Yargıtay · 6. Hukuk Dairesi

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2025/1557 E. 2026/940 K.

Mahkeme
Yargıtay
Daire
6. Hukuk Dairesi
Esas No
2025/1557
Karar No
2026/940
Karar Tarihi

MAHKEMESİ : İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesi SAYISI : 2024/1196 E., 2024/1082 K. İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 1. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2020/204 E., 2023/49 K.

Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı ... ile müvekkili firma arasında 27.07.2007 tarihinde ... Belediye sınırları içerisindeki muhtelif cadde ve sokaklarda Asfalt Beton Binder Tabakası Yapım İşi sözleşmesi akdedildiğini, işin eksiksiz olarak tamamlanmasına rağmen, yapılan işler karşılığının davalı belediyece ödenmemesi üzerine .... Noterliği’nin 12.02.2008 tarih ve ... yevmiye no.lu ihtarı keşide edilerek 2.449.597,97 TL hakediş bedellerinin 7 gün içinde ödenmesinin ihtar olunduğunu, davalı belediyece bu ihtara rağmen borcun ödenmemesi üzerine ... İcra Müdürlüğü'nün 2008/688 E. sayılı dosyasından 21.08.2008 tarihinde 2.559.527,87 TL üzerinden takip başlatıldığını ve takibin bu miktar üzerinden itirazsız kesinleştiğini, anılan dosya borcunun temerrüt tarihi olan 12.02.2008 tarihli ihtar üzerinden 7 yıl geçtikten sonra 15.07.2015 tarihinde ödendiğini, bu nedenle müvekkilinin munzam zarara uğradığını belirterek, fazlaya ilişkin haklar saklı kalarak 100.000,00 TL’nin zararın oluştuğu tarihten itibaren işleyecek faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; ...'nın asıl borcu ödemiş olduğunu, 10 yıllık zamanaşımı süresi geçmiş olduğundan davanın usul ve esastan reddine karar verilmesini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile munzam zararın, farazi zarar olmayıp; somut reel bir zarar olduğunu, davacının zararın ne şekilde oluştuğunu somut olarak ispat edemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

IV. İSTİNAF İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.

V. TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde: a. Müvekkili tarafından sunulan somut delillerin mahkemece değerlendirilmediğini, b. Mahkemenin kararına gerekçe gösterdiği Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararının somut olaya uygun olmadığını, c. Emsal Yargıtay kararlarına göre munzam zarar hesabında sepet hesabı yapılarak munzam zarara hükmedilmesi gerektiğini, d. Hakedişlerin ödenmemesinde belediyenin kusuru bulunduğunu, belediyenin borcu ödememek için icra sürecini uzatıcı davranışlarda bulunduğunu beyan etmektedir.

B. Değerlendirme ve Gerekçe Uyuşmazlık, ... sözleşmesinden kaynaklanan munzam zarar nedeniyle tazminat istemine ilişkindir. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavramların açıklanması gerekmektedir; Aşkın Zarar (Munzam Zarar): Para borçlarında borçlunun temerrüdünün bir sonucu niteliğindeki munzam (aşkın) zarar TBK'nın 122. maddesi (B.K.105) hükmünde düzenlenmektedir. Söz konusu hükmün ilk fıkrasına göre, "Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür". Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 10.11.1999 tarihli, 1998/13-353 E., 1999/929 K. sayılı kararında da vurgulandığı üzere munzam zarar, sorumluluğu kusura dayanan borçlu temerrüdünün hukukî bir sonucudur ve alacaklının zararının faizi aşan bölümüdür. Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde tanımlanabilir.

