Yargıtay · 5. Hukuk Dairesi

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi 2024/9445 E. 2025/4756 K.

Mahkeme
Yargıtay
Daire
5. Hukuk Dairesi
Esas No
2024/9445
Karar No
2025/4756
Karar Tarihi

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2018/248 Esas, 2022/888 Karar KARAR : Kabul

Taraflar arasındaki tapu kaydının mahkeme kararı ile iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 1007 nci maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkin davada verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece Mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir.

Mahkemece bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanın kabulüne karar verilmiştir.

Mahkeme kararı taraf vekillerince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde özetle; Antalya ili, ..., ... köyü 979 parsel sayılı taşınmazı davacının 08.02.1994 tarihinde bedelini ödeyerek satın aldığını, satın alma işlemi yapılırken tapu kaydında taşınmazın problemli olduğuna ilişkin herhangi bir kayıt olmadığını, daha sonra Orman İdaresi tarafından taşınmazın orman olduğundan bahisle Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2004/492 Esas, 2007/503 karar sayılı kararı ile tapusunun iptali ve orman olarak hazine adına tesciline karar verildiğini, Kararın kesinleştiğini, devletin tapu sicilinin tutulmasından dolayı şahısların uğramış olduğu zararı tazmin etmek zorunda olduğunu, davalarının kabulü ile 800.000,00 TL'den aşağı olmamak üzere dava konusu taşınmazın keşif ile belirlenecek olan değerinin tazminat olarak dava tarihinden itibaren işlemiş ve işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesini, yargılama gideri ile ücreti vekâletin karşı tarafa yükletilmesini istemiştir.

II. CEVAP Davalı Hazine vekili cevap dilekçesinde özetle; davanın hukuki dayanağının sebepsiz zenginleşme davası olduğunu, ancak kusura dayalı bir tazminat davası olarak yorumlanması halinde yargılama yerinin idari yargı olduğunu, bu yönden mahkemenin görevsizliğini, ayrıca devletin sorumluluğunun bulunmamasından dolayı, davacı tarafın isteyebileceği miktarın ödediği satış bedeli ile sınırlı olduğunu, ayrıca faizin başlangıç tarihi olarak tapu iptal kararının verildiği tarihinde esas alınamayacağını beyan etmiştir.

III. MAHKEME KARARI Mahkemenin 16/12/2014 tarihli ve 2013/322 Esas, 2014/716Karar sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.

2. Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucu hükme dayanak yapılan bilirkişi raporunda somut emsal olarak alınan ... 6671 ada 14 parsel sayılı taşınmaza ilişkin tapu kaydı, 16.11.1998 tarihinde bu taşınmaza ilişkin yapılan satış akit tablosu, emsal alınan taşınmazın satış tarihinde imar planı içinde olup olmadığı, emsal alınan taşınmazdan Düzenleme Ortaklık Payı kesintisi yapılıp yapılmadığı, değerlendirme tarihindeki arsa metrekare rayiç bedeli takdir komisyonunca belirlenen emlak vergisine esas m² değeri getirtilip bilirkişi raporu denetlenmeden hüküm kurulduğu, ayrıca bilirkişi raporunda emsal alınan taşınmazın Düzenleme Ortaklık Payı kesintisi yapılmış imar parseli dava konusu taşınmazın ise kadastral parsel olduğu belirtilmiş olmasına rağmen taşınmazın değeri belirlenirken bu hususun dikkate alınmadığı anlaşıldığından mahkeme kararını bozulmasına karar verilmiştir.

B. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.

B. Temyiz Sebepleri 1. Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; davacı ... Koop. tarafından 03.03.2021 tarihinde dava ile ilgili tüm haklarını .... Sanayi Ltd. Şti. Ne temlik edildiğini, değerlendirme tarihi dava tarihi kabul edilmek suretiyle hüküm kurulması gerektiğini, ıslah tarihi itibarıyla zamanaşımı süresinin dolmadığını ileri sürerek kararının bozulmasını talep etmiştir. 2. Davalı Hazine vekili temyiz dilekçesinde özetle; tapu sicilinden doğan bir zarar bulunmadığını, bilirkişi raporlarına itirazlarının gözetilmediğini, birden fazla ıslah yapılamayacağını ve husumet ve zamanaşımına yönelik itirazlarının değerlendirilmediğini ileri sürerek kararının bozulmasını talep etmiştir.

C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukukî Nitelendirme Uyuşmazlık, ... olarak 4721 sayılı Kanun’un 1007 nci maddesi uyarınca tazminat istemine ilişkindir.

2. Değerlendirme 1. Mahkemelerin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3 üncü maddesi gereği yürürlükte bulunan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikten önceki 428 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.

