Yargıtay · 3. Hukuk Dairesi
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2025/643 E. 2026/1916 K.
- Mahkeme
- Yargıtay
- Daire
- 3. Hukuk Dairesi
- Esas No
- 2025/643
- Karar No
- 2026/1916
- Karar Tarihi
MAHKEMESİ : İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi SAYISI : 2024/1622 E., 2024/2208 K. İLK DERECE MAHKEMESİ : İzmir 4. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2021/350 E., 2024/258 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalılar vekilleri tarafından duruşma istemli olarak temyiz edilmekle kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, 02.12.2025 tarihinde duruşma yapılmasına ve duruşma gününün taraflara davetiye ile bildirilmesine karar verilmiştir. Belirtilen tarihte gelen davacılar vekili Avukat ... ile davalı ... vekili Avukat ... ve diğer davalı vekili Avukat ...'in sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin daha derinlemesine incelenmesi heyetçe zorunlu görüldüğünden 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 24/1 maddesi ve Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 21/3 maddesi uyarınca görüşmenin bırakıldığı 06.04.2026 tarihinde Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlenerek dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkillerinden ...'in sağ göz alt kapağında oluşan şalazyon nedeniyle daha önce ... Üniversitesi Tıp Fakültesinde operasyon geçirdiğini ancak şalozyon kitlesinin yeterince küçülmemesi nedeniyle, davalı ...'nin göz doktoru olarak çalıştığı diğer davalı Özel ... Hastanesine başvurduğunu, burada davalı doktor tarafından, sağ göz alt kapağındaki şalazyon dokusu içerisine "Kenacort-A" enjeksiyonu uygulanması sonrası, sağ gözde görme işlevinin yitirilmesine neden olduğunu, davalı doktor tarafından, müvekkilinin söz konusu ilaca karşı alerjisi olup olmadığı tespit edilmeden, muhtemel komplikasyonlar göz ardı edilerek, aydınlatılmadan enjeksiyon uygulandığını, bu nedenle ruhsal bunalım yaşadığını, uzun süre tedavi gördüğünü, annesi ve babası olan diğer müvekkillerin de etkilendiklerini ileri sürerek; ... için şimdilik 100,00 TL maddi, 75.000,00 TL manevi, diğer müvekkilleri ... ve ... için ayrı ayrı 12.500,00 TL manevi tazminatın olay tarihi olan 03.04.2016 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş, ıslah dilekçesi ile alacak miktarını 3.663.307,32 TL'ye yükseltmiştir. II. CEVAP 1. Davalı ... vekili; sağ göz alt kapağındaki şalazyon dokusu olan davacının tedavi için müvekkili olan davalı doktora başvurduğunu, şalazyonun küçülmediğini görmesi üzerine davacıya, ameliyat esnasında, ameliyat adımlarından biri olarak uygulanan enjeksiyonun dirençli vakalarda, iki üç kez tekrarlanabileceğini, isterse şalazyonu eritici bu enjeksiyonun poliklinikte yapılabileceğini ve tekrarının mümkün olduğunu söylediğini, davacının söz konusu enjeksiyonun yapılmasını kabul etmesi üzerine, tarafından, davacının "sağlık karnesine" yazılan ilacı davacının ablasının eczaneden alıp getirerek enjeksiyonun yapılmasını onayladığını, topical anestezi ile enjeksiyonu davacıya uyguladığını, davalının 20 yıllık göz hekimi olduğunu, bu tür vaka ile daha önce hiç karşılaşmadığını, söz konusu durumun davalı doktorun enjeksiyon uygulamasından tamamen bağımsız olarak, hastanın özel durumundan kaynaklandığını, davacıya uygulanan tedavinin bilimsel ve güvenilir olduğunu, enjekte edilen ilacın alerjik olmadığından test yapılması gerekmediğini, davacının anemnezini alarak, uygulanacak tedavi konusunda ayrıntılı açıklama yaparak aydınlatıldığını, kasti ve ihmali bir davranışı ya da özensizliğinin bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir. 2. Davalı ... Özel Sağ. Hiz. ve Tic Ltd. Şti. vekili; müvekkilinin ve diğer davalı doktorun dava konusu olayda bir kusurlarının bulunmadığını, bu tür ilaçların uygulanmasından önce yapılması gereken bir test