Yargıtay · 6. Ceza Dairesi

Yargıtay 6. Ceza Dairesi 2024/3481 E. 2026/3466 K. – Nitelikli Yağma

Konu: Nitelikli Yağma

Mahkeme
Yargıtay
Daire
6. Ceza Dairesi
Esas No
2024/3481
Karar No
2026/3466
Karar Tarihi
Konu
Nitelikli Yağma

MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 2024/341 E., 2024/426 K. SUÇ : Nitelikli yağma HÜKÜMLER : İstinaf başvurusunun esastan reddi TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Düzeltilerek onama

Yapılan ön inceleme neticesinde; sanıklar hakkında kurulan hükümlerin temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenlerin hükümleri temyize hak ve yetkilerinin bulunduğu, temyiz istemlerinin süresinde olduğu, temyiz dilekçelerinde temyiz sebeplerine yer verildiği, temyiz istemlerinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, gereği düşünüldü:

I. HUKUKİ SÜREÇ A. İlk derece Midyat Ağır Ceza Mahkemesinin 21.12.2023 Tarih, 2023/309 Esas ve 2023/340 Karar sayılı kararı ile sanıkların yağma suçundan dolayı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (5237 sayılı Kaunn) 149/1-c-d, 62/1, 53/1-2-3, 63. maddeleri uyarınca ayrı ayrı 8 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluklarına karar verilmiştir.

B. İstinaf Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 11. Ceza Dairesinin sayılı kararı ile sanıklar hakkında İlk Derece Mahkemesince kurulan hükme yönelik istinaf başvurularının 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (5271 sayılı Kanun) 280/1-a maddesi gereğince alt sınırdan uzaklaşılması gerektiği eleştirisiyle reddine karar verilmiştir.

II. TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri 1. Sanık ... Müdafiinin Temyiz İstemi Yağma suçunun cebir, şiddet veya tehdit şartının müvekkil yönünden gerçekleşmediğine, sanığın atılı suça iştirak iradesinin bulunmadığına ilişkindir.

2. Sanık ... Müdafiinin Temyiz İstemi Dosya kapsamında yağma suçunun maddi ve manevi unsurları oluşmadığına, hükmün 5237 sayılı Kanun'un 149/1-c,d fıkraları kapsamında değil belki 150. madde kapsamında hukuki ilişkiye dayanan alacağın tahsili amacıyla gerçekleştirilmiş bir eylem olarak değerlendirilip buna göre hüküm kurulması gerektiğine ilişkindir.

B. Değerlendirme ve Gerekçe Diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Ancak, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 25.02.2014 gün ve 2013/678-2014/98 sayılı kararında ayrıntıları belirtildiği üzere; 5237 sayılı Kanun'un, 765 sayılı Kanun’un 308. maddesindeki "kendiliğinden hak alma" suçuna benzer bağımsız bir suç tipine yer verilmemiş, onun yerine kanunda belirtilen bazı suçların bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın tahsili amacıyla işlenmesi halinde failin daha az ceza ile cezalandırılması öngörülmüş, bu bağlamda hırsızlık suçunda 144, yağma suçunda 150/1, dolandırıcılık suçunda 159, belgede sahtecilik suçunda 211. maddeler düzenlenmiştir. Buna göre, 765 sayılı Kanun’un 308. maddesinde adliye aleyhine işlenen bir suç olarak koruma altına alınan eylemlerin bir kısmı, 5237 sayılı Kanun’un 150/1. maddesiyle malvarlığına ilişkin bir suç haline dönüştürülmüştür. Bu düzenlemeye göre, hukuki ilişkiye dayanan bir alacağın tahsili amacıyla cebir veya tehdit kullanılması halinde eylem yağma suçunu oluşturmakla birlikte, bu özel düzenleme nedeniyle fail kasten yaralama ve/veya tehdit suçundan cezalandırılacaktır. Böylece, hukuki ilişkiye dayanan bir alacağın tahsili amacıyla hareket edilmiş olması daha az ceza verilmesini gerektiren bir hal olarak kabul edilmiş, başka bir anlatımla failin saikine önem verilmiştir.

Bu madde hükmünün uygulanabilmesi için fail ile mağdur arasında alacak hakkı doğuran herhangi bir hukuksal ilişkinin bulunması gereklidir. Bu hukuki ilişkinin, ilgili kanunda belirtilen şekil şartına uygun olarak kurulmuş olması zorunlu olmayıp, hukuk düzenince kabul edilebilir meşru bir ilişki olması yeterlidir. Başka bir anlatımla, şekil şartına uyulmadan kurulan bu ilişkinin ilgili kanun hükümleri uyarınca Özel Hukuk alanında hukuki sonuç doğurmayacak olması, ceza hukuku alanında dikkate alınmasına engel olmayacaktır. Burada önemli olan şekil şartına uyulsun veya uyulmasın meşru bir hukuki ilişkinin bulunup bulunmadığı ve bu hukuki ilişkiye dayanan alacağın tahsili amacıyla hareket edilip edilmediğidir.

