Bölge Adliye Mahkemesi ·

Bölge Adliye Mahkemesi 2024/1269 E. 2026/1700 K.

Mahkeme
Bölge Adliye Mahkemesi
Esas No
2024/1269
Karar No
2026/1700
Karar Tarihi

T.C.

İSTANBUL

BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ

13. HUKUK DAİRESİ

DOSYA NO:2024/1269 Esas

KARAR NO:2026/1700 Karar

T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A

B Ö L G E A D L İ Y E M A H K E M E S İ K A R A R I

İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ:İSTANBUL 24. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ(Kapatılan İstanbul Anadolu 5. Asliye Ticaret Mahkemesi)

NUMARASI:2018/1103 Esas - 2024/517 Karar

TARİHİ:29/05/2024

DAVA:Tazminat (TTK 122 Maddesi Uyarınca )

KARAR TARİHİ:24/09/2026

İlk derece Mahkemesinde yapılan inceleme sonucunda verilen karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulmuş olmakla dava dosyası incelendi:

TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMASININ ÖZETİ:Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacı şirketin 1985 yılından beri deri kimyasalları ithalat, pazarlama ve satış İşi ile iştigal etmektedir. Müvekkil ile davalı şirket arasında 2000 yılından başlayarak 2015 yılı ekim ayı ortalarına kadar devam eden ve davalıya ait çeşitli markalı deri kimyasalı ürünlerinin Türkiye pazarındaki satış ve pazarlaması bakımından müvekkile distribütörlük / tek satıcılık hak ve sıfatı veren bir sözleşme ilişkisi mevcut olduğunu, bugüne kadar gelinen süreçte, taraflar arasındaki distribütörlük-tek satıcılık sözleşmesi gereğince müvekkil şirket bu sıfatının sonucu ve gereği olarak bahse konu malların tanıtımı, satışı, Türkiye'deki pazara girmesi ve bu pazarda pay sahibi olması için oldukça ciddi ticari faaliyetler yürütmüş, ürünler ve müşteri çalışmaları için önemli miktarda yatırımlar yaparak laboratuar kurmuş,gösterdiği yoğun çaba, yaptığı yüksek miktarlı yatırım ve başarılı pazarlama yöntemleri ile ürünlere pazar oluşturmuş, bu ürünlerin ülke piyasasında ciddi bir yere gelmesini ve geniş bir müşteri portföyüne ulaşmasını sağlamıştır. Zira bahse konu ürünler bu süreçte sadece müvekkil şirket vasıtasıyla ülkeye gelmiş ve piyasaya sürüldüğünü, Bu duruma paralel biçimde, taraflar arasındaki ticari ilişki karşılıklı güven ve iyi niyet çerçevesinde yürümüştür. Hal böyle iken, 2015 yılı başlarından itibaren davalı şirket tarafından bahse konu tek satıcılık / distiribütörlük sözleşmesi ilişkisine ve hukuka açıkça aykırı biçimde, müvekkil şirketin siparişlerine cevap verilmemeye başlanmış ve sipariş edilen mallar gönderilmemiş, müvekkilin tüm yazışma ve çalışmalarına rağmen durum değişmediğini, Halihazırda davalı tarafından müvekkil şirkete gönderilen ve fakat müvekkilin sipariş ettiği ancak davalı şirket tarafından haksız biçimde gönderilmemiş bulunan başka mallar nedeniyle atıl duruma düşmüş, gönderilmeyen mallar nedeniyle ekonomik bir değeri oluşmamış, ciddi miktarda mal da müvekkil şirket deposunda kalmıştır. Bu nedenle de müvekkil şirket büyük zarara uğramış durumdadır. Davalı şirket ekte listesi ve suretleri bulunan faturalardan da anlaşılacağı üzere bu malların toplam bedeli olan 152.014 Euro'yu da müvekkile ödemek durumundadır, davalı şirketin sözleşmenin feshine yol açan işbu haksız ve hukuka aykırı eylemleri neticesinde, müvekkil şirket önemli miktarda kâr kaybına maruz kalmıştır. Zira müvekkil şirket, ciddi yatırımları ve çalışmaları ile ülke pazarında önemle bir pazar payına ulaşmış ve bu işten elde ettiği gelir de buna paralel gerçekleştiğini, davacı şirket, taraflar arasında uzun yıllardır devam eden distribütörlük ilişkisinin süreceği düşüncesiyle, müşterileri ile ticari ilişkiler kurmuşken ve bu sayede Önemli ölçüde kâr elde edecekken, davalının haksız eylemleri sonucu sözleşmeyi feshetmek durumunda kalmış ve önemli miktarda kâr kaybı yaşadığını, Anılan ve resen öngörülecek gerekçelerle, müvekkil şirket ile davalı şirket arasındaki distribütörlük sözleşmesinin haklı feshi nedeniyle, fazlaya dair haklarımız saklı kalmak kaydı ile şimdilik, 285.267- Euro müşteri(portföy) tazminatı ve müvekkilin elinde kalan malların değeri olan 152.014- Euro olmak Üzere toplam 437.281- Euro'nun davalıdan dava tarihinden itibaren işleyecek, 3095 sayılı kanun gereğince bankaların döviz mevduat hesaplarına uyguladıkları en yüksek faiz oranında faizi ile birlikte tahsiline, yargılama giderleri ile vekâlet ücretinin davalıya yüklenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; taraflar arasında herhangi bir yazılı sözleşme bulunmadığı ve herhangi bir şekilde taraflar arasındaki uyuşmazlıkta yetkili mahkeme yeri belirlenmemiş bulunduğu göz önüne alınarak; MÖHUK 40. Madde ve HMK 6. Madde amir hükümleri gereği söz konusu davanın görüleceği yer Davalı Şirketin ikametgahının bulunduğu İTALYA/PISA mahkemeleri olduğunu, Mahkemenin yetkisiz olduğunu, bu nedenle davanın esasına girilmeksizin davanın usul hukuku açısından yetki bakımından reddi gerektiğini, ayrıca davacıyla davalı arasında distiribütörlük veya tek satıcılık adı altında her hangi bir sözleşme bulunmadığını, davanın haksız ve kötü niyetle açıldığını , davacı siparişi üzerine satın aldığı ve deposunda bulunan malların bedelini talep etmesinin hiç bir hukuki dayanağının bulunmadığını da belirterek davanın esastan reddini istemiştir.