olmadığını, davacının gözüne Kenakort enjekte edilirken aşırı heyecalanması sonucu bu durumun oluştuğunu savunarak, davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; zamanaşımının dolmadığını, davalı tarafça aydınlatılmış onam alındığına dair ispat külfetinni yerine getirilmediğini, davacının yapılan işlem nedeniyle uğramış olduğu maddi zararın davalılardan müteselsilen tahsili gerektiğini, haksız fiil nedeniyle davacının ruhsal bütünlüğünün zarar gördüğü gerekçesiyle, davanın kabulüne, 3.663.407,32TL maddi tazminatın olay tarihi olan 03.04.2006 tarihinden hesaplanacak yasal faizi ile birlikte, davacı ... için 75.000 TL, davacı ... için 12.500,00 TL, davacı ... için 12.500,00 TL manevi tazminatın olay tarihi olan 03.04.2006 tarihinden hesaplanacak yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiş; karara karşı, süresi içinde davalılar vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuşlardır. IV. İSTİNAF Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacıların yapılan enjeksiyon işlemi öncesi, enjeksiyonun sonuçları ve olası komplikasyonları konusunda bilgilendirildiği ve davacının bu işleme rıza gösterdiğine dair aydınlatılmış onamın alındığının davalı yanca ispat edilemediği, ıslah ile talep edilen maddi tazminat alacağının zamanaşımına uğramadığı, davacı hastanın yapılan enjeksiyon sonrası sağ gözde görme işlevini yitirmesi ve malül kalması dolayısıyla maddi ve manevi zararının oluştuğu gerekçesiyle Mahkemece davanın kabulüne dair verilen karar usul ve kanuna uygun olduğundan, davalılar vekilleri tarafından yapılan istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiş; karara karşı, süresi içinde davalılar vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. V. TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri 1. Davalı Hastane vekili; ıslah edilen kısmın zamanaşımına uğradığını, davacının yapılan enjeksiyon işlemi öncesi enjeksiyonun sonuçları ve olası komplikasyonlarına karşı bilgilendirildiğini, hastanın tedavisini geciktirdiğini, kusurlarının bulunmadığını ileri sürerek; kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davalı ... vekili; onamın alındığını, iğnenin prospektüsünde dahi yazılı olmayan bir yan etkiyle karşılaştıklarını, bu olayın milyarda bir gerçekleşen, dünyada 11. olay Türkiye'de ise ilk olay olduğunu, bilirkişi raporlarında kusur atfedilmediğini, doktorun bile bilmediği hususta onam alınamayacağını, onamın şekle bağlı olmadığını, onam almada Hastanenin yükümlü olduğunu, tazminatın sebepsiz zenginleşmeye neden olacağını, davanın zamanaşımına uğradığını ileri sürerek; kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. B. Değerlendirme ve Gerekçe Uyuşmazlık, vekalet ilişkisinden kaynaklı davalı doktor ve özel hastanenin özen yükümlülüğüne aykırı davranıldığı iddiasına dayalı maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. 1. Eldeki davada, davalı Hastaneye başvuran ve göz doktoru olan davalı doktor tarafından hikayesi ve şikayetleri dinlenen davacının; sağ göz alt kapağındaki şalazyon dokusu içerisine, "Kenacort-A" enjeksiyonu uygulanması sonrası davacının sağ gözde görme işlevini yitirdiği anlaşılmıştır. Sulh Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sırasında alınan Yüksek Sağlık Şurasının 18-19.03.2010 tarihli ve 12497 sayılı kararında; davalı doktorun, davacıya konulan şalazyon tanısı nedeniyle uyguladığı "Kenakort-A" ampul enjeksiyon tedavisinin doğru endikasyon ile yapıldığı ve uygulamanın doğru olduğu, sağ gözde meydana gelen fonksiyonlarının sürekli yitirilmesi niteliğindeki uzuv kaybının nadir de olsa görülebilen bir komplikasyon olduğu ve davalı doktora atfedilecek kusur bulunmadığının belirtildiği, Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sırasında alınan Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 2. