Bölge Adliye Mahkemesi ·

Bölge Adliye Mahkemesi 2026/1135 E. 2026/1747 K.

Mahkeme
Bölge Adliye Mahkemesi
Esas No
2026/1135
Karar No
2026/1747
Karar Tarihi

T.C.

İSTANBUL

BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ

57. HUKUK DAİRESİ

DOSYA NO: 2026/1135

KARAR NO: 2026/1747

TÜRK MİLLETİ ADINA

BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI

İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ : BAKIRKÖY 8. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ

TARİHİ: 05/03/2026

NUMARASI: 2026/179 Esas, 2026/180 Karar

DAVANIN KONUSU: Hatalı tıbbi uygulama (malpraktis) iddiasına dayanan

maddi ve manevi tazminat istemi

DAVA TARİHİ : 27/10/2025

BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ

KARAR TARİHİ:07/07/2026

KARAR

Taraflar arasındaki davada; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik verilen karara karşı davacı vekili tarafından süresinde istinaf yoluna başvurulduğundan, dosyanın tevdi edildiği Dairemiz Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra, yapılan müzakerede dosya üzerinden heyetçe yapılan inceleme ve değerlendirme sonunda;

GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Müvekkili ...ın bel fıtığı rahatsızlığı nedeniyle 15.05.2023 tarihinde ... olarak bilinen ....A.Ş.-... Şubesinde davalı Uzm. Dr. ...tarafından ameliyat edildiğini, müvekkilinin ameliyat sonrası ayağını oynatamadığını fark ettiğini, doktorun platin vidalarının “fazla sıkıldığını” beyan ederek aynı gün 18:30’da ikinci bir ameliyat yaptığını, bu durumun ilk operasyonun hatalı olduğunu açıkça gösterdiğini, her iki operasyon sonrasında da müvekkilinin vücudunda kalıcı hasar, ağrı, şekil bozukluğu ve hareket kısıtlılığı meydana geldiğini, müvekkilinin yapılan müdahale sonrasında doktorun tüm medikal ve fizik tedavi tavsiyelerine uymasına rağmen herhangi bir iyileşme gösteremediğini, davalı hastanenin yaşanan olay sonrasında olağan dışı biçimde müvekkiline ücretsiz fizik tedavi imkânı sağladığını, özel hastanelerde bu tür ücretsiz hizmet sunulması olağan olmayıp bu durumun davalı hastane ve hekimin hatalı uygulamanın farkında olduğunu gösterdiğini, müvekkilinin Şubat 2025’te başka bir hastaneye başvurduğunda, yapılan tetkikler sonucunda beline takılan platinin kırıldığının tespit edildiğini, müvekkilinin sağlık durumunun giderek kötüleştiğini, bedeninde kalıcı hasar meydana geldiğini, yaşam kalitesinin düştüğünü ve müvekkilinde psikolojik travma oluştuğunu, davalı ...'ın tıbbi müdahalesinde mesleki özen, dikkat ve bilgi yükümlülüğünü ihlal ettiğini, davalı hastanenin ise kendi bünyesinde görev yapan hekimden dolayı hizmet kusuru kapsamında müteselsilen sorumlu olduğunu belirterek, HMK 107. madde kapsamında şimdilik, 100,00.-TL sürekli iş göremezlik, 100,00.-TL geçici iş göremezlik, 100,00.-TL geçici bakıcı gideri, 100,00.-TL tedavi gideri ve 250.000,00.-TL manevi tazminat olmak üzere toplam 250.400,00.-TL tazminatın (davalı sigorta şirketi yönünden poliçe limiti ile sınırlı olmak ve manevi tazminat yönünden sorumluluğu olmamak kaydıyla) davalılardan temerrüt tarihinden itibaren işleyecek ticari avans faiziyle tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı ... Anonim Şirketi ve ...vekilinin cevap dilekçesi özetle; davacıya yapılan tıbbi müdahaleler vakıf üniversitesi hastanesinde gerçekleştirildiğinden huzurdaki davanın çözümünde idari yargının görevli olduğunu, ... Hastanesinin bir vakıf üniversitesi hastanesi olduğu için, müvekkili şirket ve müvekkili hekim aleyhine adli yargıda dava açılamayacağını, ...Üniversite hastanesi, uzman hekimleri, sağlık çalışanları ve tıbbi ekipmanları ile örnek bir sağlık kuruluşu olduğu gibi müvekkili hekimin de ehil, deneyimli ve bilgili bir meslek erbabı olduğunu, hastanenin her biri kendi branşında yetkin, uzman ve tecrübeli doktorlar ile sağlık çalışanlarını bünyesinde barındıran, ileri düzey teknolojik altyapıya ve modern tıbbi ekipmanlara sahip köklü bir sağlık kuruluşu olduğunu, dava dilekçesinde yer alan tüm iddiaların asılsız olduğunu, hukuki ve fiili gerçeklerle de bağdaşmadığını, davacı yana, tıp standartlarına ve hekimlik etik kurallarına uygun şekilde tıbbi müdahalede bulunulduğunu belirterek davanın usulden ve esastan reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Eldeki davanın mahkemenin 2025/923 Esas sayılı dosyasından tefrik edilerek yukarıdaki esas sırasına tevzi edildiği görülmüştür.