Alacak iddiasının varlığını kabul için mutlaka alacak davası açılıp ıspatının beklenilmemesi gerekir. Çünkü Cezanın delil anlayışı ile Hukukun delil anlayışı ve kabulü farklıdır. Hukukta şekli gerçeklik hakimdir. Daha ziyada iddia ve ıspata dayanan delil sistemi geçerli olup taraflarca ileri sürülmeyen iddia ve delillerin davanın kabulunde esas alınamayacağı bir gerçekliktir. Oysa Cezada maddi hukuka dayanan bir kabul söz konusudur. Taraflar idda etmese, savunmasa bile maddi gerçeklik her türlü delil incelenip kabulde esas alınmaktadır. Bu nedenle mutlaka hukuka göre ıspat şartı aranmamaktadır.

Dosyaya yansıyan ifadeler ve delillere göre taraflar arasında hukuki bir ilişki ve alacak-borç miktarı konusunda bir tartışmanın varlığı anlaşılmaktadır. Bu durum bile hukuki ilişkiden doğan alacağın kabulü için yeterli olabilir. Bu kabulde sadece şikâyetçinin "borcum yok" demesi de tek başına yeterli olmayacaktır. Şikâyetçi herhangi bir borcum yoktur dese bile dinlenen tanıklar, yazışmalar vs ile sanıklar ile şikâyetçi arasında hukuki bir ilişki olduğunu ve bu ilişki nedeniyle bir araya gelip hesap yaptıklarını anlaşamadıklarını vs gösterir nitelikte ise şikâyetçinin borcum yok demesine itibar edilmeyip hukuki ilişkinin varlığı kabul edilmelidir.

Bir de alacak zamana yayılmış ve sürekli alıp vermeden kaynaklanan bir alacak ise kuruşu kuruşuna alacak miktarını tespit etmek mümkün olamayacağından, sanığın alacağını almak için hareket ettiği ve aldığı kanaati oluşturacak bir değeri de uygulamak için kabul etmelidir. Yani borçlu kanunen alacağı olduğu ve onu aldığı kastıyla hareket etmiş ise sonradan hesaplanan alacak-borç arasında çok fahiş bir fark olmadığı takdirde 5237 sayılı Kanun'un 150/1. fıkrası uygulanmalıdır. Yine alacak miktarının, asıl alacağın yanında faizi de kapsaması gerekmektedir. (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2013/1-452 E. 2013/612 K., Yargıtay 6. C.D. 2022/3916 E. 2024/1482 K. sayılı ilamları) Kısaca özetlersek taraflar arasında soyut ve kendini kurtarmaya yönelik hukuki alacağı isteme iddiasını aşan boyutta bir hukuki ilişki olduğu anlaşılabiliyorsa bunun ispatı hukuki kaidelerine göre ayrıca değerlendirilecektir. Ancak dosyaya yansıyan tüm verilere göre ciddi şekilde ortaklık ve alacak iddiası olduğu, kuru bir iddianın ötesinde ise sanığın eyleminin sabit görülmesi halinde 5237 sayılı Kanun'un 150/1. maddesinde düzenlenen alacağının tahsil amacıyla cebir tehdit hükmünün uygulanması gerekir. Burda bir hukuk mahkemesi gibi ispat şartı aranmamalıdır.

