Yargıtay · Ceza Genel Kurulu
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2026/9 E. 2026/135 K.
- Mahkeme
- Yargıtay
- Daire
- Ceza Genel Kurulu
- Esas No
- 2026/9
- Karar No
- 2026/135
- Karar Tarihi
KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : 4. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 1578-619
I. HUKUKÎ SÜREÇ Sanığın Cumhurbaşkanına hakaret suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 299/1-2, 62... . maddeleri uyarınca 11... gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve ertelemeye ilişkin Ankara 13. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 22.05.2018 tarihli ve 954-385 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından istinaf edilmesi üzerine dosyanın gönderildiği Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Ceza Dairesince 09.07.2020 tarih ve 1578-619 sayı ile istinaf başvurusunun esastan reddine, bu kararın da sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 25.03.2025 tarih, 8418-5638 sayı ve oy çokluğu ile; "...Davaya konu kalıplaşmış slogan şeklindeki sözler; mağdurun onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp rahatsız edici, nezaket dışı davranış niteliğindedir. Aksi düşünülecek olursa, suçla korunmak istenen değer ölçüsüz bir şekilde genişleyecek ve ifade özgürlüğünü ön plana çıkaran evrensel hukuk düşüncesiyle bağdaşmayan bir yorum anlamına gelebilecektir. Bu itibarla, hakaret suçunun unsurlarının somut olayda oluşmadığı gözetilmeden sanığın beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Daire Başkanı ... ve Daire Üyesi ...; "...Sanık ...'ın 10.10.2016 tarihinde Ankara Tren Garı meydanında yapılan terör saldırısı sonucu hayatını kaybeden vatandaşlarımız için 1. ölüm yıldönümünde düzenlenen etkinliğe katılan sanığın, isimleri tespit edilemeyen grup ile birlikte 'Hırsız, katil ...' şeklinde slogan attıkları, sözlerin Cumhurbaşkanının toplum nezdindeki şeref, onur ve saygınlığını rencide edici nitelikte olduğu, her ne kadar Anayasa Mahkemesinin 07.02.2019 tarihli ve 2014/18780 başvuru sayılı kararında 'katil polis' şeklinde söylenen slogan niteliğindeki sözlerin suç teşkil etmeyeceği belirtilmişse de bu kararda da açıklandığı gibi sözlerin genel nitelikte, polisin müdahalesi üzerine ve muhataplarına söylendiğinin kuşkulu olduğu, incelemeye konu bu dosyada ise sanığın sarf ettiği sözlerin genel nitelikte olmayıp doğrudan Cumhurbaşkanını kastederek şahsına yönelik olduğu dikkate alındığında sanığın tahkir kastı ile hareket ettiği kanaatinde olduğumuzdan sözlerin hakaret suçunu oluşturduğu düşüncesindeyiz." görüşüyle karşı oy kullanmışlardır. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 01.09.2025 tarih ve 81237 sayı ile; "...Sanığın, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Cumhurbaşkanına yönelik olarak 10.10.2016 günü Ankara Tren Garı meydanında yapılan saldırı sonunda hayatını kaybeden 101 kişi için 1. Ölüm Yıl Dönümü adı altında düzenlenen etkinliğe katılarak Talatpaşa Bulvarı Opera Köprüsü civarında 'hırsız, katil ...' şeklinde attığı sloganın, katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olup hakaret suçunu oluşturduğu," görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 14.10.2025 tarih, 7489-16086 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KONUSU Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa isnat olunan Cumhurbaşkanına hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Ankara Tren Garı meydanında yapılan terör saldırısında hayatını kaybedenlerin birinci ölüm yıl dönümü nedeniyle 10.10.2016 tarihinde düzenlenen etkinlik esnasında grupla birlikte sanığın da "Hırsız katil ..." şeklinde slogan attığı anlaşılmaktadır. Sanık; söz konusu etkinliğe katıldığını, grubun "Hırsız katil ..." şeklinde slogan atmaya başladığını, kendisinin de grubun galeyanına gelerek aynı sloganı attığını, patlamadan kurtulanlardan olduğu için psikolojisinin bozuk olduğunu, Cumhurbaşkanını hedef alarak hareket etmediğini ve suç işleme kastının bulunmadığını savunmuştur. V. GEREKÇE A. Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar Cumhurbaşkanına hakaret suçu ile ilgili kanuni düzenlemeler şöyledir: (Mülga) 765 sayılı TCK'nın 158. maddesi; "Reisicumhura muvacehesinde hakaret ve sövme fiillerini işleyenler... cezalandırılır. Hakaret ve sövme Reisicumhurun gıyabında vaki olmuş ise faili, bir seneden üç seneye kadar hapis olunur. Reisicumhurun ismi sarahaten zikredilmeyerek ima veya telmih suretiyle vaki olsa bile mahiyeti itibariyle Reisicumhura matufiyetinde tereddüt edilmeyecek derecede karineler varsa tecavüz sarahaten vuku bulmuş addolunur" 5237 sayılı TCK'nın "Cumhurbaşkanına hakaret" başlıklı 299. maddesi ise şöyledir; "(1) Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun alenen işlenmesi hâlinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır (3) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır." Madde gerekçesinde de; "Cumhurbaşkanının Devleti temsil etmesi ve Anayasada belirtilen görev ve yetkileri göz önüne alınarak onun kişiliğine yöneltilen hareketin bir bakıma Devlet kuvvetleri aleyhine cürümlerden sayılması gerektiği düşüncesinden hareketle bu madde kaleme alınmış ve Cumhurbaşkanına karşı hakaret müstakil bir suç hâline getirilmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında, cumhurbaşkanına hakaretin alenen ya da basın ve yayın yoluyla işlenmesi, bu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Üçüncü fıkraya göre, bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznini gerektirmektedir. Hakaret suçlarının niteliği gereği, suçun böylece bir kovuşturma koşuluna bağlanmasının uygun olacağı düşünülmüştür." ifadelerine yer verilmiştir. Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder (T.C. Anayasası madde 104/1). Bu nedenledir ki Cumhurbaşkanına Hakaret suçu, kişilere ve şerefe karşı suçlar içerisinde değil, hem 765 sayılı mülga hem de 5237 sayılı mer'i TCK'da Devlete karşı işlenmiş suçlar bölümünde düzenlenerek Devleti temsil eden Cumhurbaşkanlığı makamının saygınlığının korunması amaçlanmıştır. Devlete karşı işlenen suçlardan bir kısmının gerçek mağdurunun makamı temsil eden gerçek kişi olmakla birlikte, Devlete ilişkin hukuki yararın korunması, kişiye nazaran daha üstün tutulmuştur. Suç doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı olan kişiye karşı işlenmekte ise de, suçla korunan ve bu nedenle ihlal edilen hukuki değer Devletin siyasal iktidar yapısıdır. (Özek Çetin, Siyasi İktidar Düzeni ve Fonksiyonları Aleyhine Cürümler, İstanbul, 1967, s. 10). Ceza himayesinin konusu Devlet kuvvetlerinin korunmasıdır. (Faruk Erem, Türkiye Barolar Birliği Dergisi 1991/1, Manzini V trattato di diritto penale İtaliano, IV (Torino 1926, s. 198). Nitekim doktrinde savunulan bu düşünce, madde gerekçesinde de; "Cumhurbaşkanının Devleti temsil etmesi ve Anayasada belirtilen görev ve yetkileri göz önüne alınarak onun kişiliğine yöneltilen hareketin bir bakıma Devlet kuvvetleri aleyhine cürümlerden sayılması gerektiği..." ifadeleriyle benimsenmiştir. Şu hâlde norm ile korunan hukuki değerin, hem Cumhurbaşkanının şahsi onur ve saygınlığı hem de nezdinde temsil edilen Türkiye Cumhuriyeti Devletinin şahsı manevisinin itibarı olduğu söylenmelidir. Suçun faili herkes olabilir. Cumhurbaşkanlığı sıfatı seçimle değil ant içmekle başlar. Suçun görevin devamı sırasında işlenmesi gerekir ise de görevden kaynaklanması şart değildir (CGK 02.04.19 90... /106 sy karar). Suçun maddi unsuru, hakaret teşkil edecek herhangi bir fiildir. Söz konusu hareketler söz, yazı, resim, işaret veya benzeri vasıtalarla gerçekleştirebilir, ancak hakaret ve sövme içeren bu eylemlerin Cumhurbaşkanına matufiyeti şarttır. Maddedeki hakaret ve sövme terimleri 765 sayılı TCK'nın 4 80... ile 5237 sayılı TCK'nın 125. maddelerine göre belirlenecektir. Genel hakaret ve sövme suçlarında olduğu gibi Cumhurbaşkanına hakaret ve sövme suçunun oluşması için de; onun sosyal değeri konusunda kendisinin veya toplumun sahip olduğu düşünce ve duyguları sarsıcı fiil veya sıfatlar isnat veya izafe edilmelidir. Ne tür hareketlerin şeref ve itibarı ihlal edici olduğu, toplumda hâkim olan ortalama düşünüş ve anlayışa göre belirlenmelidir, bunu tayinde ölçü bireyin özel duyarlılığı değildir, bu itibarla basit bir saygısızlık hakaret ve sövme olarak nitelendirilemez (Sahir Erman, Hakaret ve Sövme Suçları, s. 80 