İLK DERECE MAHKEMESİNİN KARARININ ÖZETİ:İlk Derece Mahkemesi 29/05/2024 tarih ve 2018/1103 Esas - 2024/517 Karar sayılı kararında;"......Dosya içeriğinin incelenmesi sonucu ve davacının da kabulünde olduğu üzere davalı firma tarafından acente sıfatıyla distribütörlük/tek satıcı olarak Türkiye Bölgesinde Tekel Hakkı verildiğine ilişkin "Yazılı" bir sözleşme sunulamamıştır. TTK'nun 122.maddesi uyarınca distribütörlük/tek satıcılık sözleşmesi uyarınca portföy tazminatı talep edebilmek ve bu maddeye dayalı diğer talepleri için ispat olarak akdi ilişkinin kurulmuş olması şarttır. Ve davacı tarafından da akdi ilişki ispat edilememiştir. Davacının talepleri ... Sözleşmesinin haklı olarak feshi nedeniyle portföy tazminatı ve bunun yanında elinde kalan malların ekonomik değerini yitirmesi nedeniyle uğradığını iddia ettiği zararların tazmini olduğundan ve gerekçe olarak gösterilen TTK'nun 122.maddesi uyarınca tazminat talepleridir. Bu haliyle taraflar arasında TTK'nun 122.maddesinin ispat şartı olarak elzem olan "Yazılı Sözleşme" olduğu ispat edilemediğinden ve davacının talepleri TTK'nun 122.maddesine dayandığından açılan davanın reddi gerekmiştir. " gerekçesi ile,

''1-İspat edilemeyen davanın reddine,'' karar verilmiş ve karara karşı davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur.

İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ:Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; yerel mahkemenin davanın reddine dair kararının kabulünün mümkün olmadığını, kararda ve karara dayanak yapılan bilirkişi raporunda da ifade edilenin aksine tek satıcılık sözleşmesinin yazılı olmasının zorunlu olmadığını, sözlü olarak yapılmış olmasının da mümkün olduğunu, böyle bir yasal düzenlemenin mevcut olmadığını, nitekim gerek kararda gerekse bilirkişi raporunda tamamen kanaate dayalı bir biçimde bu görüşün ortaya konulduğunu, mahkemenin bu kanaatine dayanak olarak bir yasa maddesi ya da içtihat göstermediğini,Hükme esas alınan bilirkişi raporunda, tek satıcılık sözleşmesinin varlığının kabulü için bu tür sözleşmelerin unsurları olan tekel hakkı tanıma, sürekli bir sözleşme olma, dağıtım ve sürüm arttırıcı faaliyetlerde bulunma yükümlülüğünün somut olayda bulunmasının gerektiğinin ileri sürüldüğünü, somut olayda bu unsurların tamamının mevcut olduğunu, müvekkilin 1997 yılından itibaren davalı şirketin ürünleri için Türkiye’de tek yetkili satıcı olduğunu, bu ürünlerin satışlarının adece müvekkil tarafından yapıldığını, sürüm artırıcı tüm faaliyetlerin müvekkil tarafından gerçekleştirildiğini, nitekim davalı tarafından aksinin ispatlanamadığını,Taraflar arasında 1997 yılından başlayarak 2015 yılı ekim ayı ortalarına kadar devam eden ve davalıya ait çeşitli markalı deri kimyasalı ürünlerinin Türkiye pazarındaki satış ve pazarlaması bakımından müvekkile distribütörlük / tek satıcılık hak ve sıfatı veren bir sözleşme ilişkisi mevcut olduğunu, bugüne kadar gelinen süreçte, taraflar arasındaki distribütörlük-tek satıcılık sözleşmesi gereğince müvekkil şirketin bu sıfatının sonucu ve gereği olarak bahse konu malların tanıtımı, satışı, Türkiye’deki pazara girmesi ve bu pazarda pay sahibi olması için oldukça ciddi ticari faaliyetler yürüttüğünü, ürünler ve müşteri çalışmaları için önemli miktarda yatırımlar yaparak laboratuar kurduğunu, reklam çalışmaları yürüttüğünü, gösterdiği yoğun çaba, yaptığı yüksek miktarlı yatırım ve başarılı pazarlama yöntemleri ile ürünlere pazar oluşturduğunu, bu ürünlerin ülke piyasasında ciddi bir yere gelmesini ve geniş bir müşteri portföyüne ulaşmasını, markanın bilinirliğini sağladığını,Davalı şirketin de içerisinde bulunduğu ... (... Grubu) isimli şirketler grubu adına müvekkil şirket için İtalya Konsolosluğu’na gönderilmiş bulunan 12.06.2014, 03.12.2013, 08.05.2013 ve 22.01.2013 tarihli davetiyelerde açık ve net biçimde ürünlerinin Türkiye’deki satışını desteklemek ve çoğaltmak maksadıyla laboratuvar deneylerinin yapılmasından bahsedildiğini, bu beyanların, davalı vekilinin beyanlarının tersine, müvekkil şirketin arge, pazarlama ve reklam faaliyetlerinin davalı şirket ve içerisinde bulunduğu şirketler grubunun tüm şirketleri tarafından bilindiği ve talep edildiğinin açık birer ikrarı olduğunu, dolayısıyla davalı şirket ve içerisinde bulunduğu şirketler grubunun tüm bu faaliyetlerini talep ve takip eden taraf olduğunu, huzurdaki dava aşamasında bu faaliyetlerden haberleri yokmuş gibi beyanda bulunulmasının tümüyle kötü niyetli bir tutum olduğunu, işbu delillerin bir taraftan bilirkişi raporunda bahsi geçen tek satıcılık sözleşmesi unsurlarından dağıtım ve sürümü artıracak faaliyetlerde bulunma yükümlülüğünün varlığını açıkça ortaya koyduğunu, diğer taraftan da müvekkil şirketin ülkedeki tek yetkili satıcı olarak atandığını ispatladığını, yerel mahkemenin subjektif yorumlar yapması, delilleri bu yönü ile değerlendirmemesi, bunların tek satıcılık ve tekel hakkının ispatına yetmeyeceği sonucuna gitmesinin hukuka aykırı olduğunu,Taraflar arasındaki ticari ilişkinin karşılıklı güven ve iyi niyet çerçevesinde uzun yıllar yürüdüğünü, hal böyleyken 2015 yılı başlarından itibaren davalı şirket tarafından bahse konu tek satıcılık/distribütörlük sözleşmesi ilişkisine ve hukuka açıkça aykırı biçimde, müvekkil şirketin siparişlerine cevap verilmemeye başlandığını ve sipariş edilen malların gönderilmediğini, müvekkilin Türkiye’deki müşterilerine karşı zor durumda kaldığını, müvekkilin tüm yazışma ve çalışmalarına rağmen durumun değişmediğini, ayrıca davalı şirket ve içinde bulunduğu grubun bununla da yetinmediğini, hukuka ve ticari etiğe, hakkaniyete açıkça aykırı biçimde, şirket ortaklarından...’nin kurucusu ve hisselerinin tümünün maliki olduğu, müvekkil şirkete yaklaşık 200 m mesafede bulunan “... Tuzla / İstanbul” adresinde ... Şirketi unvanlı bir şirket kurduklarını, nitekim bu şirketin burada olduğu ve ortaklık yapısı ve faaliyet alanının davalı yanca da kabul edildiğini,Davalı şirketin, müvekkili hileli bir hareketle bu şekilde pasifize etmek, devre dışı bırakmak ve zarar ettirmek amacıyla bu şirket üzerinden müvekkilin portföyünde bulunan