Danıştay · 10. Daire

Danıştay 10. Daire 2025/808 E. 2026/289 K.

Mahkeme
Danıştay
Daire
10. Daire
Esas No
2025/808
Karar No
2026/289
Karar Tarihi

T.C. D A N I Ş T A Y ONUNCU DAİRE Esas No : 2025/808 Karar No : 2026/289

TEMYİZ EDEN (DAVACILAR) : Kendi adına asaleten ..., ..., ...,... adına velayeten ... VEKİLİ : Av. ...

KARŞI TARAF (DAVALI) : ... Bakanlığı / ANKARA VEKİLİ : Hukuk Müşaviri ...

MÜDAHİL (DAVALI YANINDA) : ... VEKİLİ : Av. ...

İSTEMİN_KONUSU : ... İdare Mahkemesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ : Dava konusu istem: Davacılar tarafından, yakınları ...'in hamile iken kanaması olması nedeniyle Aydın Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesine yatışının yapılmasından sonra doktorların ihmal ve hatası sonucunda ölümünde davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu iddiasıyla toplam 110.000,00 TL maddi, 300.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: ... İdare Mahkemesinin davanın reddi yolunda verdiği kararının Danıştay Onuncu Dava Dairesinin 04/11/2021 tarih ve E:2019/6657, K:2021/5316 sayılı kararıyla bozulması üzerine bozma kararına uyularak verdiği ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararıyla; dava dosyasındaki bilgi ve belgeler ile Adli Tıp 3. Üst Kurulundan alınan raporun birlikte değerlendirilmesinden olayda idarenin ve sağlık çalışanlarının herhangi bir hizmet kusuru bulunmadığı anlaşıldığından davacıların maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddi gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

TEMYİZ_EDENİN_İDDİALARI : Davacılar tarafından, hükme esas alınan bilirkişi raporunun eksik ve hatalı olduğu, yapılan itirazların karşılanmadığı, hastaneye küretaj yapılması istemiyle gittiklerini bu yönde yakınlarının açık rızası olmasına karşın müdahalede geç kalındığı, bunun sonucunda da ölüm hadisesinin meydana geldiği, olayda idarenin hizmet kusurunun bulunduğu ileri sürülmektedir.

KARŞI_TARAFIN_SAVUNMASI : Davalı idare tarafından temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.

DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ : ... DÜŞÜNCESİ : İdare Mahkemesi kararının kısmen onanması, kısmen bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

A) Temyize Konu İdare Mahkemesi Kararının, Maddi Tazminat İsteminin Reddine İlişkin Kısmının İncelenmesi: İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür. Temyizen incelenen kararın maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmı usul ve hukuka uygun olup, davacılar tarafından ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bu kısmının bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.

B) Temyize Konu İdare Mahkemesi Kararının, Manevi Tazminat İsteminin Reddine İlişkin Kısmının İncelenmesi:

İNCELEME VE GEREKÇE :