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen 28.03.2014 tarihli raporda; ''medikal tedaviye dirençli şalazyonlara "Kenacort-A" veya cerrahi eksizyon uygulamasının tıp kurallarına uygun olduğu, emboli gelişmesinin bu tarz enjeksiyonların öngörülemeyen bir komplikasyonu olduğundan cihetle hekime atfedilecek kusur bulunmadığı'' yönünde görüş bildirilmiştir. Yargılama sırasında Mahkemece alınan 25.10.2019 tarihli raporda da; davalı doktorun hastasına önceki ameliyat sonrası rekürran yada nüks şalazyon tanısı ile uygulamış olduğu kist içi intralezyoner kortizon enjeksiyonunun mevcut bilimsel veriler ışığında doğru bir uygulama olduğu, uygulama yeri ve endikasyon açısından herhangi bir hata bulunmadığı, davacı hastanın sağ göz görme yetisinin kaybı ile sonuçlanan bu talihsiz olayı uygulamayı yapan hekim tarafından öngörülemeyecek nadir bir komplikasyon olduğu ve davalı doktora atfolunacak bir kusurun bulunmadığı yönünde görüş bildirdiği anlaşılmıştır.. Davalı hekimin, İzmir 5. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/2005 E., 2010/1447 K. sayılı dosyası ile tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu bir kişinin yaralanmasına neden olma isnadı ile yargılandığı, alınan Yüksek Sağlık Şurası raporları sonrasında sanığın beraatine karar verildiği, kararın Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 2012/26053 E., 2012/20143 K. sayılı kararıyla; "... maddi gerçeğin kuşkuya yer vermeyecek biçimde ortaya çıkarılıp, olayın etraflıca aydınlatılması bakımından sanığın olayda kusurunun bulunup bulunmadığı ve katılanın uzuv kaybı ile sanığın eylemi arasında illiyet bağının bulunup bulunmadığı hususunda Adli Tıp Kurumundan görüş sorularak sanığın hukuki durumunun tayini ve takdiri gerekirken eksik araştırılma ile" hüküm kurulduğu gerekçesiyle bozulması üzerine, dosyanın devredildiği İzmir 26 Asliye Ceza Mahkemesinin 24.09.2014 tarihi ve 2014/39 E. sayılı dosyasında alınan Adli Tıp Kurumu ve Yüksek Sağlık Şurası raporları sonrasında sanığın beraatine karar verildiği, kararın Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 08.02.2016 tarihli ve 2015/14829 E., 2016/1437 K. sayılı kararıyla onama ilamı ile kesinleştiği anlaşılmaktadır. Böylece, hukuk ve ceza yargılaması sırasında alınan bilirkişi raporlarında davalı hekimin yaptığı tüm müdahalelerin tıp kurallarına uygun olduğu, hekime izafe edilebilecek herhangi bir kusur bulunmadığı mütalaa edilmiştir. Ne var ki; ortaya çıkan hasarın komplikasyon olması, aydınlatma yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığı gibi hastanın komplikasyonlar hakkında bilgilendirilmesi, aydınlatma yükümlülüğünün bir gereğidir. Bu nedenle hastaya aydınlatmanın yapılıp yapılmadığı hususunun kararda tartışılması gerekmektedir. Taraflar arasındaki ilişki vekalet sözleşmesidir. Vekil, vekalet görevini yerine getirirken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumludur. O nedenle, vekil konumunda olan doktorların bilim ve teknolojinin getirdiği bütün imkanları kullanmak suretiyle özen borcunu yerine getirmeleri gerekir. Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutularak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en ... yolu seçmek gerekir. Gerçekten de hasta mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil, TBK 510. maddesi (BK 394. md) hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır. Diğer yandan, Biyotıp Sözleşmesinin 5. maddesinde “Rıza” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatını her zaman serbestçe geri alabilecektir” düzenlemesiyle rızanın kapsamı belirlenmiş ve Yargıtay'ın yerleşik uygulamalarına paralel düzenlemeler getirilmiştir. Salt yapılacak işleme rıza göstermek yeterli değildir. Ayrıca, komplikasyonların da izah edilmesi gerekmektedir. Ancak bu rızanın da az yukarıda vurgulandığı üzere aydınlatılmış rıza olması gerekir. Nitekim Hekim Meslek Etiği Kurallarının 26. maddesinde