Yargıtay · 1. Ceza Dairesi

Yargıtay 1. Ceza Dairesi 2025/6191 E. 2026/3895 K. – Kasten Öldürme

Konu: Kasten Öldürme

Mahkeme
Yargıtay
Daire
1. Ceza Dairesi
Esas No
2025/6191
Karar No
2026/3895
Karar Tarihi
Konu
Kasten Öldürme

MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 2025/111 E., 2025/919 K. SUÇ : Kasten öldürme HÜKÜM : İstinaf başvurularının esastan reddi TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Temyiz isteminin esastan reddi ile hükmün onanması

İlk Derece Mahkemesince kurulan hükme yönelik istinaf incelemesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararın; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 286/1. maddesi uyarınca temyiz edilebilir olduğu, 260/1. maddesi gereği temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, 291/1. maddesi gereği temyiz isteminin süresinde olduğu, 294/1. maddesi gereği temyiz dilekçesinde temyiz sebeplerine yer verildiği, 298/1. maddesi gereği temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle, gereği düşünüldü:

I. HUKUKÎ SÜREÇ 1. Bakırköy 12. Ağır Ceza Mahkemesinin, 21.11.2024 tarihli ve 2023/128 Esas, 2024/621 Karar sayılı kararı ile sanık hakkında maktule yönelik kasten öldürme suçundan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı Kanun) 81/1, 53. maddeleri uyarınca müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluklarına karar verilmiştir. 2. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin, 12.06.2025 tarihli ve 2025/111 Esas, 2025/919 Karar sayılı kararı ile İlk Derece Mahkemesince kurulan hükme ilişkin sanık müdafii ve katılan vekilinin istinaf başvurularının 5271 sayılı Kanun'un 280/1-a maddesi uyarınca esastan reddine karar verilmiştir.

II. TEMYİZ SEBEPLERİ Katılan vekilinin temyiz sebepleri özetle; eksik inceleme ile hüküm kurulduğuna, tasarlayarak ve canavarca hisle kasten öldürme suçundan hüküm kurulması gerektiğine ilişkindir.

III. GEREKÇE Yargılama sürecindeki işlemlerin usûl ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan ve dosya kapsamına göre yeterli olduğu anlaşılan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterildiği, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eksik incelemenin bulunmadığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, kasten öldürme suçunun nitelikli hallerinin uygulanma koşullarının somut olayda oluşmadığı, yargılama sonucunda oluşan kanaat ve takdire göre ceza yaptırımının yasal bağlamda ve gerekçesi gösterilerek belirlendiği anlaşıldığından ileri sürülen temyiz sebeplerinin incelenmesinde hükümde hukuka aykırılık bulunmamıştır.

IV. KARAR Gerekçe bölümünde açıklanan nedenlerle İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin, 12.06.2025 tarihli ve 2025/111 Esas, 2025/919 Karar sayılı kararında katılan vekili tarafından öne sürülen temyiz sebepleri ve 5271 sayılı Kanun’un 289/1. maddesi ile sınırlı olarak yapılan temyiz incelemesi sonucunda hukuka aykırılık görülmediğinden 5271 sayılı Kanun’un 302/1. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy çokluğuyla TEMYİZ İSTEMİNİN ESASTAN REDDİ İLE HÜKMÜN ONANMASINA, Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304/1. maddesi uyarınca Bakırköy 12. Ağır Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 13.05.2026 tarihinde karar verildi.

KARŞI OY Olay tarihinde sanığın tespit edilemeyen bir nedenle maktulü önce bıçakla 4-5 defa bıçakladığı, maktulün kaçmaya başladığı, sanığın peşinden koştuğu, maktulün yere düşmesi üzerine tekme atıp orada bulunan büfeden satır alarak tekrar maktulün yanına gelip kafasına satırla vurarak öldürdüğü olayda, sanığın öldürme kastıyla hareket ettiği konusunda farklı bir görüş bulunmamakla birlikte, dosya kapsamındaki bilgi ve belgelere göre sanığın fiili işlediği sırada akıl sağlığının yerinde olmadığı ve bu nedenle sanık hakkında TCK m. 32/1 ve 57 uyarınca koruma ve tedavi amaçlı güvenlik tedbirine hükmedilmesi gerektiği kanaatiyle bu karşı oy yazısı yazılmıştır.

