Yargıtay · Ceza Genel Kurulu
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2025/365 E. 2026/302 K.
- Mahkeme
- Yargıtay
- Daire
- Ceza Genel Kurulu
- Esas No
- 2025/365
- Karar No
- 2026/302
- Karar Tarihi
KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : 9. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 1552-1559
I. HUKUKÎ SÜREÇ Zincirleme şekilde çocuğun basit cinsel istismarı suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 103/1-1, 3. cümle, 43, 53... . maddeleri uyarınca 12... ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 04.05.2023 tarihli ve 419-157 sayılı hükmün, katılan Bakanlık vekili, katılanlar vekili ve sanık müdafii tarafından istinaf edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Konya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ceza Dairesince 13.09.2023 tarih ve 901-1037 sayı ile; İlk Derece Mahkemesinin mahkûmiyet hükmünün kaldırılmasına, sanığın çocuğun zincirleme şekilde basit cinsel istismarı suçundan TCK'nın 103/1-2,3. cümle, 103/3-c, 43, 53... . maddeleri uyarınca 11... ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba; bu hükmün de sanık müdafii, katılan bakanlık vekili, katılanlar vekili ve katılan mağdure vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 28.05.2024 tarih ve 2141-5169 sayı ile; "Adli sicil kaydı bulunmayan sanık hakkında dosya kapsamı ile bağdaşmayan soyut ve yetersiz gerekçelerle 5237 sayılı Kanun'un 62. maddesinin tatbikine yer olmadığına karar verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiştir. Daire Üyeleri ... ve ...; '' ...5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 62. maddesinin ikinci fıkrasında takdiri indirim nedenleri sayıldıktan sonra 'gibi' denilmek suretiyle takdiri indirim nedenlerinin kanunda sayılanlarla sınırlı olmadığı, aksine bunların örnek olarak sayıldığı açıkça vurgulanmıştır. Burada sayılan 'failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri' gibi nedenler, uygulamada hâkimi sınırlayıcı değil, yol gösterici nitelikteki gerekçelerdir. Serbest takdir sisteminin bir gereği olarak da olayda sanık yararına takdiri indirimin uygulanmasını gerektiren nedenlerin varlığını veya yokluğunu belirleme yetkisi yargılamayı yapan hâkime ait olacaktır. Zira yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan hâkim, sanığı birebir gözlemleyen ve bu bağlamda takdiri indirim nedenlerinin varlığını ya da yokluğunu en iyi tespit edebilecek konumdaki kişidir. Hâkim; 'failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri'nin yanında, her somut olaya göre değişebilecek ve önceden öngörülemeyecek nedenleri de birlikte değerlendirerek, bu hususta hak, adalet ve nasafet kurallarına uygun biçimde uygulama yapacaktır. 07.06.1976 tarihli ve 3-4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile bu doğrultudaki birçok Ceza Genel Kurulu kararında açıkça vurgulandığı üzere; kanun koyucu, hâkime takdiri indirim hükmünün uygulanması konusunda geniş bir takdir yetkisi tanıyarak, uygulamada çıkabilecek olan ve önceden öngörülme imkânı bulunmayan çeşitli hâlleri kapsayacak bir kalıp bulmanın zorluğu karşısında, hâkimin bu yetkisini sınırlamaktan özenle kaçınmıştır. Ancak, hâkimin bu konudaki takdir yetkisi sınırsız değildir. Bütün kararlarda olduğu gibi takdiri indirimin uygulanmasına veya uygulanmamasına ilişkin kararlar da gerekçeli olmalıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/4-137 Es. 2019/692 Kr. sayılı ilamında '...Dosya içeriğine göre; pişman olduğunu belirtir bir beyanı olmayan ve pişmanlık gösterdiğine ilişkin tutanaklara yansıyan bir hareketi bulunmayan sanığın yargılama sürecindeki davranışlarını göz önünde tutarak değerlendirmede bulunulan Yerel Mahkemece TCK'nın 62. maddesindeki takdiri indirim nedenlerinin 'Yargılama süresinde sanık lehine takdiri indirim nedeni olabilecek bir hususun tespit edilemediği ve bu yönde bir eğilimin oluşmadığı,' şeklindeki gerekçeyle uygulanmamasının yasal, yeterli ve dosya kapsamıyla uyumlu olduğu kabul edilmelidir.' diyerek yerel mahkemenin direnme kararını yerinde bulmuştur. Yukarıdaki açıklamalar ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/4-137 Es. 2019/692 Kr. sayılı ilamı nazara alındığında, mağdurenin teyzesinin eşi olup olay tarihinde 38 yaşında olan sanığın 7 yaşındaki mağdureye sarkıntılık suretiyle cinsel istismarda bulunduğu sabit olup sanık hakkında yerel mahkemenin 'sanığın nedamet duymaması ve lehine uygulanabilecek bir takdiri indirim nedeni bulunmaması...' şeklindeki gerekçe ile TCK'nın 62. maddesini uygulamamasında bir isabetsizlik bulunmadığı, duruşmada sanığı bizzat gözlemleyen