Yargıtay · 8. Hukuk Dairesi
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2024/1173 E. 2026/1355 K.
- Mahkeme
- Yargıtay
- Daire
- 8. Hukuk Dairesi
- Esas No
- 2024/1173
- Karar No
- 2026/1355
- Karar Tarihi
MAHKEMESİ : Ankara Batı Kadastro Mahkemesi SAYISI : 2015/27 E., 2023/47 K. EK KARAR TARİHİ : 12.07.2023
Taraflar arasında görülen kadastro tespitine itiraz davasında yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince bozma ilamına uyularak davanın kısmen kabulüne karar verilmiş olup davacı ... vekili ile davacılar ...ve arkadaşları vekili tarafından duruşma istemli, davacılar .. Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekili, ... Belediye Başkanlığı vekili, ... ve arkadaşları vekili, .. .. ve arkadaşları vekili, .. .. ve arkadaşları vekili, .. .. ve arkadaşları vekili ve davalı .. vekili tarafından ise duruşmasız olarak temyiz edilmiş; bilahare, 12.07.2023 tarihli ek karar ile davacı .. Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin, 20.07.2023 tarihli ek karar ile davacı ... Belediye Başkanlığı vekilinin, 24.07.2023 tarihli ek karar ile davacı .. .. ve arkadaşları vekilinin, 25.07.2023 tarihli ek kararlarla davacı ... ve arkadaşları vekilinin, davacı ... vekilinin ve davacı .. .. ve .. ve arkadaşları vekilinin, 12.09.2023 tarihli ek karar ile davacılar ... ve ... vekilinin İlk Derece Mahkemesi kararını temyiz etmemiş sayılmalarına karar verilmiş ve ek kararların davacı ... ve arkadaşları vekili ile davacılar ... ve ... vekili tarafından temyizi üzerine, duruşma talep edenlerin ek kararları temyiz etmemesi nedeniyle duruşma istemleri reddedilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü;
K A R A R
Kadastro sırasında, .. ili ... ilçesi .. Mahallesi çalışma alanında bulunan 342 parsel sayılı 30.848.500,00 m² yüzölçümündeki taşınmaz, malikinin belirlenemediği belirtilerek, davalı Hazine adına tespit edilmiştir. Davacılar .. .., .. .., .. .., .. Köyü Tüzel Kişiliği ve .. .. ve arkadaşları; tapu kaydı, miras yoluyla gelen hakka, taksim, satın alma ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak dava açmışlardır. Yargılama sırasında asli müdahil .. .. ve arkadaşları; irsen intikal, tapu kaydı ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak davaya katılmışlardır. İlk Derece Mahkemesince yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hükmün, davalı .. vekili ve davacılar .. .., .. Köyü Tüzel Kişiliği ve .. ve arkadaşları vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 16. Hukuk Dairesinin 22.09.2014 tarihli ve 2014/1962 Esas, 2014/10220 Karar sayılı ilamıyla "İlk Derece Mahkemesince kurulan hükmün dosya kapsamına ve kanuni düzenlemelere uygun düşmediği gibi infazının mümkün olmadığı belirtilerek, dava konusu taşınmazın ayrı ayrı harflendirilmek suretiyle kısımlara ayrıldığı ve bu kısımların haritada gösterildiği ancak bu kısımların Mahkemece tekrar kendi içinde bölümlere ayrılmasına karşın bu bölümlerim haritada gösterilmediği, hükmün bazı bölümlerinde yürürlükte olmayan ölçü birimlerinin kullanıldığı, diğer yandan adlarına tescile karar verilen tarafların pay ve payda toplamının da birbirini tutmadığı gibi hükümden sonra yürürlüğe giren 6360 sayılı On Dört İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Yedi İlçe Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile davacı .. Köyünün Tüzel Kişiliği sona erdiğinden davanın ... ve .. Büyükşehir Belediye Başkanlığına bildirilerek taraf teşkilinin sağlanması" gereğine değinilerek, İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne, 342 parsel sayılı taşınmazın tespitinin iptaline, fen bilirkişi kurulunun 30.11.2021 tarihli ek raporuna ekli haritada .. mevki (I) numaralı olarak gösterilen 6.793.763,46 m² yüzölçümlü kısmın ve ... mevki (VIII) numaralı olarak gösterilen 4.097.852,29 m² yüzölçümlü kısmın hüküm yerinde gösterilen paylarla .. .. ve müşterekleri adına; aynı tarihli bilirkişi kurulunun ek raporuna ekli haritada .. .. mevki (II) numaralı olarak gösterilen 4.007.739,92 m² yüzölçümlü kısmın hüküm yerinde gösterilen paylarla .. .. .. ve müşterekleri adına; aynı tarihli bilirkişi kurulunun ek raporuna ekli haritada .. mevki (III) numaralı olarak gösterilen 9.216.170,27 m² yüzölçümlü kısmın hüküm yerinde gösterilen paylarla .. .. ve müşterekleri adına; aynı tarihli bilirkişi kurulunun ek raporuna ekli haritada Çukur Tarla mevki (IV) numaralı olarak gösterilen 76.473,12 m² yüzölçümlü kısmın, ... Tarla mevki (V) numaralı olarak gösterilen 783.072,48 m² yüzölçümlü kısmın, .. Deresi mevki (VI) numaralı olarak gösterilen 2.743.262,01 m² yüzölçümlü kısmın, .. .. mevki (VII) numaralı olarak gösterilen 122.852,31 m² yüzölçümlü kısmın, ... Ayağı mevki (IX) numaralı olarak gösterilen 327.380,82 m² yüzölçümlü kısmın hüküm yerinde gösterilen paylarla .. .. ve müşterekleri adına; aynı tarihli bilirkişi kurulunun ek raporuna ekli haritada ... Çiftliği mevki (X) numaralı olarak gösterilen 826.412,85 m² yüzölçümlü kısmın hüküm yerinde gösterilen paylarla ... ve müşterekleri adına; aynı tarihli bilirkişi kurulunun ek raporuna ekli haritada .., Namı Diğer .. ...Çiftliği mevki (XI) numaralı olarak gösterilen 2.475.615,10 m² yüzölçümlü kısmın hüküm yerinde gösterilen paylarla .. .. ve müşterekleri adına; aynı tarihli bilirkişi kurulunun ek raporuna ekli haritada (XII) numaralı olarak gösterilen 449.225,04 m² yüzölçümlü kısmın Hazine adına tespit ve tapuya tescillerine karar verilmiş; hüküm, davacılar .. Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekili, ... Belediye Başkanlığı vekili, ... ve arkadaşları vekili, .. .. ve arkadaşları vekili, ... vekili, ...ve arkadaşları vekili, .. .. ve arkadaşları vekili, .. .. ve arkadaşları vekili ve davalı .. vekili tarafından temyiz edilmiş; davacılar .. Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekili, ... Belediye Başkanlığı vekili ve .. .. ve arkadaşları vekili tarafından bilahare verilen dilekçelerle temyiz taleplerinden feragat ettikleri belirtilmiş; bilahare İlk Derece Mahkemesinin 12.07.2023 tarihli ek kararı ile davacı .. Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin, 24.07.2023 tarihli ek karar ile davacı .. .. ve arkadaşları vekilinin, 25.07.2023 tarihli ek kararla davacı ... ve arkadaşları vekilinin, aynı tarihli ek kararla davacı ... vekilinin, 08.06.2021 tarihli ek kararla davacı .. .. vekilinin, 09.06.2021 tarihli ek kararla davacı ... ve arkadaşları vekilinin, 09.06.2021 tarihli ek kararla davacı ... ve ... vekilinin, 23.06.2021 tarihli ek kararla davacı ... ve arkadaşları ile asli müdahil ... vekilinin ve 27.09.2021 tarihli ek kararla davacı ... vekilinin İlk Derece Mahkemesi kararını temyiz etmemiş sayılmalarına karar verilmiş; ek kararlar davacı ... ve arkadaşları vekili ve davacılar ... ile ... vekili tarafından temyiz edilmiştir. Ek karara yönelik temyiz itirazının incelemesinde; İlk Derece Mahkemesince hükmü temyiz eden davacı ... ve arkadaşları vekilinin temyiz dilekçesinin "temyiz masraflarının yatırılması için verilen kesin süre içerisinde masrafların eksik yatırıldığı" gerekçesiyle hükmün temyiz edilmemiş sayılmasına karar verilmiş, hükmü temyiz eden davacılar ... ile ... vekilinin temyiz dilekçesinin "temyiz talebinin süresinde olmadığı" gerekçesiyle hükmün temyiz edilmemiş sayılmasına karar verilmiş ise de davacılar ... ve arkadaşları vekili dışında hükmü birden fazla temyiz eden tarafın bulunması nedeniyle, temyiz masraflarının temyiz edenlere eşit olarak paylaştırılmak suretiyle muhtıra çıkartılması gerekirken yazılı olduğu şekilde davacı ... ve arkadaşları