Yargıtay · 9. Ceza Dairesi
Yargıtay 9. Ceza Dairesi 2025/10565 E. 2026/1055 K.
- Mahkeme
- Yargıtay
- Daire
- 9. Ceza Dairesi
- Esas No
- 2025/10565
- Karar No
- 2026/1055
- Karar Tarihi
MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi SAYISI : 2025/135 E., 2025/507 K. SUÇLAR : Beden veya ruh sağlığını bozacak şekilde nitelikli cinsel saldırı, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma HÜKÜMLER : Mahkumiyet TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Bozma
İlk Derece Mahkemesince verilen hükümler temyiz edilmekle dosya incelendi, gereği düşünüldü:
I. HUKUKÎ SÜREÇ Sanık hakkında nitelikli cinsel saldırı ile kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarını işlediği iddiasıyla açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda, İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 15.04.2014 tarihli ve 2013/192 Esas, 2014/131 Karar sayılı kararı ile sanığın atılı suçlardan beraatine karar verilmiştir.
Anılan beraat hükümleri, o yer Cumhuriyet savcısı ile katılan vekili tarafından temyiz edilmiş; Yargıtay (kapatılan) 14. Ceza Dairesinin 19.04.2021 tarihli ve 2017/203 Esas, 2021/3051 Karar sayılı ilamı ile onanarak kesinleşmiştir.
Katılanın; ceza yargılamasının makul sürede tamamlanmadığı ve iddialarını destekleyen delillerin gerekçeli kararda tartışılmadığı gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunması üzerine, Anayasa Mahkemesinin 22.01.2025 tarihli ve 2021/45041 başvuru numaralı kararı ile Anayasa’nın 17/3. maddesinde güvence altına alınan kötü muamele yasağının usul boyutunun ihlal edildiği tespit edilmiştir. Anayasa Mahkemesince ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması amacıyla, 6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesi gereğince yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.
İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesince dosya yeniden ele alınarak yapılan yargılama sonucunda, 22.10.2025 tarihli ve 2025/135 Esas, 2025/507 Karar sayılı kararı ile sanığın beden veya ruh sağlığını bozacak şekilde nitelikli cinsel saldırı ile kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından mahkûmiyetine karar verilmiştir.
II. TEMYİZ SEBEPLERİ A. Sanık Müdafilerinin Temyiz İstekleri Özetle, sanık ve katılanın rızaya dayalı cinsel birliktelikler yaşadıklarına, atılı suçların işlendiğine dair dosyada delil bulunmadığına, katılanın soyut ve çelişkili beyanlarına dayanılarak mahkumiyet hükmü kurulduğuna, Anayasa Mahkemesi kararının icrai bir etkisinin olmadığına ve aynı fiil sebebiyle iki yaptırım uygulanmasına yol açtığına, yargılanmanın yenilenmesi koşullarının oluşmadığına, olayın intikal şekli ve süresinin hayatın olağan akışına aykırılık teşkil ettiğine, tanıklar dinlenilmeden ve sanığa ait telefon veya SMS kayıtları incelenmeden eksik inceleme ile karar verildiğine, cinsel muayene raporlarının taraflı bir şekilde tanzim edildiğine, sanığın beraat etmesi gerektiğine ilişkindir.
B. O Yer Cumhuriyet Savcısının Temyiz İsteği Özetle, sanık hakkında nitelikli cinsel saldırı suçuna ilişkin zincirleme suç hükümlerinin uygulanmamasının usul ve kanuna aykırı olduğuna ilişkindir.