müşterilere, müvekkilin tek satıcı sıfatıyla satışını yapmakta olduğu malları satmaya çalıştığını, bu amaçla müvekkilin müşterilerine fiyat teklifleri gönderdiğini, artık sadece bu firmanın piyasada olacağı, müvekkil şirketin piyasada olamayacağı şeklinde haksız ve hukuka aykırı birtakım beyanlarda bulunduğunu, bu tutum ve eylemlerin taraflar arasındaki distribütörlük / tek satıcılık anlaşmasına, teamüle ve hukuka açıkça aykırı olduğunu, davalı şirketin bu işlem ve faaliyetleri için müvekkile hiçbir bilgi vermediğini, müvekkilin onayını almadığını, davalı vekilinin bu şirketin faaliyetlerinin normal ticari faaliyetler olduğu ve bağımsız bir tüzel kişilik olduğu iddialarının aksine, bahse konu şirketin kuruluş yeri ve şekli ile ortaklık yapısının, bu şirketin tamamıyla kötü niyetle ve müvekkili dolaylı biçimde yok etmek amacıyla oluşturulduğunu ortaya koyduğunu, nitekim söz konusu adresin dış kısmında bahçe duvarının üzerinde davalı şirkete, diğer grup şirketleri olan ... şirketlerine, binanın çatı kısmında da bu şirketlerin oluşturduğu ... grubuna ait büyükçe yazılar bulunduğunu, buna karşın bahse konu şirkete ait uzaktan fark edilemeyecek kadar küçük bir tabela yer aldığını, bu manzaranın da müvekkili yok etmeye ve onun müşterilerini ele geçirmeye yönelik kötü niyetli projesinin açık bir ispatı olduğunu, tüm bu tutumların davalı vekilinin beyanının aksine hukuka ve hakkaniyete açıkça aykırı olduğunu, bu faaliyetlerin olağan ve hukuka uygun olarak düşünülmelerinin hukuken mümkün olmadığını, davalının bu eylemlerinin tek satıcılığın tekel hakkı tanıma unsuruna aykırı olduğunu, yerel mahkemenin bu durumu ve buna dair dosyada mevcut delilleri de görmezden geldiğini ve bu konuda da hiçbir değerlendirme yapmadığını,Dosya içeriği ile hukuki ve fiili olarak bağdaşmayan mahkeme kararında belirtilenin aksine, taraflar arasında bir tek satıcılık sözleşmesinin uzun yıllardır varolduğunun kesin ve net olarak orta olduğunu, taraflar arasındaki distribütörlük / tek satıcılık sözleşmesinin belirsiz süreli sözleşmelerden olduğunu, haklı sebeple feshedilebileceğini, somut olayda davalı şirketin müvekkil şirkete mal göndermemesi, müvekkilin faaliyette bulunduğu bölgede şirket kurmak suretiyle, taraflar arasındaki distribütörlük sözleşmesi ile müvekkile bırakılmış bölgeye girmesi ve müvekkili devre dışı bırakmak suretiyle, müvekkilin uzun yıllar boyunca sarf ettiği emek ve yaptığı ciddi yatırımlar ile elde edilmiş pazar payını ele geçirmeye çalışmasının, müvekkil bakımından sözleşmenin feshi için birer haklı sebep olduğunu,Distribütörün sözleşmeyi haklı feshi halinde, yatırımını geri alması için makul bir süre tanınması durumu olmayacağı için fiili bir zarar oluştuğunu, bu zararın da TTK. m.122'de düzenlenen tazminat ile telafi edileceğini, dava konusu olayda da müvekkilin sözleşmeyi haklı sebeple feshi söz konusu olduğundan, bunca yıllık yatırımları ve emeğinin karşılığı olarak davalı şirketten tazminat alma hakkı doğduğunu, yerel mahkemenin portföy tazminatı talepleri bakımından da hatalı bir yaklaşım sergileyerek, tamamen yoruma dayalı biçimde, yani herhangi bir yasa hükmüne veya yargısal içtihada dayanmaksızın, bu tazminatın istenmesi için yazılı sözleşmenin şart olduğu gibi haksız ve hukuki dayanaktan yoksun bir sonuca gittiğini, oysa mevzuatta böyle bir zaruret olmadığını,Bilirkişi heyetinin, taraflar arasındaki ilişkinin başlangıç tarihinin 1997 yılı olmasından hareketle, bu kadar uzun süren ilişki boyunca yazılı bir sözleşme yapılmamış olmasının, hayatın olağan akışına göre taraflarca böyle bir sözleşme ve akdi ilişkinin esasen istenmediği anlamına geleceği şeklindeki görüşlerinin hukuken hiçbir temelinin olmadığını, aksine bu kadar uzun yıllar boyunca tek satıcılık ilişkisinin fiilen devam etmiş olmasının, arafların iradelerinin bu yönde olduğunu açıkça ortaya koyacağını, ticari hayatta firmalar arasında her ilişkinin yazılı sözleşme ile yürümediği gerçeği dikkate alındığında, tek satıcılık sözleşmesinin bulunmamasının da bilirkişilerin iddia ettikleri gibi bir hukuki yorumu asla gerektirmeyeceğini, bilirkişi heyetinin hukuki ve teknik temelden açıkça yoksun görüşlerinin aksine, bu malların ekonomik değerleri ve başkalarına satış imkanları olmadığını, zira bu malların ancak yine davalı tarafından gönderilecek başka mallarla birlikte kullanıldıklarında ekonomik değer arz etmekte ve kullanılabilmekte olduğunu, davalı şirket bu malların bu aşamaya gelmesini sağlayacak diğer malları göndermediğinden, bu ürünlerin müvekkilin elinde zayi olmalarına, hiçbir ekonomik değer elde edememelerine neden olduğunu, davalı şirketin bunun bedelini müvekkile ödemek durumunda olduğunu belirterek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak davanın kabulüne karar verilmesini talep etmiştir.