vekiline muhtıra çıkarılmasının usul ve Kanuna uygun bulunmadığı gibi davacılar ... ile ...'e yapılan gerekçeli kararın tebligatın usul ve kanuna uygun bulunmadığı da anlaşılmakla, İlk Derece Mahkemesince verilen, hükmün temyiz edilmemiş sayılmasına ilişkin 25.07.2023 ve 12.09.2023 tarihli ek kararların bozularak ortadan kaldırılmasına karar verilmesi gerekmiştir. İlk Derece Mahkemesince yukarıda yazılı şekilde karar verilmiş ise de yapılan araştırma ve inceleme hüküm vermek için yeterli değildir. Şöyle ki, davacılar ve asli müdahiller aşamalarda birbirlerinden bağımsız kök kayıtlar olan T.evvel 1339 tarihli ve 1 sıra numaralı (...Ovası mevkili), Şubat 1309 tarihli ve 1 sıra numaralı (... Çiftliği mevkili), Recep 1277 tarihli ve 12-93 sıra numaralı (.. mevkili), Şubat 1302 tarihli 1 ve 2 sıra numaralı (... mevkili), Şubat 1302 tarihli ve 9 ve 10 sıra numaralı (... mevkili), K.sani 1316 tarihli ve 4 sıra numaralı (.. mevkili), Recep 1277 tarihli ve 12-99 sıra numaralı (.. .. Kaya mevkili), Recep 1277 tarihli ve 12-94 sıra numaralı (.. mevkili), Recep 1277 tarihli ve 12-96 sıra numaralı (.. Deresi mevkili), Recep 1277 tarihli ve 12-100 sıra numaralı (... Tarla mevkili), Recep 1277 tarihli ve 12-106 sıra numaralı (... mevkili) tapu kayıtlarına dayanmış ve bu kayıtlar kapsamında kalan kısımlara da zilyet olduklarını ileri sürmüşler; ayrıca söz konusu tapu kayıtlarının sabit sınırlı nitelikte olduğunu da iddia ederek dava konusu taşınmazın adlarına tapuya tesciline karar verilmesini talep etmişlerdir. Davalı .. vekili ise, davacılar ve asli müdahiller tarafından dayanılan tapu kayıtlarının dava konusu taşınmazı kapsamadığını, anılan kişilerin taşınmaz üzerinde hukuken korunabilir nitelikte bir zilyetliklerinin de bulunmadığı gibi taşınmazın niteliği itibarıyla mera vasfında olduğunu ileri sürerek, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Bu durumda, uyuşmazlığın sağlıklı biçimde çözümlenebilmesi için, taraflarca dayanılan tapu kayıtlarının kapsam ve niteliklerinin, özellikle kayıtların ilk tesislerinden itibaren tedavülleri ve revizyon durumları da gözetilmek suretiyle ayrı ayrı incelenmesi gerekmektedir. 1) T.evvel 1339 tarihli ve 1 sıra numaralı pay tapu kaydı; (kalan payların T.evvel 1339 tarihli 2, 3 ve 4 sıralı numaralı tapu kayıtları olduğu, ne var ki, bu tapu kayıtlarının kök geldi kaydı olan Şevval 1280 tarihli tapu kaydının bulunmadığı anlaşılmıştır.) ... Mahallesi, ...Ovası mevkili, 6.000 dönüm miktarlı, Otlakiye vasıflı, hudutları "Şarken kaya gözü ve içmece hamamı olup mukabilinde bulunan garb cihetindeki kedi kayası namıyla maruf olan mahalden bed'an ile onbirbin yediyüz yirmi bir hatve mesafede bulunduğu ... .. Caddesi olup mukabilinde cenup cihetindeki kara çayı namıyla maruf olan mahalden bed'an ile altı bin sekiz yüz kırk beş hatve mesafede bulunduğu" şeklinde olduğu, aşamalarda tapu kayıtlarının tedavülleri neticesinde Şubat 1936 tarihli ve 22 sıra numaralı tapu kaydının iktisap sebebinde "hudutlarının tashih edildiği" belirtilerek; hudutlarının "... İçmece hamamı olup öküz damını takiben ... ayağı deresi .. Caddesinde nihayet bulur, ... .. çayını takip edip kedi kayasında nihayet bulur, ... sınır dereyi takip edip kaya gözü nam idi geri .. ..’in kaştan nihayet bulur, ... ...’in ... ve ... ve içmece hamamında nihayet bulur" şeklinde yeniden düzenlendiği, devam eden tedavüller sonucunda tapu kaydının son olarak 06.09.1949 tarihli ve 3 sıra numaralı tapu kaydına intikal ettiği, ancak bu süreçte yüzölçümünde herhangi bir değişiklik yapılmadığı anlaşılmıştır. 2) Şubat 1309 tarihli ve 1 sıra numaralı tapu kaydının; ... Çiftliği mevkiinde bulunduğu, 84 dönüm miktarlı ve tarla vasıflı olduğu, hudutlarının yön belirtilmeksizin “... çayı, .. .., Ortak deresi ve .. çayı” şeklinde gösterildiği; kaydın son olarak Mayıs 1949 tarihli ve 29 sıra numaralı tapu kaydına tedavül ettiği, bu süreçte yüzölçümü ve hudutlarında herhangi bir değişiklik yapılmadığı anlaşılmaktadır. 3) Recep 1277 tarihli ve 12-93 sıra numaralı pay tapu kaydının; ... .. köyü, .. mevkinde bulunduğu, 100 dönüm miktarlı olduğu, hudutlarının yön belirtilmeksizin “... çiftliği görünecek doruk, ... vakfı, ... ve içmecenin doruk” şeklinde gösterildiği, kaydın tedavüllerinin incelenmesinde; son tedavüllerinden olan T.evvel 1932 tarihli ve 28 sıra numaralı tapu kaydının hudutlarının “... içmecenin doruk, ... ... çiftliği görünecek doruk, ... ...vakfı, ... ...”; T.evvel 1288 tarihli ve 63 sıra numaralı tapu kaydının hudutlarının “Tarafları ..., vakıf, Yarımca doruğu ve ... hamamı” ve T.evvel 1288 tarihli ve 72 sıra numaralı tapu kaydının hudutlarının ise “Tarafları ..., vakıf, Yarımca tariki ve içme hamamı” şeklinde belirtildiği, ancak bu süreçte tapu kayıtlarının yüzölçümlerinde herhangi bir değişiklik yapılmadığı anlaşılmaktadır. 4) Şubat 1302 tarihli ve 1, 2, 9 ve 10 sıra numaralı pay tapu kayıtlarının; Şubat 1302 tarihli ve 1 ve 9 sıralı tapu kayıtlarının ... köyünde ... mevkinde bulunduğu, 1.000 dönüm miktarlı ve mera vasıflı olduğu, hudutlarının "Tarafları Çatal dere ve Küçük kaya ve .. yolu (.. yolu veya ... yolu şeklinde de yazılıdır) ve Mera" şeklinde belirtildiği, Şubat 1302 tarihli ve 2 ve 10 sıra numaralı tapu kayıtlarının ise ... köyünde, ... mevkinde bulunduğu, 1.000 dönüm miktarlı ve mera vasıflı olduğu, hudutları ".. dere ve Küçük .. ve .. yolu ve Mera" şeklinde belirtildiği anlaşılmaktadır. Anılan kayıtlardan 9 ve 10 sıra numaralı tapu kayıtlarının ayrı köklerden gelmelerine rağmen, payların aynı kişiler tarafından satın alınması üzerine tevhiden T.sani 1337 tarihli ve 2 ile 3 sıra numaralı tapu kayıtlarına gittiği, bu aşamada miktarlarının 2.000 dönüm olarak gösterildiği ve hudutlarının “... Çatal dere nam diğer kara kaya olup mukabilinde bulunan garp cihetindeki Asımzade merasından beden ile beş bin hatve, ... Pirli yolu olup mukabilinde bulunan cenup cihetindeki küçük kaya nam diğer sarı kayadan beden ile 6400 hatve mesafe teşkil eylediği” şeklinde belirtildiği; devamında ifrazen Şubat 1338 tarihli ve 11, 12, 13 ve 14 sıra numaralı tapu kayıtlarına gittiği, ancak tevhid ve ifraza ilişkin krokilerin dosya kapsamında bulunmadığı anlaşılmıştır. Şubat 1302 tarihli ve 1 sıra numaralı tapu kaydının tedavüllerinde ise T.sani 1314 tarihli ve 30 sıra numaralı tapu kaydında miktarın aynı kaldığı, hudutlarının “... mera, ... .. (..) çiftliği merası, ... .. .. ... .. merası, ... .. merası” şeklinde gösterildiği ve son olarak Ağustos 1941 tarihli 2 ve 11 ile Aralık 1941 tarihli 11 sıra numaralı tapu kayıtlarına tedavül ettiği anlaşılmaktadır. Şubat 1302 tarihli ve 2 sıra numaralı tapu kaydının ise tedavüllerinde T.sani 1314 tarihli ve 31 sıra numaralı tapu kaydında miktarın aynı kaldığı, hudutlarının “... .. .., ... .. .. ... Efendi merası, ... .., ... ... karyesi” şeklinde belirtildiği ve sonrasında hudut ve miktarında değişiklik yapılmaksızın Ağustos 1941 tarihli 3 ve 12 ile Aralık 1941 tarihli 12 sıra numaralı tapu kayıtlarına tedavül ettiği anlaşılmaktadır. 5) K.sani 1316 tarihli ve 4 sıra numaralı pay tapu kaydının; (kalan payların K.sani 1316 tarihli ve 6 ve 8 sıralı numaralı tapu kayıtları olduğu) .. köyü ... .. mevkiinde bulunduğu, ağıl yeri vasıflı ve 100 dönüm miktarlı olduğu, hudutlarının “... ..., ... ... kaya, ... ... yolu, ... ..." şeklinde gösterildiği anlaşılmaktadır. Kayıtların tedavüllerinin incelenmesinde; Eylül 1339 tarihli ve 37 sıra numaralı tapu kaydında yüzölçümünün 80 arşın olarak gösterildiği ve hudutlarının “etrafı erbaası sahibi senet” şeklinde belirtildiği, aynı tarihli 40 sıra numaralı tapu kaydında ise yüzölçümünün 80 zira olarak gösterildiği ve hudutlarının yine “etrafı erbaası sahibi senet” şeklinde ifade edildiği, bu suretle kayıtların hem hudut hem de miktar yönünden değişikliğe uğradığı görülmektedir. Devam eden tedavüller sonucunda tapu kaydının son olarak Aralık 1929 tarihli ve 5 ile 8 sıra numaralı tapu kayıtlarına intikal ettiği anlaşılmaktadır. 