CMK m. 63’e göre, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren konularda bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verilmesi gerekmektedir. Buna göre, bir delilin değerlendirilmesi için bilimsel ve teknik bilgiye ihtiyaç olduğu durumlarda, hukukçu olan muhakeme makamı, delilin içeriği hakkında bilgi sahibi olmak amacıyla, bilimsel ve teknik bilgiye sahip uzman kişinin görüşünü almalıdır. Buna göre, uyuşmazlıkları çözmekle görevli muhakeme makamlarının özellikle hâkimin, hukuki bilgi ve tecrübesini aşan, ancak özel ve teknik bilgi ile çözümlenebilecek nitelikte bulunan sorunların çözümü için başvurabileceği bilimsel ve teknik bilgiye sahip bir kişiye ihtiyaç bulunmaktadır. CMK özel ve teknik bilgili gerektiren konularda bilirkişiye başvurulmasını zorunlu kılmakla yetinmemiş, pek çok maddesinde de uzmanlık gerektiren bazı konularda da bilirkişiye başvurulması gerektiğini açıkça düzenlemiştir. Çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişiye başvurulmasının zorunlu olduğu kabul edilmelidir. Zira çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren bir sorunun çözülememesi, maddi sorunun çözülemediği anlamına gelecektir. Bu nedenle bilimsel ve teknik bilgiye ihtiyaç olduğu durumlarda, bilirkişi raporu alınmadan hüküm verilmesi eksik inceleme nedeniyle hükmün hukuka aykırı olmasına neden olacaktır.

Bu bağlamda, kanımızca ceza muhakemesinde çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişi tayini konusunda takdir yetkisi tanınmamıştır. Dolayısıyla bilirkişi tayinine yetkili olan makamlar, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bir bilgi söz konusu olduğun bilirkişi atamak zorundadır. Üstelik bazı durumlarda bilirkişiye başvurma zorunluluğu kanunla veya temyiz mahkemesi içtihatları ile açıkça gösterilmiştir. Bilirkişiye başvurma zorunluluğunun kanunla düzenlendiği durumlarda, kanun koyucu bilirkişi incelemesi yaptırılması zorunluluğunu kendisi belirlemiş ve böylece bilirkişi incelemesi yaptırmaya yetkili olan makama, sorunun çözümünün uzmanlığı, özel ve teknik bilgiyi gerektirip gerektirmediği ve bilirkişi incelemesi yapılıp yapılmayacağı konusunda takdir yetkisi vermemiştir. Buna göre, bu durumlarda, çözümün uzmanlığı, özel ve teknik bilgiyi gerektirdiğini kabul ederek, bilirkişi incelemesi yapılması zorunludur. Örneğin, ceza mahkemelerinde sanığın şuurunun tetkiki amacıyla gözlem altına almada, ölünün adlî muayenesi ve otopside, zehirlenmelerde ve sahte para ve değerli kâğıtlar üzerindeki incelemelerde bilirkişiye başvurulmasının zorunlu olduğu CMK’da açıkça belirtilmiştir. Bu çerçevede, kabul edilmelidir ki, hâkim, sanığın şuurunun yerinde olup olmadığına kendisi karar veremez. Mutlaka uzman bir hekimin bilirkişiliğine başvurmaya mecburdur. Nitekim hâkimler, TCK m. 32’deki hükmün tatbiki bakımından bilirkişi incelemesi yaptırmaya mecburdurlar. Burada bilirkişi, mutlaka uzman bir hekim olacaktır. Bu konuda pratisyen hekimlerin bilirkişiliği kabul edilemez. Tıp bilimi uzmanlığı gerektirmekte ve bu bilgi tıp fakültesi mezunlarında mevcut olmakla beraber, şüphelinin akıl hastası olup olmadığının incelenmesi hususu özel bilgi gerektirdiğinden, bu konu üzerine ihtisas yapmış kişilere başvurmak gerekecektir. CMK m. 63/1’de çözümü “uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi” gerektiren hallerden bahsetmesini başka türlü anlamak mümkün değildir. Yine gözlem altına alınmaya ilişkin CMK m. 74/1’e göre, fiili işlediği yolunda kuvvetli şüpheler bulunan şüpheli veya sanığın akıl hastası olup olmadığını, akıl hastası ise ne zamandan beri hasta olduğunu ve bunun, kişinin davranışları üzerindeki etkilerini saptamak için; uzman hekimin önerisi üzerine, Cumhuriyet savcısının ve müdafiin dinlenmesinden sonra resmî bir sağlık kurumunda gözlem altına alınmasına, soruşturma evresinde sulh ceza hâkimi, kovuşturma evresinde mahkeme tarafından karar verilebilecektir.