vd.). Hakaret, bir kişiye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek şekilde bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek suretiyle onur, şeref ve saygınlığa saldırmasıdır. Eylemin yüze karşı ya da yoklukta işlenmesi arasında fark yoktur. Gıyapta hakarette ihtilat öğesi de aranmamaktadır. Suç, serbest hareketli suç olup sözler, imalı şarkılar, yazı, çizim, resim, nefreti gösteren hareketler ve bunun gibi davranışlarla işlenebilir. Manevi unsur genel kasttır. Mağdurun sıfatı bilinerek hareket edilmelidir. Saikin siyasi olması şart değildir. Cumhurbaşkanlığı sıfat veya vazifesiyle alakalı saike de lüzum yoktur. Bir hukuka uygunluk sebebi varsa, tipik eylemin suç teşkil etmeyeceğinde şüphe yoktur. Hukuka uygunluk sebepleri TCK'nın 24... . maddelerinde düzenlenmiştir. Hakkın kullanılması da 26. maddede bir hukuka uygunluk sebebi olarak kabul edilmiş ve hakkını kullanan kimseye ceza verilemeyeceği açıkça vurgulanmıştır (TCK madde 26/1). Düşünceyi açıklama özgürlüğü temel insan haklarından biri olarak; Anayasa'nın 26, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 19 ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10/1. maddelerinde en üst düzeyde güvence altına alınmıştır. Hakaret suçlarının yapısı ve niteliği itibarıyla, hukuka uygunluk sebebi olarak düşünce ve düşünceyi açıklama hakkı gündeme gelecektir. Bu bağlamda fiil tipe uysa ve kasten işlense de düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında kalmakta ise hukuka uygun olması nedeniyle suç teşkil etmeyecektir. Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Doktrinde değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin olmazsa olmaz şartlarından olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır. İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, T.C. Anayasası'nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur. Anılan düzenlemeler şöyledir: İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin; 19. maddesinde; "Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve herhangi bir yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir.", İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin; 10. maddesinin 1. fıkrasında; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.", Anayasa'nın; 25. maddesinde "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altında; "Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.", 26. maddesinde ise, İHAS'ın 10. maddesinin 1. fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." Hükümlerine yer verilmiştir. Bu hükümlerin yanı sıra mutlak haklardan olmayan ifade hürriyetinin sınırsız bir koruma sağlamadığı görülmektedir. Uluslararası ve ulusal hukukta bu hakkın sınırlandırılabilme ilkeleri de; İHAS'ın; 10. maddesinin 2. fıkrasında; "Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, gerekli tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, nizamın sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı merasime, koşullara, sınırlamalara veya yaptırımlara bağlanabilir.", 17. maddesinde; "Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara uğratılmasına yönelik bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz." Anayasa'nın 2. maddesinde; "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.", 13. maddesinde; "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.", 14. maddesinde; "Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir", 26. maddesinin 2. ve devamı fıkralarında ise; "Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir. Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz. Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir." Şeklinde belirlenmiştir. Şu hâle göre, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, temel ve doğal insan hakları arasında yer alır. Esas itibarıyla ifade özgürlüğü; demokrasinin, çoğulculuk ve açık fikirlilik temelli demokratik toplumun mayasıdır. Bu nedenledir ki, "İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır." (İHAM'ın 07.12.1976 tarihli ve 5493/12 başvuru nolu Handyside-Birleşik Krallık kararı). Bununla birlikte, kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, gerekli tedbirler niteliğinde olarak, hakkın özüne dokunmayan, tahdidi olarak belirlenmiş anayasal ve yasal sebeplerle sınırlanabilir. Hiç şüphesiz aslolan özgürlüktür. Sınırlama ise istisna. Zikredilen bağlayıcı temel metinler ile AYM ve İHAM'ın istikrar kazanmış içtihadları ışığında konu değerlendirildiğinde mes'elenin özünün, birbiriyle çatışan iki hak arasında adil bir denge kurmaktan ibaret olduğunu söylemek mümkündür. Bu cümleden olarak, Cumhurbaşkanına hakaret suçu bağlamında bu adil denge; normun koruduğu değer olan Cumhurbaşkanının şahsi onur ve saygınlığı yanında nezdinde temsil edilen Türkiye Cumhuriyeti Devletinin şahsı manevisinin itibarı ile kişilerin temel ve doğal haklarından olan ifade özgürlüğü arasında kurulmalıdır. Cumhurbaşkanına hakaret suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetine bir müdahale olduğunda kuşku yoktur. Bu müdahalenin kanuni temelini, TCK'nın 299. maddesi oluşturur. Normun koruduğu hukuki değer aynı zamanda müdahalenin de meşru amacını oluşturur ki; Cumhurbaşkanının şahsi onur ve saygınlığı yanında Devletin itibarıdır. Kamu düzen ve barışının korunmasının da dolaylı meşru amaçlardan biri olarak kabulü mümkündür. TCK'nın 299. maddesi gereğince kurulan mahkûmiyet hükmünün, demokratik bir toplumda gerekli tedbirler niteliğinde olup olmadığına gelince; Temel hak ve özgürlükleri sınırlayan tedbirin, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için, toplumsal bir ihtiyacı karşılaması ve başvurulabilecek en son çare olması gerekir (AYM. (GK) Bekir Coşkun b.no,2014/12151, 4.6.62015, Ayhan Algül vd.16.3.2022. No: 2016/5921). Toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesinin esaslı koşullarından biri demokratik toplumun inşasıdır. Demokratik toplum, çoğulculuk ve açık fikirlilik sütunları üzerine kurulur. Bu hedefe ulaşmanın en temel unsurunun da ifade özgürlüğü olduğunda şüphe yoktur. Açıklanan düşüncenin hukuk düzeninin koruduğu bir başka değere/hakka müdahale oluşturmadığı sürece bir müdahaleyle karşılaşmayacağı bellidir. Sorun, bir başka hakla çatıştığında, kişilerin huzur ve sükunu, toplum barışı ve kamu düzeni gibi himayesi gereken umdelere bir tehdit/saldırı oluşturduğunda ortaya çıkan gerilimdedir. Bu durumda korumaya değer ifadenin öncelikle, demokratik toplumdan beklenen hoşgörü ve toleransı hak eder bir amaca hizmet etmesi, aktüel bir toplumsal tartışmaya ya da kişinin kendisini gerçekleştirmesine katkı sunması beklenir. İşte hukukun himayesinde olan; "sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız ya da ilgilenmeye değmez görülenler için değil, ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden" haber ve düşüncelerin bu nev'iden olması gerekir. Yoksa kişisel ya da sosyolojik olarak demokratik topluma hiçbir katkısı olmayan iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet oluşturmaya yönelik özellikleriyle aslında demokratik toplum için de tehdit oluşturan ifadelerin hukuki koruma göremeyeceği söylenmelidir. Müdahalenin demokratik toplum için zorunlu bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı tartışmaları bağlamında; a. İfadeleri söyleyenin kim olduğu, b. Kime karşı söylendiği, c. Söylenen sözlerin değer yargısı mı yoksa olgu isnadı mı olduğu, d. Muhatabın etkili yolla cevap verme imkanı olup olmadığı, e. Kamuoyunu bilgilendirme değeri taşıyıp taşımadığı f. Müdahalenin ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etki oluşturup oluşturmadığı gibi kriterler yanında, g. İfadenin, güncel bir toplumsal tartışmaya katkı sağlayıp sağlamadığı, h. Kişinin kendini gerçekleştirmesine faydasının bulunup bulunmadığının da olaysal bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekir (AYM. Durmuş Fikri Sağlar b.GK 2017/29735 17.3.2021, Çetin Koçyiğit b.28.5. ... no.2023/64287). Yüksek Ceza Genel Kurulu, failin basın mensubu veya siyasetçi olması durumunda tolerans marjının daha geniş olduğunun (İHAM Oberschlick/Avusturya, 20834/92, 01/07/1997), siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiğinin (İHAM Lingens/Avusturya, 9815/82, 08/07/1986), hükümet politikaları için yapılan eleştiriler ve yorumların daha geniş bir korumayı hakettiğinin (İHAM Castells/İspanya), romantik ve kalıplaşmış, korunan değerler bakımından ciddi