Yargıtay · 7. Hukuk Dairesi
Yargıtay 7. Hukuk Dairesi 2025/3335 E. 2026/1124 K.
- Mahkeme
- Yargıtay
- Daire
- 7. Hukuk Dairesi
- Esas No
- 2025/3335
- Karar No
- 2026/1124
- Karar Tarihi
MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi SAYISI : 2023/2650 E., 2025/1247 K. İLK DERECE MAHKEMESİ : Bakırköy 17. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/45 E., 2023/333 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; tarafların 02.11.2018 tarihinde boşandıklarını ve boşanma kararının 29.06.2021 tarihi itibarıyla kesinleştiğini, davalının davacıya ait ... Mahallesi, İhsan ..........Sokak, No:..., D:..... /İstanbul adresli taşınmazda ikamet etmeye devam ettiğini, davacı tarafından davalıya keşide edilen.......... Noterliği'nin 05.01.2022 tarih ve ...... yevmiye No.lu ihtarnamesi ile davalıya 15 gün içinde taşınmaza müdahalesine son vererek tahliye etmesi, ayrıca boşanma kararı kesinleşmesinden itibaren aylık 10.000,00 TL'den 60.000,00 TL ecrimisil bedelinin ödenmesinin ihtar edildiğini, ihtara rağmen davalının ikamet etmeye ve yararlanmaya devam ettiğini, dava konusu taşınmazdaki işgalin önlenmesi ve 29.06.2021 tarihinden itibaren şimdilik 60.000,00 TL alacağın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının anılan taşınmazı kendi ihtiyacı için değil aile hukukundan kaynaklı husumet nedeniyle davayı açtığını, ihtarnamede belirtildiği üzere davalıya hiçbir uyarı yapılmadığını, ihtarnamenin keşide edildiği tarih itibarıyla davalının davacıdan alacaklı olduğunu ve icra takibi yapıldığını, tarafların müşterek evladının davacının bilgisi ve rızasıyla konutta ikamet ettiğini, davalının evladını yalnız bırakmama istemi nedeniyle konutta bulunduğunu, hiçbir hâl ve koşulda talep edilen ecrimisil bedeli talebinin mümkün olmadığını, geriye dönük intifadan men koşulunun oluşmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile tarafların evli iken dava konusu konutta oturdukları, daha sonra boşandıkları, boşanmanın kesinleşmesinden sonra davacının maliki olduğu taşınmazda davalının hiçbir hakka dayanmaksızın oturmaya devam ettiği, kullanımın haksız olduğu gerekçesiyle el atmanın önlenmesine, ecrimisil talebi bakımından ise davanın kısmen kabulü ile 49.260,00 TL ecrimisil tazminatının dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile el atmanın önlenmesi yönünden istinaf başvurusunun esastan reddine, ecrimisil talebi yönünden ise davacı tarafından taşınmazın davalıca kullanılmasına rızası olmadığına dair ihtarın 07.01.2022 tarihinde tebliğ edildiği, ihtarnamede tahliye için davalıya 15 günlük süre verildiği, ihtarnamenin tebliğ tarihine 15 günlük tahliye süresinin de eklenmesi suretiyle 22.01.2022 tarihinde davacının kullanıma rızasının son bulduğu, bu tarihten itibaren davacının ecrimisil talep hakkının bulunduğu gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, yeniden esas hakkında karar verilerek el atmanın önlenmesi yönünden davanın kabulüne, ecrimisil talebi yönünden davanın kısmen kabulüne dair ecrimisil talebi yönünden kesin, el atmanın önlenmesi talebi yönünden temyiz yasa yolu açık olmak üzere karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde; her ne kadar Bölge Adliye Mahkemesi ecrimisil yönünden kesin karar vermişse de hem el atma hem de ecrimisil yönünden temyiz isteminin olduğunu, davaya konu taşınmaz üzerinde aile mahkemesinin tedbir şerhi olduğunu, davalının davacıdan katkı payı alacağı bulunduğunu ve buna ilişkin davanın sürdüğünü, konutta müşterek çocukla birlikte kaldığını, ihtarnamede tanınan sürenin uygun bir süre olmadığını, tarafların evlilik birliğinin 40 yıl sürdüğünü, davacının aldatması nedeniyle sona erdiğini, davacının istinaf istemi bulunmadığı hâlde vekâlet ücreti yönünden daha yeksek bir bedel belirlenmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu, karar tarihi itibarıyla taşınmazı tahliye ettiğini, davanın konusuz kaldığını ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe Uyuşmazlık, el atmanın önlenmesi ve ecrimisil istemine ilişkindir. 