III. GEREKÇE Dosya kapsamı, hukuki süreç ve temyiz nedenleri birlikte değerlendirildiğinde, Anayasa Mahkemesinin 22.01.2025 tarihli ve 2021/45041 başvuru numaralı kararında ihlalin, katılanın iddialarını destekleyen delillerin - tıbbi raporlar, tanık beyanları, olay sonrası gönderilen pişmanlık mesajı ve psikoterapi kayıtları - gerekçeli kararda yeterince tartışılmamasından ve yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmamasından dolayı etkili soruşturma yükümlülüğünün usul boyutunun ihlal edildiğinin belirtilmesi karşısında yeniden yargılamanın bu hususa yönelik yapılması gerektiği anlaşılmakla;
Dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 05.11.2025 tarih ve 2025/5.MD-407 Esas, 2025/450 Karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru üzerine tespit ettiği hak ihlalinin, bir mahkeme kararından kaynaklandığı hallerde, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı gönderdiği ilgili mahkemece icra edilecek ''yeniden yargılamanın'', 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (5271 sayılı Kanun) 311-323. maddelerinde düzenlenen yargılamanın yenilenmesi müessesesine göre daha özel ve spesifik bir mahiyet taşıdığı kabul edilmektedir. İhtilaf konusu bağlamında vurgulanması gereken fark şudur; 5271 sayılı Kanun'un 311-323. maddelerine istinaden yapılan yargılanmanın yenilenmesi talebinin kabule değer olup olmadığına hüküm mahkemesi karar verir. (5271 sayılı Kanun madde 318/1) Oysa hak ihlalinin bir mahkeme kararından kaynaklandığını tespit eden Anayasa Mahkemesinin ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı ilgili mahkemeye göndermesi durumunda hüküm mahkemesi, yeniden yargılama yapmakla ve Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde karar vermekle yükümlüdür. (6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesi) Bu hususlarda bir takdir ve tercih hakkı yoktur. Şu hale göre 6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesine istinaden icra olunacak yeniden yargılama hallerinde, ihlal kararında belirtilen eksiklikleri giderecek nitelikte yargılama yapılması gerekirken, İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan ve 19.04.2021 tarihinde kesinleşen yargılamada, dosyada bulunan taraf ve tanık beyanları, olaydan yaklaşık 4 ay sonra alınan adli raporlar ve mesaj kayıtlarına göre beraat eden sanık hakkında mevcut delillerde değişiklik olmamasına karşın dosya yeniden ele alınarak yapılan yargılama sonucunda kesin hükmün varlığına rağmen yazılı şekilde mahkumiyet hükmü kurulması hukuka aykırı bulunmuştur.
IV. KARAR Gerekçe bölümünde açıklanan nedenlerle İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesinin, 22.10.2025 tarihli ve 2025/135 Esas, 2025/507 Karar sayılı kararına yönelik sanık müdafileri ile o yer Cumhuriyet savcısının temyiz istekleri yerinde görüldüğünden hükümlerin, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 321. maddesi gereği, Tebliğname’ye farklı bir gerekçeyle uygun olarak, Sayın Üyeler ... ve ...'nın farklı gerekçeleri ve oy birliğiyle BOZULMASINA, bozma nedenine göre atılı suçtan tutuklu bulunan sanığın TAHLİYESİNE, başka suçtan tutuklu veya hükümlü bulunmadığı takdirde derhal salıverilmesinin temini hususunun ivedi şekilde mahalline bildirilmesi için ilgili yerlere müzekkere yazılmasına,
Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,
17.02.2026 tarihinde karar verildi.
KARŞI OY
Anayasa Mahkemesi, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un (6216 sayılı Kanun) 50/2. maddesine göre yeniden yargılama kararı vermiştir. 6216 sayılı Kanunun 50/2. maddesinde yer alan yeniden yargılama teknik anlamda bir olağanüstü kanun yolu olmayıp bireysel başvuru sonucunda tespit edilen temel hak ihlalinin giderilmesine yönelik kendine özgü bir mekanizmadır. Bu düzenlemenin amacı ihlal kararında gösterilen nedenler çerçevesinde dosyanın yeniden ele alınması ve ihlale neden olan eksikliklerin giderilmesidir. Bu düzenleme bütün hukuk alanlarına yönelik bir düzenlemedir. Özel Hukuk ve Kamu Hukukunu kapsar. Bu kapsamda bozulan kararın Ceza Hukukuna ilişkin olması nedeniyle Ceza Hukuku alanındaki özel düzenlemeye atıfta bulunduğu kabul edilmelidir. Yani yapılacak yeniden yargılama ceza muhakemeleri hukukuna göre yapılmalıdır. 6216 sayılı Kanun'da yargılamanın usulüne ilişkin herhangi bir hüküm bulunmazken, yani yargılamanın nasıl yapılacağı ve nasıl sonuçlandırılacağı belirlenmemişken CMK usulü dışında bir yeniden yargılamanın yapılabileceği düşünülemez. Bu nedenle Ceza Muhakemesi Kanununda bu hususta yer alan düzenlemeye göre yeniden yargılama yapılmalı ve karar verilmelidir. Ceza Muhakemesi Hukukunda yeniden yargılama 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 311 ve devamı maddelerinde düzenlenmektedir. Bu kapsamda yapılacak yargılamanın 5271 sayılı Kanun’un 311 ve devamı maddelerine göre yapılması ve sonuçlandırılması gerekir. 5271 sayılı Kanun’un 311. maddesinde yeniden yargılama nedenleri 312 ve devamı maddelerinde de yargılama usulünün ve verilecek kararın ne olması gerektiği düzenlenmektedir. Bu kapsamda; 5271 sayılı Kanun’un 314. maddesi: “(1) Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış olan bir dava aşağıda yazılı hâllerde sanık veya hükümlünün aleyhine olarak yargılamanın yenilenmesi yolu ile tekrar görülür: a) Duruşmada sanığın veya hükümlünün lehine ileri sürülen ve hükme etkili olan bir belgenin sahteliği anlaşılırsa. b) Hükme katılmış olan hâkimlerden biri, aleyhine ceza kovuşturmasını veya bir ceza ile mahkûmiyetini gerektirecek nitelikte olarak görevlerini yapmada sanık veya hükümlü lehine kusur etmiş ise. c) Sanık beraat ettikten sonra suçla ilgili olarak hâkim önünde güvenilebilir nitelikte ikrarda bulunmuşsa.” şeklinde düzenlenmiştir. Yapılan yeniden yargılama sonucunda ancak yukarıda belirtilen istisnai şartlarda aleyhe sonuç doğurabilecek karar verilebilir. Bunun dışında kesin hükmün varlığı nedeniyle “neb is in idem” ilkesi gereğince aleyhe sonuç doğurabilecek karar verilmesi mümkün değildir.