MUNZAM ZARARIN TAZMİNİNİN ŞARTLARI: Yukarıda anlatılanlardan anlaşılacağı üzere, alacaklı temerrüt faizini isteme hakkı bakımından avantajlı bir konuma sahiptir. Oysa, aynı durum munzam zararın tazminini isteme hakkı bakımından geçerli değildir. Alacaklı, ancak aşağıda açıklanan şartların bir arada bulunması halinde borçludan munzam zararın tazminini isteyebilir.

a. Bir Para Borcunun Bulunması Munzam zararın tazmininin istenebilmesi için borcun bir para borcu olması gerekir. Zira, munzam zararın istenmesi her türlü borç bakımından değil, sadece para borçları için mümkündür. Para borcunun kaynağı ise önemli değildir; Munzam zararın tazmini sadece tüketim ödüncü sözleşmesine münhasır değildir. Meselâ, sözleşme, haksız fiil, sebepsiz zenginleşme veya vekâletsiz işgörmeden ... para borcunda munzam zararın tazmini söz konusu olabilir. Bunun için her şeyden önce borçlunun temerrüde düşmüş olması gerekir.

b. Borçlunun Temerrüdü Türk Borçlar Kanunu'nun 117. maddesi uyarınca davalı borçlunun usulüne uygun olarak temerrüde düşürülmesi gerekir. Borçlu temerrüde düşürülmemişse borçlu hakkında yapılan icra takip tarihinde veya dava açılmışsa dava tarihinde borçlunun temerrüdü oluşur.

c. Munzam Zarar Munzam zararın tazmini için aranan şartlardan üçüncüsü zarardır. Nitekim, bu şart "temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa" ifadesi ile TBK'nın 122/1. maddesi hükmünde açıkça belirtilmektedir. Ancak, söz konusu hükümde zararın türü ve niteliği konusunda açıklık yoktur. Bununla beraber munzam zarar da zarar teorisindeki genel esaslara uygun biçimde anlaşılmalıdır. Türk-İsviçre Hukuku'nda zarar daha ziyade dar anlamda, yani maddî zararı ifade etmek için kullanılır. Eksilmenin malvarlığında ortaya çıkması halinde maddî zarardan bahsedilir. Malvarlığındaki eksilme, alacaklının, zarar veren davranıştan sonra malvarlığının mevcut hali ile bu olay meydana gelmeseydi göstereceği hal arasındaki farkı ifade eder. Bu tanım çerçevesinde munzam zarar da bir tür maddî zarardır. Bu zarar gerek doktrinde gerekse Yargıtay içtihatlarında (müspet) olumlu zarar olarak nitelendirilmektedir. Munzam zarardan söz edebilmek için temerrüt faizini aşan bir zararın meydana gelmesi gerekir. Şu halde, munzam zarar hesaplanırken, bundan temerrüt faizinin çıkarılması gerekir. Munzam zarar çeşitli tarzlarda ortaya çıkabilir. Alacaklı, borçlunun kendisine para borcunu ödememesi sonucunda üçüncü kişiye olan borcunu ifa edemediği için temerrüde düşmüş ve kendisinin aldığı temerrüt faizinden daha yüksek bir temerrüt faizini ödemek zorunda kalmış olabilir. Alacağını zamanında tahsil edemeyen alacaklı şirket, üçüncü kişiye olan ve vadesi gelmiş borcunu ödemek için ihtiyacı olan krediyi 3. kişilerden sağlaması nedeniyle malvarlığında meydana gelen eksilmeden dolayı da munzam zararı oluşabilir.

d. Uygun İlliyet Bağı Munzam zararın tazmini için söz konusu zararla borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağının varlığı aranır. Buna göre, alacaklının temerrüt faizini aşan zararı ile borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağı bulunmalıdır. Şayet alacaklının uğradığını iddia ettiği zararla borçlunun temerrüdü arasında hiçbir illiyet bağı yoksa borçlu munzam zarardan sorumlu tutulamaz, Alacaklının uğradığı munzam zarar objektif bir şekilde genel hayat tecrübelerine ve olayların normal akışına göre borçlunun temerrüde düşmüş olmasının sonucu sayılabilirse borçlu aşkın zarardan sorumlu tutulur. Yani, borçlunun temerrüdü böyle bir zarara yol açmaya elverişli olmalıdır. Aksi takdirde, alacaklı munzam zararın tazminini isteyemez. Genel esas, burada da geçerlidir. Bu itibarla, munzam zarar ile fiil arasındaki uygun illiyet bağının var olduğunu gösteren tüm olguları ispatlaması gereken taraf davacıdır. Dolayısıyla, alacaklı uygun illiyet bağının bulunduğunu ortaya koyan vakıaları ve bunların dayanağı olan delilleri mahkemeye sunmalıdır.