6) Recep 1277 tarihli ve 12-99 sıra numaralı tapu kaydının; ... köyü, .. .. ve ... mevkiinde bulunduğu, ağıl vasıflı ve 100 dönüm miktarlı olduğu, hudutlarının yön belirtilmeksizin “Etrafı erbaası Taşlıcak, Küçük kara kaya, ... ve İçmece hamamı ile mahdut” şeklinde gösterildiği anlaşılmaktadır. Kayıtların tedavüllerinin incelenmesinde; diğer tedavüllerinde hudut ve miktarın aynı kaldığı, T.evvel 1932 tarihli ve 29 sıra numaralı tapu kaydında hudutlarının “... .. .. .., ... .. hamamı, ... .., ... .. ..” şeklinde düzenlendiği anlaşılmaktadır. 7) Recep 1277 tarihli ve 12-94 sıra numaralı tapu kaydının; ... köyü .. mevkiinde bulunduğu, 50 dönüm miktarlı olduğu, hudutlarının yön belirtilmeksizin “Etrafı .. .. .. tarlası, .. .. .. .., .. .. tarlası ve mera ile ..” şeklinde gösterildiği anlaşılmaktadır. Kayıtların tedavüllerinin incelenmesinde; anılan tapu kaydının Ramazan 1281 tarihli ve 85, 94, 103 ve 112 sıra numaralı tapu kayıtlarına intikal ettiği; bunlardan Ramazan 1281 tarihli ve 85 sıra numaralı tapu kaydında miktarın aynı kaldığı, hudutlarının “... mera, ... ve ... .. .. tarlası, ... .. görünen ..” şeklinde düzenlendiği; Ramazan 1281 tarihli ve 94 sıra numaralı tapu kaydında ise yine miktarın aynı kaldığı, hudutlarının yön belirtilmeksizin “Tarafları Mehmet, ... ve mera” şeklinde belirtildiği ve bu kayıtların T.evvel 1288 tarihli ve 64 ile 73 sıra numaralı tapu kayıtlarına tedavül ettiği anlaşılmaktadır. 8) Recep 1277 tarihli ve 12-96 sıra numaralı tapu kaydının; ... .. köyü .. Deresi mevkiinde bulunduğu, 50 dönüm miktarlı ve tarla vasıflı olduğu, hudutlarının yön belirtilmeksizin “Etrafı erbaası ..., taş sokak, tarik ve höyük ile çevrili” şeklinde gösterildiği anlaşılmaktadır. Kayıtların tedavüllerinin incelenmesinde; hudut ve miktarın aynı kalmak suretiyle Ramazan 1281 tarihli ve 87, 96, 105 ve 114 sıra numaralı tapu kayıtlarına intikal ettiği; bunlardan Ramazan 1281 tarihli ve 87 sıra numaralı tapu kaydında miktarın aynı kaldığı, hudutlarının “... yol, ... taş sofat, ... dere başı, ... kuyu” şeklinde düzenlendiği T.evvel 1932 tarihli ve 27 sıra numaralı tapu kaydına tedavül ettiği; Ramazan 1281 tarihli ve 96 sıra numaralı tapu kaydının hudut ve miktarı aynı kalmak suretiyle T.evvel 1281 tarihli ve 66 ile 75 sıra numaralı tapu kayıtlarına; Ramazan 1281 tarihli ve 105 sıra numaralı tapu kaydının yine hudut ve miktarı aynı kalmak suretiyle Muharrem 1288 tarihli ve 160 sıra numaralı tapu kaydına; Ramazan 1281 tarihli ve 114 sıra numaralı tapu kaydının ise hudut ve miktarı aynı kalmak suretiyle Temmuz 1303 tarihli ve 1 ile 3 sıra numaralı tapu kayıtlarına, buradan da aynı şekilde Temmuz 1303 tarihli ve 12 ile 14 sıra numaralı tapu kayıtlarına tedavül ettiği anlaşılmaktadır. Temmuz 1303 tarihli ve 12 sıra numaralı tapu kaydının hudut ve miktarı aynı kalmak suretiyle Eylül 1308 tarihli ve 21 sıra numaralı tapu kaydına; bu kaydın ise 115 dönüm miktarlı ve hudutları “... ..., ... ..., ... yol, ... höyük” şeklinde gösterilen Eylül 1339 tarihli ve 42 sıra numaralı tapu kaydına; anılan kaydın da son olarak 215 dönüm miktarlı ve hudutları “Güney ..., doğu ..., güneybatı yol, kuzeyi ...” şeklinde belirtilen K.evvel 1929 tarihli ve 9 sıra numaralı tapu kaydına tedavül ettiği anlaşılmaktadır. 9) Recep 1277 tarihli ve 12-100 sıra numaralı tapu kaydının incelenmesinde; ... köyü ... Tarla mevkiinde bulunduğu, tarla vasıflı ve 60 dönüm miktarlı olduğu, hudutlarının yön belirtilmeksizin “Etrafı erbaası ...tariki, ..., Çukur tarla doruğu ve taş sokak doruğu ile mahdut” şeklinde gösterildiği anlaşılmaktadır. Kayıtların tedavüllerinin incelenmesinde; hudut ve miktarı aynı kalmak suretiyle Ramazan 1281 tarihli ve 91, 100, 109 ve 118 sıra numaralı tapu kayıtlarına intikal ettiği; bunlardan Ramazan 1281 tarihli ve 100 sıra numaralı tapu kaydının miktarının aynı kaldığı, hudutlarının ise yön belirtilmeksizin “Etrafı erbaası ...tariki, ..., ... doruğu ve taşsokak doruğu ile mahdut” şeklinde gösterildiği T.evvel 1288 tarihli ve 70 ile 79 sıra numaralı tapu kayıtlarına tedavül ettiği anlaşılmaktadır. 10) Recep 1277 tarihli ve 12-100 sıra numaralı tapu kaydının incelenmesinde; ... köyünde ... Tarla mevkili, tarla vasıflı ve 60 dönüm miktarlı, hudutları "... ...tariki ve ... ve ... doruğu ve taşsokak doruğu ile mahdut" şeklinde belirtildiği, tedavüller neticesinde hudut ve miktarı aynı olan Ramazan 1281 tarihli ve 91, 100, 109 ve 118 sıra numaralı tapu kayıtlarına, Ramazan 1281 tarihli ve 100 sıra numaralı tapu kaydının ise miktarı aynı ancak hudutları "... ...tariki ve ... ve ... doruğu ve taşsokak doruğu ile mahdut" şeklinde belirtilen T.evvel 1288 tarihli ve 70 ve 79 sıra numaralı tapu kayıtlarına tedavül gördüğü anlaşılmıştır. 11) Recep 1277 tarihli ve 12-106 sıra numaralı tapu kaydının incelenmesinde; ... .. köyü ... mevkiinde bulunduğu, tarla vasıflı ve 30 dönüm miktarlı olduğu, hudutlarının yön belirtilmeksizin “Etrafı erbaası taşsokak, ... doruğu, yol, ... doruk ve ... merası (bazı kayıtlarda ise ‘iruk ve mera’ şeklinde de belirtilmiştir) ile mahdut” şeklinde gösterildiği anlaşılmaktadır. Kayıtların tedavüllerinin incelenmesinde; hudut ve miktarı aynı kalmak suretiyle Ramazan 1281 tarihli ve 88, 97, 106 ve 115 sıra numaralı tapu kayıtlarına intikal ettiği; bunlardan Ramazan 1281 tarihli ve 88 sıra numaralı tapu kaydının miktarının aynı kaldığı, hudutlarının “... mera, ... yol görünecek doruk, ... daşsufat görünecek doruk, ... ... merası” şeklinde düzenlendiği T.evvel 1932 tarihli ve 26 sıra numaralı tapu kaydına tedavül ettiği; Ramazan 1281 tarihli ve 97 sıra numaralı tapu kaydının ise yine miktarı aynı kalmak suretiyle hudutlarının yön belirtilmeksizin “Tarafları taş, soğan, ..., boyalı tarla ve mera” şeklinde gösterildiği T.evvel 1288 tarihli ve 67 ile 76 sıra numaralı tapu kayıtlarına intikal ettiği anlaşılmaktadır. Tapu kayıtlarının tedavüllerinin incelenmesinden sonra bu aşamada, tapu kayıtlarının kapsamının belirlenmesine ilişkin yerleşik hukuki ilkelerin açıklanması gerekmektedir. Bilindiği üzere; yöntemine uygun bir tapu kaydı uygulaması yapılabilmesi için İlk Derece Mahkemesince öncelikle tarafların iddia ve savunmalarında belirttikleri tapu kayıtları ve yine dava konusu taşınmazın kadastro tespiti tapu kaydına istinaden yapılmış ise tespite esas alınan tapu kaydının/kayıtlarının tamamı (tesislerinden itibaren tüm tedavüllerini gösterir şekilde eksiksiz ve tedavülleri birbiriyle bağlantılı olarak ve -kütüklerden fotokopi çekilmiş olarak değil- bilgisayar çıktısı olarak ve köy, mahalle, mevki, cins, sınırlar, yüzölçümü, malik, hisse, geldi, gitti ve revizyona ilişkin tüm bilgileri içerir şekilde) ile varsa tesis ve ifraz krokisi ile haritalarının onaylı örneklerinin mahalli Tapu Müdürlüğünden (eski yazı tapu kayıtlarının Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü Arşiv Dairesi Başkanlığından) ayrı ayrı sorularak getirilmesi gerekir. Ayrıca ilgili kurumlara müzekkere yazılırken, bu tapu kayıtlarının kadastro çalışmaları sırasında başka parsellere revizyon görüp görmedikleri de sorularak, revizyon görmüşlerse bu taşınmazların kadastro sonucu oluşan tespit