mahkemece belirtilen gerekçenin yeterli ve dosya kapsamına uygun olduğu," düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Bölge Adliye Mahkemesi ise 06.11.2024 tarih ve 1552-1559 sayı ile bozma kararına direnerek önceki hüküm gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün, sanık müdafii, katılan Bakanlık vekili ve katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 23.01.2025 tarihli ve 2395 sayılı onama istekli tebliğnamesi ile dosya 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 307. maddesi uyarınca Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 08.05.2025 tarih ve 732-3877 sayı ile oy çokluğuyla direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan nedenlerle karara bağlanmıştır. II. UYUŞMAZLIK KONUSU Özel Daire çoğunluğu ile Bölge Adliye Mahkemesi arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında hüküm kurulurken TCK'nın 62. maddesinin uygulanmamasına yönelik olarak gösterilen gerekçenin yasal ve yeterli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. III. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Bölge Adliye Mahkemesince sanık hakkında "Sanığın nedamet duymaması ve lehine uygulanabilecek takdiri bir indirim nedeni bulunmaması nedeniyle TCK'nın 62. maddesinin uygulanmasına takdiren yer olmamasına," şeklindeki gerekçe ile TCK'nın 62. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına, Özel Dairece "Adli sicil kaydı bulunmayan sanık hakkında dosya kapsamı ile bağdaşmayan soyut ve yetersiz gerekçelerle 5237 sayılı Kanun'un 62. maddesinin tatbikine yer olmadığına karar verilmesi," isabetsizliğinden oy çokluğuyla bozma kararları verildiği, Anlaşılmaktadır. IV. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler TCK’nın "Takdiri indirim nedenleri" başlıklı 62. maddesi; "(1) Fail yararına cezayı hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmibeş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir. (2) Takdiri indirim nedeni olarak, failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurulabilir. Takdiri indirim nedenleri kararda gösterilir." şeklinde iken, 12.05.2022 tarihli ve 7406 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle, ikinci fıkraya, "Ancak failin duruşmadaki mahkemeyi etkilemeye yönelik şeklî tutum ve davranışları, takdiri indirim nedeni olarak dikkate alınmaz." cümlesi eklenmiştir. Madde gerekçesi ise şöyledir: "Takdiri indirim nedenlerinin varlığı durumunda Tasarıda kabul edilen indirim oranlarında kısmen değişiklik yapılmıştır. Ayrıca, takdiri indirim nedenlerinin neler olabileceği, sınırlı olmamak üzere ve örnekler şeklinde belirlenmiştir. Bunlar, maddenin ikinci fıkrasında failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar olarak belirlenmişlerdir. Bu nedenler, Hükümet Tasarısında temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilecek hususlar arasında gösterilmişti. Ancak, yapılan değişiklikle, mükerrer değerlendirme yasağı dolayısıyla, bu nedenlerin temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınmaması, sadece takdiri indirim nedenleri olarak göz önünde bulundurulması gereği kabul edilmiştir." Ceza Kanununa hakim felsefe ile suç ve ceza politikası doğrultusunda, suçlar tanımlanmış ve mülga 765 sayılı TCK'da ceza adaleti bakımından eleştirilen bazı aksaklıklar da gözetilerek korunan değerler ve haksızlıkla orantılı bir yaptırım sistemi kurulmuştur. Buna rağmen suç oluşturan her bir olayın kendine has özellikleri ve suç işleyen her insanın suç ve ceza hukuku karşısında özel durumlarının olduğu da bilinen bir gerçekliktir. Bu nedenle cezadan beklenen kişisel ve kamusal fayda her somut olayda ayrı ayrı değerlendirilmeli, kurulan hüküm; hâlin gereklerine/muktezayı hâle mutabık olmalıdır. İşte TCK’nın 62. maddesi, temelde bu amaca hizmet eden argümanlardan biridir. Kanun'un 61. maddesi esas itibarıyla fiili, haksızlığı değerlendirirken; 62. maddesinin faili konu edindiği görülebilir. Bu önem ve fonksiyonu itibarıyla 62. maddenin, ne kategorik olarak uygulanması gereken bir atıfet maddesi ne de keyfî ya da yerinde olmayan gerekçelerle uygulanmayan bir norm olduğu açıktır. Kanunda uygulanmama sebepleri doğal olarak belirtilmemişken ikinci fıkrasında uygulanma nedenlerine örnekler verilmiştir. TCK’nın 62. maddesindeki düzenleme, doğrudan ve münhasıran yargılama hâkimine tanınmış bir yetkiye ilişkindir. Hâkim bu yetkiyi normu uygulama noktasında kullanıp kullanmamak, kullanacaksa cezada iki sınır arasında öngörülen indirimi hangi oranda uygulamak hususunda bir takdir hakkına sahiptir. Bu nedenle kural olarak, açık bir hukuka aykırılık ya da keyfîlik bulunmadıkça