MADDİ OLAY : Davacı ...'in eşi, diğer davacıların annesi olan ..., hamile iken rahatsızlanması üzerine önce bir özel hastaneye gitmiş, bu hastanede yapılan muayene sonucu düşük tehlikesi geçirdiğinin anlaşılması sonrasında 04/01/2014 tarihinde Aydın Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesine başvurmuştur. Davacılar yakını, dört gün boyunca Aydın Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesinde tedavi görmüş, 08/01/2014 tarihinde fenalaşması üzerine Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine sevk edilmiş, burada yapılan ameliyatta fetüsün anne karnında canlılığını yitirmesine bağlı olarak vefat etmiştir. Davacılar, ölüm olayı nedeniyle davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu iddiasıyla uğramış oldukları zararlara karşılık maddi ve manevi tazminat ödenmesi talebiyle davalı idareye başvurmuş, başvurularının cevap verilmemek suretiyle reddi üzerine bakılan davayı açmışlardır. Olayla ilgili olarak Aydın Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesinde uzman doktor olarak görev yapan Dr. ....(müdahil) ile radyoloji uzmanı olarak görev yapan Dr. R.E. hakkında Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Sor. No:... sayılı dosyasında yürütülen soruşturma kapsamında bilirkişiliğine başvurulan Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun... tarih ve ... sayılı raporunda; ...kişinin ölümünün fetüsün anne karnında canlılığını yitirmesi zemininde gelişen DİC (Yaygın Damar İçi Pıhtılaşma) ve komplikasyonlarından meydana gelmiş olduğu, hastanın abortus insipiens tanısı aldığı, önlenemez düşük olup gebeliğin sonlandırılmasının önerildiği, hastanın kabul etmediği, yatışı süresince günlük takip ve tedavilerinin yapılmış olduğu, 08/01/2014 sabahı hastanın rahatsızlandığı, gece konsültasyonunun yapılarak muayene edildiği, tedavisinin düzenlendiği, hızlı gelişen klinik tablo sonucu sabah ileri bir merkeze hastanın sevk edildiği birlikte değerlendirildiğinde; Aydın Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesinde görev yapan ve hastanın takip ve tedavisini düzenleyen Dr. ... ile USG' sini (ultrasonografisini) çeken Dr. R. E. ve ebe Ş. B.'nin uygulamalarının tıbben doğru olduğu ve kusurlarının bulunmadığı yolunda görüş bildirilmiş; Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da aktarılan rapora dayanılarak kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. İdare Mahkemesince de, aynı rapor hükme esas alınarak davanın reddine karar verilmiştir. Söz konusu karar, davacılar tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairemizin 04/11/2021 tarih ve E:2019/6657, K:2021/5316 sayılı kararıyla; olayda hasta rızasının alındığı açık olup, İdare Mahkemesince hükme esas alınan Adli Tıp Kurumu raporunda; ...'e durumunun iyice kötüleştiği 08/01/2014 tarihine kadar küretaj müdahalesinde bulunulmama sebebinin "hastanın kabul etmemesi" şeklinde belirtilmesinin gerçek durumla bağdaşmadığı, bu nedenle hastanın yatışının yapılıp durumunun kötüleştiği ana kadarki sürede bir ihmal ya da gecikmenin yaşanıp yaşanmadığı hususlarında somut olayın gerçeklerine uygun bir değerlendirme yapılmadığı, ayrıca raporun ayrıntılı bilgi vermekten uzak ve soyut ifadeler içerdiği, bu itibarla Mahkemece, konuyla ilgili uzman hekimlerin katılımının sağlandığı Adli Tıp Üst Kurulundan, müteveffa hastanın yatışından bir kaç gün sonra, ancak sevk edilmeden önce küretaj yapılması için onay verdiği de dikkate alınarak, tarafların iddialarının karşılandığı, yukarıda belirtilen hususların açık, anlaşılır şekilde cevaplandığı bir rapor temin edilmek suretiyle olayda davalı idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerektiği gerekçeleriyle bozulmuştur. Bunun üzerine Mahkemece bozma kararına uyularak eksik hususların giderilmesi istemiyle Adli Tıp 3. Üst Kurulundan yeni bir rapor istenilmiş ve bu istem üzerine düzenlenen raporda; kişinin 04/01/2014 tarihinde vajinal kanama nedeniyle başvurduğu Aydın Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesinde yapılan muayene ve USG sonrasında abortus insipiens (önlenemez düşük) tanısı ile yatırılarak gebeliğin sonlandırılması önerisinin uygun olduğu, ancak bebeğin canlı olması nedeniyle hastanın gebeliğinin sonlandırılması önerisini kabul etmediğinin anlaşıldığı, yatışı süresince günlük takip ve tedavilerinin yapılmış olduğu, 07/01/2014 tarihinde hafif kanama ve ağrısının başlamış olduğu, 08/01/2014 tarihinde saat 02:00’de bulantı, kusma ve titreme şikayetleri üzerine nöbetçi uzman doktor tarafından yapılan vajinal muayenede kötü kokulu mayi akışının koryoamnionit kaynaklı olduğu, buna yönelik verilen 2’li antibiyotiğin (İesef ve Flagyl) ve diğer semptomatik tedavinin uygun olduğu, 12 haftadan büyük gebeliklerde gebelik sonlandırma işleminin düşük yaptırma şeklinde uygulandığı ve küretaj yapılmadığının tıbben bilindiği, dolayısıyla yaklaşık 19 haftalık gebeliği olan hastada küretaj yapılmamasının, vajinal yolla doğum planlanmasının uygun olduğu, ancak hastanın genel durumunda hızlı bozulma ve septik şoka doğru ilerlediğinin görüldüğü, bu nedenle sevk edilmesinin uygun olduğu dolayısıyla Aydın Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesinde görev yapan ve hastanın takip ve tedavisini düzenleyen sağlık görevlileri uygulamalarının tıbben doğru olduğu ve kusurlarının bulunmadığı yolunda görüş bildirilmiş; İdare Mahkemesince de, işbu rapor hükme esas alınarak olayda davalı idarenin hizmet kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

İLGİLİ MEVZUAT: Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır. Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları doğrudan zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davaları olup, idarenin hukuki (mali/tazmin) sorumluluğunun yargı aracılığıyla belirlenip hüküm altına alınmasını sağlamaktadır. İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir. İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmektedir. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır.

İdarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak, yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütme yükümlülüğünün bulunduğu tartışmasızdır. Zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı sağlık hizmetinde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için; zararın, idarenin hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir. Esasen, Anayasa'nın 56. maddesi de Devlete, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenlemek ve bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak onları denetleyerek yerine getirmek ile ilgili pozitif bir yükümlülük getirmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin devlete yüklediği pozitif yükümlülükler, devlet tarafından, özel ya da kamu hastanelerine hastaların yaşamını koruyacak nitelikteki tedbirleri alma zorunluluğu getiren yasal ve düzenleyici çerçevenin konulmasını gerektirmektedir. Bu yükümlülük, hastaları, tıbbi müdahalelerin bu bağlamda meydana getirebileceği ağır sonuçlardan mümkün olabildiğince koruma gerekliliğine dayanmaktadır. Böylelikle, taraf devletler, bu yükümlülük uyarınca, hekimlerin, uygulanması düşünülen tıbbi müdahalenin hastaların fiziksel bütünlüğüyle ilgili olarak meydana getirebileceği öngörülebilir sonuçlar hakkında sorgulanmaları ve hastalarını aydınlatarak, rıza göstermelerini sağlayacak şekilde kendilerini bu tıbbi müdahale hakkında önceden bilgilendirmeleri amacıyla gereken düzenleyici yasal tedbirleri almakla yükümlüdürler (Codarcea/Romanya, No. 31675/04, 2 Haziran 2009). 11/04/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 70. maddesinde, "Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlere ikiyüzelli Türk Lirası idarî para cezası verilir." hükmü yer almaktadır. 5013 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan 16/03/2004 tarih ve 2004/7024 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan "Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi)"nin "Amaç ve konu” başlıklı 1. maddesinde; “Bu Sözleşmenin Tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayrım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına alacaklardır.”; "Mesleki standartlar" başlıklı 4. maddesinde; “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” kurallarına yer verilmiştir. Sözleşme, iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiş olup, anılan düzenlemede her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir. Sözleşmenin "Muvafakat" başlıklı (II) numaralı bölümünde yer alan 5. maddesinde “muvafakat” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatini her zaman serbestçe geri alabilir.” düzenlemesiyle muvafakatin kapsamı belirlenmiştir. 01/08/1998 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği'nin davacıya tıbbi müdahale yapıldığı tarih itibarıyla yürürlükte bulunan haliyle 15. maddesinde, “Hasta; sağlık durumunu, kendisine uygulanacak tıbbi işlemleri, bunların faydaları ve muhtemel sakıncaları, alternatif tıbbi müdahale usulleri, tedavinin kabul edilmemesi halinde ortaya çıkabilecek muhtemel sonuçları ve hastalığın seyri ve neticeleri konusunda sözlü veya yazılı olarak bilgi istemek hakkına sahiptir. ...", 22. maddesinin birinci fıkrasında, “Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz.", “Rızanın Kapsamı” başlıklı 31. maddesinde de, “Rıza alınırken hastanın veya kanuni temsilcisinin tıbbi müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır. Hastanın, uygulanacak tıbbi müdahale için verdiği rıza, bu müdahalenin gerektirdiği sair tıbbi işlemleri de kapsar. Ancak, tıbbi işlemlerin uygulanmasında, bu Yönetmelik'te ve diğer mevzuatta belirlenen hakların ihlal edilmemesi için azami ihtimam gösterilir.” düzenlemeleri yer alır. Anılan düzenlemeler özetle, herhangi bir tıbbi müdahaleye başlamadan önce kişilerin yapılacak işlemlerle ilgili riskleriyle birlikte aydınlatılarak rızalarının alınmasını öngörmektedir. Öte yandan, manevi zararın varlığı, sadece şeref, haysiyet ve onur kırıcı işlem ve eylemlere maruz kalmış ya da kişilerin vücut bütünlüğünün ihlal edilmiş olmasına, ölüm nedeniyle ağır bir elem, üzüntü duyulması şartına bağlı olmayıp; idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini gereği gibi eksiksiz olarak sunamaması nedeniyle ilgililerin yeterli hizmet alamamalarından dolayı üzüntü ve sıkıntı duymaları da manevi zararın varlığı ve manevi tazminata hükmedilmesi için yeterli bulunmaktadır. Manevi tazminat, mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, manevi tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Tam yargı davalarının ve manevi tazminatın belirtilen niteliği gereği takdir edilecek manevi tazminat miktarının, olayın, zararın ve idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koyacak, hukuka aykırılığı özendirmeyecek, bir başka ifade ile benzeri olayların bir daha yaşanmaması için caydırıcı olacak şekilde belirlenmesi, bununla birlikte olayın meydana geliş şekli ve idari faaliyetin niteliği gözetilerek hakkaniyetli ve makul bir tutarı aşmaması gerekmektedir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME: Hükme esas alınan Adli Tıp Kurumu raporu irdelendiğinde, davacıların yakınının vefat etmesiyle sonuçlanan olayla davalı idareye bağlı sağlık kuruluşunda yapılan tıbbi uygulamalar arasında uygun illiyet bağının kurulamamış olması karşısında maddi tazminata hükmedilmesi koşulları oluşmamıştır. Bununla birlikte, hükme esas alınan Adli Tıp 3. Üst Kurulu Raporunda "12 haftadan büyük gebeliklerde gebelik sonlandırma işleminin düşük yaptırma şeklinde uygulandığı ve küretaj yapılmadığının tıbben bilindiği, dolayısıyla yaklaşık 19 haftalık gebeliği olan hastada küretaj yapılmamasının, vajinal yolla doğum planlanmasının uygun olduğu" yönünde değerlendirme yapıldığı görülmektedir. Dosyada mevcut bilgi ve belgelerden, ... ve eşinden "tanısal terapötik küretaj" için onay alındığı, ancak tedaviyi yürüten hekim tarafından gebeliğin vajinal yolla doğum yaptırmak suretiyle sonlandırılmasına karar verildiği, anılan Adli Tıp Kurumu raporunda da vajinal yolla doğum planlanmasının tıp kurallarına uygun olduğunun belirtildiği, tedavi süreci bu şekilde yürütülürken hastanın genel durumunun hızla bozulması ve fetüsün anne karnında canlılığını yitirmesi zemininde oluşan DİC (yaygın damar içi pıhtılaşması) tablosu ve bunun komplikasyonları neticesinde ölüm olayının meydana geldiği görülmekle birlikte tedavi yöntemi olarak vajinal yolla (spontan olarak) gebeliğin sonlandırılması yöntemi seçilmiş olmasına rağmen bu hususta hastanın bilgilendirildiğine ve bu yöntemin risk ve yararları ile muhtemel komplikasyonları anlatılarak rızasının alındığına dair onam formunun dosyaya sunulmadığı anlaşılmaktadır. Buna göre, hasta ve eşinin "terapötik küretaj" yönünde verdikleri rızaya rağmen vajinal yolla (spontan olarak) gebeliğin sonlandırılması yönteminin seçilmesi ve bu tedavi yöntemi ile bu yöntemin risk ve yararları ile muhtemel komplikasyonları hakkında aydınlatılmamaları sebebiyle hizmetin gereği gibi yürütülmediği açıktır. Açıklanan nedenlerle, davacıların aydınlatılarak onay verme haklarının ellerinden alınması ve bu yükümlülüğün yerine getirilmemesinin yürütülen sağlık hizmetinin gereği gibi işletilmediği konusunda davacılarda endişe ve üzüntüye yol açması sonucu oluşan manevi zararın makul bir tutarın ödenmesine karar verilmesi suretiyle karşılanması gerekmekte iken, manevi tazminat istemlerinin reddedilmesinde hukuki isabet görülmemiştir. Bu itibarla, temyize konu İdare Mahkemesi kararının, manevi tazminat istemlerinin reddine yönelik kısmında hukuki isabet bulunmamaktadır.

KARAR SONUCU : Açıklanan nedenlerle; 1. Davacıların temyiz isteminin kısmen KABULÜNE, kısmen REDDİNE, 2. Temyize konu ... İdare Mahkemesinin... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının maddi tazminata yönelik kısmının ONANMASINA, manevi tazminata yönelik kısmının BOZULMASINA, 3. Bozulan kısım hakkında yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın ... İdare Mahkemesine gönderilmesine, 4. 2577 sayılı Kanun'un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren 15 (on beş) gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02/02/2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Atıf: Danıştay 10. Daire, E. 2025/808, K. 2026/289, T. 02.02.2026, www.arakarar.com/karar/danistay-10-daire-2025-808-e-2026-289-k-5c7f8645ed49