tehlike/saldırı riski taşımadığı test edilmiş sloganların (İHAM Karataş/Türkiye, no.23168/94, Sürek ve Özdemir/Türkiye no.23927/94) demokratik toplumdan beklenen hoşgörü şemsiyesi altında kalması lazım geldiğinin bilincindedir. Maamafih, bu ilkeler ışığında çatışan haklar arasında adil denge kurulurken, sosyolojik gerçekleri bağlamında olgusal temellere dayalı yeterli gerekçelerle değerlendirme yapma hususunda her ülkenin geniş bir takdir hakkı bulunduğunun, AYM ve İHAM'nin yetkisinin ikincil olduğunun da farkındadır. Hakaret ve özellikle Cumhurbaşkanına hakaret suçları bakımından İHAM; bu suçların prensip olarak hürriyeti bağlayıcı bir ceza ile sonuçlanmasının, Devletin kendi başkanının itibarını koruma yönündeki menfaatinin, Devlet başkanına, kendisi hakkında bilgi verme ve görüş ifade etme hakkı karşısında bir ayrıcalık veya özel koruma verilmesini haklı gösteremeyeceği, hakaret konusunda özel bir kanunla artırılan korumanın ilke olarak sözleşmenin ruhuna uygun olmadığı (Colombani ve diğerleri/Fransa no.51279/99, Artun ve Güvener/Türkiye no.75510/01) gerekçesiyle, TCK'nın 299. maddesinin kaleme alınışının ve uygulanmasının hak ihlallerine açık olduğu (Vedat Şörli/Türkiye no.42048/19) düşüncesindedir. Buna karşın AYM, aynı fikirde değildir. Nitekim TCK'nın 299. maddesinin Anayasa'nın 2, 10... . maddelerine aykırı olduğu gerekçesi ile yapılan itiraz yolu başvurusu üzerine verdiği 14.12.2016 tarihli ve 2016/25-186 sayılı kararında Yüksek Mahkeme, normun demokratik toplum düzeni bakımından alınması gereken tedbirler kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve Anayasa'ya aykırılık taşımadığı sonucuna ulaşmıştır. Mahkemenin gerekçesi özü itibarıyla şöyledir: "20. İtiraz konusu kuralın, ifade özgürlüğüne yönelik bir sınırlandırma getirdiği açıktır. Söz konusu sınırlama başkasının şöhret veya haklarının korunması ile kamu düzeninin korunmasını sağlamak amacıyla getirilmiş olup demokratik toplum düzeni bakımından alınması gereken tedbirler kapsamındadır. İtiraz konusu kural, kişilerin başkalarının şöhret veya haklarına zarar vermemek suretiyle düşünce ve kanaatlerini açıklamalarına engel oluşturmamaktadır. Dolaysıyla kuralla getirilen sınırlandırmanın, Anayasanın 26. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğünün amacına uygun bir şekilde kullanılmasını son derece zorlaştıran veya onu kullanılmaz duruma düşüren kayıtlara bağlanmadığı ve halkın özüne dokunulmadığı açıktır." Kültürel ve geleneksel değerlerine bağlı kalmaya çalışan Türk toplumu açısından hakaret suçları, sosyolojik değerler hiyerarşisinin üstlerinde yer verdiği onur ve saygınlığına saldırı teşkil etmesi nedeniyle ciddi sorunlar oluşturabilmektedir. Hatta bu saldırı muhatabın sadece onurunu kırıp iç huzurunu bozmakla da kalmamakta ne yazık ki onu suç işlemeye de sevk edebilmektedir. Nitekim hakaret etmek, Türk ceza hukuku uygulamasında öldürme ve yaralama suçları başta olmak üzere kasten işlenen suçlar yönünden haksız tahrik oluşturduğu için TCK'nın 29. maddesi kapsamında cezada indirim sebebi kabul edilegelmiştir. Hakaret edenin öldürülme, yaralanma gibi suçlara maruz kalabilmesi sosyolojik bir olgudur. Böyle olduğu içindir ki kanun vazıı, TCK'nın 125. maddesinde hakareti bir suç olarak düzenleyip hürriyeti bağlayıcı ceza ile yaptırıma bağlarken, suçu önlemek ve toplum düzenini korumayı da amaçlamaktadır. Keza bir asırdır güvenlik ve özgürlükler sorunlarıyla baş etmeye çalışan bir coğrafyada Türkiye Cumhuriyeti; insan haklarına saygılı, demokratik bir hukuk Devleti olma idealindedir. Bu gerilim platformunda demokrasi kültürü periyodik müdahalelere maruz kalmış bir parlamentonun, Devletin demokratik siyasal düzeni ile birlikte bu düzenin şahsı manevisinin, şahsında temsil edildiği Cumhurbaşkanının şahsi onur ve saygınlığını da özel koruma düşüncesinde olduğu vakıadır. Bununla birlikte aynı kanun vazıı, bu suçtan dolayı kovuşturma yapılmasını, suçların niteliği gereği bir kovuşturma koşulu olarak Adalet Bakanının iznine bağlamıştır. Böylece, Cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturabilecek her fiilin kovuşturulması gibi bir iradenin olmadığı ortaya konmak istenmiştir. Buna rağmen, son