hâkimin, "Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatine göre..." (Anayasa madde 139) kurduğu hükme müdahale edilmemelidir (CGK'nın 31.01.1977 tarihli ve 574-36 sayılı kararı). Esasen yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan duruşma hâkimi, sanığı birebir gözlemleyen ve bu bağlamda takdiri indirim nedenlerinin varlığını ya da yokluğunu en iyi tespit edebilecek konumdadır. Ancak her kararda olduğu gibi takdiri indirimin uygulanmasına veya uygulanmamasına, uygulanacaksa cezada iki sınır arasında öngörülen indirimi hangi gerekçeyle belirleyip uyguladığını çelişkiye de düşmeden açıklamalıdır (Anayasa, madde 141 ve CMK, madde 34). Makul ve makbul bir gerekçenin (CGK'nın 10.02.1992 tarihli ve 356-15 sayılı kararı); kanundaki soyut kriter ve ifadelerin tekrarından ibaret olmadığı gözetilmeli, dosya kapsamına uygun, somut olaya özgülenmiş ve maddi olgularla temellendirilmiş olması, normun amacına, hak ve nesafet kuralları ile çelişmemesine özen gösterilmesi gerekir (YİBK'nın 07.06.1976 tarihli ve 3/4-3 sayılı kararı). Takdirin takdiri olmaz ise de denetimi mümkündür ve denetlenmelidir. Hakimin vicdani kanaatinin, mahşeri vicdanda da bir karşılığı olmalıdır. Bu gereklilik ancak denetimle sağlanabilir. Yüksek Ceza Genel Kurulunun bu yöndeki görüşü (CGK 17.03.1986 t, 446/127) hiç değişmemiştir. Netice itibarıyla, takdir hakkının kullanılmasında, yanılgıya düşülüp düşülmediği, cezanın kişiselleştirilmesinde hatalı davranılıp davranılmadığı, gösterilen gerekcenin yasal, yeterli ve oluşa uygun bulunup bulunmadığı hususlarının denetimi de açıklanan nedenlerle Yargıtaya aittir. Böylece ülkede hukuk uygulamasında birlik ve istikrarın sağlanması, takdirde yanılgıya düşülüp düşülmediği, kararlarda hak, nesafet ve adalet kurallarının isabetle uygulanıp uygulanmadığı denetlenecektir (CGK'nın 19.06.1995 tarihli ve 191-219 sayılı kararı). B- Somut Olayda Hukuki Nitelendirme Yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan hâkim, sanığı birebir gözlemleyen ve bu bağlamda takdiri indirim nedenlerinin varlığını ya da yokluğunu en iyi tespit edebilecek konumdadır. İnceleme konusu direnme kararında takdiri indirim sebeplerine yönelik Bölge Adliye Mahkemesinin gerekçesinde; "sanığın pişmanlık göstermemesi ve lehine uygulanabilecek takdiri bir indirim nedeni bulunmaması," hususlarına yer verilmiştir. Söz konusu gerekçelerin TCK'nın 62/2. maddesinde karşılık bulması nedeniyle somut olaya özgülenmiş ve maddi olgularla temellendirilmiş olduğunun kabulü gerekmektedir. Açıklanan nedenlerle sanık hakkında takdiri indirim uygulanmamasını öngören Bölge Adliye Mahkemesinin bu husustaki gerekçelerinin dosya kapsamına uygun, yasal ve yeterli olduğu kabul edilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Sanık ... hakkında zincirleme şekilde sarkıntılık suretiyle çocuğun cinsel istismarı suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünde, mahkemece TCK'nın 62. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmiş; hükmün temyizi üzerine Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 28.05.2024 tarih ve 2024/2141 E., 2024/5169 K. sayılı ilamıyla, TCK'nın 62. maddesinin uygulanmamasına ilişkin gerekçenin soyut ve yetersiz olduğu kabul edilerek hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Konya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ceza Dairesinin 06.11.2024 tarih ve 2024/1552 E., 2024/1559 K. sayılı kararıyla önceki hükümde direnilmiş; Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 08.05.2025 tarih ve 2025/732 E., 2025/3877 K. sayılı kararıyla dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na gönderilmiş; Ceza Genel Kurulu çoğunluğunca direnme kararının yerinde olduğu kabul edilmiştir. Uyuşmazlık, sanık hakkında TCK'nın 62. maddesinin mutlaka uygulanıp uygulanmayacağına ilişkin değildir. Uyuşmazlık, mahkemenin bu maddeyi uygulamama yönündeki olumsuz takdirinin, Anayasa, CMK, AİHS ve TCK'nın cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesine ilişkin sistematiği bakımından somut, denetlenebilir ve yeterli bir gerekçeye dayanıp dayanmadığı noktasında toplanmaktadır. Çoğunluk görüşünde, mahkemenin direnme gerekçesi yeterli kabul edilmiş ise de, aşağıda açıklanan nedenlerle bu görüşe iştirak edilmemiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı, mahkemelerin kararlarını keyfîlik izlenimini ortadan kaldıracak, tarafların esaslı iddia ve savunmalarının değerlendirildiğini gösterecek ve kanun yolu denetimini mümkün kılacak ölçüde gerekçelendirmelerini gerektirir. Gerekçeli karar hakkı, yalnızca hükmün sonucunu açıklayan şekli bir unsur değil, yargısal faaliyetin meşruiyetini sağlayan temel güvencelerden biridir. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı ile Anayasa'nın 141. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan "bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır" hükmü de aynı ilkeyi ulusal anayasal düzeyde ortaya koymaktadır. CMK'nın 34. maddesi hâkim ve mahkeme kararlarının gerekçeli olmasını; CMK'nın 230. maddesi hükmün gerekçesinde delillerin, kabul ve ret nedenlerinin, ulaşılan kanaatin ve uygulanan hukuk kurallarının gösterilmesini; CMK'nın 232. maddesi hükmün gerekçesiyle birlikte yazılmasını zorunlu kılmaktadır. CMK'nın 289/1-g maddesinde ise hükmün gerekçeyi içermemesi hukuka kesin aykırılık hâli olarak düzenlenmiştir. Bu ilkeler, Ceza Genel Kurulu içtihadında da yerleşik biçimde benimsenmiştir. Nitekim Ceza Genel Kurulu 24.01.2017 tarih ve 2014/3-508 E., 2017/22 K. sayılı kararında şöyle denilmiştir: "Anayasamızın 1 41... sayılı CMK'nun 34. maddeleri uyarınca bütün mahkeme kararlarının gerekçeli yazılması zorunludur. Gerekçe, verilen hükmün dayanaklarının akla, hukuka ve dosya içeriğine uygun olarak izah edilmesidir. Yasal ve yeterli olmayan, dosya içeriğine uymayan bir gerekçeyle karar verilmesi, hem kanun koyucunun amacına uygun düşmeyecek, hem de tarafları tatmin etmeyerek keyfîliğe yol açacaktır." Aynı kararda Ceza Genel Kurulu, gerekçenin denetlenebilirliği bakımından da açık bir ölçüt koymuş; gösterilen gerekçelerin “hak, adalet ve nasafet kuralları ile dosya içeriğine uygunluğunun Yargıtay denetimine tâbi olacağında” şüphe bulunmadığını vurgulamıştır. Anayasa Mahkemesi de gerekçeli karar hakkının kapsamını tanımlarken benzer bir ölçüt benimsemiştir. Yüksek Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, mahkemenin, davanın sonucuna etkili olabileceğini kabul ettiği bir husus hakkında ilgili ve yeterli bir yanıt vermemesi veya yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması, gerekçeli karar hakkının ihlaline yol açabilecektir (AYM, B. No: 2013/7800, 18.06.2014). Daha yakın tarihli bir kararda ise Yüksek Mahkeme, mahkemenin bir sonuca varmadan önce başvurucunun iddialarını destekleyen delilleri açıkça tartışması, aksi kanaate varırsa nedenlerini ve bu nedenleri destekleyen verileri tereddüt yaratmayacak şekilde izah etmesi gerektiğini hükme bağlamıştır (AYM, B. No: 2021/45041, 22.01.2025). Bu düzenlemeler ve içtihatlar birlikte değerlendirildiğinde gerekçenin, mahkeme kararının yalnızca açıklayıcı unsuru değil, yargısal kararın hukuki varlık şartlarından biri olduğu görülmektedir. Gerekçe, hâkimin vardığı sonucu tekrar eden bir sonuç cümlesi değil; o sonuca götüren hukuki muhakemenin görünür hâle getirilmesidir. Özellikle hâkime takdir yetkisi tanıyan hükümlerde gerekçenin işlevi daha da önem kazanır. Çünkü takdir yetkisi, gerekçeyle hukukileşir; gerekçesiz takdir ise kanun yolu denetimine kapalı, yalnızca iç kanaate dayalı bir sonuca dönüşür. Bu nedenle gerekçe, hâkimin takdir yetkisini daraltan bir kayıt değil; o takdiri hukuk düzeni içinde meşru, denetlenebilir ve hesap verilebilir kılan zorunlu muhakeme biçimidir. TCK'nın 62. maddesi bakımından "pişmanlık göstermedi" demek gerekçe değil, ancak gerekçelendirilmesi gereken sonuçtur. Mahkeme, vardığı sonucu değil; o sonuca götüren muhakemeyi göstermek zorundadır. TCK'nın 62. maddesi, cezanın bireyselleştirilmesine ilişkin bir hükümdür. Bu madde, sanık lehine otomatik biçimde uygulanması gereken bir indirim hakkı değildir. Ancak aynı şekilde, belirli suç tiplerinde kategorik biçimde dışlanabilecek bir kurum da değildir. Kanun koyucu, TCK'nın 62. maddesini genel hükümler arasında ve bütün suçlar bakımından uygulanabilir şekilde düzenlemiştir. Bu noktada TCK'nın 61. maddesi ile 62. maddesi arasındaki sistematik ayrım belirleyicidir. TCK'nın 61. maddesi temel cezanın belirlenmesine ilişkindir. Bu maddede suçun işleniş biçimi, suçun işlendiği zaman ve yer, suçun konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saik gibi ölçütler dikkate alınır. Bu ölçütler ağırlıklı olarak fiile, haksızlığın yoğunluğuna ve suçun somut işleniş biçimine yöneliktir. Buna karşılık TCK'nın 62. maddesi, failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki pişmanlığını gösteren davranışları ile cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi fail merkezli ölçütleri esas alır. Başka bir ifadeyle TCK 61, "fiilin ağırlığı nedir?" sorusuna; TCK 62 ise "bu fail bakımından cezanın bireyselleştirilmesini gerektiren veya engelleyen somut kişisel ve davranışsal veriler nelerdir?" sorusuna cevap arar. Bu iki normatif alan birbirine karıştırılmamalıdır. Suçun