1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davalı vekilinin aşağıdaki paragrafların kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2. El atmanın önlenmesi ve ecrimisil istemli davada, davanın kabulüne ilişkin İlk Derece Mahkemesi kararına karşı, davalı vekilinin istinaf başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesince; el atmanın önlenmesi yönünden istinaf başvurusunun esastan reddine, ecrimisil talebi yönünden ise davacı tarafından taşınmazın davalıca kullanılmasına rızası olmadığına dair ihtarın 07.01.2022 tarihinde tebliğ edildiği, ihtarnamede tahliye için davalıya 15 günlük süre verildiği, ihtarnamenin tebliğ tarihine 15 günlük tahliye süresinin de eklenmesi suretiyle 22.01.2022 tarihinde davacının kullanıma rızasının son bulduğu, bu tarihten itibaren davacının ecrimisil talep hakkının bulunduğu gerekçesiyle istinaf başvurusunun kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, yeniden esas hakkında karar verilerek el atmanın önlenmesi yönünden davanın kabulüne, ecrimisil talebi yönünden ise davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Ancak bu defa kurulan hükümde davacı lehine takdir edilen vekâlet ücreti, Bölge Adliye Mahkemesi karar tarihine göre belirlenmiş olup İlk Derece Mahkemesince belirlenen vekâlet ücretine göre daha yüksek bir bedele denk gelmiştir. Davalı vekili, istinaf başvurusu kabul edildiği ve lehine olacak şekilde yeniden karar verildiği hâlde vekâlet ücretine yönelik itiraz olmadan aleyhine olacak şekilde artırılmasının doğru olmadığı itirazı bulunmaktdır. Bu noktada, aleyhe bozma yasağından bahsetmek gerekmektedir. Taraflardan yalnız birinin temyiz etmiş olduğu hükmün temyiz eden tarafın aleyhine bozulamayacağını ifade eden aleyhe bozma yasağı, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 307/4. hükmünde açıkça hükme bağlanmış ise de hukuk yargılaması yönünden bu hususa ilişkin açık bir mevzuat hükmü bulunmamaktadır. Bununla birlikte, Yargıtayın yerleşik uygulamasında hükmün temyiz edenin aleyhine bozulması hâlinde, hükmü temyiz etmemiş olan diğer taraf lehine karar verilmiş olacağı, bu durumun hâkimin tarafların iddia ve savunmaları ile bağlı olduğu, talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremeyeceği ilkesine aykırı düşeceği (HMK md. 25... ) ve usulî kazanılmış hakların zedeleneceği yaklaşımı ile aleyhe bozma yasağının hukuk usulünde de geçerli olacağı, kamu düzenine ilişkin hususlar hakkında aleyhe bozma yasağından, hüküm bakımından ise aleyhe hüküm verme yasağından bahsedilemeyeceği kabul edilmektedir. Nitekim aynı hususlar Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2023 tarihli ve 2022/11-277 Esas, 2023/408 Karar, 29.11.2022 tarihli ve 2021/13-431 Esas, 2022/1614 Karar sayılı kararlarında da vurgulanmıştır. Bu çerçevede somut olayda; kararı istinaf etmeyen davacı lehine hükmedilen vekâlet ücretinin, verildiği tarih itibarıyla ve İlk Derece Mahkemesinin kabulüne göre usûl ve esas yönlerden hukuka uygun olduğu, dolayısıyla istinaf edenin sıfatı, aleyhe karar verme yasağı, usûlü kazanılmış hak ve hukuki güvenlik kuralları ile normlar hiyerarşisi dikkate alınarak yeniden kurulacak hükümde, İlk Derece Mahkemesince davacı lehine hükmedilen vekâlet ücretinden daha fazlasına hükmedilemeyeceği dikkate alınmadan yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir. Hükmün bu nedenle bozulması gerekmekte ise de; bu hatanın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 370/2 hükmü uyarınca Bölge Adliye Mahkemesinin hüküm fıkrasında vekâlet ücretine ilişkin temyize konu edilmiş kısmın düzeltilerek onanması gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, 2. Davalı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının hüküm fıkrasının (4) numaralı bendinin hükümden çıkartılarak yerine “Davacı taraf kendisini bir vekille temsil ettirdiğinden istinaf edenin sıfatı, aleyhe karar verme yasağı, usûlü kazanılmış hak ve hukuki güvenlik kuralları dikkate alınarak 257.478,00 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine ” ibaresinin yazılması suretiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Peşin alınan temyiz harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 02.03.2026 tarihinde kesin olmak üzere oy çokluğuyla karar verildi.