düzenleme yapılmış ve "Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir. Acil durumlar ile, hastanın reşit olmaması veya bilincinin kapalı olduğu ya da karar veremeyeceği durumlarda yasal temsilcisinin izni alınır.” düzenlemesiyle aydınlatmanın ne şekilde yapılacağı açıklanmıştır. Aydınlatılmış onamda ise ispat külfeti hekim ya da hastanededir. Sağlık Bakanlığının 2019/11 sayılı Genelgesinde "Enjeksiyon uygulamaları büyük ameliyei cerrahiye olmadığı için hastaların sözel olarak bilgilendirilmesinin gerekli ve yeterli olduğu, müdavi hekim tarafından reçete edilmiş güncel tedavisinin yetkili sağlık meslek mensupları tarafından hastanın reçetesi görülerek yapılması halinde yazılı onam alınması zorunluluğu bulunmadığı" hususunda düzenleme yapılmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2020/11-592 E., 2022/356 K. sayılı emsal ilamında ise; "Hekimin aydınlatma yükümlülüğünün ispatı hususunda mevzuatta bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak her tıbbî müdahalenin hukuksal açıdan kişinin vücut bütünlüğünün ihlali anlamını taşıdığı gözetildiğinde ve TMK’nin 24. maddesi gereğince kişinin müdahaleye rızasının bulunmadığına ilişkin yasal karine dolayısıyla hekimin aydınlatma yükümlülüğünde ispat yükü hekim üzerinde olmalıdır. Zira rıza, hukuka aykırılığı ortadan kaldırdığına göre rızanın bulunduğunu ve hastanın aydınlatıldığını savunan hekimin yasal karinenin aksi olan bu hususları ispatlaması gerekir. Öte yandan hekim tarafından ispat edilmesi gereken hukuksal haklılık sebebinin kapsamına hem aydınlatma yükümlülüğünün ispat edilmesi hem de mevcut riskler hakkında hastanın aydınlatılmış rızasının alınması dâhildir. Gerçekten de aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiğinin ispat külfetinin hekime yüklenmesi hastanın gereği gibi aydınlatılmış olmaması halinde geçerli bir rızanın da söz konusu olmayacağı düşüncesine dayanmaktadır. Bu itibarla hasta ile hekim arasında sözleşme ilişkisi bulunsun veya bulunmasın hekimin mesleğini icra ederken göstermesi gereken özen yükümlülüğü gereğince, kendisi karşısında zayıf ve güçsüz konumda olan hastasını aydınlattığını ve hastanın aydınlatılmış rızasının alındığını ispatlaması gerekmektedir. Aydınlatma yükümlülüğünü ispat külfetinin hekim üzerinde olmasının bir diğer sebebi de hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının tıbbî açıdan gerekli olan hususlarda arşivleme ve kayıt tutma yükümlülüğünün bulunmasıdır. Bu yükümlülük her şeyden önce hekimin, teşhis ve tedavi süreci içerisinde sağlıklı karar verebilmesini ve aldığı kararları kontrol edebilmesini kolaylaştırmakta ve ayrıca yapılan işlemlerin belgelenmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla arşivleme ve kayıt tutma yükümlülüğü hekim ve hastaların menfaatlerinin bir gereğidir. Arşivleme ve kayıt tutma yükümlülüğünün ihlali bizatihi tazminat sebebi olmasa da hasta lehine tıbbî müdahalenin yapılmadığı yönünde fiili bir karine yaratmaktadır. Bu açıdan bakıldığında da tıbben gerekli olan müdahalenin yapıldığını ispat yükü hekime düşmektedir. Türk hukukunda girişimsel bazı müdahalelerde hastanın yazılı rızasının alınması gerektiği öngörülmüş ise de aydınlatma yükümlülüğünün yazılı olarak yapılması gerektiğine ilişkin bir düzenleme yer almamaktadır. Öte yandan Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 18. maddesi gereğince bilgi, mümkün olduğunca sade şekilde, tereddüt ve şüpheye yer verilmeden, hastanın sosyal ve kültürel düzeyine uygun olarak anlayabileceği şekilde verilir; hasta, tıbbî müdahaleyi gerçekleştirecek sağlık meslek mensubu tarafından tıbbî müdahale konusunda sözlü olarak bilgilendirilir. Dolayısıyla hastanın aydınlatılması sözlü ya da yazılı şekilde gerçekleştirilebilir. Başka bir deyişle hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğü kapsamında yazılı aydınlatma belirli ölçüde