ağırlığı, meydana gelen netice, zararın büyüklüğü veya fiilin vahameti, kural olarak TCK’nın 61. maddesi kapsamında temel cezanın belirlenmesi aşamasında değerlendirilebilir. Buna karşılık TCK ‘nın 62. maddesi aşamasında, mahkemenin ayrıca failin şahsına ilişkin kanuni ölçütler üzerinden bağımsız bir değerlendirme yapması gerekir. Aksi hâlde TCK’nın 62. maddesi, fail odaklı bireyselleştirme kurumu olmaktan çıkar; TCK 61 kapsamında zaten değerlendirilen fiil ağırlığının tekrar edildiği bir aşamaya dönüşür. Nitekim Ceza Genel Kurulu da geçmiş mahkûmiyetin temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesinde bir kriter olarak nazara alınamayacağına ve aynı olgunun farklı aşamalarda mükerrer biçimde değerlendirilmesinin orantılılık ilkesini ihlal edeceğine hükmetmiştir (CGK 18.06.2019, 2017/12-542 E., 2019/472 K.). TCK’nın 62. maddesi bakımından yeterli gerekçe, kanun metnindeki ölçütlerin soyut biçimde tekrarından ibaret olamaz. Yeterli gerekçe dört aşamalı bir muhakemeyi gerektirir: Önce hangi kanuni ölçütün değerlendirildiği gösterilmeli; sonra bu ölçüte karşılık gelen somut dosya verisi belirtilmeli; ardından bu verinin neden fail lehine veya aleyhine yorumlandığı açıklanmalı; nihayet bu değerlendirmenin TCK 62'nin uygulanması veya uygulanmaması sonucuna nasıl bağlandığı ortaya konulmalıdır. Ceza Genel Kurulu'nun 24.01.2017 tarihli kararındaki anlatım da bu yöndedir: TCK’nın 62. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağına ilişkin olarak sanığın geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları ile cezanın sanığın geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar değerlendirilmeden, yalnızca "başkaca artırıma ve indirime kanunen ve takdiren yer olmadığına" şeklindeki bir açıklamanın kanun koyucunun aradığı anlamda yasal ve yeterli bir gerekçe niteliğinde olmadığı kabul edilmelidir. Bu gereklilik, gerekçenin iç tutarlılığını da kapsar. Mahkeme, TCK’nın 61. maddesi kapsamında temel cezanın belirlenmesinde kullandığı olgusal verileri, ayrı bir bağ kurmaksızın TCK’nın 62. maddesi alanına aktaramaz; aynı olgunun her aşamada o normun koruduğu hukuki değer bakımından nasıl rol oynadığı ayrıca gösterilmelidir. Aksi hâlde aynı olgu birden fazla aşamada tekrar değerlendirilmiş olur ve gerekçe iç çelişki barındırır. Aynı şekilde, taraflarca TCK'nın 62. maddesi yönünden öne sürülen lehe iddialar ile dosyaya yansıyan lehe veriler — sanığın adli sicil durumu, savunmasındaki açıklamalar, dosyaya giren kişisel veriler — mahkemece tartışılmadan geçilemez. Anayasanın 36. maddesi kapsamında adil yargılanma hakkının bir unsuru olan gerekçeli karar hakkı, mahkemenin yalnızca kendi vardığı sonucu açıklamasını değil, tarafların esaslı iddia ve savunmalarına da yanıt vermesini gerektirir. Bu çerçevede "failin geçmişi" değerlendiriliyorsa, mahkeme failin adli sicil kaydı, önceki yaşamı, suçla ilişkisi, benzer davranış geçmişi veya kişisel geçmişine ilişkin hangi somut veriyi dikkate aldığını göstermelidir. Failin sabıkasız olması tek başına takdiri indirimi zorunlu kılmaz; ancak bu husus kanuni ölçütlerden “failin geçmişi” kapsamında değerlendirilebilir bir veri olduğundan, buna rağmen olumsuz takdir kullanılacaksa nedenleri açıklanmalıdır. Ceza Genel Kurulu'nun yerleşik içtihadı da bu yöndedir: Adli sicil kaydı bulunmayan ve dosyaya yansıyan olumsuz bir davranışı duruşma tutanaklarına yansımayan sanığın, hakkında lehe hükümlerin uygulanması yönündeki talebi de gözetildiğinde, TCK’nın 62. maddesinin uygulanmamasına ilişkin gerekçenin dosya kapsamına uygun olmadığı gibi kanun koyucunun aradığı anlamda yasal ve yeterli bir gerekçe niteliği de taşımadığı kabul edilmektedir (CGK 04.02.2020, 2017/12-543 E., 2020/54 K.; aynı yönde CGK 02.04.2019, 2019/296 E., 2019/269 K.). "Failin sosyal ilişkileri" değerlendiriliyorsa, failin aile, iş, çevre, toplum ve olayla bağlantılı kişilerle ilişkilerinin cezanın bireyselleştirilmesine ne şekilde etki ettiği gösterilmelidir. Sosyal ilişkiler kavramı soyut bir ahlaki değerlendirme alanı değildir. Bu ölçüt, failin toplumsal yaşama uyumu, çevresiyle ilişkileri, yaşam koşulları ve cezanın bireyselleştirilmesine etkisi olabilecek somut bağlantılar üzerinden ele alınmalıdır. "Fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki pişmanlığını gösteren davranışları" bakımından ise daha dikkatli bir değerlendirme gerekir. Pişmanlık, ceza yargılamasında sanığın iç dünyasına ilişkin çıplak ve denetlenemez bir kanaat olarak ele alınamaz. Hâkim sanığın vicdanını değil, dosyaya ve duruşmaya yansıyan davranışlarını değerlendirebilir. Bu nedenle pişmanlık, ancak