tutanakları ile (oluşmuş ise) tapu kayıtlarının ve yine tespitlerine esas alınan belgelerin onaylı örnekleri istenilmeli; tapu kayıtlarının revizyon gördüğü taşınmazların başka dosyalarda dava konusu olduklarının anlaşılması halinde ilgili dava dosyalarına ilişkin Mahkeme hâkimince düzenlenecek dosya inceleme tutanakları dosya arasına alınmalı; bunların yanında dava konusu taşınmazı dıştan çevreleyen komşu parselleri (dava konusu parsellerin hudutlarında dere, yol vs. bulunması halinde bunlardan sonra gelen parseller de dahil olmak üzere) bir arada gösterir geniş çaplı kadastral kroki ve bu taşınmazların kadastro tespit tutanaklarının onaylı suretleri ile varsa dayanaklarını oluşturan kayıt ve belgeler tesislerinden itibaren tüm tedavülleri ile birlikte getirtilerek dosyasına konulmalıdır. Bu şekilde dosyanın ikmal edilmesinden sonra mahallinde yapılacak keşifte, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun (3402 sayılı Kanun) 20. maddesinde de belirtildiği üzere, öncelikle tapu kayıtlarının dayanağı harita mevcut ise, yerel bilirkişi yardımı ve uzman fen bilirkişi kurulu eliyle bu harita yöntemince yerine uygulanmalı ve uygulama yapılırken de haritası bulunan kayıtların kapsamlarının uygulama olanağı bulunan haritasına göre belirlenmesi gerektiği gözetilmelidir. Tapu kaydının haritasının bulunmadığının ya da haritanın uygulama kabiliyetinin olmadığının anlaşılması durumunda ise, ilke olarak tapu kaydının tesis tarihindeki sınırlarına değer verileceği, bu sınırlarda sonradan bir değişiklik olmuş ise ancak bu değişikliğin doğru bir esasa dayanması durumunda değişen sınırlara itibar edilebileceği gözetilerek, kayıttaki sınırların tespiti bakımından mahalli bilirkişi ve tanık beyanlarına başvurulmalı ve kayıtta yazılı hudutlar yerel bilirkişilerce zeminde göstertilmeli ve ayrıca mahalli bilirkişi ve tanıklardan, tapu kayıtlarının ihdası, intikali, intikal sırasında hudutlarında ve miktarlarında değişiklik olmuş ise bu değişikliğin nedeni ve hudutların arz ettikleri özelliklere ilişkin bilgi alınmalıdır. Kayıtlarda yazılı olup yerel bilirkişilerce zeminde gösterilemeyen hudutların tespiti için ise taraflara tanık dinletme imkanı sağlanmalı ve yapılacak tapu kayıt uygulaması sırasında dinlenecek yerel bilirkişi ve tanıkların kayıt uygulamasına ilişkin beyanları, komşu parsel tutanakları ve dayanak kayıtlarıyla denetlenmelidir. Özellikle denetleme yapılırken; tapu kaydının sınırlarında şahıs, yer ve mevki olarak tarif edilen taşınmazların tutanak ve dayanak kayıtları da getirtilerek bu belgelerden yararlanılmalı, tapu kayıtlarının revizyon gördüğü parseller ile bunlardan hükmen kesinleşenler varsa bu dosyalardaki kayıt uygulamaları, tapu kaydına kapsam tayin edilirken göz önünde bulundurulmalıdır. Öte yandan, tapu kayıtlarının haritasının bulunmaması ya da uygulama kabiliyetinin olmaması ve hudutlarında tarif edilen sınır yerlerinin zeminde belirlenebilmesi halinde, 3402 sayılı Kanun'un 20/B ve 20/C maddeleri uyarınca, tapu kaydının sınırlarının değişebilir ve genişletilmeye elverişli nitelikte olup olmadığı belirlenerek, tapu kayıt kapsamının, kayıtta yazılı yüzölçümüne göre mi yoksa sınırlarına göre mi tespit edileceği açıklığa kavuşturulmalıdır. Tapu kayıtlarının sınırları değişebilir ve genişletilmeye elverişli nitelikte ise, kayıtlarda yazılı sınırlar zeminde kesin olarak belirlenerek, sabit sınırlardan başlanmak suretiyle bu sınırlarla bağlantı kesilmeksizin kapsam tayin edilmeli ve bu halde tapu kayıtlarının, 3402 sayılı Kanun'un 20/C maddesi gereğince hudutlarıyla değil miktarıyla geçerli olacağı gözden kaçırılmamalıdır. Bu itibarla, tapu kayıtlarının sağlıklı şekilde uygulanabilmesi için, öncelikle kaydın ilk tesisinden itibaren tüm tedavülleriyle birlikte eksiksiz şekilde getirtilerek, hukuki ve geometrik kapsamının hiçbir tereddüde yer bırakmayacak biçimde belirlenmesi gerekir. Bu çerçevede, tapu kaydının “geldi” ve “gitti” kayıtları üzerinde ayrıntılı inceleme yapılarak, kaydın zaman içerisinde gerek hudut gerekse miktar (yüzölçümü) yönünden bir değişikliğe uğrayıp uğramadığı tespit edilmeli; değişiklik bulunduğunun anlaşılması halinde ise bu değişikliğin dayanağını oluşturan temlik, taksim, satış, ifraz, tevhit veya benzeri hukuki işlemler ile bunlara esas teşkil eden belgeler incelenerek, söz konusu değişikliğin geçerli ve kanuni bir sebebe dayanıp dayanmadığı kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya konulmalıdır. Kadastro hukukunun temel ilkelerinden biri uyarınca, tapu kayıtlarının kapsamı kendiliğinden genişleyemez; bir tapu kaydının gerek miktar gerekse hudut yönünden genişletilebilmesi ancak açık, geçerli ve hukuken korunabilir bir sebebe dayanması halinde mümkündür. Aksi yöndeki kabul, özellikle kök kaydın sınırlarını belirsiz hale getirecek ve mülkiyet hakkının güvenliğini zedeleyecektir. Bu nedenle, tedavüller sırasında ortaya çıkan ve hukuki dayanağı ispat edilemeyen miktar artışları ile hudut değişikliklerinin, tapu kaydının kapsamının belirlenmesinde esas alınması mümkün değildir. Öte yandan, uygulamada sıklıkla karşılaşıldığı üzere, revizyon görmüş veya tedavül sürecinde genişletilmiş tapu kayıtlarının, kök kayıttan koparılarak bağımsız şekilde değerlendirilmesi de doğru değildir. Zira, tapu kaydının gerçek kapsamı ancak ilk tesisindeki hudut ve miktar esas alınarak, bu kaydın geçirdiği tüm değişikliklerin hukuki denetime tabi tutulması suretiyle belirlenebilir. Bu bağlamda, sonradan yapılan değişikliklerin geçerli sayılabilmesi için, bu değişikliklerin hangi işleme dayandığının, kimler arasında gerçekleştiğinin ve taşınmazın hangi kısmını kapsadığının açık ve denetlenebilir biçimde ortaya konulması zorunludur. Somut olayda, taraflarca dayanılan tapu kayıtlarının tedavül durumlarının incelenmesinde; bir kısım kayıtlarda miktar yönünden artışlar yapıldığı, ayrıca hudut tariflerinde değişikliklere gidildiği anlaşılmaktadır. İlk Derece Mahkemesince bu değişikliklerin sebeplerine yönelik araştırma yapılmış ise de, söz konusu miktar artışı ve hudut değişikliklerinin hangi hukuki sebebe dayandığı, başka bir ifadeyle bu değişiklikleri haklı ve geçerli kılan bir temlik veya hukuki işlem bulunup bulunmadığı yapılan araştırmalar neticesinde tespit edilememiştir. Bu durumda, hukuki geçerliliği kanıtlanamayan ve dayanağı ortaya konulamayan bu tür değişikliklere değer verilmesi mümkün olmayıp, tapu kayıtlarının ilk tesisindeki, diğer bir ifadeyle kök kayıttaki hudut ve miktar esas alınarak değerlendirme yapılması zorunludur. Aksi halde, hukuki temelden yoksun şekilde genişletilmiş kayıtların esas alınması, taşınmazın gerçek kapsamının hatalı belirlenmesine neden olacaktır. Bu nedenle, tapu kayıtlarına kapsam tayin edilirken somut olayda, öncelikle kök tapu kayıtlarının hudut ve miktarları esas alınmalı, bu kayıtlardan kopuk şekilde sonradan oluşturulan ve hukuki dayanağı ortaya konulamayan değişiklikler dikkate alınmamalı; uygulama, ilk tesis tarihindeki sınırlarla bağlantı kesilmeksizin, mümkün olduğu ölçüde sabit hudutlar esas alınarak miktar üzerinden gerçekleştirilmelidir. Açıklanan esaslara aykırı olarak, somut olayda hükme esas alınan bilirkişi raporunda; dayanılan tapu kayıtlarının sabit sınırlı olduğu ve birbirleriyle çakışmadığı kabul edilerek kapsam tayini yapıldığı anlaşılmaktadır. Öncelikle, dayanılan tapu kayıtları arasındaki çakışma durumunun sağlıklı şekilde incelenmediği görülmektedir. Zira, birden fazla tapu kaydının aynı taşınmazı veya taşınmazın bir bölümünü kapsaması halinde, öncelikle bu kayıtların birbirleriyle