Hiç şüphesiz ki, yaş tayini, cinsel suçlar, akıl hastalıkları, ölüm, otopsi, zehirlenmeler, yaralanma, vücut muayenesi, genetik incelemeler gibi uzmanlık gerektiren ceza muhakemesine ilişkin konularda resmi bilirkişilik bakımından en önemli kurum Adli Tıp Kurumudur. 15.7.2018 tarihli ve 4 sayılı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m. 2’ye göre, Adli Tıp Kurumu; adalet işlerinde bilirkişilik yapmak amacıyla kurulmuştur. Kararname m. 3/1-a’ya göre ise Adli Tıp Kurumu, mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklar ile Kurumun uygun gördüğü alanlarda kamu kurum ve kuruluşları tarafından gönderilen adlî tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmekle görevlidir. Kurumun taşra teşkilatı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m. 2/2’ye göre, Adalet Bakanlığınca Kuruma bağlı olarak kurulan Adli Tıp Kurumu grup başkanlıkları veya şube müdürlüklerinden oluşmaktadır. Adli Tıp Kurumu grup başkanlıkları bünyesinde bir veya daha çok adlî tıp ihtisas dairesi bulunmaktadır. Tek hekimin düzenlediği raporlar arasındaki çelişkilerin giderilmesinin gerektiği veya raporun yetersiz görüldüğü durumunda Adli Tıp Şube Müdürlüklerinden yeniden rapor alınması gerekmektedir.

Adli Tıp Kurumunun merkez yapılanması “Adli Tıp İhtisas Daireleri”, “Adli Tıp İhtisas Kurulları” ve “Adli Tıp Üst Kurulları” oluşturmaktadır. Adli Tıp ihtisas daireleri, morg, gözlem, kimya, biyoloji, ..., trafik, adlî bilişim olmak üzere yedi daire başkanlığından oluşmaktadır (m. 9). İhtisas daireleri, yargılama makamlarının doğrudan başvurusu üzerine resmi bilirkişi olarak inceleme ve araştırma yapmaktadır. Adli Tıp Kurumunda sekiz ihtisas kurulu bulunmaktadır (m. 8). İhtisas Kurulları; bilirkişilerce, ... ve Trafik İhtisas Dairelerinin tıpla ilgili olmayan raporları hariç olmak üzere adlî tıp ihtisas dairelerince ve adlî tabip veya adlî tıp uzmanlarınca verilip de mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklar tarafından yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayan ve aralarında çelişki olduğu belirlenen raporları inceleyip bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmekle görevlidir. Çelişkileri kesin olarak gidermek amacıyla görev yapan ve üç üst kuruldan oluşan Adli Tıp Üst Kurulları, Adli Tıp Kurumu Başkanının başkanlığında, ilgili adlî tıp ihtisas kurulları başkan ve üyelerinden oluşmaktadır. Adli Tıp Üst Kurullarına, daha önce Genel Kurula ait bir yetki olan, Adli Tıp Kurumunun değişik birimleri tarafından verilen çelişkili rapor ve görüşler ile adlî tıp ihtisas kurulları ile Adlî Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında çıkan çelişkileri kesin olarak karara bağlama görevi verilmiştir.