dışa yansıyan, gözlemlenebilir ve dosya içeriğiyle doğrulanabilir davranışlar üzerinden değerlendirilebilir. Cinsel istismar suçu bakımından bu ölçütün uygulanmasında, sanığın suç sonrası mağdura yönelik herhangi bir baskı veya iletişim girişimi bulunup bulunmadığı, mağduru veya tanıkları etkilemeye çalışıp çalışmadığı, soruşturma ve kovuşturma sürecinde nasıl bir tutum sergilediği, mağdurun beyanlarını veya kişiliğini hedef alan, savunma sınırlarını aşan bir tutum sergileyip sergilemediği, yargılamayı uzatmaya veya kötüye kullanmaya yönelik bir davranışının dosyaya yansıyıp yansımadığı değerlendirilebilir. Buna karşılık sanığın susması, savunma yapması, suçu inkâr etmesi veya kanun yollarına başvurması tek başına pişmanlık göstermediği anlamına gelemez. Aksi kabul, savunma hakkının kullanılmasını sanık aleyhine sonuç doğuran bir ölçüte dönüştürür. Bu nedenle "sanığın nedamet göstermediği" veya "pişmanlık gösteren davranışının bulunmadığı" ibaresi, ancak hangi somut davranışa dayandığı açıklanmışsa gerekçe niteliği kazanır. Hangi davranışın pişmanlıkla bağdaşmadığı gösterilmeden yazılan bu ibare, TCK’nın 62. maddesindeki kanuni ölçütün olumsuz biçimde tekrarından ibaret kalır. Bu ise gerekçe değil, gerekçe yerine geçen sonuç cümlesidir. "Cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri" bakımından da aynı somutluk aranmalıdır. Bu ölçüt, mahkemenin soyut biçimde "dikkate alınmıştır" diyerek geçebileceği bir ifade değildir. Hâkim, cezanın somut failin mesleği, aile hayatı, sağlık durumu, sosyal uyumu, yeniden topluma kazandırılma ihtimali veya gelecekteki yaşamı üzerindeki özel etkilerini tartışacaksa, bunun hangi dosya verisine dayandığını göstermelidir. Bu değerlendirme yapılmadan, söz konusu ölçütün gerçekten ele alındığından söz edilemez. Ceza tayini, yalnızca kanundaki ceza aralığı içinde matematiksel bir sonuç belirleme faaliyeti değildir. Ceza tayini; fiil, fail, kusur, pişmanlık, topluma yeniden uyum ve cezanın gelecekteki etkileri arasında gerekçeli bir normatif denge kurulmasını gerektiren yargısal muhakeme faaliyetidir. Bu nedenle modern ceza adaletinde hâkimin geniş takdir yetkisine sahip olması olağandır; ancak bu takdir, görünmeyen bir iç kanaat olarak kalamaz. Takdirin hukuk düzeni içinde anlam kazanması, karar metninde hangi olgulara, hangi kanuni ölçütlere ve hangi değerlendirme bağlarına dayandığının gösterilmesine bağlıdır. Bu bakımdan, takdir yetkisi ile gerekçe yükümlülüğü birbirinin karşıtı değildir. Gerekçe, takdir yetkisini ortadan kaldırmaz; aksine onu görünür, denetlenebilir ve hesap verilebilir hâle getirir. Hâkim geniş takdir alanına sahip olabilir; fakat bu alan, ancak gerekçeyle hukukileşir. Ceza tayininde gerekçe yalnızca üst mahkemeyi ikna etmeye değil, aynı zamanda devletin cezalandırma yetkisinin rasyonel, ölçülü ve meşru biçimde kullanıldığını göstermeye hizmet eder. Bu noktada üzerinde durulması gereken bir başka husus, takdir yetkisinin yönü ile gerekçe yükümlülüğünün yoğunluğu arasındaki ilişkidir. TCK’nın 62. maddesi, cezanın bireyselleştirilmesine ilişkin bir takdir alanıdır; ancak mahkeme bu takdiri sanık aleyhine sonuç doğuracak biçimde kullanıyorsa, soyut ve kalıp ifadelerle değil, dosyadaki somut olgularla ilişki kurarak açıklamak durumundadır. Hukuk devleti mantığı, kişi özgürlüğünü daraltan her yargısal tasarrufun gerekçe yükümlülüğünü artırır. TCK'nın 62. maddesi lehe uygulandığında kanuni ölçütlerin kısaca tartışılması yeterli kabul edilebilirse de, aynı maddenin uygulanmaması yönündeki olumsuz takdir, doğrudan cezanın ağırlaşmasıyla sonuçlandığından, daha yüksek bir somutluk ve denetlenebilirlik standardına tâbidir. TCK'nın 62. maddesi yönünden bu zorunluluk daha da belirgindir. Çünkü bu madde, cezanın son hâlinin belirlenmesine, başka bir ifadeyle soyut cezanın somut fail bakımından nihai olarak kişiselleştirilmesine ilişkindir. Bu aşamada mahkeme, yalnızca fiilin ağırlığını değil, failin kişiliğini, davranışlarını, geçmişini, sosyal bağlarını, pişmanlık gösterip göstermediğini ve cezanın onun geleceği üzerindeki olası etkilerini değerlendirmektedir. Böyle bir değerlendirme, kanun metninin tekrarına indirgenemez. 