sözcük uyarınca, zilyedin mirasçılara ait olan mülkiyet hakkını tanımayarak, tek yanlı olarak ortadan kaldırmasına olanak tanınması, mülkiyet hakkını ortadan kaldırdığı gibi, kazanılmış hak ve hukuki güvenlik ilkelerini de ihlal etmektedir." şeklindeki değerlendirmeyle söz konu hükmün Anayasa'ya aykırı olduğunu kabul etmiştir. Buna karşılık Sayın Çoğunluk; aynı maddenin beşinci fıkrasının son cümlesinde yer alan "Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur." şeklindeki düzenlemeden ve Anayasada öngörülen iptal kararlarının geriye yürümeyeceği ilkesinden hareketle "Anayasa Mahkemesince yürürlüğün durdurulması kararının verildiği 17.03.2011 tarihi ya da davanın açıldığı tarihten hangisi önce ise, o tarihe kadar zilyet lehine mülkiyeti kazanma koşulları tamamlanmışsa, tapunun iptaliyle zilyet adına tesciline karar verilmesi gerektiği" sonucuna ulaşmıştır. Anayasanın 153. maddesinin beşinci fıkrasında "İptal kararları geriye yürümez." hükmüne yer verilmiştir. Hiç kuşkusuz bu hükmün getiriliş nedeni kişilerin hukuki güvenliğini sağlamak, bu bağlamda kesinleşmiş hukuki durumların geriye etkili olacak şekilde ortadan kaldırılmasını engellemektir. Ancak bu hükmün amacından bağımsız ve çok katı bir şekilde uygulanması temel hakların kullanımını engelleyen ya da zorlaştıran birtakım hukuki sorunlara neden olabilir. Öte yandan bir anayasal hüküm yorumlanırken o hükmün tek başına değil, sistematik yorum yöntemi kullanılarak söz konusu hükmün Anayasa'nın ilgili diğer hükümleriyle birlikte değerlendirilerek anlamlandırılması gerekir. Bu bağlamda Anayasanın 153. maddesinde anılan hükme yer verilmesine rağmen Anayasa Mahkemesinin somut norm denetime ilişkin görevini düzenleyen Anayasanın 152. maddesinde "Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa'ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır./ Mahkeme, Anayasa'ya aykırılık iddiasını ciddi görmezse bu iddia, temyiz merciince esas hükümle birlikte karara bağlanır./ Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak zorundadır." şeklinde düzenleme bulunmaktadır. Görüldüğü üzere Anayasanın 153. maddesinin anılan hükmünde, Anayasa Mahkemesi kararlarının geriye yürüyemeyeceği düzenleme altına alınmış olmasına rağmen Anayasa'nın 152. maddesinde somut norm denetimi sonucunda verilen iptal kararlarının geriye yürütülmesine izin verilmiştir. Anayasanın 153. maddesindeki bu hükmün sadece itiraz yoluna başvuran mahkeme yönünden değil, itiraz yoluna başvurmayan diğer tüm mahkemeler için de geçerli olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi tarafından verilen iptal kararlarının geriye yürütülüp yürütülmeyeceği ile ilgili tek norm Anayasa'nın 153. maddesi olmayıp bu hususta anılan 152. madde hükmünün de dikkate alınması gerekmektedir. Öte yandan Anayasa'nın "Anayasa'nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü" başlıklı 11. maddesinde "Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır." hükmüne yer verilmiştir. Anayasa'nın 138. maddesinin birinci fıkrasında da "Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasa'ya, kanuna, ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar verirler." denilmiştir. Buna göre hâkimlerin bir uyuşmazlığı çözerken ilk referans olarak ve öncelikle Anayasayı esas almaları ve Anayasa'ya aykırılığı saptanmış bir normun uygulanmasına izin vermemeleri gerekir. Buna koşut şekilde Anayasa'nın 153. maddesinin altıncı fıkrasında da "Anayasa Mahkemesi kararları ... yasama, yürütme ve yargı organlarının, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar." hükmü mevcuttur. Bütün bu hükümler birlikte ele alındığında Anayasa'nın 153. maddesinde belirtilen geriye yürümezlik kuralının sadece kesin hüküm hâlini almış hukuki durumlar yönünden geçerli olduğu; bunun dışında söz konusu kuralın, hukuk güvenliğini sağlamak