2. Dosyanın incelenmesinden, ... köyünde 1988 yılında yapılan genel arazi kadastrosunda, 979 parsel sayılı 7781 m² yüzölçümündeki çekişmeli parsel Haziran 1288 yoklama tarihli ve 13 sıra numaralı tapu kaydına istinaden . ... adına tespit edildiği, 08.02.1994 tarihinde S.S. ... Konut Yapı Kooperatifine satıldığı, Orman Yönetimi tarafından tapu iptali ve tescil davası açıldığı, parselin kesinleşmiş orman kadastrosu sınırları içinde kalan Devlet Ormanı olduğunun belirlendiği gerekçesiyle kabulüne karar verildiği, Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.12.2007 tarihli ve 2004/492 Esas, 2007/503 Karar sayılı kararının Yargıtay denetiminden de geçtikten sonra, 06.03.2009 tarihinde kesinleştiği, 03.03.2021 havale tarihli temlik sözleşmesi ile eldeki dava konusu alacağın .... Limited Şirketine temlik edildiği anlaşılmıştır.

3. Buna göre; dava konusu taşınmazın mülkiyetinin temlik sözleşmesinden önce Hazineye geçtiği ve tapuda taşınmazın Hazine adına tescil edildiği anlaşıldığından davacının iyi niyetli olduğundan ve 4721 sayılı Kanun'un 2 nci maddesi uyarınca dürüst davrandığından söz edilemez. Hâl böyle olunca, davacının tapusunun iptali sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zararın tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığı söylenemeyeceği gibi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.03.2025 tarihli ve 2023/5-637 Esas, 2025/165 Karar sayılı ilamında da değinildiği üzere alacağı temlik almasından dolayı uğradığı zararı 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi uyarınca Devletten isteyen davacının uğradığı zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının varlığından da bahsetmek mümkün olmayacağından davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi hatalıdır.

VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile temyiz olunan Mahkemenin kararının açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, Davacıdan peşin alınan temyiz harcının istek halinde iadesine,10.04.2025 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Dava, dava konusu taşınmazın orman sınırları içinde kaldığından bahisle tapu kaydının mahkeme kararı ile iptali nedeniyle uğranılan zararın 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 1007 nci maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir.

Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen karara karşı taraf vekillerinin temyizi üzerine hükmün Dairenin çoğunluk görüşü doğrultusunda bozulmasına karar verilmiş ise de bu görüşe katılmamaktayım. Şöyle ki;

4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesinde, tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devletin sorumlu olacağı hükme bağlanmıştır. Devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğunun, nitelik itibarıyla kusursuz sorumluluk olduğu hususu gerek doktrinde gerekse Yargıtay kararlarında kabul edilmektedir. Sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanıksız olarak tutulmuş olan kayıtlar nedeniyle doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Tapu işlemleri, kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan, tapu kütüğünün oluşumu aşamalarında kadastro işlemleri ile tapu işlemlerinin bir bütün oluşturduğu kuşkusuzdur.

4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesinde kabul edilip sorumluluğun doğabilmesi için ilk şart, Tapu Sicil Tüzüğü'nün 7 nci maddesinde sayılan ana ve yardımcı sicillerin Devlet tarafından tutulması için gerekli bir eylem veya işlemin bulunmasıdır. Bildirim yükümlülükleri, sicilin tutulmasına ilişkin araçların korunması, saklanması, kayıtların yazımından önce gerekli araştırmaların yapılması, siciller ile ilgili örneklerin ilgilisine verilmesi, sicildeki bilgilerin eksik ya da yanlış ve eksik çıkartılması gibi hususlar da tapu sicilinin tutulması kavramı içine girmektedir. Devletin sorumluluğundan sözedebilmek için bu kayıtların tutulması sırasında bir hatanın mevcut olması veya gerçeğe aykırı bir sicilin tutulmuş olması gerekir.

Tapu sicilinin tutulması nedeniyle Devletin sorumlu tutulmasının ikinci şartı bir zararın oluşmuş olmasıdır. Zarar tehlikesi var olmakla birlikte henüz zarar doğmamış ve başka türlü zararın önlenmesi imkanı var ise, ayni hakkını kaybeden veya ayni hakkı sınırlandırılan kişi, tapu kaydının düzeltilmesi davası ile ya da tapu memurunun bir işlemi ile hakkına kavuşabilecekse, zararın doğduğundan söz edilemez. Zararın varlığının kesin olarak anlaşıldığı hâllerde Devletin sorumluluğundan söz edilebilecektir.

Yerleşmiş Yargıtay ugulamalarında; kesinleşmiş orman sınırları ya da kesinleşmiş kıyı kenar çizgisi içinde kalan taşınmazların tapu kaydı henüz iptal edilmemiş bile olsa, zararın doğduğu kabul edilmektedir. Kesinleşmiş kıyı kenar çizgisi ya da orman tahdidi içinde kalan taşınmaz için tapu sicilinin yolsuz oluşturulduğu benimsenmektedir.