7406 sayılı Kanun değişikliği de bu sonucu desteklemektedir. Kanun koyucu, TCK 62/2'de "gibi hususlar" ibaresini çıkarmış; takdiri indirim nedenlerini tahdidi hâle getirmiş; "yargılama sürecindeki davranışları” ibaresini “yargılama sürecindeki pişmanlığını gösteren davranışları" şeklinde değiştirmiş ve takdiri indirim nedenlerinin kararda gerekçeleriyle gösterileceğini ayrıca belirtmiştir. Bu değişikliklerin amacı TCK 62'yi ortadan kaldırmak veya ağır suçlarda uygulanamaz hâle getirmek değil; bu kurumun şekli, otomatik, alışkanlığa dayalı veya gerekçesiz kullanımını önleyerek daha somut, daha denetlenebilir ve daha sahici bir bireyselleştirme aracı hâline getirmektir. Dolayısıyla 7406 sayılı Kanun'dan çıkarılması gereken sonuç, "bazı suçlarda TCK'nın 62. maddesi uygulanmaz" sonucu değildir. Çıkarılması gereken sonuç, "TCK'nın 62. maddesi uygulanırken de uygulanmazken de kanuni ölçütler somut dosya verileriyle ilişkilendirilerek gerekçelendirilmelidir" sonucudur. Burada belirtilmesi gereken bir başka husus, TCK’nın 62. maddesinin uygulanması meselesinin son yıllarda özellikle cinsel suçlar bakımından kamuoyunda yoğun bir tartışma konusu olmasıdır. Toplumda bu tür suçlarda takdiri indirim uygulanmasının fiilin ağırlığıyla bağdaşmadığı, kanunun fail lehine fazla esnek yorumlandığı yönünde yaygın bir kanaat oluşmuştur. Bu kanaat, toplumun adalet duygusunun bir yansıması olarak anlaşılabilir ve kanun koyucu da nitekim 7406 sayılı Kanun değişikliğiyle bu hassasiyeti gözetmiştir. Ancak toplumun haklı tepkisi ile hâkimin yargısal muhakemesi farklı düzlemlere aittir. Kamuoyu tepkisi, kanun yapım sürecinde kanun koyucu için bir veri olabilir; fakat münferit davada hâkim için bir gerekçe kaynağı olamaz. Hâkim, önündeki dosyada kararını ne suçun türünden ne de o suça yönelik toplumsal tepkinin yoğunluğundan çıkarabilir. Hâkimin gerekçesi, kanuni ölçütlere ve dosya kapsamına dayanmak zorundadır. Bu nedenle TCK 62'nin uygulanıp uygulanmaması meselesi, suç türüne göre değişen bir mesele değildir. Cinsel suçlarda da diğer tüm suçlarda da TCK 62 aynı kanuni ölçütler üzerinden değerlendirilir. Bu suçlarda mahkeme 62'yi uygulayabilir veya uygulamayabilir; ancak her iki halde de aynı somutluk standardına bağlıdır. Bu suçların ağırlığı, 62'nin uygulanmamasına gerekçe değildir; olsa olsa, ayrı bir kanuni ölçüt olarak failin pişmanlık gösterip göstermediğinin, geçmişinin, sosyal ilişkilerinin ve cezanın geleceği üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesinde dolaylı olarak rol oynayabilir. Aksi bir yaklaşım, hâkimin yargısal muhakemesinin yerine toplumsal duyguyu koyar. Hukuk devleti, en çok da toplumun tepkisinin yoğun olduğu suçlarda kanuni kurumların anlamını koruyabildiği ölçüde hukuk devletidir. Bir suç ne kadar ağır olursa olsun, o suça verilecek ceza ancak kanunda öngörülen kurumların doğru uygulanmasıyla meşru olur. TCK 62'nin gerekçesiz biçimde dışlanması, suçun ağırlığına duyulan tepkinin yargısal karara yansıtılması anlamına gelir ki bu, hâkimin bağımsızlığı ve cezanın bireyselleştirilmesi ilkeleriyle bağdaşmaz. Aynı şekilde, TCK 62'nin uygulanması da failin ödüllendirilmesi değildir. Bu kurumun amacı, soyut cezanın somut fail bakımından adil ve ölçülü hâle getirilmesidir. Hâkim somut olayda TCK 62'nin uygulanması koşullarının bulunduğu kanaatine varırsa, suçun türüne bakılmaksızın bu kurumu uygulamalı; uygulanması koşullarının bulunmadığı kanaatine varırsa, yine suçun türüne bakılmaksızın bunun gerekçesini somut biçimde göstermelidir. Kanun koyucunun TCK 62'yi belirli suç tipleri bakımından dışlamadığı yerde, hâkim de bu yönde fiilî bir dışlama yaratamaz. Ceza Genel Kurulu, aynı tipte bir dosyada yerel mahkemenin TCK 62'nin uygulanmaması yönündeki uzun ve kalıplaşmış gerekçesini de yetersiz bulmuştur. 27.09.2016 tarih ve 2015/1-606 E., 2016/324 K. sayılı kararında Ceza Genel Kurulu, sabıkasız olan, fiilden sonra olayı ayrıntılı biçimde anlatarak kendi suçu ile birlikte diğer sanığın suçunu da ortaya çıkaran, yargılama aşamasında da aynı tutumunu sürdüren ve herhangi olumsuz bir davranışı dosyaya yansımayan sanık hakkında, yerel mahkemenin sanığın suç işleme eğilimi, sosyal konumu, fiilin niteliği, sanığın kararlılığı ve duruşmadaki hali gibi hususları sayan uzun gerekçesini, “dosya kapsamı ile örtüşmeyen, çelişki içeren ve yeterli olmayan gerekçe” olarak nitelemiş ve TCK 62'nin uygulanmamasını isabetli görmemiştir. Bu karar, gerekçenin uzun olmasının onu yeterli kılmadığını; aranan yeterliliğin, gerekçenin dosya kapsamıyla örtüşen ve iç çelişki barındırmayan somut bir muhakemeye dayanmasından doğduğunu göstermektedir. Somut olayda Konya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ceza Dairesinin direnme kararında, sanık ... hakkında TCK'nın 62. maddesinin uygulanmamasına ilişkin gerekçe, esas itibarıyla “sanığın nedamet göstermemesi" ve "lehine takdiri indirim nedeni bulunmaması" ibarelerine dayandırılmıştır. Bu ibareler, TCK 62/2'de yer alan kanuni ölçütlerin olumsuz biçimde yeniden ifade edilmesinden ibarettir. Sanığın