İSTİNAF SEBEPLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE:HMK'nın 355. maddesine göre istinaf incelemesi; istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak ve kamu düzenine aykırılık varsa re'sen gözetilmek suretiyle yapılmıştır.Dava, distribütörlük (tek satıcılık) sözleşmesinin haklı nedenle feshi sebebiyle portföy (denkleştirme) tazminatı ile mal bedelinin iadesi davasıdır.Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş ve karara karşı davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur.Genel olarak portföy tazminatı, acentelik sözleşmesi sona erdikten sonra, bu ilişkinin devamı boyunca acentenin kişisel gayretiyle yarattığı müşteri çevresinden müvekkilinin halen yararlanması, acentenin ise yararlanmaması nedeniyle uğradığı kaybın karşılığıdır.TTK’nun 122/5 m. uyarınca TTK 122.m. hükmü, hakkaniyete aykırı düşmedikçe, tek satıcılık ile benzeri diğer tekel hakkı veren sürekli sözleşme ilişkilerinin sona ermesi hâlinde de uygulanacaktır. TTK 122.m. uyarınca tazminat talep edebilmek için, öncelikle karşı tarafla tek satıcılık vb. bir ilişki içinde olunduğunun ispatı gerekir.Tek satıcılık sözleşmesi; üretici ile tek satıcı arasındaki ilişkileri düzenleyen, üreticinin mallarını belirli bir bölgede tekel şeklinde satmak üzere tek satıcıya göndermeyi üstlendiği, tek satıcının da kendisine gönderilen malların sürümünü artırmak için kendi adına ve hesabına faaliyette bulunduğu, taraflar arasında sürekli borç ilişkisi doğuran isimsiz bir sözleşmedir. (Yargıtay 19.Hukuk Dairesi’nin 28.09.2016 tarihli 2016/5707 E., 2016/12723 K. sayılı emsal kararı).Davacı taraflar arasında münhasır distribütörlük yani tek satıcılık ilişkisi olduğunu ileri sürmüş ise de, davalı bunu inkar etmiş, davacı ile akdi ilişkinin 1997 yılından beri devam ettiğini, davacıya hiçbir zaman münhasır satış yetkisi verilmediğini belirtmiştir.Taraflar arasında yazılı olarak yapılmış tek satıcılık sözleşmesinin bulunmadığı, taraflar arasındaki sözleşmenin tek satıcılık sözleşmesi olduğunu ispat yükü davacı üzerindedir.Tek satıcılık sözleşmesi üretici ile tek satıcı arasındaki ilişkileri düzenleyen, üreticinin mallarını belirli bir bölgede tekel şeklinde satmak üzere tek satıcıya göndermeyi üstlendiği, tek satıcının da kendisine gönderilen malların sürümünü artırmak için kendi adına ve hesabına faaliyette bulunduğu, taraflar arasında sürekli borç ilişkisi doğuran isimsiz bir sözleşmedir. Tek satıcılık sözleşmesinin ayırt edici özelliklerinden biri, satıcının üreticinin mallarını satmak hususunda belli bir bölgede tekel hakkının bulunması, buna karşılık satıcının, üreticiye karşı rekabet etmeme ve üreticinin mallarının sürümünü arttırma yükümlülüğünün bulunmasıdır.Kanunen bu sözleşmenin şekil şartına bağlı olmaması nedeni ile yazılı sözleşme olmaması geçerlilik şartı olmamakla birlikte; iddia edilen sözleşme ve hükümleri ile yasanın tek satıcılık sözleşmesine bağladığı koşullar ve sözleşmenin feshi halinde taraflara verilen haklar gözetildiğinde, genel çerçeve sözleşmesinin tüm unsurlarının bilinebilir ve yorumlanabilir olması gerekmektedir.Davacı yanın davalı ile olan ticari ilişkisinin tek satıcılık sözleşmesi olduğu yönünde delil bulunmadığı, ticari olarak mal alımı yapması, satım ilişkisini kanıtlasa da, şartları ispatlanan tek satıcılık sözleşmesininin kanıtlamadığı anlaşılmıştır. (Yargıtay 11 HD.'nin 28/09/2023 tarih ve 2022/1301 Esas - 2023/5440 Karar sayılı kararı benzer mahiyettedir.)Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile dosya kapsamına göre; taraf iradelerinin tek satıcılık sözleşmesi yapılması konusunda birleşerek yazılı akit düzenlenmediği, fiili ticari ilişki kapsamında tek satıcılık sözleşmesinin kurulduğundan söz edilemeyeceği, davacı tarafça, yanlar arasında tek satıcılık sözleşmesi akdedildiğinin kanıtlanamadığı ve davacının tazminat taleplerinin yasal şartlarının bulunmadığı anlaşılmakla; İlk Derece Mahkemesine sunulan deliller ışığında mahkemece davanın reddine yönelik verilen hüküm ve gerekçesinde yasa ve usule aykırılık bulunmadığı gibi kamu düzenine aykırılık da görülmediğinden, mahkemenin kabul ve gerekçesine yönelik davacı vekilinin aksi yöndeki istinaf sebepleri yerinde görülmemiştir.