Bu çerçevede, Adlî Tıp Üst Kurulları; adlî tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayıp sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri; adlî tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri; adlî tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri; adlî tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri; adlî tıp ihtisas kurulları ile Adlî Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri, konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla incelemekte ve kesin karara bağlamaktadır (m. 16/1). Ancak ... İhtisas Dairesi ve Trafik İhtisas Dairesinin raporları Adlî Tıp Üst Kurullarında incelemeye alınmamaktadır. Bununla birlikte, bu dairelerden birinin verdiği raporlar ile diğer bilirkişi raporları arasında çelişki bulunması hâlinde mahkeme veya Cumhuriyet savcılıklarınca gerekçesi belirtilmek suretiyle talep edilmesi üzerine raporlar, ilgili ihtisas dairesinin en az yedi uzmanının katılımı ile oluşan genişletilmiş uzmanlar heyetince incelenecek ve kesin olarak karara bağlanacaktır (m. 16/2). Öte yandan, bilirkişiye başvurmak zorunluluğu ile bilirkişinin bildirdiği görüşle hakimin bağlı olması farklı hususlardır. Delillerin serbest değerlendirilmesi ilkesinin gereği olarak, kural olarak bilirkişi raporlarının hakimi bağlamadığı kabul edilmelidir. Ceza muhakemesinde geçerli olan vicdani ispat sisteminde, kanuni ispat sisteminden farklı olarak hiçbir delilin yargılama makamını bağlaması söz konusu değildir ve delil ve bu arada delil değerlendirme araçları, bunlara ilişkin yasaklar bulunmadığı sürece serbestçe değerlendirilmelidir. Vicdani ispat sistemi, hem delil serbestisini hem de delillerin değerlendirilmesi serbestisini ifade etmektedir. Vicdani ispat sisteminde bilirkişi görüşünün değeri, diğer delillerin değeriyle aynıdır. Aksi düşünce bilirkişi görüşünün onu isteyen makamı bağlayacağı anlamına gelir ki, bu sonuç bilirkişilik kurumuyla bağdaşmaz. Bu nedenle özel ve teknik bilgiyi gerektiren konularda bilirkişi raporu çok önemli bir işlev görse de, bu rapor hakimlerin vicdani kanaatlerinin oluşumuna yardım edici nitelikte kabul edilmelidir. Özel ve teknik bilgi gerektiren hususlarda bilim ve tecrübe kurallarını delillere uygulama görevi hakim yerine bilirkişiye verilmiştir. Ancak bu durum bilirkişinin hakim yerine geçmesi anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla hakim kararında sadece bilirkişi raporuna atıf yapmakla yetinmemeli, bilirkişi raporunu denetleyerek, neden kabul ettiğini gerekçeleriyle açıklamalıdır.

Bu durum, başvurma zorunluluğu olan resmi bir bilirkişi raporları ile kanunlarda kesin olduğu belirtilen resmi kurum raporları bakımından da geçerlidir. Nitekim CMK m. 67/5’e göre hakim, Adli Tıp Kurumunun kesin olarak verdiği raporu yeterince kanaat verici nitelikte görmemesi durumunda, ikinci kez rapor alabilecektir. Bu nedenle bilirkişi raporunun hatalı olduğunu düşünen hakimin, ikinci bir bilirkişiye başvurması, hatta kolay olmamakla birlikte gerekçelerini açıklayarak bilirkişi raporunun aksine karar vermesi de mümkündür. Bu nedenle yukarıda belirttiğimiz üzere Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m. 16/1 uyarınca, Adli Tıp Üst Kurullarına verilen, Adli Tıp Kurumunun değişik birimleri tarafından verilen çelişkili rapor ve görüşler ile adlî tıp ihtisas kurulları ile Adlî Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında çıkan çelişkileri kesin olarak karara bağlama görevinin Kurumun iç işleyişi açısından sorunun kesin biçimde sonuçlanması olarak anlaşılmalıdır. Yine söz konusu Kararname m. 16/2 uyarınca, ... İhtisas Dairesi ve Trafik İhtisas Dairesinin raporları ile diğer bilirkişi raporları arasında çelişki bulunması hâlinde, mahkeme veya Cumhuriyet savcılıklarınca gerekçesi belirtilmek suretiyle talep edilmesi üzerine raporlar, ilgili ihtisas dairesinin en az yedi uzmanının katılımı ile oluşan genişletilmiş uzmanlar heyetince incelenecek ve kesin olarak karara bağlanacaktır. Aynı durum bu hüküm bakımından da geçerlidir. Yani aynı olayla ilgili bir daha Adli Tıp Kurumdan görüş istenemeyecektir. Söz konusu hükümler çerçevesinde rapor veya görüşlerin kesin olarak karara bağlanması, Kurumun iç işleyişi açısından sorunun kesin biçimde sonuçlanması olarak anlaşılmalıdır. Aksi düşünce bilirkişi görüşünün onu isteyen makamı bağlayacağı anlamına gelir ki bu sonuç bilirkişilik kurumuyla bağdaşmaz. Dolayısıyla kanun koyucu bilirkişi raporu alınmasına ilişkin zorunluluğu bir yerde sona erdirmek amacıyla Üst Kurulların, raporlar arasındaki çelişkileri nihai olarak karara bağlayacağı yönünde düzenleme yapmıştır.