hangi somut davranışının nedamet ile bağdaşmadığı; fiilden sonra dosyaya yansıyan hangi tutumu, yargılama sürecindeki hangi davranışı veya hangi beyanı nedeniyle bu sonuca varıldığı kararda gösterilmemiştir. Sanığın adli sicil kaydının bulunmadığı dosya kapsamından açıkça anlaşılmaktadır. TCK 62/2'de sayılan kanuni ölçütlerden "failin geçmişi" bakımından değerlendirilebilecek bu lehe veri, sanığın kanun yolu aşamasındaki lehe hükümlerin uygulanması talebi de gözetildiğinde, kararda ayrıca tartışılması gereken bir hususa karşılık gelmektedir. Buna rağmen direnme kararında sabıkasızlığın bu kapsamda neden lehe değerlendirilmediği ortaya konulmamıştır. Yukarıda anılan CGK 04.02.2020 tarih ve 2017/12-543 E., 2020/54 K. sayılı kararı, tam olarak bu kalıptaki bir gerekçenin kanun koyucunun aradığı anlamda yasal ve yeterli sayılamayacağını göstermektedir. Ayrıca sanığın inkâra dayalı savunması, tek başına "nedamet göstermeme" sonucunu doğurmaz. Aksi kabul, sanığın anayasal savunma hakkını TCK 62 yönünden aleyhine işleyen bir kalıba dönüştürür. Direnme kararında sanığın savunma hakkını aşan, dosyaya yansıyan hangi somut davranışının nedamet eksikliğine karine sayıldığı gösterilmemiştir. Bu hâliyle gerekçe, kanuni ölçütün dosya verileriyle ilişkilendirilmiş bir muhakemesi değil; sonucun kendisini gerekçe olarak yeniden ifade eden bir formülasyon olarak kalmaktadır. Bu hâliyle karar, mahkemenin vardığı sonucu bildirmekte; fakat bu sonuca götüren hukuki muhakemeyi görünür kılmamaktadır. Oysa TCK 62 bakımından aranan gerekçe, "takdiri indirime yer olmadığı" sonucunun yazılması değil; bu sonucun nedenlerine ilişkin denetlenebilir bir akıl yürütmenin ortaya konulmasıdır. Dosya kapsamı mahkemenin olumsuz takdirini destekliyor olabilir. Ancak gerekçeli karar yükümlülüğü, bu kanaatin yalnızca dosyada bulunmasını değil, karar metninde anlaşılır ve denetlenebilir biçimde gösterilmesini gerektirir. Taraflar, kanun yolu mercileri ve kamuoyu mahkemenin iç kanaatini değil, kararın gerekçesini denetleyebilir. Yargısal kararın meşruiyeti, dosyada var olduğu varsayılan fakat karar metnine yansımayan düşünceden değil; karar metninde ortaya konulan gerekçeden doğar. Bu çerçevede çoğunluk görüşü, mahkemenin TCK 62'ye ilişkin gerekçesini yeterli kabul etmekle, kanaatimce takdir yetkisi ile gerekçe yükümlülüğü arasındaki zorunlu ilişkiyi zayıflatmaktadır. Yerel mahkeme kararı, TCK 62'deki kanuni ölçütlerin somut dosya verileriyle ilişkilendirilmeksizin tekrarlanmasına dayanmaktadır. Çoğunluk görüşü ise bu gerekçeyi yeterli kabul etmekle, mahkemenin kanuni ölçütleri tekrarlamış olmasını başlı başına yeterli gerekçe saymaktadır. Oysa kanaatimce mesele tam olarak budur: Kanuni ölçütlerin tekrarı, ne yerel mahkeme düzeyinde ne de Ceza Genel Kurulu düzeyinde tek başına yeterli gerekçe oluşturur. Bir gerekçenin yeterliliği, somut dosya verileriyle ilişkilendirilmiş olmasına bağlıdır; bu gereklilik karşılanmadığında, "ölçütler tekrarlanmıştır, dolayısıyla gerekçelendirilmiştir" şeklindeki bir kabul, dairesel bir akıl yürütmeden ibaret kalır. Hâkimin TCK 62'yi uygulamama yetkisinin bulunması başka, bu yetkinin yeterli gerekçeyle kullanılıp kullanılmadığı başkadır. Daire bozma kararının anlamı da sanık hakkında TCK 62'nin mutlaka uygulanması gerektiği değildir. Bozma, yalnızca olumsuz takdirin soyut ve denetlenemez biçimde kullanılmasını hukuka aykırı görmektedir. Sonuç olarak; TCK 62 bakımından yeterli gerekçe, hâkimin takdir yetkisini ortadan kaldıran değil, o takdiri hukukileştiren zorunlu bir unsurdur. Mahkeme TCK 62'yi uygulamak zorunda değildir; ancak uygulamadığında bunun nedenini kanuni ölçütler, somut dosya verileri, normatif değerlendirme ve sonuç arasındaki mantıksal bağ ile açıklamak zorundadır. Somut olayda bu standart karşılanmadığından, direnme kararının yerinde olduğu yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum." gerekçesiyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan dört Ceza Genel Kurulu Üyesi; Bölge Adliye Mahkemesinin direnme gerekçesinin isabetli olmadığı düşüncesiyle, Karşı oy kullanmışlardır. V. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Konya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ceza Dairesinin 06.11.2024 tarihli ve 1552-1559 sayılı direnme kararına konu hükmünün gerekçesinin İSABETLİ OLDUĞUNA ve usul ve yasaya uygun bulunan söz konusu hükmün ONANMASINA, 2- Dosyanın, İlk Derece Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.04.2026 tarihli birinci müzakerede yasal ve yeterli çoğunluk sağlanamadığından 13.05.2026 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.