İlk derece mahkemesince; "...1-Davacının davalı ... Anonim Şirketi'ne karşı açmış olduğu davanın yargı yolu caiz olmadığından REDDİNE

2-Davacının davalı ...'e karşı açmış olduğu davanın husumet yokluğu nedeniyle REDDİNE..." karar verilmiş olup, bu karara karşı davacı vekili süresinde içerisinde istinaf kanun yoluna başvurmuştur.

Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; İlk derece mahkemesinin vermiş olduğu görevsizlik ve husumet yokluğu kararlarının, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve yerleşik Yargıtay ile Uyuşmazlık Mahkemesi içtihatlarına açıkça aykırı olduğunu, davalı hastane özel hukuk tüzel kişisi olup uyuşmazlığın çözüm yerinin adli yargı olduğunu, mahkemece davalı ... Anonim Şirketi'nin işlettiği hastanenin kamu tüzel kişisi olduğu ve uyuşmazlıkta idari yargının görevli olduğu belirtilmişse de, bu değerlendirmenin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu, davalı şirketin, açıkça bir özel hukuk tüzel kişisi olduğunu, vakıf üniversiteleri ile bağlantılı hastanelerin hukuki statüsü ve bu kurumlarda sunulan sağlık hizmetlerinden kaynaklanan uyuşmazlıklar da adli yargının görevli olduğu hususunun yüksek mahkeme kararlarıyla sabit olduğunu, davalı hekim ile müvekkili arasındaki ilişki vekalet sözleşmesi olup husumetin davalı hekime yöneltilmesi gerektiğini, ilk derece mahkemesinin davalı hekim Uzm. Dr. ...'in kamu görevlisi olduğu varsayımıyla davanın husumet yokluğundan reddine karar verdiğini, ancak davalı hekim, özel hukuk tüzel kişisi olan davalı şirkete ait hastanede çalışmakta olup, taraflar arasındaki ilişkinin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kapsamında vekalet sözleşmesi olduğunu, tefrik edilen diğer Bakırköy 8. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2025/923 E. sayılı asıl dosyadaki davalı Sigorta Şirketinin varlığı ve zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamındaki talepler dikkate alındığında eldeki davada adli yargının görevli olduğunu, davalılar arasında bir özel hukuk tüzel kişisi olan sigorta şirketinin bulunması ve taleplerinin bir kısmının sigorta poliçesine dayanması, uyuşmazlığın çözüm yerinin adli yargı (Asliye Ticaret Mahkemesi) olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtladığını, yerel mahkemenin bu hususu göz ardı ederek verdiği görevsizlik kararının usul ve yasaya açıkça aykırı olduğunu belirterek ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılmasına karar verilmesini karar verilmesini talep etmiştir.

Davalılar vekili istinafa cevap dilekçesinde özetle; davacı tarafın haksız istinaf taleplerinin reddini, yargılama giderleri ve vekâlet ücretinin davacı üzerine yüklenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Değerlendirme:

Dava, tıbbi uygulama hatası (malpraktis) iddiasına dayanan maddi ve manevi tazminat isteminden ibarettir.

İlk derece mahkemesince; "... davalı üniversite 2547 sayılı yükseköğretim kanunu gereğince kurulmuş bir vakıf üniversitesi olup vakıf üniversiteleri aayasanın 130 ve 2547 satuku yükseköğretim kaanunun ek 2. maddesi gereğince kamu tüzel kişisidir. dolayısıyla davalı üniversite kamusal kurallar çerçevesinde faaliyet göstermekte olup eylem ve işlemleri de kamusal nitelikte ve kamu hizmeti kavramı çerçevesindedir. kamu hizmetinin görülmesi sırasında ve hizmet kusurundan doğan zararların gideriminde ise idari yargı görevlidir.