Bununla birlikte kabul edilmelidir ki, bilirkişinin bilimsel metotlarla elde ettiği deliller, delillerin serbest değerlendirilmesi ilkesinin sınırlarını zorlamaya başlamıştır. Örneğin öldürülen kişinin tırnakları arasında bulunan deri parçasının sanığa ait olduğu bilirkişi raporuyla bilimsel olarak ispatlandığında hâkimin bunu reddetmesi mümkün değildir. Buna göre, DNA analizi, kandaki alkol veya uyuşturucu maddenin varlığı gibi bilimsel incelemeler sonucu elde edilen sonuçların doğruluğunun hakim tarafından sorgulanması mümkün değildir. Bu bağlamda, tamamen objektif nitelikte olan bilimsel delilleri ortaya koyan bilirkişi raporlarının, kural olarak, hakimi bağlaması bilimsel bir zorunluluk olarak kabul edilmelidir. Ancak tüm bilirkişi raporlarının bu çerçevede değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu noktada bilimsel tecrübe kurallarına göre elde edilen delillerin ceza muhakemesindeki değerine ilişkin ikili ayrım yapılmalıdır. Bazı bilimsel deliller tamamen objektif nitelikte olduğundan, yani aksinin ispatı mümkün olmadığından, delilin elde edilişinde bir şüphe olmadıkça, hakimi bağlamalıdır. Örneğin sanığın kanında uyuşturucu madde tespit edilmesi veya DNA analizi sonucu olay yerinde bulunan kanın sanığa ait olduğunun belirlenmesi gibi bilimsel tecrübe kurallarıyla elde edilen deliller, tamamen objektif nitelikte olması nedeniyle bağlayıcı kabul edilmelidir. Buna karşılık sübjektif yönü olan bilimsel mütalaa (kanaat) niteliğindeki deliller, hakimi bağlayıcı kabul edilmemelidir.

Bu bağlamda, hakimden, özel ve teknik bilgi içeren hususlara ilişkin bir denetim yapması beklenemese de, hakimin mütalaa (kanaat) niteliğindeki bilirkişi raporlarını, dosya kapsamındaki bilgi ve belgelere göre akla, mantık kurallarına ve genel yaşam tecrübesine göre denetimden geçirmesi gerekir. Yine hakim bilirkişi raporundaki hata, eksiklik veya çelişkileri gidermeden, bu görüşü hükme esas almamalıdır. Bu nedenle hakimin, bilirkişi görüşünü ve gerekçelerini, akla, mantık kurallarına ve genel bilgilere aykırı veya hatalı, eksik veya çelişkili bulması halinde, ya ek görüş almalı ya da ayrı bir bilirkişiden görüş istemelidir. Zira, bilirkişi görüşünü yeterli görmeyen, ancak kendisi de bir kanaate ulaşamayan hakim, yeniden bilirkişi incelemesi yaptırmalıdır. Hatta birden fazla bilirkişiden görüş almasına rağmen, gerekçelerini göstererek bunlar arasında bir tercih de bulunamayan hakim de, yeni bir bilirkişinin görüşüne başvurmalıdır. Ancak, bilirkişi görüşünü yeterli görmeyen hakim, her zaman yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırmak zorunda değildir. Hakimin yeterli buluncaya kadar bilirkişi incelemesi yaptırmak zorunda olduğunun kabulü, hükmün bilirkişi tarafından verilmesi anlamına gelir. Bu nedenle hakim, mantık kuralları ve genel yaşam tecrübelerinden bilirkişinin vardığı sonuçların yanlış olduğunu kanısında ve kendisi de soruna ilişkin bir kanaate varmış ise, bunun gerekçelerini ortaya koymak suretiyle bilirkişi görüşüne aykırı bir karar verebilmelidir. Aksinin kabulü bilirkişinin yargı yetkisini kullandığı anlamına gelir ki, bu Anayasanın ve yargı bağımsızlığının açık bir ihlali olur. Buna göre birden fazla bilirkişi görüşü alan hakim, bu görüşlerden birini tercih edebileceği gibi, bu görüşlere aykırı şekilde kendi kanaatiyle de karar verebilecektir. Ancak, delillerin serbest değerlendirilmesi keyfilik anlamına gelmediğinden, raporun kabul edilmesi veya reddedilmesi durumunda da, buna ilişkin gerekçenin gösterilmesi zorunludur. Olay öncesinde sanık hakkında;