e. Kusur Borçlunun temerrüde düşmesi veya temerrüt faizi ödemesi için kusur şart değildir. Munzam zararın tazmini ise temerrüdün kusura bağlı sonuçlarından biridir. Gerçekten de, kusur, munzam zarar istemi bakımından mutlaka bulunması gereken bir unsurdur. TBK'nın 122/1. maddesi gereğince "borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe" faizi aşan zararı da tazmin etmekle yükümlüdür. Kusurun derecesi ise sorumluluğun doğması bakımından önemli değildir; borçlu her türlü kusurundan sorumludur. Borçlu hafif ihmali sonucunda temerrüde düşmüş olsa bile temerrüt sebebiyle ... ve faizle karşılanamayan munzam zararı tazmin etmek zorunda kalır. TBK'nın 112. maddesi hükmüyle uyumlu olarak TBK'nın 122. maddesi hükmünde de alacaklı yararına bir kusur karinesi kabul edilmiştir. Buna göre, alacaklı borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu ispatla yükümlü değildir; borçlunun kusurlu olduğu varsayılmaktadır. Borçlunun sorumluluktan kurtulması için kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını ispatlaması gerekir. Borçlu temerrüde düşmekte kusursuz olduğunu çeşitli şekillerde ispatlayabilir. Meselâ, alacaklıya zamanında ulaşacak şekilde gönderdiği paranın kendi kusurundan kaynaklanmayan bir sebeple geciktiğini ispatlayan borçlu munzam zararı tazmin yükümlülüğünden kurtulabilir. Aynı esas, alacağın varlığından haberdar olmadığını ve bunda bir kusurunun bulunmadığını ya da ödemeyi zamanında yapmamasının beklenilmeyen bir halden kaynaklandığını ispatlayan borçlu için de geçerlidir.