Görev sorunu, kamu düzenine ilişkin olup açıkça veya hiç ileri sürülmese bile yargılamanın her aşamasında kendiliğinden gözetilir. kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken kişilere zarar vermesi, ilgili kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. bu durumda sorumlu, kamu görevlisinin emrinde çalışmakta olduğu kamu kurumu olup dava o kurum aleyhine açılmalıdır. (tc anayasası 40/ııı, 129/v, 657 sy. k.13, hgk 2011/4-592 e., 2012/25 k.) bu konuda yasal düzenlemeler, emredici hükümler içermektedir. diğer yandan sorumluluk hukukunun temel ilkeleri açısından bakıldığında da; bu şekilde düzenlemenin mevzuatta yer almış olması zarar görenin zararının karşılanması yönünde önemli bir teminattır. davaya konu edilen olayda; davalı üniversite hastanesinde doktor olarak çalışan ve kamu görevlisi olan diğer davalının hatalı tedavi yaptığı, bu nedenle zarar oluştuğu iddia edilmektedir. anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı devlet memurları kanunu'nun 13/1. maddesi gereğince; kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen koşullara uygun olarak, idare aleyhine açılabileceğine göre; adı geçen davalıya husumet yöneltilmesi mümkün değildir..." gerekçesiyle;

"1-Davacının davalı ... Anonim Şirketi'ne karşı açmış olduğu davanın yargı yolu caiz olmadığından reddine

2-Davacının davalı ...'e karşı açmış olduğu davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine," karar verilmiş olup, bu karara karşı davacı vekili tarafından süresi içerisinde istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.

Hukuk Muhakeme Kanununun 341. maddesi gereğince istinaf kanun yolu açık olan ve istinaf incelemesi açısından yasal şartları taşıdığı anlaşılan eldeki davada; istinaf incelemesi, Hukuk Muhakeme Kanunu'nun 355. maddesinin amir hükmü gereğince resen nazara alınması gereken ve kamu düzenine aykırılık teşkil eden haller dışında; taraflarca yargılama aşamasında ileri sürülen iddia ve savunma kapsamında kalan ve istinaf dilekçesinde ortaya konulan istinaf sebepleri ile sınırlı olarak ve takdiren duruşmasız yapılmıştır.

İstinaf sebeplerinin değerlendirilmesi;

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 13.05.2015 Tarih, 2014/13-566 Esas ve 2015/1339 Karar sayılı ilamında da değinildiği üzere; Vakıf üniversiteleri, kazanç amacı olmamak şartı ile mali ve idari konular dışında akademik çalışmalar, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden Devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumları için Anayasada belirtilen hükümlere tabi olarak Yükseköğretim Kurulunun görüş ve önerisi üzerine kanunla, tüzel kişiliği haiz olmak üzere kurulmakta olup; bu tüzel kişiliğin de, gerek 2809 sayılı Kanun hükümleri ve gerekse Anayasa Mahkemesi kararı uyarınca kamu tüzel kişiliği niteliğinde olduğu tartışmasızdır. İdari rejime dayalı olarak düzenlenmiş bulunan Türkiye'nin yönetim yapısında, kamu tüzel kişiliği idari yargının görev alanının belirlenmesinde kullanılan ölçütlerden bir tanesidir. Kamu tüzel kişilerinin kuruluş amacı kamu yararı; faaliyet konuları ise, kamu hizmetidir.

Bu haliyle kamu tüzel kişisi olarak kanunla kuruldukları ve kamu hizmeti sundukları tartışmasız olan vakıf üniversitelerinin hastanelerinin, Devlet üniversiteleri hastanelerinden farklı tutulması hukuken olanaksızdır. Bu bağlamda, sağlık hizmetinin sunulmasından kaynaklanan zararların da, tazmin sorumluluğunun doğup doğmadığının, idari yargı yerince hizmet kusuru ilkesi kapsamında incelenerek karar verilmesi gerekir."

Nitekim Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 31.05.2017 tarih, 2017/2642 Esas ve 2017/3533 Karar sayılı kararında aynı hususlara değinilmiştir.