dönemde yaşanan terör olaylarına koşut olarak organize bir hareketin, normun koruduğu değerlere karşı süreklilik de içeren saldırı halinde olduğu da bilinen bir gerçekliktir. Açıklanan olgusal temelli değerlendirmelerin, 299. madde yönünden "demokratik bir toplumda gerekli tedbirler niteliğinde olup olmadığı" kriteriyle ilgili takdir marjını doğrudan etkilemekte olduğu söylenmelidir. B. Hukuki Değerlendirme Ankara Tren Garı meydanında yapılan terör saldırısında hayatını kaybedenlerin birinci ölüm yıl dönümü nedeniyle 10.10.2016 tarihinde düzenlenen etkinlik esnasında grupla birlikte sanığın da "Hırsız Katil ..." şeklinde slogan attığı Derece Mahkemeleri ve Özel Dairece kabul edilen dosyada; Bireyin kendini gerçekleştirmesine ya da aktüel bir tartışmayla ilgili olarak toplumun gelişmesine katkı sunması beklenen bir değer içermeyen incelemeye konu "Hırsız Katil ..." sözlerinin; kullanıldığı zaman ve mekân itibarıyla programın konu ve gündemi bağlamından uzak, eleştiriye matuf ya da kalıplaşmış sıradan slogan olmaktan öte, özellikle Cumhurbaşkanı yönünden olgusal bir temeli de bulunmayan, belirli olaylara telmihen marjinal gruplarca oluşturulmuş mütemadi bir organizasyonun parçasını teşkil eden değer yargısı olmasına, farklı görüşteki grupların bulunduğu ortamda toplumsal barış ve kamu düzeni açısından da ciddi risk barındırmasına nazaran, düşünce özgürlüğü ve eleştiri sınırları kapsamında değerlendirilemeyeceği düşünülmüştür. Şu hâle göre, bir hukuka uygunluk sebebi bulunmayan olayda, ifade ettikleri açık manaları itibarıyla doğrudan Cumhurbaşkanının şeref ve saygınlığına saldırı mahiyeti taşıyan sözlerin müsnet suçu oluşturacağı, uygulanan yaptırımın orantılılık yönünden Özel Dairece denetlenmesi gerektiği kabul edilmelidir. Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı yerindedir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Sayın çoğunluğun Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne ilişkin kararı yerinde değildir. Şöyle ki; Dosya kapsamına göre 10.10.2016 günü, 10... 'te Ankara Tren Garı meydanında yapılan terör saldırısı sonucu hayatını kaybeden 101 vatandaşın 1. ölüm yıl dönümü için düzenlenen etkinliğe katılan sanığın, etkinliğe katılan grupla birlikte 'Hırsız, katil ...' şeklinde slogan atarak Cumhurbaşkanına hakaret ettiği iddiasıyla dava açıldığı anlaşılmaktadır. Suç unsurları itibarıyla oluşmamıştır. Çünkü; Anayasa’nın ''Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti' kenar başlıklı 26. maddesi; 'Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar... Bu hürriyetlerin kullanılması,... başkalarının şöhret veya haklarının,... korunması ... amaçlarıyla sınırlanabilir… Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir.' hükmünü, Anayasa’nın 13. maddesi ise; 'Temel hak ve hürriyetler, ... yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, ... demokratik toplum düzeninin ... gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.' hükmünü içermektedir. Anılan düzenlemelere, öğreti ve yargısal uygulamalara göre ifade özgürlüğü, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Anayasa Mahkemesinin 07.02.2019 tarih ve ... numaralı kararı ile pek çok kararında ifade özgürlüğünün bir dereceye kadar abartıya ve hatta kışkırtmaya izin verecek şekilde geniş yorumlanması gerektiğini kabul etmiştir. Bu özgürlük, kişinin haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilmesi, düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir. Çoğunluğa muhalif olanlar da dâhil olmak üzere, düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve bu konuda başkalarını ikna etme çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesiyle olanaklı olmakla birlikte demokrasinin işleyişi için de yaşamsal önemdedir. Bu düzenlemelere nazaran Devletin düşünce açıklamasını yaptırıma tabi tutmama gibi negatif, etkili şekilde koruma gibi de pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu hak, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişimi için ana temeli oluşturmaktadır. İfade özgürlüğünü sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılaması ve orantılı bir müdahale olması gerekir. Müdahaleyi oluşturan