Bu kapsamda Anayasa Mahkemesi kararı gereğince yeniden yargılama yapılmış ve Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararına konu eksiklikler giderilmiştir. Bu işlemlerden sonra verilebilecek karar ancak 5271 sayılı Kanun’un 314. maddesinde belirtilen istisnai hallerde mahkumiyete dönüşebilecek, aksi takdirde dönüşemeyecektir. Bu nedenle sanık hakkında yeniden yargılama sonucunda 5271 sayılı Kanun’un 323/1. maddesi gereğince önceki hükümlerin onaylanmasıyla yetinilmesi gerektiği kanaatiyle sayın çoğunluğun bozma kararına farklı gerekçeyle iştirak edilmemiştir.
FARKLI GEREKÇE I- HUKUKİ SÜREÇ Sanık hakkında nitelikli cinsel saldırı ile kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarını işlediği iddiasıyla açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 15.04.2014 tarihli ve 2013/192 Esas, 2014/131 Karar sayılı kararı ile sanığın atılı suçlardan beraatine karar verilmiştir. Anılan beraate yönelik hüküm temyiz edilmiş; Yargıtay (Kapatılan) 14. Ceza Dairesinin 19.04.2021 tarihli ve 2017/203 Esas, 2021/3051 Karar sayılı ilamı ile onanarak kesinleşmiştir. Katılanın; ceza yargılamasının makul sürede tamamlanmadığı ve iddialarını destekleyen delillerin gerekçeli kararda tartışılmadığı gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunması üzerine, Anayasa Mahkemesinin 22.01.2025 tarihli ve 2021/45041 başvuru numaralı kararı ile Anayasa’nın 17/3. maddesinde güvence altına alınan kötü muamele yasağının usul boyutunun ihlal edildiği tespit edilmiştir. Anayasa Mahkemesince ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması amacıyla, 6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesi gereğince yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Anılan karar üzerine İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesince dosya yeniden ele alınarak yapılan yargılama sonucunda, 22.10.2025 tarihli ve 2025/135 Esas, 2025/507 Karar sayılı kararı ile sanığın beden veya ruh sağlığını bozacak şekilde nitelikli cinsel saldırı ile kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından mahkûmiyetine karar verilmiştir.
1. Uyuşmazlığın Konusu Dosya kapsamı, hukuki süreç ve temyiz nedenleri birlikte değerlendirildiğinde uyuşmazlığın şu noktada toplandığı anlaşılmıştır: Anayasa Mahkemesinin kötü muamele yasağının usul boyutunun ihlali tespiti üzerine 6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesi gereğince yeniden yargılama yapılmasının hukuki yarar taşıdığı kabul edildikten sonra; daha önce Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşmiş beraat hükümleri bulunan sanık hakkında, aynı fiiller nedeniyle mahkûmiyet hükmü kurulup kurulamayacağı.
2. Kesin Hükmün Varlığı Sanık hakkında atılı suçlardan verilen beraat hükümlerinin, Yargıtay (Kapatılan) 14. Ceza Dairesinin 19.04.2021 tarihli ilamı ile onanarak kesinleştiği ve bu suretle sanık lehine kesin hüküm (res iudicata) oluştuğu hususunda duraksama bulunmamaktadır. Kesin hüküm, ceza muhakemesi hukukunda yalnızca usule ilişkin teknik bir sonuç olmayıp hukuki güvenlik, öngörülebilirlik ve yargı barışının vazgeçilmez güvencelerinden birini oluşturmaktadır.