4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesine göre Devletin sorumluluğunun doğabilmesi için meydana gelen zarar ile, tapu sicilinin tutulması arasında illiyet bağının bulunması, ayrıca zarar görenin bu illiyet bağını kesecek derecede bir kusurunun bulunmaması gerekir. Eğer zarar görenin bir kusuru var ve bu kusur illiyet bağını kesecek yoğunlukta ise, Devletin sorumluluğundan söz edilemeyecektir.

Tapu sicilinin tutulmasından doğan Devletin sorumluluğu bir kusursuz sorumluluk hali olduğundan, sorumluluğun ortadan kalkması için illiyet bağının kesildiğinin kanıtlanması gerekir. Burada zararın doğduğu anın tespiti illiyet bağının kesilip kesilmemesi yönünden önem arz etmektedir. Bir taşınmazın orman tahdidi ya da kıyı kenar çizgisi içinde kalmış olması ve bu hususların kesinleşmesi ile birlikte talep hakkının doğduğu kabul edilmektedir. Bu sınırlar içinde kalan tapunun iptal edilmiş olması şartı dahi aranmamaktadır. Yani zarar Devletin tapu verdiği bir taşınmazın orman sınırlarına alınmasıyla doğmuş olmaktadır.

Mülkiyet hakkı gerek Anayasa ve kanunlarla iç hukuk yönünden, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleri ile kabul edilmiş ... haklardandır. (Anayasa md. 35/1 AİHS ek protokol 1-1) 4721 sayılı Kanun'un 683 üncü maddesinde de bir şeye malik olan kimsenin hukuk düzeninin sınırları içerisinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisi olarak belirtilmiş, malikin malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebileceği hüküm altına alınmıştır. Bütün bunların yanında mülkiyet hakkı kamu yararının bulunduğu hallerde sınırlandırılabilir ya da tamamen kaldırılabilir. Ancak bu sınırlandırma ya da kaldırma gerçekleştirilirken T.C. Anayasa'sının 90 ıncı maddesinin beşinci fıkrası ile iç hukukun üstünde sayılan AİHS hükümleri gereğince AİHM tarafından oluşturulan 30.05.2006 tarihli ve 1262/02 sayılı kararında ifade edildiği üzere; "...bir kişiyi mülkünden yoksun bırakan bir önlemin..." "...kamu yararına meşru bir amaç gütmesi gerektiği..." bu önlem alınırken başvurulan yollar ve gerçekleştirilmesi amaçlanan hedef arasında makul bir denge olması gerektiği "kişinin kişisel ve haddinden fazla yük taşımak zorunda kalması halinde gerekli dengenin kurulamayacağı," açıktır. Bir başka ifadeyle kamu yararı mülkiyet hakkından kısmen veya tamamen yoksun bırakılan kişinin menfaati arasında makul, kabul edilebilir, hak ve adalet dengesini sağlayacak bir oranın kurulması asıldır.

Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer özel mülkiyet kapsamından çıkarılarak kamu malı niteliğini kazanmakla birlikte, kişinin ya da kişilerin söz konusu tapuya dayalı hakkının yukarıda ifade edildiği gibi hukukî güvenlik ilkesinin sonucu olarak korunması gerektiği muhakkaktır. Aksi düşünce tarzının, devletin, verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek, hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi, kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır.

Önceki malikin talep hakkının bulunmadığı bir durumda yeni malik talep hakkı elde edecek olsa ve devir sırf bu amaçla yapılmış olsaydı, davacının eyleminin illiyet bağının kesilmesine neden olduğu kabul edilebilirdi. Zira burada zarar görenin bu eylemi zararın meydana gelmesinin sebebi olarak ortaya çıkmış olacaktı. Zarar görenin eyleminin zararın ortaya çıkmasının bir sebebi halini almadığı durumlarda illiyet bağının kesildiğinden söz edilemez. Çünkü zarar ve sorumluluk zaten doğmuştur.

Eldeki davada davayı açan malike ait taşınmazın tapu kaydı, taşınmazın orman sınırları içerisinde kaldığından bahisle mahkeme kararı ile iptal edilmiş olup davacının Kanun'un 1007 nci maddesi uyarınca zararının tazmini koşulları yukarıda açıklanan nedenlerle oluşmuştur.