gayesiyle getirildiği de nazara alındığında kesin hüküm halleri dışında iptal kararlarının geriye yürüyeceğinin kabul edilmesi gerekmektedir (..., ..., (2018). Anayasa Hukuku (Genel Esaslar), 22. Bası, İstanbul: Beta, s.264, 265). Nitekim Anayasa Mahkemesi de 12.12.1989 tarihli, E.1989/11, K.1989/48 sayılı kararında; "Anayasa'nın 152. maddesine göre, itiraz yoluna başvuran mahkemeler, Anayasa Mahkemesince verilecek kararlara uymak zorundadırlar. Bu durumda, itiraz eden mahkeme, elinde bulunan ve Anayasa Mahkemesinin iptal kararından önce açılmış olan bir davayı Anayasa Mahkemesi kararma göre çözecek ve doğrudan iptal kararının etkisini önceye uygulayacaktır. Aynı durum, itiraz yoluna başvurmayan mahkemeler yönünden de geçerlidir. İptal davası veya itiraz üzerine bir kuralın iptali sonucu, Mahkemeler bakmakta oldukları davaları bu karara göre çözmekle yükümlüdürler. Bu sonuç Anayasa'nın, 'Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.' yolundaki 153. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan kuralın sonucudur." demek suretiyle bu sonuca ulaşmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da 21.12.2021 tarihli ve E.2021/(22)9-157, K.2022/1180 sayılı kararında "...yapılan bu açıklamalara göre, somut norm denetimi yoluyla verilen Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının kesin hüküm hâlini almamış derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır." demek suretiyle aynı görüşü benimsemiştir. Diğer yandan kanun koyucu 4721 sayılı Kanun'un 713. maddesinin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları kapsamında zilyedin mülkiyet hakkının oluştuğu anı zilyetlikle taşınmazın iktisap koşullarının oluştuğu an olarak kabul etmiştir. Bu çerçevede kanun koyucunun anılan hükümlerle zilyetlikle kazanılan mülkiyet hakkını güvenceye aldığı söylenebilir. Buna karşılık 4721 sayılı Kanun'un 575. maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesinde mirasın, mirasbırakanın ölümüyle açılacağı belirtildikten sonra aynı Kanun'un 599. maddesinin birinci fıkrasında "Mirasçılar, mirasbırakanın ölümü ile mirası bir bütün olarak, kanun gereğince kazanırlar." hükmüne yer verilmiştir. Buna koşut şekilde Kanun'un 705. maddesinin ikinci fıkrasında mirasçıların, mirasbırakanın bıraktığı taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkına tescilden önce sahip olacakları belirtilmiştir. Bu kapsamda kanun koyucu tapu malikinin ölmesi durumunda mirasçılarının ölüm anıyla birlikte taşınmazın mülkiyetine sahip olduklarını kabul etmektedir. Anılan yasal düzenlemeler mirastan kaynaklanan mülkiyet hakkına ilişkin güvenceler içermektedir. Bu durumda somut olayda zilyetlik yoluyla kazanılan mülkiyet hakkı ile miras yoluyla kazanılan mülkiyet hakkının çatıştığı bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda Anayasa'nın 35. maddesinde miras hakkının mülkiyet hakkından bağımsız bir müstakil hak olarak güvenceye bağlandığı önemle hatırlatılmalıdır. Buna göre miras hakkı, mülkiyetten bağısız olarak anayasal güvenceye sahip medeni bir haktır. Somut olayın koşullarında miras hakkıyla bağlantılı olarak tapu malikinin ölümüyle birlikte mirasçılarının taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkının Anayasa'ya uygunluğu konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Buna mukabil, başkası adına tapuya kayıtlı olan ve kayıt malikinin ölmesiyle birlikte onun mirasçılarının mülkiyetinde bulunan taşınmazın zilyedine tanınan mülkiyet hakkının meşru hukuki bir temelinin bulunmadığı ve Anayasa'ya aykırı olduğu Anayasa Mahkemesince belirlenmiştir. Hal böyle olunca, 4721 sayılı Kanun'undaki farklı düzenlemelerden kaynaklanan mülkiyet haklarının yarıştığı durumlarda, mülkiyetin anayasal bir temelinin olup olmadığı ve hukuki meşruiyete haiz bulunup bulunmadığının da gözetilmesi gerekmektedir. Bu