Uyuşmazlık Mahkemesinin 28.11.2022, 2022/575 Esas ve 2022/609 Karar sayılı Adana Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi ile Adana 2. İdare Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlığının giderilmesine yönelik ilamında da; "... Vakıf üniversiteleri, devlet tarafından, kanunla ve kamu tüzel kişisi olarak kurulmaktadır. Kanunla kurulma zorunluluğunun doğal sonucu olan “kamu tüzel kişiliği” niteliği, üniversitelerin yapısına has bir özellik olduğundan, vakıflar tarafından kurulan üniversitelerin ve bu üniversitelere bağlı kurumların, örneğin tıp fakültesi veya araştırma hastanelerinin de kamu tüzel kişiliğine sahip olduğu açıktır. Davalı Başkent Üniversitesi de anılan mevzuat hükümleri çerçevesinde 2809 sayılı Kanun'un Ek 33. maddesi ile vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlere tabi olmak üzere kamu tüzel kişiliğine sahip olarak kurulmuştur. Bu duruma göre, ...kamu hizmetini yürüttüğü sırada kişilere verdiği zararın tazmini istemiyle açılan bu davada, kamu hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya başka nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının saptanması gerekmektedir. Bu hususların saptanması ise idare hukuku ilkelerine göre yapılabileceğinden, 2577 sayılı Kanun'un 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi kapsamında bulunan tam yargı davasının görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevlidir." şeklinde karar verildiği anlaşılmaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.11.2016 tarih, 2014/4-1334 Esas ve 2016/1067 Karar sayılı ilamında da değinildiği üzere; eldeki davanın kamu görevlisinin hizmet kusurundan mı, yoksa kişisel kusurundan mı kaynaklandığı, burada varılacak sonuca göre; davalılara husumet yöneltilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Kamu personelinin mali sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler öncelikle Anayasa olmak üzere ilgili kanunlarında yer almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması” başlıklı 40. maddesinin ek fıkrası (03/10/2001-4709 s.K./16. m.) uyarınca “…Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır” hükmünü içermektedir.

İdareye karşı yargı yolunu düzenleyen “Yargı Yolu” başlıklı 125. maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesinde: “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır”; son fıkrasında da “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür” şeklindedir.

Kamu görevlilerinin görev ve sorumluluklarını düzenleyen 129. maddesinin birinci fıkrasında: “Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler” Beşinci fıkrasındaki düzenleme ile de, “Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir” hükümleri yer almaktadır.

Anayasa’nın bu hükümleri ile amaçlanan, memur ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu davrandıklarından bahisle haklı ya da haksız olarak yargı mercileri önüne çıkarılmasını önlemek, kamu hizmetinin sekteye uğratılmadan yürütülmesini sağlamak ve aynı zamanda zarara uğrayan kişi yönünden de memur veya diğer kamu görevlisine oranla ödeme gücü daha yüksek olan devlet gibi bir sorumluyu muhatap kılarak kamu düzenini korumaktır.

Bu anayasal hükümlere paralel düzenleme 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun, 12.05.1982 tarih ve 2670 sayılı Kanunun 6. maddesi ile değişik, 13. maddesinde yer almaktadır. Anılan Kanunun değişik birinci fıkrasında; “Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veya muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kağıtların ilgili personel tarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibat sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır” hükmü öngörülmüştür.

Görülmektedir ki, Anayasa'nın 40/3, 125/son ve 129/5. maddeleri ile uygulamanın çerçevesi net olarak çizilmiş; “memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak rücu edilmek şartı ile idare aleyhine açılabileceği” açıkça ifade edilmiştir.

Diğer taraftan uyuşmazlığın çözümünde Anayasa’nın 129/5. maddesinde yer alan “yetkilerini kullanırken işledikleri kusur” ifadesinden ne anlaşılması gerektiğinin belirlenmesi önem taşımaktadır ki, bu noktada “kusur” ile ilgili açıklama yapılmasında yarar vardır.

Kusurun kanunlarımızda tanımı yapılmamıştır. Uygulama ve öğretide kabul görmüş tanıma göre kusur, hukuk düzenince kınanabilen davranıştır. Kınamanın nedeni, başka türlü davranma olanağı varken ve zorunlu iken, bu şekilde davranılmayarak, bu tarzdan sapılmış olmasıdır. Kısacası kusur, genel tanımıyla, hukuk düzeni tarafından bir davranış tarzının kınanması olup, bu kınama o davranışın belirli koşullar altında bireylerden beklenen ortalama hareket tarzından sapmış olmasından kaynaklanır.

Yine öğreti ve uygulamadaki hakim görüşe göre, sorumluluk hukuku açısından kusurun, kast ve ihmal (taksir) olmak üzere ikiye ayrılacağı kabul edilmektedir. Bu bağlamda, kast hukuka aykırı sonucun bilerek ve isteyerek meydana getirilmesi; ihmal ise hukuka aykırı sonucu istememekle birlikte, böyle bir sonucun önlenmesi için gerekli önlemlerin alınmaması ve gereken özenin gösterilmemesidir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10.12.2003 gün ve 2003/11-756 E., 2003/743 K. sayılı kararı).