olan ilişkilerinin, kapsamlarının ve varsa çakışma durumlarının hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya konulması; akabinde ise hangi tapu kaydına üstünlük tanınacağının yöntemince belirlenmesi zorunludur. Bu bağlamda, yerleşik içtihatlara göre, aynı yere ilişkin tapu kayıtlarından tarihi daha eski olan, doğru temele dayanan, ilk tesisinden itibaren hukuki değerini koruyan ve revizyon görmemiş bulunan tapu kaydına üstünlük tanınması gerekmektedir. Bunun için de kayıtların tesisinden itibaren tüm tedavüllerinin, geldi-gitti kayıtlarının ve kapsamlarının birlikte değerlendirilmesi gerekir. Somut olayda ise, 1988 yılı öncesinde yapılan keşiflerde tapu kayıtlarının birbirleriyle çakıştığı açıkça ortaya konulmuş olup, bu husus özellikle 28.07.1980 tarihli fen bilirkişi kurulu raporunda açık ve net biçimde belirlenmiştir. Buna rağmen, daha sonra davaya bakan Asliye Hukuk Mahkemesince tapu kayıtlarının çakışmayacak şekilde kroki düzenlenmesi yönünde talimat verilmesi üzerine, 25.05.1989 tarihli fen bilirkişisi raporunun bu doğrultuda hazırlandığı ve kayıtların gerçekteki durumları araştırılmaksızın, çakışma bulunmadığı varsayımı esas alınarak kapsamlarının belirlendiği görülmektedir. Nitekim, 1988 tarihinden sonra yapılan keşifler sonucunda düzenlenen bilirkişi raporlarında da aynı yaklaşımın sürdürüldüğü, önceki raporlarda tespit edilen çakışma olgusu irdelenmeksizin, tapu kayıtlarının çakışmadığı kabulü esas alınarak değerlendirme yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu durum, bilirkişi incelemesinin gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik değil, önceden kabul edilen bir varsayımı doğrulamaya yönelik yapıldığını göstermektedir. Ne var ki, dosya kapsamındaki tapu kayıtlarının incelenmesinde; kayıtların bir kısmının hudut itibarıyla birbirini okumadığı, bir kısmının ise aynı hudutları içerdiği, dolayısıyla aynı taşınmaz veya taşınmaz bölümlerine ilişkin olduklarının kuvvetle muhtemel bulunduğu anlaşılmaktadır. Özellikle hudut tariflerinde yer alan müşterek sınır unsurları, kayıtların örtüştüğünü ve fiilen çakıştığını ortaya koymaktadır. Bu haliyle, tapu kayıtlarının çakışmadığı yönündeki kabulün maddi vakıaya uygun olmadığı açıktır. Bu itibarla, yapılması gereken iş; tüm tapu kayıtlarının hudut, miktar, mevki ve tedavülleriyle birlikte karşılaştırmalı olarak incelenmesi, yerel bilirkişi ve tanık beyanları ile teknik bilirkişi raporlarının birlikte değerlendirilmesi, çakışma bulunan alanların tereddüde yer vermeyecek şekilde belirlenmesi ve bundan sonra yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda hangi tapu kaydına üstünlük tanınacağının tespit edilmesinden ibarettir. Bunun yanında, hükme esas alınan bilirkişi raporunda tapu kayıtlarının sabit sınırlı olduğu yönündeki kabulün dosya kapsamı ile bağdaşmadığı görülmektedir. Kadastro hukukunda bir tapu kaydının kapsamı belirlenirken esas alınacak ölçüt, kaydın hudutlarının niteliği olup, bu bağlamda kayıtların sabit sınırlı, nokta sınırlı veya gayri sabit sınırlı nitelik taşıyıp taşımadığının somut verilere dayalı olarak ortaya konulması zorunludur. Bu ayrım, yalnızca teorik bir sınıflandırma olmayıp, doğrudan doğruya uygulanacak yöntemi ve kapsam tayininde hangi unsurun esas alınacağını belirleyen temel kriterdir. Sabit sınırlı tapu kayıtlarından söz edilebilmesi için, hudutların sadece kayıtta yazılı bulunması yeterli olmayıp, bu sınırların kadastro tespiti sırasında da zeminde mevcut olması, doğal yapısı veya insan eliyle oluşturulmuş olması itibarıyla değişmez nitelik taşıması ve taraflar arasında çekişmesiz biçimde kabul edilebilir olması gerekir. Başka bir ifadeyle, sabit sınırın varlığı, yazılı beyan ile değil, zeminde karşılığı bulunan ve teknik olarak doğrulanabilen unsurlarla mümkündür. Bu nitelikleri taşımayan hudutların sabit sınır olarak kabul edilmesi, kaydın kapsamının gerçeğe aykırı şekilde genişletilmesine yol açar. Nokta sınırlı tapu kayıtlarında, sınırların münferit ve belirli unsurlara dayanması ve bu unsurların taşınmazın çevresini kapalı ve süreklilik arz eden bir şekilde belirlemeye elverişli olmaması nedeniyle, bu tür kayıtların zemine uygulanabilirliğinden söz edilemez. Zira noktasal hudutlar bir bütün olarak geometrik bir şekil oluşturmadığından, kaydın kapsadığı alanın sınırlarını belirlemeye yeterli değildir. Ayrıca, bu tür sınırların zamanla ortadan kalkması, yer değiştirmesi veya kesin olarak tespit edilememesi de dikkate alındığında, nokta sınırlı tapu kayıtlarının sabit sınır niteliği taşımadığı açıktır. Bu nedenle, bu nitelikteki kayıtlar tek başına kapsam tayinine esas alınamaz; ancak diğer kayıtlarla birlikte değerlendirilip aralarındaki çakışma ve örtüşme durumu ortaya konulmak suretiyle anlam kazanabilir. Gayri sabit sınırlı tapu kayıtlarında ise sınırlar, doğası gereği değişken olan unsurlara dayanmaktadır. Mera, dere yatağı, yol gibi unsurların zaman içinde genişleyip daralabilmesi veya yer değiştirebilmesi nedeniyle, bu tür kayıtların hudutlarının kesinlik taşıdığı kabul edilemez. Bu durumda kapsam tayininde hudutlardan ziyade, miktar, kullanım durumu ve zilyetlik olgusu ön plana çıkar. Gayri sabit sınırlı tapu kayıtlarında ise hudutlar, doğası gereği değişken ve zaman içinde farklılık gösterebilen unsurlara dayanmaktadır. Mera, dere yatağı, yol gibi unsurların doğal süreçler veya insan müdahalesi sonucunda genişleyip daralabilmesi, yer değiştirebilmesi veya tamamen ortadan kalkabilmesi karşısında, bu tür hudutların zeminde kesin, değişmez ve herkesçe aynı şekilde algılanabilir sınırlar olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Bu itibarla, gayri sabit nitelikteki hudutlara dayanılarak yapılan kapsam belirlemelerinin sağlıklı ve denetlenebilir sonuçlar doğurmayacağı açıktır. Zira bu tür sınırlar, taşınmazın çevresini sabit ve kapalı bir şekilde belirlemekten uzak olup, kaydın kapsadığı alanın objektif olarak tespitine elverişli değildir. Bu nedenle, gayri sabit sınırlı tapu kayıtlarının uygulanmasında, hudutların tek başına belirleyici kabul edilmesi mümkün olmayıp; kapsam tayininde öncelikle kaydın miktarı, taşınmazın fiili kullanım durumu, zilyetliğin başlangıcı, süresi ve devamlılığı ile çevre taşınmazlarla olan ilişkisi birlikte değerlendirilmelidir. Ayrıca, bu tür kayıtların uygulanmasında yerel bilirkişi ve tanık beyanları ile teknik verilerin birlikte ele alınması, gerektiğinde bilimsel incelemelerle desteklenmesi zorunludur. Aksi yönde, gayri sabit hudutlara dayanılarak sabit sınır varmış gibi değerlendirme yapılması, kaydın kapsamının gerçeğe aykırı biçimde genişletilmesine ve hatalı sonuçlara ulaşılmasına neden olur. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; dayanılan tapu kayıtlarında yer alan hudutların büyük ölçüde dere, kaya, mera, yol ve komşu taşınmazlara atıf suretiyle belirlendiği, bu unsurların bir kısmının değişken nitelikte olduğu, bir kısmının zeminde kesin ve değişmez biçimde tespit edilebilir sabit sınır özelliği taşımadığı, bir kısmının ise nokta sınır niteliğinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bazı kayıtlarda aynı veya benzer hudut tariflerinin farklı mevkilere ilişkin olarak kullanılması, bu hudutların yer belirleyici kesinlikte olmadığını göstermektedir. Bu durumda, söz konusu tapu kayıtlarının sabit sınırlı olarak kabul edilmesi mümkün olmadığı gibi, bu kabule dayanılarak yalnızca hudut esas alınmak suretiyle kapsam tayin edilmesi de hukuken isabetli değildir. Öncelikle, hudutların zemindeki karşılıklarının bulunup bulunmadığı, değişmez nitelik taşıyıp taşımadığı ve teknik olarak uygulanabilir olup olmadığı araştırılmalı; bu hususların belirlenememesi halinde ise kayıtların niteliğine uygun olarak, yerel bilirkişi ve tanık beyanları ile fiili kullanım durumu birlikte değerlendirilerek sonuca gidilmelidir. Bu nedenle, tapu kayıtlarının sabit sınırlı olduğu yönündeki kabulün yerinde olmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, kapsam tayininde hudutlardan ziyade miktarın esas alınması gerekeceğinden, yüzölçümünün doğru şekilde belirlenmesi zorunludur. Türk hukuk sisteminde 31.12.1932 tarihli ve 2083 sayılı Kanun ile Ocak 1934 tarihinden itibaren yürürlüğe giren 1782 sayılı Ölçüler Kanunu gereğince yüzölçümü tespiti bakımından âşarî metre sistemi kabul edilmiştir. Anılan tarihten önceki dönemde ise eski ölçü sisteminin geçerli olduğu gözetilmelidir. Bu bağlamda, davacılar ve asli müdahillerin dayandıkları tapu kayıtlarının tesis tarihi itibarıyla eski ölçü sistemine göre 1 dönümün 919 m²ye karşılık geldiği hususunun dikkate alınması gerekir. Ne var ki, somut olayda bu husus gözetilmeksizin tapu kayıtlarının uygulanmış olması da isabetli görülmemiştir. Diğer taraftan, bazı tapu kayıtlarının dava konusu taşınmazla ilgisinin bulunup bulunmadığının ayrıca ve açıkça ortaya konulması gerekmektedir. 1) T.evvel 1339 tarihli ve 1, 2, 3 ve 4 sıra numaralı tapu kaydı ile Şubat 1309 tarihli ve 1 sıra numaralı tapu kayıtlarının incelenmesinde; sınırların bir kısmının dava konusu taşınmazın dışında kaldığı, bir kısmının ise taşınmazla bağlantısı kurulamayan uzak mesafelere atıf yaptığı yapılan keşifler sırasında anlaşılmıştır. Bu durum, kayıtların zemine uygulanması sırasında başlangıç ve bitiş noktalarının tereddütsüz biçimde belirlenmesini engellemekte olup, hudutların taşınmazı çevreleyen kapalı ve süreklilik arz eden bir sınır sistemi oluşturmadığını göstermektedir. Bu haliyle, söz konusu hudut tariflerinin yer belirleme bakımından yeterli açıklık ve kesinlik taşımadığı açıktır. Nitekim davacılar da bu tapu kayıtlarında eksik kalan kısımlar bulunduğunu ileri sürerek dava açtıklarını belirtmiş olup, bu beyan, kaydın kapsamının baştan itibaren tam ve net biçimde ortaya konulamadığını göstermektedir. Bu haliyle, söz konusu tapu kayıtlarının sabit sınırlı tapu kaydı olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Sabit sınırlı kayıtlarda hudutların zeminde mevcut, değişmez ve herkes tarafından aynı şekilde algılanabilir nitelikte olması gerekirken, somut olayda sınırların hem değişken unsurlara dayanması hem de yer yer taşınmazdan kopuk ve uzak referanslara bağlanması, bu niteliklerin gerçekleşmediğini göstermektedir. Öte yandan, kayıtların içerdiği miktar kadar yerin zeminde karşılık bulup bulmadığı hususu da açıklığa kavuşturulamamıştır. Başka bir ifadeyle, tapu kaydının öngördüğü yüzölçümünün tamamının fiilen uygulanıp uygulanmadığı (revizyon görüp görmediği), uygulanmış ise bunun hangi alanı kapsadığı, uygulanmamış ise eksik kalan kısmın nerede bulunduğu belirlenememiştir. Bu durum, kaydın sadece hudutları yönünden değil, miktar yönünden de denetime elverişli olmadığını ortaya koymaktadır. Aynı şekilde, dava konusu taşınmazın bu kayıtların kapsamına girip girmediği, giriyorsa hangi kısmının kapsama dahil olduğu hususunda da açık, kesin ve denetlenebilir bir belirleme de yapılmamıştır. Tapu kaydının bir taşınmaza uygulanabilmesi için, kayıt ile taşınmaz arasında mekânsal bağlantının açık şekilde kurulması gerekirken, somut olayda bu bağlantının kurulamadığı görülmektedir. 2) Recep 1277 tarihli ve 12-93 sıra numaralı tapu kaydının incelenmesinde; sınırların “.. çiftliği görünecek doruk, .. Vakfı, ... ve içmecenin doruk” gibi unsurlarla belirlendiği, sonraki tedavüllerde de benzer şekilde “..., doruk, vakıf, yol ve ...” gibi yerel ve genel nitelikteki unsurlara dayanılarak tarif edildiği anlaşılmaktadır. Bu hudutların büyük ölçüde geniş alanları ifade eden, yer belirleme bakımından kesinlik taşımayan ve zeminde sınır çizgisi oluşturacak nitelikte olmayan unsurlardan ibaret olduğu, özellikle “doruk” ve “vakıf toprağı” gibi ifadelerin belirli ve değişmez sınırları göstermediği açıktır. Bu haliyle söz konusu tapu kaydının sabit sınırlı olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Öte yandan, tapu kaydında yer alan “...” ve “..Vakfı” hudutlarının dava konusu taşınmazın dışında kaldığı anlaşılmaktadır. Nitekim 28.07.1980 tarihli fen bilirkişi raporunda da tapu kaydının kapsadığı alanın dava konusu taşınmaz dışında bir bölgede gösterildiği belirlenmiştir. Buna karşılık, 25.05.1985 tarihli bilirkişi raporu ile hükme esas alınan bilirkişi raporunda söz konusu hudutların taşınmaz dışında kalmasına rağmen, tapu kaydının dava konusu taşınmazı kapsadığı kabul edilerek uygulama yapıldığı görülmektedir. Bu durum, bilirkişi raporları arasında açık bir çelişki bulunduğunu ve tapu kaydının zemine uygulanması bakımından sağlıklı ve tutarlı bir belirleme yapılmadığını göstermektedir. Özellikle, önceki teknik raporlarda taşınmaz dışında kaldığı belirtilen bir kaydın, sonraki raporlarda hiçbir yeterli açıklama ve gerekçe ortaya konulmaksızın dava konusu taşınmaz içerisinde gösterilmesi, denetime elverişli bir değerlendirme olarak kabul edilemez. Kaldı ki, İlk Derece Mahkemesince yapılan araştırmada da, bu tapu kaydının kapsadığı alanın dava konusu taşınmaz içerisinde mi yoksa dışında mı kaldığı hususu açık, kesin ve tereddüde yer vermeyecek şekilde ortaya konulmamıştır. Bu durumda, söz konusu tapu kaydının kapsamının doğru şekilde belirlenmediği, bilirkişi raporları arasındaki çelişkilerin giderilmediği ve taşınmazla olan bağlantısının netleştirilmediği anlaşılmıştır. 3) K.sani 1316 tarihli ve 4 sıra numaralı tapu kaydının incelenmesinde ise hudutlarının “...: ... (dut ağacı), ...: ... kaya, ...: ... yolu, ...: ...” şeklinde belirlendiği görülmektedir. Bu hudutlardan “... (dut ağacı)” ve “...'nın” münferit ve yerel unsurlar olup noktasal sınır niteliğinde olduğu, bu tür unsurların taşınmazın çevresini kapalı bir şekilde belirleyecek süreklilikte sınır teşkil etmediği açıktır. Nitekim nokta sınırlı hudutların tek başına geometrik bir şekil oluşturmayacağı ve bu nedenle bağımsız olarak kapsam tayinine elverişli bulunmadığı kabul edilmelidir. Öte yandan, somut olayda bu noktasal sınırların dava konusu taşınmazın dışında kaldığı da anlaşılmaktadır. Bu durumda, kaydın başlangıç ve yönlendirme noktalarının dahi taşınmazla ilişkilendirilememesi karşısında, söz konusu tapu kaydının dava konusu taşınmaza uygulanabilirliği ciddi şekilde tartışmalı hale gelmektedir. Ayrıca, kaydın diğer hudutlarından olan “... yolu” ve “...'nın” da tek başına kesin ve değişmez sınır niteliği taşımadığı, özellikle yol ve benzeri unsurların zamanla yer değiştirebileceği veya kapsamlarının farklılaşabileceği dikkate alındığında, kaydın bütün olarak sabit sınırlı kabul edilmesi mümkün değildir. Ne var ki, anılan hudutların zeminde belirli ve sabit bir hat oluşturup oluşturmadığı, başka bir ifadeyle kapsam tayinine elverişli olup olmadığı hususunda da herhangi bir araştırma ve değerlendirme yapılmamıştır. Bununla birlikte, tapu kaydının tedavülleri incelendiğinde; sonraki kayıtlarda yüzölçümünün 100 dönümden 80 arşın/zira gibi farklı bir ölçüye indirildiği ve hudutların “etrafı erbaası sahibi senet” şeklinde tamamen belirsiz bir ifadeye dönüştürüldüğü görülmektedir. Bu durum, kaydın hem miktar hem de hudut yönünden ciddi değişikliklere uğradığını ve bu değişikliklerin dayanağının ortaya konulmadığını göstermektedir. Bu tür bir kaydın