MUNZAM ZARARIN İSPATI: Munzam zararın hesaplanmasında somut ve soyut yöntemler dikkate alınır. Somut yöntemde; davacı alacaklının munzam zarar kaleminin oluştuğunu somut bir biçimde ispatlaması gerekir. Örneğin borcunu zamanında tahsil edememesi nedeniyle kredi borçlanması yaptığını veya 3. kişilere borcunu zamanında ödeyememesi nedeniyle temerrüd faizi ödediğini, cezai şart gibi ödemelerde bulunduğunu, yine dövizle yapmış olduğu borçlanmadan dolayı borcunu zamanında ödeyememiş olması nedeniyle kur farkından kaynaklanan zararı olduğunu, ödemekle yükümlü olduğu vergi, sosyal sigorta prim ödemeleri gibi ödemeleri zamanında ifa edememesi nedeniyle gecikme faizi ödemek zorunda kaldığını iddia ederek bu zararını ispatlayabilir. Soyut yöntemde; yaşayan hayatın gerçekleri ve deneyimlerinin zorunlu kıldığı herkesçe bilinen normal durumlar ile fiili karineler başka bir deyişle Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesinde belirtilen genel kuralın istisnaları şeklinde ispat yükünü ortadan kaldıran olgular, ispat hukuku açısından alacaklı lehine değerlendirilir. Ülkemizde seyreden hiper enflasyon nedeniyle bireyin parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için çaba ve girişimlerde bulunmak, örneğin en azından vadeli mevduat, altın, devlet tahvili, döviz gibi yatırımlarda değerlendirmesi olayların normal akışına, hayat tecrübesine uygun bir karine olarak kabul edilmesi zorunludur. Enflasyonist ortamda yaşayan normal makul bir insanın parasını atıl bir biçimde tutmayacağı, gelir getirecek bir yatırıma yatıracağı bilinen bir gerçektir. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 232 (TBK 187, madde de belirtildiği üzere herkesçe bilinen vakıalarla ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz). Yasal deyimle bu maruf ve meşhur vakıaların ispatına gerek yoktur. Yüksek Enflasyon Dönemlerinde; Sürekli ve yüksek enflasyonun görüldüğü ülke ekonomilerinde para borcunun zamanında ödenmemesi halinde alacaklının borçluyu temerrüde düşürmesi, borcun ifasının uzun süre alması nedeniyle alacaklı her zaman zarara uğrar. Bu zararın bazı ispat kolaylıkları ile de olsa ispat edilmesi gerekir. Paranın değer kaybetmesi alacaklının mal varlığında bir eksilmeye yol açması halinde alacaklının zararının bulunduğu kabul edilmelidir. Normal Enflasyon Döneminde; Normal enflasyon dönemlerinde temerrütten sonra ifa anına kadar paranın değer kaybetmesi kural olarak zararın varlığını göstermez. Enflasyon ülke ekonomisinde süreklilik ve yükseklik arzetmiyorsa bu durumda alacaklının somut olaylarla zararını ispatlaması gerekir. 20.10.1989 gün ve 1988/4 Esas, 1989/3 Karar sayılı İçtihatı Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararında “para her zaman kullanılması mümkün ve temettü meta olduğundan geç ödenmesi halinde zararın varlığı kesindir.” denilerek para borcunu ödemekte geciken borçlunun bu eyleminden dolayı alacaklının zararının doğacağı kabul edilmiştir. Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru sonucunda vermiş olduğu, 21.12.2017 gün ve 2014/2267 sayılı başvuru no.lu kararına konu uyuşmazlıkta, başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi ve olağan dışı bir külfet yüklendiği, bu tespite rağmen derece mahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği yönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamu yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine değerlendirilip mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine ve yeniden yargılama yapılmasına karar verilmiş olması karşısında, hak ihlâline neden olmamak düşüncesiyle munzam zararın somut delillerle kanıtlanması gerektiği uygulamasından vazgeçilmiş, gelişen ekonomik koşullar, mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin korunması Anayasa Mahkemesi'nin ihlâl kararlarının bağlayıcılığı gözönünde tutularak enflasyon ve buna bağlı olarak döviz kurları, mevduat faizleri, devlet tahvilleri ve diğer yatırım araçlarının faiz oranları ile birlikte getirilerinin temerrüt faizden fazla olması halinde munzam zararın varlığının karine olarak kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir. Yine Anayasa Mahkemesi'nin 2017-24810 başvuru numaralı 27.11.2019 tarihli kararında da aynı ilkelere temas edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 57031/12 başvuru no.lu .../Türkiye hakkında verilen kararda da munzam zararın talep edilebileceği belirtilmiştir. Yukarıda belirtilen kararlar uyarınca kişinin mal varlığında meydana gelen azalmanın mülkiyet hakkının ihlâli niteliğinde olduğu munzam zarar ispatı konusunda katı ispat kurallarına bağlı kalındığında ihlâl kararları verildiği ve tazminata hükmedildiği yine yüksek enflasyonist dönemlerde borçlunun borcunu ödemeyerek düşük temerrüt faizinden yararlanarak haksız kazanç elde ettiği ve borçlunun borcunu ödememesi, direngen durumda olması nedeniyle mahkemelerdeki dava sayısının hızla arttığı görülmektedir. Bu nedenle yüksek enflasyonist dönemde soyut yöntemin dikkate alınması tüm bu sakıncaları ortadan kaldıracak, adaletin gerçekleşmesini sağlayacaktır. Her somut olayın özelliği de dikkate alınarak bulunulacak zarar miktarının TBK'nın 50... . maddeleri (mülga BK'nın 42... md) kapsamında değerlendirilerek belirlenmesi gerekir. Munzam zararın hesap yönteminde dikkate alınacak ekonomik veriler; 1 . Her yıl itibariyle gerçekleşen TEFE- TÜFE, oranı, 2. Bankaların 3 aylık ortalama vadeli mevduat faiz oranları, 3. Devlet tahvillerine verilen faiz oranları, 4. Döviz kurlarındaki Amerikan Doları ve Euro değişim oranları, 5. Asgari ücret artışı, 6. Altın fiyatlarındaki artış Sepetteki bu verilerin ortalamasının mahkemece zararın hesaplanmasında dikkate alınması gerekir. İlk Derece Mahkemesince konusunda uzman bilirkişi veya bilirkişi kurulundan yukarıda belirtilen ekonomik unsurlar dikkate alınarak oluşturulacak sepet hesabına göre davacı alacaklının temerrüt faizini aşan bir zarara uğrayıp uğramadığı tespit edilerek, varsa bu zarar miktarından davacı tarafından tahsil edilen temerrüt faiz miktarı çıkartılarak, davacının munzam zarar miktarı bulunup usuli kazanılmış haklar da dikkate alınarak davacı alacaklının aşkın zararının (munzam) tahsiline karar verilmesi gerekirken davacı tarafça temerrüt faizini aşan somut bir zararı olduğunun ispat edilemediği gerekçesiyle yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir.

VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgilisine iadesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 12.03.2026 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.

MUHALEFET ŞERHİ

Munzam zarar (aşkın zarar) yükümlülüğü, asıl borç ve temerrüt faizi ödeme yükümlülüğünden farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan ve asıl borcun ifasına kadar geçen zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur. Munzam zarar borcunun hukuki nedeni asıl alacağın temerrüde uğramasıdır. Alacağın temerrüde uğraması, esas alacağın kaynaklandığı hukuki işlem ve olaydan ayrı ve farklı bir hukuki sebep teşkil etmektedir. Munzam zarara dayalı talep hakkı, esas itibariyle bir alacak hakkıdır. Munzam zarar alacağının niteliği bu şekilde belirlendikten sonra bu alacağın hangi tarihte muaccel olduğu diğer bir ifadeyle bu alacağın istenebilir hale geldiği üzerinde durmak gerekir. İfa zamanı taraflarca kararlaştırılmadıkça veya hukuki ilişkinin özelliğinden anlaşılmadıkça her borç, doğumu anında muaccel olur (TBK 90/1). Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer (TBK 117/1). Bu iki hüküm bir arada değerlendirildiğinde munzam zarar alacağının istenebilmesi için asıl alacağın ödenmiş olması veya asıl alacakla ilgili davanın sonuçlanmış olması gerekmemektedir. Alacaklı zararın doğmasıyla beraber bunu isteyebilecektir. Zira borçlu temerrüdü nedeniyle temerrüt faizini aşan bir zarar doğmuş ise bu zararın doğmasıyla munzam zarar alacağı muaccel olacağından bunun talep edilebilmesi de mümkün olacak ve temerrüt tarihinden itibaren munzam zarar alacağı için temerrüt faizi de işlemeye başlayacaktır. Munzam zararın istenebilmesi için asıl alacağın ödenmiş olması veya alacakla ilgili davanın sonuçlanmış olması gerekmediği TBK 122/2. maddede yer alan; “Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder” düzenlemesi ile de açıkça ortaya konmuştur. Bu hüküm dava tarihinden önce temerrüdün gerçekleştiği hallerde dava tarihine kadar gerçekleşen munzam zararın istenebilmesini mümkün kıldığı kadar dava tarihinden sonra hüküm tarihine kadar doğacak munzam zararların dahi istenebilmesi ve hükmedilebilmesine imkan vermektedir. 28.11.1956 tarihli içtihadı birleştirme kararında da belirtildiği üzere her davanın, açılmasına kadar gerçekleşen hukuki ve maddi vakıalara göre sonuçlandırılması gerekir ise de TBK 122/2. madde hükmü buna bir istisna teşkil etmektedir. Bu istisnai düzenleme nedeniyle dava tarihinden sonra doğacak munzam zararın da aynı dava içinde belirlenip hükmedilebilmesine imkan tanınmıştır. Bu hükmün (TBK 122/2) verdiği imkana rağmen asıl alacakla ilgili dava sonuçlanmadan önce munzam zarara ilişkin ayrı bir dava açılmış ise önceki dava bekletici mesele yapılmaksızın her iki davanın birleştirilerek görülüp karara bağlanması da mümkün olacaktır. Munzam zarar alacağının tabi olduğu olduğu zamanaşımı süresi ve zamanaşımının işlemeye başladığı tarihin belirlenmesi, bu esasların zamanaşımı kurallarına uygulanması ile mümkün olacaktır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) 146. madde hükmüne göre kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir. Kanunun (TBK) 149. madde hükmünde ise zamanaşımının, alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlayacağı düzenlenmiştir. Alacağın muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olması yani istenebilir hale gelmiş olması demektir. Bu kuralların da sonucu olarak, munzam zarar yükümlülüğünün, asıl borç ve temerrüt faizi ödeme yükümlülüğünden farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan ve asıl borcun ifasına kadar geçen zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borç olma niteliğiyle gözetildiğinde, ayrık bir düzenleme olmadığından 10 yıllık genel zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği, munzam zarar davasının açıldığı tarihten geriye doğru on yıllık süre içerisinde gerçekleşen zarar bölümünün talep edilebileceği ve bu sürenin zararın doğduğu tarihten başlayacağı kabul edilmelidir. Bu tarih somut zararlarda zararın fiilen gerçekleştiği tarih, paranın değer kaybından ... soyut zararlarda ise değer kaybının meydana geldiği tarihtir. Gerçekleşen muacceliyete rağmen zamanaşımı başlamadığından söz edebilmek için asıl alacak tahsil edilmeden munzam zarar istenemez şeklinde bir koşul olması gerekir. Oysa ki kişi munzam zararı asıl alacak tahsil edilmeden değil asıl alacak için açtığı davada bile isteyebilmektedir. Özellikle soyut zararlarda temerrüt sürdükçe zarar doğmaya devam ettiğine ve ... zararların istenmesi de mümkün olduğuna göre zamanaşımının da başlayacağının kabulü gerekir. Alacağın muaccel olmasıyla zamanaşımı başladığına göre muacceliyet tarihi üzerinden 10 yılı aşkın süre geçtikten sonra açılan davalarda temerrüt tarihinden başlayarak 10 yıllık süre için munzam zarar istenebilecek fazla süreye isabet eden miktar ise zamanaşımına uğrayacaktır. Munzam zarar davasının açıldığı tarihten önce asıl alacağın tahsil edilmiş olması halinde ise bu açıklamalara bağlı değerlendirme yapıldığında munzam zarara ilişkin dava tarihinin 10 yıl öncesinden başlamak üzere ödeme tarihine kadar munzam zarar hesabı yapılacak fazla talebin ise zamanaşımı nedeniyle reddi gerekecektir. Asıl alacak için dava açılmış olması munzam zarar alacağı için zamanaşımını kesen bir işlem değildir. Diğer bir ifadeyle asıl alacak için temerrüt daha önce gerçekleşmiş ancak dava daha sonra açılmış ise temerrüt tarihinden dava tarihine kadar oluşan munzam zarar için açılan alacak davası ile zamanaşımı kesilmiş olmaz Munzam zarar talebinin 10 yılı aşan kısım yönünden zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekiyorsa 10 yıllık süreye isabet eden munzam zarar miktarından, bu 10 yıllık sürede işleyen temerrüt faizi miktarı düşülmek suretiyle munzam zarar alacağının hesaplanması gerekir. Bu hesap yapılırken düşülmesi gereken faiz miktarı talep edilmiş olan faiz miktarı olmayıp talep edilmesi mümkün olan faiz miktarıdır. Kişi avans faizi isteyebilecek iken yasal faiz istemiş ise bundan ... olumsuz sonuca talebini daraltan alacaklı katlanmalıdır. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; davada munzam zarar alacağı talep edilmiş olup 10 yıllık zamanaşımına tabidir. Borçlu temerrüdü 2008 yılında gerçekleşmiş takip dosyasına en son 15.07.2015 tarihinde olmak üzere dört ayrı tarihte ödeme yapılmıştır. Dava tarihi ise 08.05.2020 olup bu tarihten geriye doğru 10 yılı aşan kısım için zamanaşımı süresi dolmuş olduğundan 08.05.2010 öncesi dönem yönünden munzam zarar alacağı talebinin zamanaşımı nedeniyle reddi gerekir. Bu durumda 08.05.2010 tarihi ile dosya borcunun kapatıldığı 15.07.2015 tarihleri arası için zamanaşımının dolmadığı gözetilerek munzam zarar alacağına hükmedilmesi gerekecektir. İcra dosyasına; 27.08.2010 tarihinde 270.000,00 TL, 26.01.2014 tarihinde 172.279,84 TL, 24.06.2014 tarihinde 4.397,95 TL ödeme yapılmış kalan borç ise 15.07.2015 tarihinde ödenmiştir. Her bir ödeme tarihinde ana para borcunda azalma olmuş ise sonrası dönem için kalana ana para üzerinden ayrı munzam zarar hesabı yapılması gerekecektir. Mahkemece alınan bilirkişi raporunda her bir ödeme tarihinde ana para miktarında azalma olup olmadığı üzerinde durulmadığı gibi munzam zarar hesabı asıl alacak üzerinden yapılması gerekirken takipte istenen işlemiş faiz dahil tüm toplam üzerinden hesaplama yapılmış olması da doğru değildir. Öte yandan davacı tüzel kişi ticaret şirketi tacir olup taraflar arasındaki sözleşme davalı için de ticari iş sayılacağından (TTK 21/2), davacı avans faizi isteyebilecek (3095 sayılı Kanun md. 2/2) iken, yasal faiz talep etmiş ve buna göre tahsilat yapılmıştır. Bu durumda düşülmesi gereken temerrüt faizi miktarı da sadece icrada tahsil edilen faiz miktarı olmayıp bunun yanında ayrıca avans faiz oranına göre tahsil edilmesi mümkün olan ancak davacının eksik talep ettiği faiz miktarıdır. Dosyada alınan bilirkişi raporu ise bu esaslara uygun bir hesaplama içermemektedir. Bu durumda yukarıda belirtilen esaslara uygun yeni bir bilirkişi raporu alınıp, 08.05.2010 tarihinden öncesi için talep edilen miktar yönünden talebin zamanaşımı nedeniyle reddine karar vermek, bu tarihten 15.07.2015 tarihine kadar hesaplanacak munzam zarar alacağına hükmetmek gerekirken yazılı şekilde davanın tümüyle reddine karar verilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmektedir. Davalı tarafın zamanaşımı defi olmasına rağmen davanın tümüyle esastan reddine karar verilmiş karar davalı tarafından temyiz edilmemiştir. Aleyhine açılan dava soyut zarar hesabına göre munzam zarar talep edilemeyeceği için reddedilen tarafın munzam zarar doğdu ancak zamanaşımına uğradı diyerek gerekçe yönünden temyiz etmesi beklenemeyeceğinden davalının kararı temyiz etmemesi nedeniyle davacı lehine usuli kazanılmış hak doğmamıştır. Bu nedenle zamanaşımına uğramayan bölüm için hesaplama yapılmak üzere yukarıdaki biçimde bozma kararı verilmesine usulen de bir engel bulunmamaktadır. Davacının munzam zarar talep edebileceği ve sepet hesabına göre bunun belirlenmesi gerektiği konusunda değerli çoğunluk görüşüne katılmakta isem de ayrıca yukarıda açıkladığım nedenlerle munzam zarar alacağının kısmen zamanaşımına uğradığı ve bu nedenle 08.05.2010 tarihi ile 15.07.2015 tarihleri arası için yukarıda belirtilen esaslara göre hesaplama yapılmak üzere bilirkişi raporu alınıp sonucuna göre karar verilmesi gerektiği için bölge adliye mahkemesi kararı kaldırılarak ilk derece mahkemesi kararının bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan, yukarıda belirtilen şekilde bozma yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

Atıf: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, E. 2025/1557, K. 2026/940, T. 12.03.2026, www.arakarar.com/karar/yargitay-6-hukuk-dairesi-2025-1557-e-2026-940-k-b50ded8b85e7