3. Anayasa Mahkemesi Kararının Niteliği ve Kapsamı Anayasa Mahkemesinin 22.01.2025 tarih ve 2021/45041 başvuru numaralı kararının kapsamı incelendiğinde; ihlalin, katılanın iddialarını destekleyen delillerin —tıbbi raporlar, tanık beyanları, olay sonrası gönderilen pişmanlık mesajı ve psikoterapi kayıtları— gerekçeli kararda yeterince tartışılmamasına ve yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmamasına, dolayısıyla etkili soruşturma yükümlülüğünün usul boyutuna ilişkin olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi, anılan kararında bu hususu açıklığa kavuşturmuştur. Mahkeme; ihlal kararının davanın sonucuyla ilgili herhangi bir tutum olarak yorumlanamayacağını, bu kararın davanın kabulüne, reddine ya da beraate veya mahkûmiyete hükmedilmesi gerektiği anlamına gelmediğini belirterek; “Kural olarak, yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir” ifadesine yer vermiştir (anılan kararın § 34). Bu ifade, yeniden yargılamanın belirli bir sonuçla bağlı olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Ne var ki bu serbestlik, aşağıda açıklanan anayasal ve uluslararası çerçevenin çizdiği sınırı ortadan kaldırmaz. İlk derece mahkemesince, anılan karar üzerine yargılamanın yeniden ele alındığı ve ihlal kararının gereğine yönelik usuli işlemlerin yerine getirildiği anlaşılmaktadır. Bu yönüyle dosyanın yeniden görülmesinde hukuki isabetsizlik bulunmamaktadır.
4. Kararın Gereğinin Yerine Getirilmesi ile Ulaşılabilecek Sonucun Sınırı Bununla birlikte, ihlal kararının gereği olarak dosyanın yeniden ele alınması ile bu yeniden değerlendirme sonucunda sanık aleyhine hangi sonuca kadar ulaşılabileceği aynı hukuki soruna karşılık gelmemektedir. Kararın gereğinin yerine getirilmesi yükümlülüğü ile yeniden yargılamanın ulaşabileceği sonucun sınırı, birbirinden ayrı hukuki meseleler olup ayrı ayrı incelenmelidir. Zira ihlal kararının gereğini yerine getirme yükümlülüğü, mahkemeye yalnızca dosyayı yeniden ele alma ve ihlale yol açan eksikliği giderme ödevini yükler; bu yükümlülük, ulaşılacak sonucun içeriğini önceden belirlemez. Buna karşılık yeniden yargılamanın sanık aleyhine varabileceği sonuç, ihlal kararının değil, kesin hüküm güvencesi ile bunu sınırlayan anayasal ve uluslararası normların çizdiği çerçevenin konusudur. Bu ayrımın gözetilmemesi, ihlalin giderilmesi ödevinin, kendisine içkin olmayan bir sonucu —kesinleşmiş beraatin sanık aleyhine bozulmasını— zorunlu kılıyormuş gibi yorumlanmasına yol açar. Söz konusu sınırın hangi normlardan doğduğu ve kapsamı, aşağıdaki bölümlerde ayrı ayrı ortaya konulmaktadır.
5. Anayasal Güvenceler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti ilkesi, devletin tüm eylem ve işlemlerinin hukuka uygun olmasını, bireylerin hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik içinde yaşamasını zorunlu kılmaktadır. Bu ilke, kesinleşmiş yargı kararlarına duyulan güveni de kapsamaktadır. Hukuk devletinin bir gereği olan hukuki güvenlik ilkesi, yalnızca kuralların önceden bilinebilir olmasını değil, hukukun ulaştığı sonuçların kalıcılığını ve bu sonuçlar üzerinde kurulan güvenin korunmasını da içerir. Kesinleşmiş bir beraat hükmü, devletin cezalandırma yetkisini kullanarak ulaştığı nihai sonucu ifade etmekte olup bu sonucun, kanunda açıkça öngörülmeyen yollarla sanık aleyhine değiştirilmesi hukuk devleti ilkesinin gerektirdiği hukuki güvenlik, öngörülebilirlik ve istikrar ile bağdaşmaz. Anayasa’nın 38/4. maddesinde düzenlenen masumiyet karinesi, yalnızca yargılama sürecinde değil, beraat hükmünün kesinleşmesinden sonra da kişiye koruma sağlamaktadır. Kesinleşmiş beraat hükmü, sanığın masum olduğuna dair devletin nihai hukuki değerlendirmesini yansıtmaktadır. Bu statünün; kanunda açıkça belirtilen tahdidi sebepler dışında sanık aleyhine değiştirilmesi, masumiyet karinesinin koruma alanını zedelemektedir. Anayasa’nın 36/1. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı, kesinleşmiş yargı kararlarının kalıcılığını ifade eden kesin hüküm (res iudicata) ilkesini de bünyesinde barındırır. Kesinleşmiş bir beraat hükmünün, kanunda açıkça öngörülmeyen bir yolla ve sanık aleyhine yeniden ele alınarak ortadan kaldırılması, uyuşmazlıkların belirli bir noktada nihai olarak sonuçlanması gerektiği yönündeki bu ilkeyle bağdaşmaz. Zira adil yargılanma hakkı, yalnızca yargılamanın yürütülüş biçimini değil, ulaşılan kesin sonucun keyfî müdahalelere karşı korunmasını da güvence altına alır. Bu itibarla, sanığa devletin cezalandırma yetkisinin son bulduğunu bildiren kesinleşmiş beraat hükmünün tahdidi sebepler dışında aleyhe değiştirilmesi, adil yargılanma hakkının özüne dokunur.
6. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne Ek 7 No'lu Protokol'ün 4. Maddesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 7 No’lu Protokol’ün 4. maddesinin birinci fıkrasında; hiç kimsenin aynı devletin yargı yetkisi altında, kesinleşmiş bir karar uyarınca beraat ettiği ya da mahkûm olduğu bir suç nedeniyle yeniden yargılanamayacağı ve cezalandırılamayacağı düzenlenerek ne bis in idem ilkesi güvence altına alınmıştır. Aynı maddenin ikinci fıkrasında bu yasağa bir istisna getirilmiştir. Buna göre yeniden yargılama, ancak yeni veya yeni keşfedilen delillerin ortaya çıkması ya da önceki yargılamada davanın sonucunu etkileyebilecek nitelikte temel bir sakatlığın (... ) bulunması hâlinde mümkündür. Maddenin üçüncü fıkrasında ise bu güvenceden Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca dahi sapma yapılamayacağı belirtilerek korunan değerin mutlak niteliği vurgulanmıştır. Anılan maddedeki “temel sakatlık” kavramı, yargılamanın maddi temelini —delillerin içeriğini, güvenilirliğini ya da bütünlüğünü— sarsan ağır bozuklukları kapsamakta; sahte delil kullanılması, yalan tanıklık veya hâkimin göreviyle bağlantılı suç işlemesi bu kavramın özünü oluşturan olgular arasında yer almaktadır. Somut olayda tespit edilen ihlaller —gerekçeli kararda delillerin yeterince tartışılmaması ve yargılamanın makul süreyi aşması— yargılamanın maddi zeminini etkileyen olgular değil, salt usule ilişkin eksikliklerdir. Beraat hükmünün dayandığı maddi zemini bütünüyle geçersiz kılan durumlardan nitelikçe ayrışan bu eksiklikler “temel sakatlık” ölçütünü karşılamamaktadır. Bu sonuç, Protokol’ün uluslararası çerçevesiyle belirlenmekte; CMK’nın 314. maddesindeki tahdidi düzenleme ise aynı çizgiyi iç hukukta doğrulamaktadır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Nikitin/Rusya (No. 50178/99, 20 Temmuz 2004, ECHR 2004-VIII) kararında, Ek 7 No’lu Protokol’ün 4. maddesinin ikinci fıkrasının, kesinleşmiş ceza yargılamalarının ancak yeni delillerin ortaya çıkması veya önceki yargılamada davanın sonucunu etkileyebilecek nitelikte temel bir sakatlığın bulunması hâlinde yeniden açılmasına izin verdiğini vurgulamıştır. Somut olayda yeniden yargılama talebi reddedildiğinden ihlal bulunmadığı sonucuna ulaşılmış ise de, Mahkeme yeniden açmanın ancak bu istisnai sebepler çerçevesinde meşru olabileceği ilkesini açıkça ortaya koymuştur. Bu yaklaşım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Nikitin/Rusya kararında ortaya koyduğu ilkeyle ve Büyük Daire’nin Mihalache/Romanya (No. 54012/10, 8 Temmuz 2019, [BD]) kararında geliştirdiği içtihatla da uyumludur. Büyük Daire anılan kararda; kesinleşmiş bir kararın ancak yeni ya da yeni ortaya çıkan olguların (new or newly discovered facts) varlığı veya önceki yargılamada davanın sonucunu etkileyebilecek nitelikte temel bir sakatlığın (fundamental defect) bulunması hâlinde yeniden açılabileceğini; bu istisnaların dar yorumlanması gerektiğini kabul etmiş; salt hukuki değerlendirmenin ya da uygulama farklılıklarının bu kapsamda görülemeyeceğini ortaya koymuştur. Anılan içtihada göre Ek 7 No’lu Protokol’ün 4. maddesinin ikinci fıkrası, kendiliğinden bir yeniden yargılama yetkisi vermemekte; yalnızca bu istisnai şartların gerçekleşmesi hâlinde yeniden açılmaya engel olmamaktadır. Bu itibarla, 6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesi ihlal kararının gereği olarak yeniden yargılama yapılmasını öngörse dahi, kesinleşmiş beraat hükmünün sanık aleyhine mahkûmiyete dönüştürülebilmesi, ancak Protokol’ün aradığı istisnai şartların ayrıca gerçekleşmesi hâlinde mümkün olabilir.