uygulanabilmesi için diğer tapu kayıtları ile birlikte değerlendirilerek aralarında bir çakışma veya örtüşme bulunup bulunmadığının ortaya konulması gerekirken, somut olayda bu yönde bir araştırma da yapılmamıştır. Özellikle nokta sınırlı bir kaydın kapsamı ancak diğer kayıtlarla olan ilişkisi ve çakışma durumu belirlenerek tespit edilebileceği halde, bu husus göz ardı edilmiştir. Neticeten, yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere; İlk Derece Mahkemesince yapılan tapu kayıt uygulamasının hüküm kurmaya elverişli olmadığı anlaşılmaktadır. Bu kapsamda, tarafların dayandığı tapu kayıtlarının revizyon durumunun ilgili yerlerden sorulmak suretiyle araştırılmadığı, revizyon gördüğü anlaşılan taşınmazlara ait tutanakların getirtilmediği, tapu kayıtlarının kapsamının usulüne uygun şekilde belirlenmediği, ayrıca dava konusu taşınmazı dıştan çevreleyen komşu parsellerin kadastro tutanak örnekleri ile dayanağı olan belgelerin ve varsa tapu kayıtlarının getirtilerek yöntemince uygulanmadığı görülmektedir. Öte yandan, taşınmaz sınırlarında eylemli olarak dere bulunduğu ve yukarıda değinilen tapu kayıtlarının hudutlarında da dere ve çay gibi unsurlar yer almasına rağmen, bu hususun teknik olarak değerlendirilmesi amacıyla jeolog bilirkişisinden rapor alınmaksızın karar verilmiş olması da eksik inceleme niteliğindedir. Bununla birlikte, somut olayda dayanılan tapu kayıtlarının incelenmesinde; bu kayıtların zeminde uygulanabilir olup olmadığı, hudutlarının taşınmazla olan bağlantısı, revizyon ve tedavül durumları ile kapsamlarının hangi alanı içerdiği hususlarının fen bilirkişi kurulu raporunda yeterli, açık ve denetlenebilir şekilde ortaya konulmadığı da anlaşılmaktadır. Öte yandan, hükme esas alınan bilirkişi raporu ile aşamalarda alınan bilirkişi kurulu raporlarının da tapu kayıtlarının hudutlarını zeminde açık ve denetlenebilir şekilde göstermediği, kayıtların hangi alanı kapsadığını somut olarak ortaya koymadığı anlaşılmaktadır. Bu haliyle, bilirkişi incelemesinin tapu kayıtlarının gerçek kapsamını belirlemeye elverişli olmadığı açıktır. Öte yandan, İlk Derece Mahkemesince zilyetliğe ilişkin yapılan araştırma ve incelemenin de yeterli ve hüküm kurmaya elverişli olmadığı açıktır. Nitekim, davalı Hazine taşınmazın mera vasfında olduğu savunmasında bulunmasına rağmen yöntemine uygun bir şekilde mera araştırması yapılmamış, aşamalarda yapılan keşiflerde taşınmazın niteliğinin, zilyetliğin başlangıç tarihinin ve sürdürülüş biçiminin belirlenmesi için ziraat bilirkişi kurulundan rapor alınmamış, hava fotoğrafları getirtilerek jeodezi ve fotogrametri uzmanı bilirkişi kurulundan rapor alınmadığı gibi taşınmazın sınırında ve içinde dere bulunduğu belirtilmesine rağmen, İlk Derece Mahkemesince yapılan keşiflere jeolog bilirkişisi götürülmediği gibi fen bilirkişisi raporunda da bu hususlar gösterilmemiştir. Hal böyle olunca; doğru sonuca ulaşılabilmesi için İlk Derece Mahkemesince öncelikle, Harita Genel Müdürlüğü web sitesinin hava fotoğrafı sorgulama sayfasına girilerek, taşınmazın bulunduğu köyü/mahalleyi kapsayacak şekilde hangi yıllara ait hava fotoğrafı bulunduğu araştırılıp belirlenmek ve (denetimin sağlanması bakımından) ilgili sayfanın çıktısı dosya içerisine konulmak suretiyle buradan elde edilen verilere göre tespit tarihinden 15- 20-25 yıl öncesine (bulunmadığı taktirde bulunan tüm hava fotoğrafları getirtilerek) ait farklı dönemlerde çekilmiş en az üç adet stereoskopik hava fotoğrafı tarihleri açıkça yazılmak suretiyle Harita Genel Müdürlüğünden getirtilerek dosya arasına konulmalı, anılan tapu kayıtlarının tamamının kadastro çalışmaları sırasında başka parsellere revizyon görüp görmedikleri sorularak, revizyon görmüşlerse bu taşınmazların kadastro sonucu oluşan tespit tutanakları ile (oluşmuş ise) tapu kayıtlarının ve yine tespitlerine esas alınan belgelerin onaylı örnekleri istenilmeli; tapu kayıtlarının revizyon gördüğü taşınmazların başka dosyalarda dava konusu olduklarının anlaşılması halinde ilgili dava dosyalarına ilişkin mahkeme hakimince düzenlenecek dosya inceleme tutanakları dosya arasına alınmalı; bunların yanında dava konusu taşınmazı dıştan çevreleyen komşu parselleri (dava konusu parsellerin hudutlarında dere, yol vs. bulunması halinde bunlardan sonra gelen parseller de dahil olmak üzere) bir arada gösterir geniş çaplı kadastral kroki ve bu taşınmazların kadastro tespit tutanaklarının onaylı suretleri ile varsa dayanaklarını oluşturan kayıt ve belgeler tesislerinden itibaren tüm tedavülleri ile birlikte getirtilmeli, taşınmazların bulunduğu yer ve yöreye ilişkin mera tahsis kaydı ve kararı olup olmadığı hususu araştırılmalı, dosya bu şekilde keşfe hazır hale getirildikten sonra mahallinde, elverdiğince yaşlı, tarafsız, yöreyi iyi bilen ve davada yararı bulunmayan taşınmazlara komşu ve taşınmazların bulunduğu yerde yaşayan şahıslar arasından seçilecek üçer kişilik mahalli bilirkişi kurulu, tespit bilirkişileri ve taraf tanıkları ile 3 kişilik fen bilirkişi kurulu, 3 kişilik jeodezi ve fotogrametri uzmanı bilirkişi kurulu, 3 kişilik jeolog bilirkişi kurulu, 3 kişilik ziraatçi bilirkişi kurulu ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 290. maddesi kapsamında bir fotoğrafçı bilirkişi eşliğinde dava konusu taşınmazlar başında, taşınmazın tamamının gezilmesi suretiyle, taşınmazın konumuna, niteliğine ve çevre parsellerle karşılaştırılmalı olarak fiziksel özelliklerine ilişkin mahkeme hakiminin gözlemi keşif tutanağına aynen yansıtılmalı, tapu kaydı uygulaması hakkında yukarıda belirtilen hususlar dikkate alınarak tapu kayıtlarının tesis tarihindeki sınırlarına ve miktarlarına itibar edilebileceği gözetilerek, kayıtlardaki sınırların tespiti bakımından mahalli bilirkişi ve tanık beyanlarına başvurulmalı ve kayıtta yazılı hudutlar yerel bilirkişilerce zeminde göstertilmeli, kayıtlarda yazılı olup yerel bilirkişilerce zeminde gösterilemeyen hudutların tespiti için ise taraflara tanık dinletme imkanı sağlanmalı ve yapılacak tapu kayıt uygulaması sırasında dinlenecek yerel bilirkişi ve tanıkların kayıt uygulamasına ilişkin beyanları, komşu parsel tutanakları ve dayanak kayıtlarıyla denetlenmeli, denetleme yapılırken; tapu kaydının sınırlarında şahıs, yer ve mevki olarak tarif edilen taşınmazların tutanak ve dayanak kayıtları da getirtilerek bu belgelerden yararlanılmalı, tapu kayıtlarının revizyon gördüğü parseller ile bunlardan hükmen kesinleşenler varsa bu dosyalardaki kayıt uygulamaları, tapu kaydına kapsam tayin edilirken göz önünde bulundurulmalı, tapu kayıtları, 3402 sayılı Kanun'un 20. maddesinde belirtilen ve yukarıdaki açıklanan ilkeler doğrultusunda mahalline uygulanarak sınırları itibarıyla dava konusu taşınmazı kapsayıp kapsamadıkları belirlenmeli; taşınmazın tapu kayıtlarının sınırları kapsamında kaldığı anlaşıldığı takdirde anılan tapu kayıtlarının 3402 sayılı Kanun'un 20/C maddesi gereğince değişebilir ve genişletilmeye elverişli sınırları ihtiva ettikleri ve bu nedenle sınırları ile değil miktarları ile geçerli oldukları gözetilerek, tapu kayıtlarına sabit sınırlardan başlanmak suretiyle bu sınırlarla bağlantı kesilmeksizin miktarlarıyla geçerli kapsam tayin edilmeli ve söz konusu tapu kayıtlarının revizyon gördüğü parseller ile bu parsellerden hükmen kesinleşenler mevcut ise tescillerine esas dava dosyalarındaki kayıt uygulaması tapu kayıtlarına kapsam tayin edilirken göz önünde bulundurulmalıdır. Davacılar ve asli müdahiller tarafından dayanılan tapu kayıtlarının uygulanabilir olmadığının veya dava konusu taşınmazın