K A R Ş I O Y
1. Uyuşmazlık, el atmanın önlenmesi ve ecrimisil istemlerine ilişkindir. 2. İlk Derece Mahkemesince (İDM) el atmanın önlenmesi talebinin kabulüne, ecrimisil talebi yönünden ise kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince (BAM) istinaf talebi kabul edilerek, İDM'ce verilen karar kaldırılmış, esas hakkında yeniden hüküm kurulmuştur. El atmanın önlenmesi talebinin kabulü ile ecrimisil talebinin kısmen kabulüne karar verilmiştir. BAM kararının temyiz edilmesi üzerine Dairemizin Sayın Çoğunluğunca da anılan hüküm düzeltilerek onanmıştır. 3. Sayın Çoğunluk ile aramızda oluşan uyuşmazlık müdahalenin men'i davası yönünden esas alınması gereken dava değerinin ne olduğu, bir başka ifadeyle söz konusu davanın taşınmazın aynına ilişkin bir dava olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Sayın Çoğunluk müdahalenin men'i davalarının tümünün kategorik olarak taşınmazın aynına ilişkin dava olduğunu ve bu davalar yönünden 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun 16. maddesi uyarınca taşınmazın değeri üzerinden nispi harca ve vekâlet ücretine hükmedilmesi gerektiğini benimsemektedir. Kanaatimizce ise müdahalenin men'i davalarının tamamının kategorik olarak taşınmazın aynına ilişkin dava olarak kabul edilmesi doğru olmayıp taraflar arasındaki ihtilafın niteliğine göre davanın taşınmazın aynına ilişkin olup olmadığının saptanması gerekmektedir. Aşağıda bu görüşün dayanağı açıklanmaya çalışılacaktır. 4. 492 sayılı Kanun'un "Değer" başlıklı 16. maddesinin birinci fıkrası şöyledir: "Değer ölçüsüne göre harca tabi işlemlerde (1) sayılı tarifede yazılı değerler esastır. Müdahelenin men'i, tescil ve tapu kayıt iptali gibi gayrimenkulün aynına taalluk eden davalarda gayrimenkulün değeri nazara alınır." 5. Buna göre gayrimenkulün aynına taalluk eden davalarda harcın gayrimenkulün değeri nazara alınarak belirleneceği açıktır. Bir başka ifadeyle anılan hükümle taşınmazın değerinin esas alınacağı davalar tek tek sayılmak suretiyle değil bazı örnekler verilmek suretiyle ama nihai kertede temel kıstas gayrimenkulün aynına taalluk eden dava olarak belirlenmiştir. Burada dikkat edilecek husus hükümde müdahalenin men'i davası bir belirleyeci kriter olarak değil belirleyici kriter olan taşınmazın aynına ilişkin dava esasının bir örneği olarak gösterilmiştir. 6. Gerçekten de müdahalenin men'i davalarının önemli bir kısmına bakıldığında davacı taraf mülkiyet hakkına dayanmakta karşı taraf davalı da taşınmazda davacının değil kendisinin mülkiyet hakkının bulunduğunu, davacının mülkiyet kaydının yolsuz veya hukuka aykırı olarak oluştuğu yönünde ihtilaf çıkarmaktadır. Bu çerçevede bu nevi müdahalenin men'i davalarının taşınmazın aynına ilişkin olduğu hususunda hiçbir kuşku bulunmamaktadır. 7. Ancak el atma davalarının tamamı bu niteliğe sahip olmayıp bazılarında davacı taraf mülkiyet hakkına dayanmakta iken davalı taraf kira ilişkisi vb. şahsi hakka dayanmakta, bu bağlamda taşınmazın mülkiyetinin davacıya ait olduğunu davalı da kabul etmektedir. Sadece kira, davacı gayrimenkul sahibinin taşınmazı belli bir süre kullanmasına rıza göstermesi ve benzeri gibi bir şahsi hakka dayanarak taşınmaz üzerinde tasarruf yetkisinin bulunduğunu ileri sürmektedir. Bu ikinci örnekte taraflar arasında taşınmazın mülkiyeti üzerinde bir ihtilafın bulunmadığı çok açıktır. Bir başka ifadeyle taşınmazın kime ait olduğu hususunda taraflar arasında bir uyuşmazlık dolayısıyla bir dava bulunmamaktadır. Bu nedenle bu davaların da taşınmazın aynına ilişkin kabul edillerek harç ve vekâlet ücretinin taşınmazın toplam değeri üzerinden hesaplanmasının, tarafların mülkiyet hakkını ölçüsüz biçimde ihlal etmesi söz konusu olacağı gibi bunun gerek hakkaniyetle ve gerekse de mevzuatımızın bu konuyla ilgili genel sistemiyle/mantığıyla bağdaştırılması mümkün olmayan sonuçlar doğurabileceği değerlendirilmektedir.