7. 6216 Sayılı Kanun'un 50/2. Maddesi ile CMK'nın 3 11... . Maddelerinin Sistematik İlişkisi 6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesinde öngörülen “yeniden yargılama” kurumu ile 5271 sayılı CMK’nın 311 ve devamı maddelerinde düzenlenen “yargılamanın yenilenmesi” müessesesinin hukuki niteliği aynı değildir. CMK’nın 311. maddesinde düzenlenen kurum, kesinleşmiş hükme karşı kanunda sayılan sebeplere bağlı olağanüstü kanun yolu niteliğindedir. Muradı; kesinleşmiş hükmün dayandığı maddi veya hukuki zemini etkileyen, sonradan ortaya çıkan yahut hükmün güvenilirliğini sarsan belirli nedenler dolayısıyla adli hatanın giderilmesidir. Buna karşılık 6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesinde yer alan yeniden yargılama, teknik anlamda bir olağanüstü kanun yolu olmayıp bireysel başvuru sonucunda tespit edilen temel hak ihlalinin sonuçlarının giderilmesine yönelik kendine özgü (sui generis) bir mekanizmadır. Bu düzenlemenin amacı; ihlal kararında gösterilen nedenler çerçevesinde dosyanın yeniden ele alınmasını, ihlale yol açan usuli eksikliklerin giderilmesini ve buna göre yeni bir yargısal değerlendirme yapılmasını sağlamaktır. Bu kurumsal fark, 6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesinin ceza muhakemesinde kesin hüküm rejimini ve sanık lehine güvenceleri bertaraf eden sınırsız bir yetki kaynağı olarak yorumlanmasına elverişli değildir. Anılan madde, yeniden yargılamayı açan mekanizmadır; ancak bu mekanizmanın nereye kadar işleyebileceğini — yani yeniden yargılamanın sanık aleyhine hangi sonuca ulaşabileceğini — mekanizmanın kendisi değil, Protokol ve CMK 314 belirler. İki kurumun hukuki niteliği farklı olsa da, her ikisinin de ortak paydası, kesinleşmiş bir hükme sanık aleyhine müdahalenin ancak sınırlı ve önceden belirlenmiş sebeplerle mümkün olmasıdır; zira bu sınırı belirleyen, başvurulan kanun yolunun adı ya da türü değil, kesin hüküm güvencesi ile ne bis in idem ilkesinin oluşturduğu anayasal üst çerçevedir. Bu nedenle, 6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesi CMK’nın 311. maddesindeki yenilemeden farklı bir kurum olsa dahi, kesinleşmiş beraate aleyhe müdahalenin asgari anayasal eşiği bakımından aynı sınırlamaya tabidir. Bu çerçevede 6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesi, CMK’nın 314. maddesinde öngörülmeyen bir yolla sanık aleyhine sonuç doğurmak için araçsallaştırılamaz. Somut olayda ise Anayasa Mahkemesince tespit edilen usuli ihlal, anılan maddede sayılan sebeplerden hiçbirini karşılamamaktadır. Hâl böyle olunca, sanık aleyhine kesinleşmiş beraat hükmünün mahkûmiyete dönüştürülmesine cevaz veren açık bir yasal dayanak bulunmamaktadır.
8. 6216 Sayılı Kanun’un 50/2. Maddesinin Belirsizliği ve Anayasaya Uygun Yorum Zorunluluğu Kesin hükme ve bireyin temel haklarına doğrudan etki eden bir yeniden yargılama mekanizması, 6216 sayılı Kanun’un yalnızca tek bir fıkrasında (50/2) ve son derece genel bir ifadeyle düzenlenmiştir. Anılan fıkra, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için “yeniden yargılama yapılır” demekle yetinmekte olup bu yargılamanın kim tarafından, hangi usulle, hangi sınırlar içinde ve sanık aleyhine hangi sonuca kadar yürütülebileceğini belirlememektedir. Oysa Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca temel hak ve özgürlükler ancak kanunla ve kanunun açık, öngörülebilir düzenlemesiyle sınırlanabilir; Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan belirlilik ilkesi de, özellikle kişi hürriyeti ve kesin hüküm güvencesi gibi alanlarda kuralın sonuçlarının önceden bilinebilir olmasını zorunlu kılar. Kanun koyucu, kesinleşmiş bir hükme karşı başvurulabilecek olağanüstü yolun usul ve esaslarını 5271 sayılı Kanun’un 311-323. maddelerinde ayrıntılı ve sınırları açıkça çizilmiş biçimde düzenlemiştir. Sınırları bu denli belirli bir kurum mevcutken, kesin hükme aleyhe müdahale sonucunu doğurabilecek bir başka mekanizmanın, usul ve esasları belirsiz tek bir fıkraya dayanılarak ve bu belirsizliğin yargı içtihadıyla doldurulması yoluyla işletilmesi, kanunilik ve belirlilik ilkeleriyle bağdaşmaz. Zira aleyhe müdahalenin usul ve esaslarının bizzat kanunla belirlenmesi gereken bir alanda, bu boşluğun yargısal yorumla doldurulması, kuvvetler ayrılığı ilkesi bakımından da sorun doğurur. Bu itibarla 6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesi, sanık aleyhine sınırsız bir yeniden değerlendirme yetkisi verecek şekilde okunmaya elverişli değildir. Anılan hüküm, ancak yukarıda açıklanan anayasal çerçeveyle ve Ek 7 No’lu Protokol’ün 4. maddesinin çizdiği sınırlarla bağlı olarak, dar ve anayasaya uygun biçimde yorumlandığında meşruiyetini korur. Aksi yorum, yani hükmün kesin hükme aleyhe müdahaleye cevaz veren sınırsız bir yetki kaynağı olarak anlaşılması, onu Anayasa’nın 2., 13. ve 38. maddeleri karşısında anayasaya aykırı hale getirir. Dolayısıyla somut olayda da m.50/2, yalnızca ihlale yol açan usuli eksikliğin giderilmesiyle sınırlı bir yeniden yargılamaya dayanak oluşturur; kesinleşmiş beraatin sanık aleyhine mahkûmiyete dönüştürülmesine değil.