çerçevede ölen bir kimse adına tapuda kayıtlı olan taşınmazdaki mirasçının elde ettiği mülkiyet hakkının anayasal bir temelinin bulunduğu ve Anayasa'da güvence altına alınan miras hakkının bir gereği olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Buna karşılık yirmi yıl önce ölen kişiye ait tapuda kayıtlı taşınmaz üzerinde zilyetlikte bulunarak -bir bakıma hukuken hakkı olmayan bir yer üzerinde fiili hakimiyet sağlayarak- elde edilen mülkiyetin Anayasa'ya açıkça aykırı olduğunun tespit edilmesi dolayısıyla meşru bir hukuki koruma görmeyeceği kabul edilmelidir. Dolayısıyla somut olayda mülkiyet hakkının meşruluğu ve Anayasa'ya uygunluğu yönünden bir tercih yapılması gerektiği düşünüldüğünde de mirasçının mülkiyet hakkına üstünlük tanınması gerekmektedir. Bununla bağlantılı olarak mahkemelerin hukuk kurallarını ve özel hukuk alanına ilişkin olarak tarafların konumlarını yorumlama yetkisi, bunların Anayasa kuralları ışığında yorumlanması yükümlülüğünü de beraberinde getirmektedir. Buna göre mahkemeler, önlerindeki uyuşmazlığa uygulayacakları mevzuat hükümlerini ve diğer olguları; anayasal ilke ve güvenceleri gözeterek ve temel haklara ilişkin Anayasa Mahkemesinin değerlendirmelerini dikkate alarak yorumlamalıdır. Dolayısıyla yargı makamlarının bir hukuk kuralının veya olgusunun anlam ve kapsamını tespit ederken Anayasa'yı ve anayasal ilkeleri hesaba katmaması Anayasa'nın normlar hiyerarşisinin tepesinde yer almasını anlamsız hale getirir. Bu bağlamda Anayasa, kağıt üzerinde kalan bir metin değil yaşayan, hukuk sistemini yönlendiren, her türlü kamusal tasarrufta gözetilmesi gereken hukuki bir belgedir (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. ... [GK], B. No: 2019/26274, 27.10.2022, § 76; Murat Tokar [GK], B. No: 2022/44255, 15.05.2025, § 37). Somut olay bu çerçevede ele alındığında 4721 sayılı Kanun'un 713. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "ölmüş" sözcüğü Anayasa Mahkemesinin 17.03.2011 tarihli ve E.2009/58, K.2011/15 sayılı kararıyla iptal edilmesine rağmen, bu hükmün Resmî Gazete'de yayımlanmasından ve/veya Mahkemenin hükmün yürütmesinin durdurulmasına karar verdiği tarihten önce Kanun'da belirtilen 20 yıllık sürenin dolduğu, dolayısıyla davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği yönündeki Sayın Çoğunluğun görüşüne iştirak etmek mümkün değildir. Bu bağlamda her ne kadar 4721 sayılı Kanun'un 713. maddesi uyarınca; zilyedin mülkiyet hakkının oluştuğu anın zilyetlikle taşınmazın iktisap koşullarının oluştuğu an olarak kabul edilmesi söz konusu ise de zilyedin taşınmazın adına tescilini sağlamak üzere mahkemeden bu yönde bir karar verilmesini sağlama yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu da dava konusu taşınmazın durumuna ilişkin hukuki ihtilafın devam ettiğini, bir başka ifadeyle taşınmazla ilgili kesinleşmiş bir hukuki durumun bulunmadığını göstermektedir. Yukarıda da değinildiği üzere dava konusu taşınmaza ilişkin olarak karar verecek yargı merciilerinin Anayasa'ya aykırılığı açıkça saptanmış bir kuralı Anayasa'nın 138. maddesi uyarınca uyuşmazlığa uygulayamayacağı açık olduğuna göre burada iptal kararının somut davada uygulanmayacağını söylemek, Anayasa'nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesine aykırı düşecektir. Bu itibarla Sayın Çoğunluğun, Anayasa Mahkemesince, Anayasa'ya aykırı olduğu saptanmış ve iptal edilmiş bir kanun hükmünden hareket ederek ölen tapu malikinin mirasçılarının ölümle birlikte taşınmaz üzerinde sahip olduğu mülkiyet hakkını gözetmeksizin taşınmazın zilyedi olan davacı adına tescil edilmesi gerektiği yönündeki görüş ve kararına katılmıyorum.

Atıf: Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E. 2024/5875, K. 2025/6933, T. 24.11.2025, www.arakarar.com/karar/yargitay-8-hukuk-dairesi-2024-5875-e-2025-6933-k-03dac860e6ad