8. Bu çerçevede örneğin taşınmazın değerinin çok yüksek olduğu ancak bir yıllık kira ücretinin nispeten çok daha az olduğu ve fakat davalının taşınmazın mülkiyeti üzerinde bir hak iddia etmediği sadece kira sözleşmesine dayanarak bir yıllık kullanım açısından taşınmaz üzerinde tasarruf yetkisinin bulunduğunu iddia ettiği ve davanın da kira sözleşmesinin geçerli olup olmadığı noktasında ele alındığı müdahalenin men'i davalarında davalının haksız çıkması durumunda taşınmazın değeri üzerinden harç ve vekâlet ücretine mahkûm edilmesinin davalının uğrayabileceği fahiş maddi kayıplar nedeniyle mülkiyet hakkı açısından ciddi bir mağduriyete maruz kalacağı tartışmasızdır. 9. Keza davalının taşınmazın aynı üzerinde hiçbir hak iddiasında bulunmazken davayı davalının kazanması hâlinde davalının taşınmazın tamamı üzerinden vekâlet ücreti almaya hak kazanması da aynı derecede hakkaniyet duygusunu zedeleyecektir. 10. Dolayısıyla anılan hükümde kastedilen "dava"nın "ihtilaf konusu uyuşmazlık" olarak anlaşılması gerektiği, bu çerçevede iki tarafın da taşınmazın mülkiyetinin davacıya ait olduğunu benimsediği, dolayısıyla taşınmazın mülkiyeti konusunda aralarında uyuşmazlığın/ihtilafın bulunmadığı davalarda dava konusunun taşınmazın aynına müteallik olmadığının kabul edilmesi gerekir. Söz konusu Kanun maddesinin de yorum yapmaya elverişli olması karşısında kanun koyucunun buradaki muradının sadece taşınmazın aynına ilişkin olan davalara yönelik müdahalenin men'i davasına örnek göstermek olduğu, yoksa taşınmazın aynının ihtilaflı olmadığı müdahalenin men'i davalarında ihtilaf konusu ne ise onun dava değeri olarak belirlenmesini, bu çerçevede örneğin kira ilişkisinin bulunduğu durumlarda ecrimisil bedeli üzerinden harç ve vekâlet ücretine hükmedilmesini amaçladığı söylenebilir. 11. Dolayısıyla bu anlayışla anılan kanun hükmü yorumlandığında kategorik olarak tüm müdahalenin men'i davalarının değil, sadece taşınmazın aynına ilişkin olan müdahalenin men'i davalarında taşınmazın değerinin harca ve vekâlet ücretine esas alınması gerektiği değerlendirilmektedir. Aksi takdirde çözdüğü uyuşmazlığın niteliğine göre harç alan devletin aslında ihtilaflı olmayan ve devletin yargı yetkisini kullanan mahkemenin çözmediği bir hususta harç alınması gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır ki bunun gerek hukukla gerekse de sistemin mantığıyla bağdaştırılması mümkün değildir. 12. Öte yandan 4721 sayılı Türk Medeni Kanun'nun "Mülkiyet Hakkının İçeriği" başlıklı 683. maddesinde yer alan "Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebilir." biçimindeki hüküm de yukarıdaki yorumun yapılmasını engellememektedir. Zira ifade edildiği üzere el atmanın önlenmesi davalarının çok önemli bir bölümü, davanın iki tarafının da gayrimenkulün mülkiyetini ihtilaf konusu ettiği davalardan oluşmaktadır. Dolayısıyla bu hükümde geçen el atmanın önlenmesi kavramı da kategorik olarak tüm el atmanın önlenmesi davalarının taşınmazın aynına ilişkin olduğu sonucuna gidilmesini gerektirmemektedir. 