9. Yeniden Yargılamada İhlalin Giderilme Biçimi Yukarıda açıklanan hukuki çerçeve karşısında, Anayasa Mahkemesi kararı üzerine ilk derece mahkemesince yapılması gereken; ihlal kararında işaret edilen usuli eksikliklerin giderilmesidir. Bunun somut karşılığı; katılanın iddialarını destekleyen tüm delilleri —tıbbi raporları, tanık beyanlarını, olay sonrası gönderilen mesajları ve psikoterapi kayıtlarını— gerekçeli kararda açıkça tartışmak, bu delillerin neden yeterli görülüp görülmediğini doyurucu bir gerekçeyle açıklamak ve ulaşılan sonucu bu tartışma üzerine inşa etmektir. İhlalin giderilmesi, zorunlu olarak belirli bir sonuca —mahkûmiyete ya da beraate— ulaşılmasını gerektirmemekte; delil değerlendirmesinin anayasal güvencelere uygun biçimde yapılmış olmasını gerektirmektedir. Bu noktada, ihlal kararının dayandığı incelemenin niteliği bakımından bir hususun ayrıca belirtilmesi gerekir. Anayasa Mahkemesinin, kötü muamele yasağının usul boyutu yönünden etkili soruşturma ve makul süre ölçütleri çerçevesinde yaptığı inceleme yerindedir. Ne var ki ihlal kararında, gerekçeli kararda tıbbi raporların, tanık beyanlarının, olay sonrası gönderilen mesajın ve psikoterapi kayıtlarının yeterince tartışılmadığı tek tek belirtilerek varılan sonuç, usul boyutu değerlendirmesinin sınırını aşarak delillerin yeterliliğine, yani uyuşmazlığın esasına ve sübuta temas etme istidadı taşımaktadır. Oysa Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuru yolunda kural olarak bir delil değerlendirmesi mercii değildir; nitekim Anayasa Mahkemesi anılan kararında da (§ 29), delillerin değerlendirilmesinin ve hukuk kurallarının yorumlanmasının kural olarak derece mahkemelerine ait olduğunu, kendi denetiminin ise bu değerlendirmenin temel hakları işlevsiz kılıp kılmadığıyla sınırlı bulunduğunu açıkça kabul etmiştir (aynı yönde bkz. S.B. ve diğerleri, B. No: 2016/59765, 17/6/2020, § 45). Bu sınır çerçevesinde, Anayasa Mahkemesi kanun yolu mahkemesi gibi hareket ederek delillerin sübut değerini yeniden takdir edemez. Kaldı ki temyiz denetiminde temyiz mercii dahi, kural olarak maddi vakıanın ve delillerin sübut değerinin yeniden takdiri ile değil, hukuka uygunluk denetimi ile sınırlıdır. Bu bakımdan ilk derece mahkemesinin ihlal kararı üzerine yapması gereken, delillerin sübut değerini yeniden takdir ederek beraat hükmünü aleyhe çevirmek değil; ihlale yol açan gerekçe eksikliğini, delillerin neden yeterli görülüp görülmediğini açıklayan doyurucu bir gerekçeyle gidermektir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de ihlali, söz konusu delillerin gerekçeli kararda tartışılmamış olmasına bağlamış (§ 30); belirli bir delilin yeterli sayılması ya da sonucun mahkûmiyet olması gerektiğini belirtmemiştir. Bu itibarla ihlalin giderilmesi, gerekçelendirmedeki eksikliğin tamamlanmasıyla sınırlıdır; kesinleşmiş beraatin sonucunun sanık aleyhine değiştirilmesini kapsamaz. Kuşkusuz devlet, Anayasa’nın 17/3. maddesi kapsamında bireyleri kötü muameleye karşı koruma yükümlülüğü altındadır. Bu yükümlülük, etkili bir soruşturma ve yargılama yapılmasını gerektirmektedir. Ancak mağdurun korunmasına yönelik bu pozitif yükümlülük, sanık lehine kesinleşmiş beraat hükmünün sağladığı anayasal güvenceleri ortadan kaldıracak biçimde yorumlanamaz. Temel haklar arasındaki dengenin korunması, her iki tarafın haklarının da anayasal sınırlar içinde gözetilmesini zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte, yeniden yargılamada sonucun önceden belirlenmemiş olması; kesin hüküm güvencesinin, ne bis in idem ilkesinin ve CMK’nın 314. maddesindeki tahdidi sebeplerin işlevsiz kılınabileceği anlamına gelmez. Yargılama özgürlüğü, bu güvencelerin çizdiği sınır içinde anlam taşımaktadır. Somut olayda bu sınırın aşılıp aşılmadığı aşağıda değerlendirilmektedir.