ispat kolaylığı sağlasa da şekil serbestisi söz konusudur. O hâlde aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiği hususu hekim tarafından her türlü delille ispatlanabilir. " şeklinde karar verilmiştir. Yargılama esnasında dinlenen tanık Dr. ..., "... Üniversitesinde öğretim görevlisiyim göz hastalıkları üzerinde ihtisasım vardır. Davacı ... bizim klinikte ameliyat olmuş, ameliyatı ben yapmadım, olaydan sonra bizim hastanemize sevk edildiği için geçmiş dosyasına baktım bu şekilde öğrendim. Olaydan sonra tedavi etmeye çalışan ekibin içinde yer aldım hatta vakasında 2006 yılında uluslararasında tıp dergilerinde yayınladık. Önemli bir olaydır. Zannediyorsam 19 yaşındaydı. Sağ göz alt kapağında morluk ve görme kaybı şikayeti ile hastanemize yatırdık. Bir gün öncesinde sağ alt kapağında şalazyon ( iyileşmemiş arpacık ) nedeni ile bi şişlik içine özel hastanede iğne yaptırdığını beyan etti. Ardından iğneyi yapan hekim bizimle irtibat kurdu ve bilgi verdi. Görme kaybı olduğu için acil tedavi gerektiğini söyleyerek iğneyi yapan hekim bizle temasa geçti. Daha doğrusu üst kurum olduğu için bize sevk etti. Muayene de net olarak olarak alt kapakta enjeksiyon bulgusunu gördük. Göz yuvarlığı veya başka bir yerde iğne giriş deliği yoktu. Enjeksiyon doğru yere yapılmıştı. Biz göz yuvarlığının dıştan görülen kılcal damarlarının içinde 3-4 alanda damarın içini hastaya yapılan ilacın toz parteküllerini tespit ettik. Yapılan ilacın parçacıklarının göz yuvarlağının üzerindeki kılcal damarların içinde yer yer tıkanıklığa neden olduğunu dış muayeneden gördük. Gözün arka tarafını ultrason yolu ile izledik. Göz önünde korneada bulanıklık vardı. Bu bulanıklığın da damarın içerisinde gördüğümüz ilacın yarattığı tıkanıklıklardan kaynaklandığı ön görebiliyorduk. Zaten bir iki hafta sonra bu bulanıklık geçince gözün arka kısmında görme sinirini ve retinayı besleyen damarların da solmuş olduğunu ve tıkanmış olduğunu gördük. Gözün hem önünde gördüğümüz tıkalı damarlar ve içindeki ilaç partiküllerinin farkında olmamız, arkada da damar tıkanıklığının yarattığı retina ve görme siniri soluklu gözün hem ön kısımını, hemde arka kısmını besleyen damarların tıkanmış olduğunu bize gösterdi. Biz bunun o güne kadar yayınlanmamış hem gözün ön kısımı hemde arka kısmının besleyici küçük atardamarların ikisinin birden tıkandığı, ilaç parçacıklarına bağlı ilk olay olduğunu düşündüğümüz için uluslararası yayın yaptık. Meslektaşlarımızın bu sıradışı olaydan bilgilenmesini istedik. Çok sıra dışı bir durumdur. Hiç akla gelmeyecek bir durumdur. Bu nedenle de litarütüre geçti, bu yayına o zamandan bu yana 32 kez atıfta bulunuldu. Yayın aşamasında ve hastanın dosyasında yaptığımız incelemeler yüz ve göz çevresine yapılan her türlü enjeksiyonda bu tür beklenmedik durumların var olduğunu bize gösterdi. Literatürde de gördük. Yine literatürün ve kendi olgumuzun da bize gösterdiği ortak sonuç bu tür küçük damarlar ilaç parçacıkları ile tıkandığında gözü ve görmeyi kurtarmak mümkün olamıyor. Önerilen ve başarılı olmuş bir tedavi gösterilememiştir. Hasta enjeksiyondan iki ay kadar önce üniversitemizin kliniğinde iyileşmeyen arpacık ( şalazyon ) cerrahi bir müdahale yani kesilip içinin boşaltılması sureti ile işlem geçirmiş. Bu işlemden sonra uzun bir süre göz kapağında kanama olduğunu bildirmiş ve şişliği de geçmemiş olduğu için bu kez başka bir hastaneye başvurmuş, modern şalazyon için tercih edilen iki yöntemden birisi hastanemizde yapılan kesilip içinin boşaltılması yönteki diğeri ise şişliğin içine depo staroid enjeksiyonudur. Hastanın bizim hastanemizde yapılan yöntem ile şifaya ulaşmamış olması nedeni ile ikinci olarak gittiği hastanenin hekimi diğer alternatif yöntemi uygulamıştır diye düşünüyorum." şeklinde beyanda bulunmuştur. Davacıya enjeksiyon yöntemi ile uygulanan "Kenacort-A" intramüsküler ampulün