13. Belirtmek gerekir ki 492 sayılı Kanun'un 16. maddesinde belirtilen dava kavramı taraflar arasındaki uyuşmazlık veya ihtilaf olarak kabul edilmesi gereken bir kavram olup neyin dava olduğuna sadece davacının dayandığı hakka göre karar vermek doğru olmayacaktır. Burada esas alınması gereken taraflar arasındaki uyuşmazlık konusu olmalıdır. Yoksa taraflar arasında ihtilaf veya uyuşmazlık bulunmayan konularda bir davanın bulunduğunu söylemek makul olmayacaktır. Bu bağlamda bir örnek vermek gerekirse kira tespit ve tahliye davalarında da davacı taraf çoğu zaman mülkiyet hakkına dayanmaktadır. Bir başka ifadeyle davacı taşınmazın mâliki olduğu hâlde davalının taşınmazı haksız bir şekilde elinde bulundurduğunu iddia etmektedir. Davanın davacının dayandığı hakka göre nitelendirilmesi gerektiği kabul edildiğinde tahliye davalarının da taşınmazın aynına ilişkin dava olarak kabul edilmesi gerekir ki bunun gerek teoride gerekse Yargıtay uygulamasında böyle görülmediği ve görülmemesi gerektiği açıktır. 14. Bir an için anılan hükmün önerdiğimiz şekilde yorumlanamayacağının kabul edilmesi durumunda dahi bu tür davalarda taşınmazın toplam değeri üzerinden harç ve vekâlet ücreti hesaplanmasının yine de hukuken mümkün olmaması gerektiği düşünülmektedir. Zira hükmün bu şekilde anlaşılmasının zorunlu olduğunun kabulü hâlinde de söz konusu hükmün Anayasa'ya aykırı olduğunun dikkate alınması gerekmektedir. Bu çerçevede taşınmazın aynına ilişkin bir ihtilaf bulunmadığı hâlde davanın taşınmazın aynına ilişkin olduğu kabul edilerek tarafları makul olmayan ve fahiş sayılabilecek parasal yükümlülükler altına sokmanın mülkiyet hakkını açıkça ihlal edeceğinin değerlendirilmesi ve bu durumda söz konusu hükmün anılan haksızlığa yol açmayacak biçimde yeniden düzenlenmesi sağlamak üzere Anayasa Mahkemesine somut norm denetimi yoluyla itiraz başvurusunda bulunulması gerektiği değerlendirilmektedir. 15. Dava konusu olay bu çerçevede ele alındığında davacının davada mülkiyet hakkına dayanırken davalının taşınmazda ortak çocukları sebebiyle çocuğuna bakmak amacıyla bulunduğunu savunduğu, bu yönüyle davalının mülkiyet iddiasında bulunmadığı, uyuşmazlığın taşınmazın aynına ilişkin değil taraflar arasında davalının taşınmazı kullanmasını haklı gösterecek davacının rızasının bulunup bulunmadığı veya ortak çocuklarının bakımından kaynaklanan bir hak nedeniyle davalının taşınmazı kullanmasının hukuka uygun olup olmadığı noktasında toplandığı anlaşılmaktadır. Buna göre müdahalenin men'i davası yönünden dava değerinin davacının taşınmazı kullanmaktan yoksun kaldığı süredeki kullanım bedeli üzerinden hesaplanması gerektiği düşünülmektedir. 16. Açıklanan nedenlerle BAM kararının harç ve vekâlet ücreti yönünden bozulması veya Sayın Heyet Kanun'un lafzının yoruma elverişli olmadığının kabul etmekte ise Anayasa Mahkemesine itiraz başvurusunda bulunulması yönünde karar alınması gerekirken Sayın Çoğunluğun aksi yönündeki düzeltilerek onama kararına iştirak edilememiştir.