1. İstanbul Prof. Dr....Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 23/07/2019 giriş tarihli, 05/08/2019 çıkış tarihli raporunda sanığa “Şizoafektif bozukluk” tanısı konulduğu, 2. ... Prof. Dr....Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 24/12/2019 tarihli, 10094 sayılı sağlık kurulu raporu ile sanık hakkında; şizoaffektif bozukluk saptandığı, bu durumuyla ayırt etme gücünden yoksun olduğu, sürekli bakıma muhtaç olduğunu, kendisine bir vasi atanmasının gerektiği ve mahkemede dinlenmesinde yarar bulunmadığı yönünde oybirliğiyle tıbbi kanaate varıldığı, 3. Söz konusu rapor üzerine hakkında görevliye direnme suçunu işlediği iddiasıyla açılan davada Büyükçekmece 2. Asliye Ceza mahkemesi tarafından suç tarihinde işlediği suç yönünden ceza ehliyetinin bulunmadığı gerekçesiyle sanık hakkında TCK m. 32/1 uyarınca ceza verilmesine yer olmadığı kararı verildiği, Olay sonrasında sanık hakkında; 1. Adalet Bakanlığı ... 3 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü Psiko-Sosyal Yardım Servisinin 20/12/2022 tarihli, 2022/396 sayılı yazısının “Yapılan bireysel görüşme sonucunda Psikotik Bozukluk (?) belirtilerine rastlanıldığı ve hastanın Psikiyatrik muayeneye ihtiyacı olduğu düşünüldüğünden psikiyatrik muayene için Ceza İnfaz Kurumu Tabipliğine sevki uygun görüldü. Mevcut ilaç kullanımının olduğunu beyan etmiştir.” şeklinde olduğu,

2. .... Ceza İnfaz Kurumu ... Hastanesinin 25/01/2023 tarihli hasta muayene bilgileri formunun “Psikoz hastası, hezeyanları var. Tedavi: Diazem 1x1 IM. Psikiyari pol takiplerine devamı önerilir.”şeklinde olduğu, 3. ... Ceza İnfaz Kurumu ... Hastanesinin 25/01/2023 sevk tarihli yazısının “Tanı: Organik Olmayan Psikoz, tanımlanmamış. Sevk açıklama: Tedavi uyumu bozuk, kişisel bakımı kötü, dezorganize hostil davranışları kendisine zarar verme davranışları olan hastanın tedavisinin (yatış?) değerlendirilmesi için sevki uygun görülmüştür.” şeklinde olduğu,

4. ... Prof. Dr.... Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 08/03/2023 tarihli sağlık kurulu raporunda oy birliği ile sanığın, 15/12/2022 tarihinde işlediği iddia edilen 'Kasten öldürme' suçu esnasında 'Şizoafektif Bozukluk' denilen psikiyatrik hastalığın etkisinde olduğu, işlediği öne sürülen fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamadığı ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin önemli derecede azalmış olduğu, dolayısıyla işlediği öne sürülen suça yönelik ceza sorumluluğunun olmadığı, hakkında 5237 sayılı TCK'nın 32/1 maddesinin tatbiki ile TCK'nın 57 maddesi gereğince koruma ve tedavi amaçlı akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanmasının uygun olduğu tıbbi kanaatine varıldığı,

5. ... Prof. Dr....Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 01/06/2023 tarihli raporda halen tedavisinin devam ettiğinin bildirildiği, 6. Gözlem İhtisas Dairesinin 20/09/2023 tarihli raporunda sanığın (Kasten Öldürme) suçuna karşı ceza sorumluluğunun tam olduğunun bildirildiği, 7. Adli Tıp 1. Üst Kurulunun 30.7.2024 tarihlin raporda sanığın ceza sorumluluğunun tam olduğunun belirtildiği, Anlaşılmaktadır.