Ancak, davacı davadaki alacağını (müddeabihi) yargılama sırasında devretmiş ve devralan davaya devam etmiştir.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 125. maddesinde; “…(1) Davanın açılmasından sonra, davalı taraf, dava konusunu üçüncü bir kişiye devrederse, davacı aşağıdaki yetkilerden birini kullanabilir: a) İsterse, devreden tarafla olan davasından vazgeçerek, dava konusunu devralmış olan kişiye karşı davaya devam eder. Bu takdirde dava davacı lehine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur. b) İsterse, davasını devreden taraf hakkında tazminat davasına dönüştürür. (2) Davanın açılmasından sonra, dava konusu davacı tarafından devredilecek olursa, devralmış olan kişi, görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve dava kaldığı yerden itibaren devam eder. Bu takdirde dava davacı aleyhine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur.” hükmüne yer verilmiştir.

Bu hüküm, dava konusunun davanın açılmasından sonra devrini (müddeabihin temlikini) düzenlemektedir. Dava açıldıktan sonra sınırlayıcı bir neden bulunmadığı takdirde dava konusu malın veya hakkın üçüncü kişilere devredilebilmesi “tasarruf serbestisi” kuralının bir gereği, hak sahibi veya malik olmanın da doğal bir sonucudur. Usul Hukukumuzda da ayrık durumlar dışında dava konusu mal veya hakkın davanın devamı sırasında devredilebileceği kabul edilmiş, HMK’nın 125. maddesi, dava konusunun taraflarca üçüncü kişiye devir ve temliki hâlinde yapılacak usul işlemlerini belirlemiştir.

Maddenin ikinci fıkrası gereğince davanın açılmasından sonra, dava konusu, davacı tarafından devredilirse, devralmış olan kişi, görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve davaya kaldığı yerden itibaren devam eder. Başka bir anlatımla HMK’nın 125/2. maddesinde, davacı tarafından dava konusunun üçüncü kişiye devredilmesi hâlinde, devralan üçüncü kişinin, hukuk gereği (ipso iure) davacı sıfatı ve buna bağlı olarak davayı takip yetkisi kazanacağı ve davanın yeni davacı ile süreceği kabul edilmiştir.

Davacının dava konusunu devretmesi durumunda, davalının tercihi aranmadan, devralan, davacının yerine kendiliğinden geçerek yargılama aşamasında her zaman davada taraf sıfatını kazanacaktır. Devir alan kişinin davacının yerine geçmek suretiyle davaya kaldığı yerden devam edeceği ilkesi getirilmiştir. Dava konusu hangi aşamada devredildiyse, o andan itibaren devralan kişi davanın tarafı hâline gelecektir.

Dava hakkı, asıl (sübjektif ) hakkın içinde bulunan bir hak olduğu için asıl hakkın devri ile dava hakkı da devredilmiş olur. Bir hakkın devri, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK’nın) 183. maddesi hükümlerinde düzenlenen alacağın temliki suretiyle gerçekleşir. Alacak temlik edilince devreden kişinin, alacaklı sıfatı ile birlikte davacı sıfatı da devir alana geçer ve davacı yerine geçen üçüncü şahıs usulden doğan yetkilerini kullanabilir.

Alacağın devri, alacaklı ile onu devir alan üçüncü şahıs arasında; kanun, sözleşme veya işin niteliği engel olmadıkça, borçlunun rızasına ihtiyaç olmaksızın yapılabilen yazılı şekle bağlı sözleşme, kanun ya da kazaî kararla gerçekleşen tasarrufî bir muameledir. Alacağın devri kural olarak borçlunun rızasına ihtiyaç olmaksızın yapılabilen tasarrufî bir hukukî işlemdir.

TBK’nın 183. maddesinin birinci fıkrasına göre maddede sayılan hâller dışında kural olarak alacağın devrinde borçlunun rızasına gerek yoktur, sadece alacağı talep hakkı devredilmektedir. Diğer bir anlatımla alacağın devrinde borcun özü muhafaza edilmekte, sadece şahıslarda değişiklik olmaktadır.

Somut olayda; dava 21.02.2019 tarihinde eski malik SS ... Arsa Konut Kooperatifi tarafından açıldıktan sonra 03.03.2021 tarihli sözleşme ile işbu davadaki alacak tüm ferîleriyle birlikte ... Ltd. Şirketine devredilmiştir. Belge, dava açıldıktan sonra düzenlendiğinden ve içeriği itibarıyla dava konusu edilen hak ve alacaklar devredildiğinden dava konusunun devri niteliğindedir.

Yukarıda açıkladığım nedenlerle dava konusunu devralanın TBK'nın 183 maddesinde sayılan engel durumlar da söz konusu olmadığı halde kötüniyetli olduğunun kabulü ile davanın reddi gerektiği yönündeki çoğunluğun bozma görüşüne katılmıyorum. 10.04.2025

Atıf: Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2024/9445, K. 2025/4756, T. 10.04.2025, www.arakarar.com/karar/yargitay-5-hukuk-dairesi-2024-9445-e-2025-4756-k-5476e29bf9b3