tamamının ya da bir kısmının tapu kayıtlarının kapsamı dışında kaldıklarının anlaşılması halinde, uyuşmazlığın zilyetlik hükümlerine göre çözümlenmesi gerektiğinden; mahalli bilirkişi ve tanıklardan taşınmazın geçmişte ne durumda bulunduğu, kime ait olduğu, kimden kime ve nasıl intikal ettiği, kim tarafından, ne zamandan beri ve ne suretle kullanıldığı, taşınmazın sınırlarında geçmişten bugüne kadar herhangi bir değişiklik olup olmadığı, taşınmazın kullanımlarına ara verilip verilmediği, önceki nitelikleğinin ne olduğu, evveliyatı itibarıyla kadim mera vasfında olup olmadığı, Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerden olmaları halinde imar ve ihyaya konu edilip edilmediği, edilmiş ise ihyanın hangi tarihte başlayıp ne zaman tamamlandığı, dava konusu taşınmazın sınırlarında mera varsa zaman içinde sınırlarında mera yönünde genişleme olup olmadığı ve mera ile taşınmaz arasında doğal ya da yapay ayırıcı bir unsur bulunup bulunmadığı hususları etraflıca sorulup maddi olaylara dayalı olarak açıklattırılmalı; beyanlar arasında çelişki oluştuğu takdirde, gerektiğinde yüzleştirme yapılmak suretiyle çelişkilerin giderilmesine çalışılmalıdır. Mahalli bilirkişi ve tanıkların kayıtların uygulanması ve taşınmazın tasarrufu hususundaki beyanları komşu parsel tutanak ve dayanak kayıtlarıyla denetlenmeli; tapu kayıt uygulaması ile zilyetlik araştırmasında önceki keşiflerde alınan beyanlardan da yararlanılmalı; komşu parsellerin başka davanın konusu olduklarının anlaşılması halinde, ilgili dava dosyaları getirtilerek dava konusu taşınmazın nitelikleğinin ve zilyetlik durumlarının değerlendirilmesi sırasında bu dosyalarda alınan beyan ve raporlar dikkate alınmalıdır. Fen bilirkişi kurulundan; tapu kayıtlarının kapsadıkları alanlar farklı renklerle gösterilerek, komşu taşınmazların varsa oluşumundaki dayanak kayıt ve belgeler uygulanmak suretiyle davaya konu taşınmazın bulunduğu sınırı ne olarak okuduklarının belirlendiği, kroki üzerinde işaretlenmek suretiyle tapu kaydının sınır denetiminin yapıldığı ve kaydın kapsamının kesin olarak gösterildiği, taşınmaz üzerinde tarafların kullanımındaki bölümler ile mera alanları arasında doğal ya da yapay ayırıcı unsur bulunup bulunmadığının belirtildiği ve varsa tapu kayıtlarının revizyon gördüğü parsellerin de dikkate alındığı; tapu kayıtlarının uygulama kabiliyetinin bulunup bulunmadığının açıklandığı, dava konusu taşınmazın geçmişteki ve kadastro sınırlarındaki değişmelerini irdeleyen, taşınmazın sınırlarında kalan dere, yol, mera vs. sınırlarını ve bölgeye ait en eski tarihli askeri harita, hava fotoğrafı ve memleket haritasında mevcut yol ve derelerle kadastro paftasını çakıştırmalı şekilde gösteren, somut bulgulara ve bilimsel esaslara dayanan, keşfi izlemeye elverişli ayrıntılı rapor ve harita/kroki hazırlamaları istenilmelidir. Jeolog bilirkişi kurulundan; tapu kayıtlarında belirtilen çay ve dere hudutlarının zeminde mevcut olup olmadığı, mevcut ise bunların kadim nitelik taşıyıp taşımadığı, derenin aktif olup olmadığı, aktif ise zaman içerisinde yatak değiştirip değiştirmediği, aktif olma özelliğini kaybetmiş ise bu niteliğini hangi tarihte kaybettiği, taşınmazın önceki ve mevcut niteliğinin ne olduğu, dere yatağında kalıp kalmadığı, dere yatağından kazanılıp kazanılmadığı, derenin etkisi altında bulunup bulunmadığı, taşkın riski taşıyıp taşımadığı ve jeolojik yönden zilyetlikle iktisaba elverişli yerlerden sayılıp sayılamayacağı hususlarında, bilimsel esaslara ve somut verilere dayalı, ayrıntılı ve gerekçeli rapor alınmalıdır. Ziraat mühendisi bilirkişi kurulundan; dava konusu taşınmazın tamamının veya bir kısmının zilyetlikle iktisap edilebilecek yerlerden olup olmadığını, taşınmazın önceki ve mevcut niteliğinin ne olduğunu, kamu orta malı mera vasfı taşıyıp taşımadığını, meradan açılıp açılmadığını, meranın devamı niteliğinde olup olmadığını, mera ile tarafların zilyetliği altında bulunan bölümler arasında doğal ya da yapay ayırıcı bir unsur bulunup bulunmadığını açıklayan, zilyetliğin sürdürülüş şeklini ve süresini somut verilerle ortaya koyan, taşınmazın komşu parsellerle karşılaştırmalı biçimde toprak yapısını, eğimini ve bitki desenini inceleyen, ayrıca taşınmazın değişik yönlerden çekilmiş fotoğrafları ile desteklenmiş, ayrıntılı ve gerekçeli rapor alınmalıdır. Jeodezi ve fotogrametri uzmanı bilirkişi kuruluna, hava fotoğraflarının stereoskop aletiyle incelenmesi suretiyle, taşınmazın sınırlarını ve niteliğini, öncesinin ne olduğunu, imar-ihyaya konu edilip edilmediğini, imar-ihyası tamamlanmış ise tamamlandığı tarih ile üzerinde sürdürülen zilyetliğin başlangıcını, şeklini ve süresini belirtir şekilde rapor düzenlenlettirilmeli; fotoğrafçı bilirkişiden, dava konusu taşınmazın komşu parsellerle arasındaki sınırları gösterir şekilde, mümkün olduğunca farklı yön, açı ve yükseklikten fotoğrafları çektirilerek, fotoğrafların hangi bölüme ait olduğunun açıklanması ve fen bilirkişi kurulunun yardımı ile dava konusu taşınmaza komşu parsellerin sınırlarının fotoğraflar üzerinde gösterilmesi istenmeli, ayrıca, tapu kayıtlarının bir kısmında hudut olarak mera unsurunun yer aldığı görülmekle, bu hususun taşınmazın niteliğinin belirlenmesi ve kapsam tayini bakımından ayrıca dikkate alınması gerekmektedir. Bunun yanında, taşınmazın öncesinin mera olduğunun anlaşılması halinde, meralar üzerinde sürdürülen zilyetliğin hukukça değer taşımayacağı hususu da göz önünde bulundurulmalıdır. Öte yandan, şahıslar adına kadastro tespit tarihi itibarıyla tek parça hâlinde veya ayrı ayrı olmak üzere 100’er dönümden fazla taşınmazın zilyetlikle kazanılamayacağı hususu da gözetilerek sonucuna göre bir karar verilmelidir. İlk Derece Mahkemesince yukarıda açıklanan hususlar gözetilmeksizin yeterli araştırma ve inceleme yapılmadan, hatalı değerlendirmelere dayalı olarak hüküm kurulmuş olması isabetsiz olduğu gibi kabule göre de; 6100 sayılı Kanun'un 297/1-c maddesi uyarınca hükmün gerekçesinde; tarafların iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan deliller, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi ile sabit görülen vakıalar ve bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin açıkça gösterilmesi zorunlu olduğu, ne var ki, somut olayda İlk Derece Mahkemesince gerekçe kısmında; hangi tapu kaydının dava konusu taşınmazın hangi bölümünü kapsadığı, tapu kayıtlarının hangi gerekçeyle sabit sınırlı kabul edildiği hususlarında herhangi bir açıklamaya yer verilmediği, bilirkişi raporlarının hangi yönleriyle hükme esas alındığının da somut ve denetlenebilir şekilde ortaya konulmadığı, buna karşılık yalnızca bilirkişi raporlarının hüküm kurmaya elverişli olduğu belirtilmek suretiyle, tapu kayıtlarının kapsamına ve zilyetliğe ilişkin denetlenebilir bir gerekçe oluşturulmadan karar verilmiş olması da isabetsiz olup İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir. S O N U Ç : Açıklanan sebeplerle; İlk Derece Mahkemesinin 25.07.2023 ve 12.09.2023 tarihli ek kararların bozularak ORTADAN KALDIRILMASINA, Temyiz olunan İlk Derece Mahkemesi kararının, 6100 sayılı Kanun'un geçici 3. maddesi yollaması ile 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (1086 sayılı Kanun) 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, Peşin harçların istek halinde İlk Derece Mahkemesi kararını ve ek kararları temyiz edenlere ayrı ayrı iadesine, 1086 sayılı Kanun'un 440/I maddesi gereğince Yargıtay ilamının tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine,
26.02.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.