10. Somut Olayın Değerlendirilmesi Somut olayda, Anayasa Mahkemesince kötü muamele yasağının usul boyutuna ilişkin ihlal kararı verildiği ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması amacıyla yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderildiği anlaşılmaktadır. İlk derece mahkemesince bu karar üzerine yargılamanın yeniden ele alınmış olması, kararın gereğinin yerine getirildiğini göstermekte olup bu yönüyle bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Ne var ki, ilk derece mahkemesince yeniden yapılan yargılama sonucunda sanık hakkında, daha önce beraat ettiği aynı suçlardan mahkûmiyet hükümleri kurulmuştur. Bu durum: — Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesinin gerektirdiği hukuki güvenlik ve istikrarın zedelenmesi, — Anayasa’nın 38/4. maddesinde düzenlenen masumiyet karinesinin ve 36/1. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edilmesi, — Ek 7 No’lu Protokol’ün 4/2. maddesindeki “yeni delil” veya “temel sakatlık” koşulları karşılanmaksızın kesinleşmiş beraat hükmünün aleyhe sonuca dönüştürülmesi, — CMK’nın 314. maddesinde sanık aleyhine kesin hükme müdahale için öngörülen tahdidi sebeplerden hiçbirinin gerçekleşmemiş olmasına rağmen beraat hükmünün mahkûmiyete dönüştürülmesi, — Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında ortaya koyduğu sınırın aşılması, sonuçlarını doğuran bir uygulama niteliğindedir.
11. Sonuç Bu itibarla; Anayasa Mahkemesi kararının gereği olarak yeniden yargılama yapılmasında hukuki zorunluluk bulunmakta ise de; Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesinin gerektirdiği hukuki güvenlik, 38/4. maddesinde düzenlenen masumiyet karinesi ve 36/1. maddesindeki adil yargılanma hakkı, AİHS’ne Ek 7 No’lu Protokol’ün 4. maddesinin çizdiği çerçeve, CMK’nın 314. maddesindeki tahdidi sebeplerden hiçbirinin gerçekleşmemiş olması, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında ortaya koyduğu sınırlama birlikte ele alındığında; sanık lehine kesinleşmiş beraat hükmünün, sanık aleyhine mahkûmiyet hükmüne dönüştürülmesini mümkün görmüyorum. Kesinleşmiş bir beraat hükmünün varlığı karşısında, yeniden yapılan yargılama sonucunda ulaşılabilecek sonuç, sanığın mahkûmiyeti değil; kesin hüküm (res iudicata) nedeniyle 5271 sayılı Kanun’un 223. maddesinin yedinci fıkrası uyarınca davanın reddine karar verilmesidir. Zira aynı fiil sebebiyle daha önce verilip kesinleşen bir hüküm bulunduğundan, ne bis in idem ilkesi ve kesin hüküm güvencesi, yeni bir esas hükmü kurulmasını değil, davanın reddine hükmedilmesini gerektirir. Bu itibarla, bozmadan sonra mahkemece yapılması gereken, kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar vermekten ibarettir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de anılan kararında (§ 34), ihlal kararının davanın kabulüne, reddine ya da beraate veya mahkûmiyete hükmedilmesi gerektiği anlamına gelmediğini; yeniden yargılamanın belirli bir sonuca bağlı olmadığını açıkça belirtmiştir. Kesinleşmiş bir beraatin varlığı karşısında bu serbestliğin ulaşabileceği sonuç ise, kanaatimizce mahkûmiyet değil, kesin hüküm nedeniyle davanın reddidir.
Açıklanan nedenlerle, hükümlerin bozulması yönündeki sonuca katılmakla birlikte, bozmanın gerekçesi ve doğurması gereken sonuç bakımından yukarıda açıkladığım değişik gerekçelerle çoğunluğun gerekçesine katılmıyorum.