İdare hukuku ilkeleri çerçevesinde olaya bakıldığında ise bir kamu görevlisinin görev sırasında, hizmet araçlarını kullanarak yaptığı eylem ve işlemlerine ilişkin kişisel kusurunun, kasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı ve bu nedenle açılacak davaların ancak idare aleyhine açılabileceği bilinen ilkelerindendir (Danıştay 10. Daire, 20.04.1989 gün ve 1988/1042 E.; 1989/857 K. sayılı kararı).

Yeri gelmişken “yetkilerini kullanırken” ve “bu görevleri yerine getiren personel” kavramlarıyla amaçlanın ne olduğu üzerinde durulmalıdır:

Devletin sorumluluğunun diğer bir şartı da zararın, memur ve diğer bir kamu görevlisi tarafından “görevini yerine getirirken” ve “görevle ilgili yetkilerini kullanırken” gerçekleştirilmiş olmasıdır.

Şu halde “görevin ifası”, “yetkinin kullanılması” ile gerçekleşen zarar arasında işlevsel (görevsel) bir bağ bulunmalı; zarar kamu görevi (kamu yetkisi) yerine getirilirken, bu görev ve yetki nedeni ile doğmuş olmalıdır.

Memur ve diğer resmi görevlilerinin kamu görevlisi sıfat ve kapasiteleri dışında özel bir kişi olarak, özel hukuk hükümlerine göre özel işlerini yaparken üçüncü kişilere verdikleri zarardan doğrudan doğruya kendileri sorumludur (Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümleri, 10. Bası, İstanbul 2010, s. 590 vd.).

Öte yandan, kamu görevlisinin, hizmet içinde veya hizmetle ilgili olmak üzere tutum ve davranışının suç oluşturması ya da hizmeti yürütürken ağır kusur işlemesi veya düşmanlık, siyasal kin gibi kötüniyetle bir kişiye zarar vermesi halinde dahi bu durum, aynı zamanda yönetimin gözetim ve iyi eleman seçme yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle hizmet kusuru da sayılmalı ve bu nedenle açılacak dava idareye yöneltilmelidir.

Tüm bu açıklamalar göstermektedir ki, kişilerin uğradığı zararla, zarara sebebiyet veren kamu personelinin yürüttüğü görev arasında herhangi bir ilişki kurulabiliyorsa, ortada görevle ilgili bir durum var demektir ve bu tür davranışlar kasten veya ihmalen işlenmesine bakılmaksızın, kamu personelinin hizmetten ayrılamayan kişisel kusurları olarak ortaya çıkmakta ve bu husus 657 sayılı Kanunun 13. maddesindeki “kişilerin kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlar” ibaresinde ifadesini bulmaktadır.

Diğer taraftan Anayasa’nın 129/5. maddesinde “kusur” şartından bahsedildiğine göre yetkisini kullanan memurun veya kamu görevlisinin işlediği eylemin kasten mi yoksa ihmalen mi gerçekleştirdiğine bakılmaksızın bu eylemlerinden doğan davaların ancak idare aleyhine açılması gerektiğinin kabulü zorunludur.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 23/09/2019 tarih, 2019/2011 Esas ve 2019/4087 Karar, 06/12/2017 tarih, 2016/1003 Esas ve 2017/7950 Karar, Hukuk Genel Kurulunun 28.11.2012 tarih, 2012/4-379 Esas ve 2012/912 karar, 27.03.2015 tarih, 2013/4-1533 Esas ve 2015/1099 Karar, 17.06.2015 tarih, 2014/4-72 Esas ve 2015/1656 Karar sayılı ilamı, 11.11.2015 tarih, 2014/4-110 Esas ve 2015/2600 Karar sayılı ilamlarında da aynı ilkeler benimsenmiştir.

Uyuşmazlık davalı şirketin bir vakıf üniversitesi hastanesi olarak kullanılıp kullanılmadığı ve şayet vakıf üniversitesi hastanesi ise de ayıplı hizmet tarihinde diğer davalıların vakıf üniversitesi doktorları olup olmadığı yönündedir.