Ayrıca, Kural olarak borç ilişkisi doğduğu anda alacaklı veya borçlu sıfatı taşımayan kimselerin TCK 150 maddeden istifade edemeyeceği kabul edilmektedir. Ancak bu kural sıkı sıkıya uygulandığında ciddi sakıncaları olduğu görülebilmektedir. Çek senet tahsilatçısı veya mafya bağlantı olmadan hatta çoğu zaman hiçbir maddi veya manevi çıkarı olmadan bazen zorunluluk bazen dayanışma adı altında olaya katılan kişilere rastlanılmaktadır. Mesela; yakın akrabalardan biri alacağını almak için borçlu olan kişiye giderken birlikte gitmenin çoğu zaman aile bağları gereği zorunlu olduğu açıktır. Bunun gibi işçi veya ortağı olarak çalıştığı birinin alacağını almaya giderken yanında bulunmama halinde çoğu zaman işten çıkarılma veya ortaklığın bitirilmesi durumları yaşanabilmektedir. Ortaklığın maddi zarara uğraması yani kendi zararları da söz konusu olmaktadır. Ayrıca alacak miktarından çalışan veya ortak doğrudan da etkilenmektedir. Ayrıca hem yakın akrabalar hemde ortak ya da çalışan ile patron arasında ekonomik bağlantı olduğu veya olabileceği de açıktır. Yakın arkadaşlar da dayanışma duygusu ve yakın ilişki nedeniyle çoğu zaman hatıra binaen borçluya birlikte gitmektedirler. Bu nedenlerle bu tür durumlarda birlikte hareket etmek zorunluluk arz etmektedir. Bu doğrultuda Dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 14.05.2025 tarihli ve 2024/6-528 Esas, 2025/200 Karar sayılı kararında "...yakın arkadaşlık ilişkisi nedeniyle herhangi bir kişisel menfaati olmaksızın iştirak eden sanık hakkında TCK'nın 150.maddesinin birinci fıkrasının uygulama şartlarının oluştuğu..." şeklinde vurgulanmıştır.

Bu genel anlatımdan sonra somut olay değerlendirildiğinde, mağdur ...'nün abisi tanık ...'nün beyanında, İstanbul'a gideceği için sanıklardan ...'den ihtiyacı olduğunda kullanmak üzere kredi kartını istediğini, ... Bankası kredi kartını şifresi ile beraber sanıktan aldığını, ...'nin kartını 10.000 TL'yi aşmayan miktarda kullandığını, suça konu olay olunca da mevcut borcu hali hazırda ödememiş olduğunu beyan ettiği, mağdur ...'in sanıklara hesaplarını kullanmak kaşılığında 10 bin TL para vereceğini söylemediğini, abisi ...'ın söylemiş olabileceğini, bunu söylediği sırada yanlarında olduğunu ama hatırlamadığı şeklindeki beyanı birlikte değerlendirildiğinde ve ayrıca, sanık ...'nin beyanında, ... Bankasının hesap kartını şifresiyle birlikte ...'ye teslim ettiğine, olaydan yaklaşık 40 gün önce sanık ... 'dan iki üç gün sonra ... ve ... beraberken teslimi yaptığına, ...'e hesap kartını verirken ...'dan şuan hatırlamadığı bir cep telefonu numarası da açtırıp yanında verdiğine, bu sebeple bankacılık işlemlerine dair herhangi bir bilgi mesajının tarafına gelmediğine, ilişkin beyanları karşısında, Mahkemece yapılan GSM hattı incelemesinde bahsedilen döneme ait ... adına hat çıkarıldığının da tespit edildiği gözetildiğinde, sanığın kredi kartından farklı ilçelerde ve illerde harcamalar yapıldığı yönündeki ısrarlı beyanları karşısında, tanık ...'ın 10 bin TL'lik harcama yaptığı yönündeki beyanları da göz önünde bulundurulduğunda, sanık ...'nin kredi kartından tanık ...'nün ya da ...'nün harcama yapıp yapmadığının kapsamlı olarak araştırılması, gerekirse bu hususta bilirkişi incelemesi yaptırılması, yapılan araştırmaların sonucuna göre taraflar arasında 5237 sayılı Kanun'un 150/1. maddesi kapsamında bir hukuki alacak olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiğinin gözetilmemesi ve bu şekilde eksik incelemeye dayalı hüküm kurulması,

Kabule göre ise, Yargılama giderlerinin her bir sanığın sebep olduğu tutar kadar ayrı ayrı yükletilmesi gerektiği gözetilmeden, “sanıklardan eşit olarak” alınmasına karar verilmesi suretiyle 5271 sayılı Kanun'un 326/2. maddesine aykırı hüküm kurulması hukuka aykırı görülmüştür.

III. KARAR Gerekçe bölümünde açıklanan nedenle, sanıklar müdafiilerinin temyiz istemleri yerinde görüldüğünden, Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 11. Ceza Dairesinin kararının, 5271 sayılı Kanun’un 302/2. fıkrası gereği Tebliğname’ye aykırı olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA,

Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304/1. maddesi uyarınca Midyat Ağır Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise Diyarbakır Bölge Adliyesi 11. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, 22.04.2026 tarihinde karar verildi.

Atıf: Yargıtay 6. Ceza Dairesi, E. 2024/3481, K. 2026/3466, T. 22.04.2026, www.arakarar.com/karar/yargitay-6-ceza-dairesi-2024-3481-e-2026-3466-k-89905c48df2d