tedbirin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığının kabul edilebilmesi için ise amaca ulaşmaya elverişli olması, başvurulabilecek en son çare ve alınabilecek en hafif önlem olarak kendisini göstermesi gerekmektedir. Ancak her hak gibi bu hak da sınırsız değildir. Bireylerin şeref ve itibarı, özel ve aile hayatı Anayasa'nın 17. maddesiyle korunan manevi varlık kapsamındadır. Devlet, bireyin manevi varlığının bir parçası olan şeref ve itibara keyfi olarak müdahale etmemek ve üçüncü kişilerin saldırılarını önlemek zorundadır. Yasalarımıza göre bu eylemler ceza hukukunda hakaret suçu olarak düzenlenmiş, özel hukukta ise tazminatı gerektiren haksız fiil sayılmıştır Yasal düzenlemelere ve Ceza Genel Kurulunun karalarına göre, iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır. Yine Anayasa Mahkemesi kararlarında ifade özgürlüğünün meşru bir amaç için, yasayla, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olarak (bunun için zorlayıcı sosyal ihtiyaç gerekir), ölçülü olacak ve özüne dokunmayacak şekilde (ifadenin türü, şekli, içeriği, açıklandığı zaman ve sınırlama sebeplerinin niteliğine bakılarak bu kriter test edilmektedir) sınırlandırılabileceği ifade edilmektedir. Burada ifade özgürlüğü ile bireyin şeref ve itibarının korunması çatışmakta, Devletin bunlar arasında denge kurması gerekmektedir. Bu dengeleme yapılırken şu nokta çok önemlidir; şöhret ve itibarı korunan kişi siyasetçi, kamu gücü kullanan veya topluma mal olmuş kişi ise bu koruma daha esnek olacak, sade vatandaş ise üst düzeyde yapılacaktır. Somut olayda, sanığın 10.10.2015 günü Ankara ilinde meydana gelen ve çok sayıda vatandaşın ölümü ile sonuçlanan patlamayı protesto etmek amacıyla toplanarak Cumhurbaşkanına yönelik sloganlar attığı anlaşılmış ve sanığın Cumhurbaşkanına hakaret suçundan cezalandırılmasına karar verilmiştir. Cumhurbaşkanına hakaret suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 299. maddesinde düzenlenmiş, hakaretin tanımı ise aynı yasanın 125. maddesinde yapılmıştır. Bu düzenlemeye göre hakaret; bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldırmak olarak tanımlanmıştır. Yargıtay uygulamalarına göre bir eylemin tahkir edici olup olmadığı, zamana, yere ve duruma göre değişmektedir. Kişilere yönelik ağır eleştiri ve veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu olarak değerlendirilmemesi gerekmektedir. Söz ve diğer davranışların hakaret suçunu oluşturabilmesi için açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek ağırlıkta somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir. Öncelikle belirtilmelidir ki, atılan sloganların rahatsız edici olduğu açık bir şekilde anlaşılmakla birlikte ifadelerin Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında özel bir önem atfedilen, ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirilmesi gerekmektedir. İnsanın serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, savunabilmesi ve yayabilmesi olarak kabul edilen, ifade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan ve toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturmaktadır. Anayasa'nın 26. maddesinde korunan düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti birçok uluslararası belgeye ve mahkeme kararına da konu olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin de yargılama yetkisini kabul ettiği AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen 'bilgi' ve 'fikirler' için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu pek çok kararında yinelemiştir. AİHM'e göre ifade özgürlüğü, yokluğu halinde 'demokratik bir toplum'dan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. Bununla birlikte, ifade özgürlüğü de mutlak ve sınırsız değildir. Bu hak kullanılırken bireylerin hak ve özgürlüklerini ihlal edecek tutum ve davranışlardan kaçınılması hem ulusal hem de uluslar arası mevzuatlarda yer almaktadır. Nitekim Anayasa'nın 26. maddesinde koruma altına alınan ifade özgürlüğü, aynı maddenin ikinci fıkrasında belirtilen sebeplerle sınırlandırılabilir. Dolayısıyla anılan madde ile Anayasanın 13. maddesine göre, ifade özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ancak kanunla yapılabilir ve demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz. Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci paragrafı, kamu makamlarının bu özgürlüğün kullanılmasına getirebilecekleri sınırlama rejimini düzenlemektedir. Önemi nedeniyle, ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler çok istisnai hallerde kabul görmekte ve Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci paragrafının öngördüğü sınırlama kayıtları dar yorumlanmaktadır. Bu nedenle, bir kamu makamının ifade özgürlüğüne yaptığı 'müdahalenin gerekliliği' mutlaka ikna edici bir şekilde açıklanmalıdır. Sözleşme’nin anılan maddesinde, belirtilen 'gerekli' olma koşulu, müdahalenin bir toplumsal ihtiyaç baskısına karşılık gelmesi ve özellikle izlediği meşru amaçla orantılı olması anlamına gelir. Bir müdahalenin bu kriterleri yerine getirdiği ve dolayısıyla haklı olduğu, ulusal makamların gösterdiği gerekçelerin 'ilgili ve yeterli' olmasıyla anlaşılabilecektir. Gerek Anayasa gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerine uygun davranılmaması, devletin pozitif ve negatif yükümlülüklerine aykırı hareket etmesi anlamına gelebilecektir. Zira, negatif yükümlülük kapsamında yetkili makamlar, zorunlu olmadıkça ifadenin açıklanmasını ve yayılmasını yasaklamamalı ve yaptırımlara tabi tutmamalı; pozitif yükümlülük kapsamında ise ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili korunması için gereken tedbirleri almalı ve denge unsurunu sağlamalıdırlar. Aksi takdirde AİHM, kişinin şeref ve itibarının haksız bir saldırı altında olmasına rağmen ulusal mahkemeler tarafından gereken ölçüde korunmadığı gerekçesiyle Sözleşme'nin 8. maddesi açısından ihlal kararı verebilmektedir. Zira AİHM açısından, başvuranların özel hayata saygı hakkı ve ifade özgürlüğü eşit derecede önemlidir. Denge unsurunun sağlanmasında içtihatlara göre göz önünde bulundurulması gereken temel ilkeler ise, başvuruya konu ifadelerin kamu yararına ilişkin tartışmaya katkısı, ifade sahibinin tanınırlığı ve daha önceki tutumları, ifadenin içeriği, şekli ve etkileridir. AİHM’e göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler eğer bir değer yargısı içermekte ve somut bir olgu isnadında bulunmuyorsa, değer yargılarını destekleyecek 'yeterli bir altyapının' mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir. Olgu isnadı içeren ifadeler konusunda ise, en azından ilk bakışta güvenilir görünen delil sunulması gerektiği kabul edilmektedir. Elbette ki, bu deliller sunulamadığı takdirde, AİHM, iddiaların gerçekliğinin kanıtlanmasını beklemektedir. Kendilerine belirli idari yetkiler verilmiş görevlilerin, sözlerine ve eylemlerine getirilen eleştirilere daha fazla hoşgörü göstermeleri gerektiği ise AİHM içtihatlarında kabul edilmektedir. AİHM, kamu görevlilerine karşı yapılmış hakaret içerikli ifadelerle ilgili bir başvuruda, başvuruya konu sözlerin, kamuoyunun söz konusu görevlinin performansına duyduğu güveni ortadan kaldırmaya yönelik gerçek bir tehlike meydana getirip getirmediğini incelemektedir. Sonuç olarak; davaya konu kalıplaşmış slogan şeklindeki sözler; mağdurun onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp rahatsız edici, nezaket dışı davranış niteliğindedir. Aksi düşünülecek olursa, suçla korunmak istenen değer ölçüsüz bir şekilde genişleyecek Anayasa ve ifade özgürlüğünü ön plana çıkaran evrensel hukuk düşüncesiyle bağdaşmayan bir yorum anlamına gelebilecektir. Bu itibarla, hakaret suçunun unsurlarının somut olayda oluşmadığı gözetildiğinde, Yargıtay 4. Ceza Dairesinin kararı yerinde olup Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmesi yerine, itirazın kabulü yönündeki sayın çoğunluğun kararına katılmıyorum." görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi de; benzer düşüncelerle, Karşı oy kullanmışlardır. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 25.03.2025 tarihli ve 8418-5638 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, 3- Dosyanın, uygulamanın denetlenmesi amacıyla Yargıtay 4. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 18.02.2026 tarihinde yapılan birinci müzakerede yasal ve yeterli çoğunluk sağlanamadığından 04.03.2026 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.