Yargıtay 13.Hukuk Dairesinin 17.09.2019 tarih,2019/3633 Esasi 2019/8383 Karar sayılı ilamında da belirtildiği gibi 07/04/2011 tarih 27898 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Özel Hastaneler Yönetmeliğinde değişiklik yapılmasına dair Yönetmeliğin ekinde yer alan "Vakıf Üniversiteleri ile Özel Hastanelerin İşbirliği Usul ve Esaslarının 5/2.maddesine göre ; ''...işbirliği yapılan özel hastane üniversite için sağlık uygulama ve araştırma merkezi kabul edilir ve 7. Maddesine göre ise usul ve esaslara uygun olarak hazırlanmış işbirliği protokolü ilgili üniversite ve özel hastanenin yetkili makamları tarafından imzalanarak YÖK'ün ve Bakanlığın onayıyla uygulamaya konulur...''

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi'nin 2016/10129 Esas- 2016/19728 Karar sayılı ilamı ve Uyuşmazlık Mahkemesi'nin 2022/118 esas 2022/663 karar sayılı ve 28/11/2022 tarihli kararlarında da belirtildiği gibi, bu durumda davaya konu edilen ve davalıların kusuru ile oluştuğu iddia edilen zararın ... bağlı bir hastanede yürütülen sağlık hizmeti esnasında meydana gelip gelmediğinin tespiti, mahkemece davalı hastane ve diğer davalılar aleyhine açılan davada uyuşmazlığın çözümü için önemlidir.

Yukarıda yapılan açıklamalar ve tüm dosya kapsamında bulunan belgeler birlikte değerlendirildiğinde; ilk derece mahkemesince davalının işlettiği anlaşılan ...Hastanesinin ... bağlı hizmet verip vermediği, araştırılmadan eksik inceleme ile karar verildiği anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca davalı şirketin işlettiği Medipol Bahçelievler Hastanesinin yukarıda anılan yönetmelik hükümleri gereğince YÖK tarafından onaylı herhangi bir Vakıf Üniversitesi Hastanesi olup olmadığı, şayet vakıf üniversitesi hastanesi ise, dava dilekçesinde iddia edilen hatalı hekim uygulaması tarihinde vakıf üniversitesi statüsünde olup olmadığının ve diğer davalının da o tarihte vakıf üniversitesi doktoru olup olmadığının araştırılarak şayet davalı şirketin işlettiği Medipol Bahçelievler Hastanesinin ... bağlı hastane olduğu sonucuna varılması halinde şimdiki gibi karar verilmesi, aksi halde taraflar arasındaki uyuşmazlığın 6502 sayılı yasa kapsamında kalıp kaldığı ve dolayısıyla Tüketici Mahkemelerinin görevli olup olmadığı belirlenerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı olduğu şekilde karar verilmesi isabetli olmamıştır.

Bu değerlendirmeler ışığında; davacı tarafın istinaf başvurusunun kabulü ile HMK m.353/1-a-4-6 uyarınca ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, yukarıda belirtilen kapsamda yargılama yapılarak, sonucuna göre karar verilmesi için dosyanın ilk derece mahkemesine iadesine karar verilmesi gerektiği sonuç ve kanaatine varılmakla aşağıdaki hüküm kurulmuştur.

H Ü K Ü M : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere ;

1-Davacının istinaf başvurusunun KABULÜ ile, BAKIRKÖY ... ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ'nin .../03/2026 tarih ve 2026/.... Esas, 2026/... Karar sayılı kararının 6100 Sayılı HMK m. 353/1-a-4-6 uyarınca KALDIRILMASINA,

2-Yukarıda belirtilen gerekçe kapsamında yargılama yapılmak üzere dosyanın kararı veren BAKIRKÖY 8. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ'ne gönderilmesine,

3-Davacı tarafından yatırılan istinaf karar harcının talep halinde kendisine iadesine, gerekli işlemlerin ilk derece mahkemesince yerine getirilmesine,

4-İstinaf incelemesinin duruşmasız olarak yapılması nedeniyle AAÜT 2/2 hükmü uyarınca davacı lehine vekalet taktirine yer olmadığına,

5-İstinaf başvurusu için yapılan yargılama giderlerinin yerel mahkemece verilecek kararda değerlendirilmesine,

6-Dosyanın ilk derece mahkemesine gönderilmesine,

Dair, dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda, 07/07/2026 tarihinde, oy birliğiyle ve kesin olarak karar verildi.

Atıf: Bölge Adliye Mahkemesi, E. 2026/1135, K. 2026/1747, T. 07.07.2026, www.arakarar.com/karar/bam-karar-2026-1135-e-2026-1747-k-37f4430d5256