olay tarihinde mevcut bulunan prospektüsünde "Yan Etkiler" bölümünde ilacın gözde kullanılması sonucu oluşabilecek olumsuz bir durumdan bahsedilmediği, "Uyarılar" bölümünde de uzun süreli kullanımda glokom, katarakt, optik sinir harabiyeti, mantarların neden olduğu enfeksiyonun görülebildiği bildirilmiştir. Aynı ilacın günümüz prospektüsünde ise oluşabilecek olumsuz durumlara eklemeler yapılarak, "Özel Kullanım Uyarıları ve Önlemler" bölümünde, "Kenacort-A'nın intraturbinal, subkonjonktival, subtendon, retrobulber, burun koanalarına ve intraoküler uygulamalardaki güvenirliliği ile ilgili yeterli çalışma yoktur. İntravitreal uygulamalarda endoftalmit, göz enflamasyonu, göz içi basıncında yükselme ve görme kaybı dahil görsel bozukluklar bildirilmiştir. Kortikosteroidlerin burun kıvrımlarına ve baş çevresindeki dokulara intralezyonel olarak uygulanmasını takiben gelişmiş bir çok körlük olgusu bildirilmiştir." şeklinde yeniden düzenlendiği görülmüştür. Yukarıda açıklamaların ışığında somut olayın değerlendirilmesinde; Dosya kapsamında ve ceza yargılaması sırasında alınan bilirkişi raporlarında davalı hekimin yaptığı tüm müdahalelerin tıp kurallarına uygun olduğu, hekime izafe edilebilecek herhangi bir kusur bulunmadığına yönelik aynı yönde görüşler bildirilmiş, ayrıca bilirkişi raporları ile birlikte tanık ifadesinde de göz iç kapağına yapılan iğnenin uygulama yeri olarak doğru ve uygun yere yapıldığı belirtilmiştir. Davacı hastaya uygulanan ampulün (ilacın), davalı doktor tarafından davacı hastanın sağlık karnesine reçete edildiği, davacının ablası tarafından eczaneden alınarak, verilen onay kapsamında enjekte edildiği anlaşılmıştır. Kaldı ki, olay tarihindeki ilacın prospektüsünde dahi yazmayan uygulama sonrası gelişebilecek olumsuz durumların bilinmemesi nedeniyle alınacak onamda bu hususların, sonraki prospektüse göre eksik kalacağında şüphe yoktur. Bu nedenle doktorun, bilinmeyen komplikasyonlar hakkında bilgilendirme yapması beklenmemelidir. Aydınlanma yükümlülüğü kapsamında alınan onamın, 2019 tarihinden itibaren uygulanan enjeksiyonlar için Sağlık Bakanlığı 2019/11 sayılı Genelgesi ile sözlü olarak alınması kabul edilmiş, reçete edilmesi şartıyla reçetesi görülmek suretiyle enjekte edilebileceği belirtilmiştir. Yukarıda açıklanan emsal Hukuk Genel Kurulu kararı uyarınca şekle bağlı olmayan aydınlatma yükümlülüğünün, davalı doktor tarafından ilacın reçete edilmesiyle birlikte yerine getirildiği, ilacın prospektüsünde bile yazmayan olumsuz ve bilinmeyen durumlar hakkında ise aydınlatma yükümlülüğünün bulunmadığı kabul edilmelidir. Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan emsal Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı, tanık beyanları, taraf, Mahkeme, Yargıtay denetime elverişli bilirkişi raporları ile ilacın olay tarihindeki ve güncel propektüsü değerlendirildiğinde, davalı doktora atfedilebilecek bir kusur bulunmadığı, ayrıca mevcut prospektüs çerçevesinde aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiği anlaşıldığından davanın reddi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, kararın bozulmasına karar verilmiştir. 2. Bozma nedenine göre, davalılar vekillerinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle, 1. Temyiz olunan İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 373/1 maddesi uyarınca ORTADAN KALDIRILMASINA, 2. İlk Derece Mahkemesi kararının aynı Kanunun 371. maddesi uyarınca davalılar yararına BOZULMASINA, 3. Bozma sebebine göre, davalılar vekillerinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, 40.000,00 TL Yargıtay duruşması vekalet ücretinin davacılardan alınıp davalılara verilmesine, Peşin alınan temyiz karar harçlarının istek halinde temyiz eden davalılara iadesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 06.04.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.