Yukarıda açıklandığı üzere, somut olayda sanığın akıl sağlığına ilişkin farklı raporların ve kanaatlerin bulunması ve olayın gerçekleşme şekli dikkate alındığında kesin nitelikteki Üst Kurul kararının hakim tarafından denetlenmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Zira Üst Kurulun raporuna göre akıl sağlığı yerinde olan bir kişinin maktulü sebepsiz yere öldürmesinin hayatın olağan akışı içinde açıklanması mümkün değildir. Nitekim dosya kapsamında sanığın maktulü öldürmesini gerektirebilecek hiçbir neden ortaya konulmamıştır. Buna karşılık dosyada sanığın fiili akıl hastalığının etkisi altında işlediğine ilişkin göz ardı edilmesi mümkün olmayan kuvvetli deliller bulunmaktadır.

Bu bağlamda, her ne kadar yasal olarak kesin nitelikte olan Üst Kurul Raporunda sanığın suçu işlerken akıl sağlığının yerinde olduğu sonucuna varışmış olsa da, akıl sağlığı yerinde olan bir kişinin hiçbir neden olmadan bir kişiyi canice öldürmesinin hayatın olağan akışına uygun olmaması yanında, sanığın olayı gerçekleştirme nedenine ilişkin olarak, “Ben ... isimli ... bulunan işyerinde çalışırım. İş yeri abim ...'na aittir. Ben eşimden 4-5 sene önce boşandım. 2017 yılından beri görüşmüyorum. Eşim ile beraber olduğumuz sırada kızımın bazı davranışları beni rahatsız ediyordu. Telefonunda sanatçıların resimlerini görüyordum. Davranış bozuklukları vardı. Ürkek davranıyordu. Bu tarihten 10 yıl kadar önce ben bir şahsı evimde misafir etmiştim. İsmini bilmiyorum. Bu şahıs 4-5 gün önce benim çalıştığım büfeye gelmeye başladı. Ben internette bir video görmüştüm. Cinsel ilişki yaşanan bir videoydu. Videodaki bayan şahsı ben eşime benzettim. Ancak eşim ile görüştüm. Kendisinin başka birisi tarafından rahatsız edilip edilmediğini sordum. Bana o zaman rahatsız olduğu bir durum olmadığını söylemişti. Ancak ben videoyu izleyince eşime şantaj yapıldığını düşünmeye başladım. On yıl önce evimde bir gece kalan 4-5 gün öncesinden beri yanında başka şahıslar ile büfeye gelen şahıstan kuşkulanmaya başladım. Dün kuşkulandığım kişinin de içerisinde bulunduğu üç kişiyi büfenin önünde görünce dayanamadım. Fıttırdım. Kendi kendime ben mehdiyim. Bunlar kızımı sikmiş, ailemi sikmiş, aileme şantaj yapmışlar ve şimdi de iş yerimin önüne gelip beni rahatsız ediyorlar diye düşündüm ve sonra büfeden bıçağı alıp üç kişiden birisine bıçağı salladım. Üç kişinin içerisinde yukarıda bahsettiğim kuşkulandığımı söylediğim şahıs yoktu. O olmayınca ben de üç kişiden birisine salladım. Ancak büfede çalışanlar bıçakları köreltmişler. Büfede çalışanlarda diğer üç kişi ile beraber hareket ediyor. Ben vurayım birisini öldüreyim diye düşündüm ve vurdum. Keşke olmasaydı. Artık yapacak bir şey yok, elimden bir şey gelmez, ben Deccal değilim, Mehdiyim. Ben iyi bir insanım, Resulullahın soyundan geliyorum.” şeklinde beyanda bulunmuş olması, olaydan sonra suçu işlerken sanığın akıl sağlığının yerinde olmadığına ilişkin uzman raporları karşısında, sanığın akıl hastası olmadığına ilişkin Üst Kurulun kararının hükme esas alınmasının akla, mantığa ve yaşam tecrübesine göre mümkün olmadığı kanaatiyle sanık hakkında TCK m. 32/1 ve 57 uyarınca güvenlik tedbirine hükmedilmesi gerekirken cezalandırılmasına ilişkin kararı onaylayan Daire kararına muhalif kalınmıştır.

Atıf: Yargıtay 1. Ceza Dairesi, E. 2025/6191, K. 2026/3895, T. 13.05.2026, www.arakarar.com/karar/yargitay-1-ceza-dairesi-2025-6191-e-2026-3895-k-58e7522024dc