Sonuç itibariyle, davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nın 353/1-b1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.

HÜKÜM:Yukarıda açıklanan nedenlerle;

1-Davacının istinaf başvurusunun 6100 sayılı HMK'nın 353/1-b1 maddesi gereğince ESASTAN REDDİNE,

2-Harçlar Kanunu gereğince istinaf eden davacı tarafından yatırılan istinaf kanun yoluna başvurma harcının hazineye gelir kaydına,

3-Karar tarihi itibariyle Harçlar Kanunu gereğince alınması gereken 732,00 TL istinaf karar harcından istinaf eden davacı tarafından peşin olarak yatırılan 427,60 TL harcın mahsubu ile bakiye 304,40 TL'nin davacıdan tahsili ile hazineye gelir kaydına,

4-İstinaf yargılama giderlerinin istinaf eden davacı üzerinde bırakılmasına,

5-Artan gider avansı bulunması ve talep halinde yatıran tarafa iadesine,Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda HMK'nın 361/1. maddesi gereğince kararın taraflara tebliğ tarihinden itibaren iki haftalık yasal süre içerisinde Yargıtay temyiz yasa yolu açık olmak üzere 24/09/2026 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Atıf: Bölge Adliye Mahkemesi, E. 2024/1269, K. 2026/1700, T. 29.05.2024, www.arakarar.com/karar/bam-karar-2024-1269-e-2026-1700-k-11c312f65248