İlk Derece Mahkemesi ·

İlk Derece Mahkemesi 2023/309 E. 2025/106 K.

Mahkeme
İlk Derece Mahkemesi
Esas No
2023/309
Karar No
2025/106
Karar Tarihi

T.C. ANKARA 4. FİKRİ VE SINAÎ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİ Esas-Karar No: 2023/309 Esas - 2025/106

T.C. "TÜRK MİLLETİ ADINA" ANKARA 4. FİKRİ VE SINAÎ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİ K A R A R

ESAS NO : 2023/309 KARAR NO : 2025/106

DAVA : Marka Hükümsüzlüğü / Marka Devri DAVA TARİHİ : 19/06/2023 KARAR TARİHİ : 26/03/2025 Yazım Tarihi: 26/04/2025 İDDİA: Davacı vekili dava dilekçesinde ÖZETLE: Davacının 1976 yılında ...’de kurulmuş, faaliyet gösterdiği restoran ve cafe hizmetleri ile gıda sektörlerinde dünya çapında çok sayıda şubesi olan büyük bir firma olduğunu, “...” ibaresini uluslararası kahvecilik işletmesi zinciri ile ilgili iş ve faaliyetlerinde kullanarak tanınmış ve ayırt edici hale getirdiğini, davacının bu markalarının ... sözleşmeleri ile 11 ülkede 58 noktada kullanıldığını, davacı ile dava dışı ... A.Ş arasında imzalanan 09.10.2013 tarihli ve bağlantılı diğer ... Sözleşmeleri hükümleri uyarınca davacının, Türkiye çapında ... haklarını kullanmak, "alt ..."ler tahsis etmek ve bu ağı geliştirmek konusunda ulusal bazda gerekli hak ve yetkiyi "... ..." sıfatıyla dava dışı şirkete verdiğini, bu şirketin kuruluşu esnasında ticaret unvanın ... San. ve Tic. A.Ş. olduğunu, bu şirketin %50 ortaklığının halihazırda davalı şahısta olduğunu, dava dışı ... Ltd. Şti.’nin de halihazırda ... Gıda’nın adresinde faaliyet gösterdiğini ve bu firmanın da %50 ortağının davalı şahıs olduğunu, ayrıca davalı şahsın bahsi geçen firmaların yetkilisi olarak, davacının “...” markasının Türkiye pazarına girmesi için yapılan müzakerelere doğrudan katılım sağladığını, ayrıca davalının davacı ile bahsi geçen firmaların imzaladığı sözleşmeleri “şahit” sıfatıyla imzalamış olduğunu, bunların akabinde davalı şahsın huzurda dava konusu edilen markaları hiçbir yetkisi olmamasına rağmen kendi adına tescil ettirdiğini, davacı ile ... Gıda arasında 09.10.2013 tarihinde imzalanan 15 yıllık “... sözleşmesi”nin hükümlerine göre davacının Türkiye’de fikri mülkiyet haklarını kullanmak ve alt ...’ler tesis etmek üzere bahsi geçen şirkete yetki verdiğini, bu firmanın bu hakların karşılığı olarak davacıya royalty bedeli ödemeyi ve muhasebe, ticari kayıt ve idari birtakım bilgileri davacı ile paylaşmakla yükümlü olduğunu, firmanın sözleşme kapsamındaki ödeme yükümlülüklerini yerine getirmediği gibi davalı şahsın da dava konusu edilen markaları kendi adına tescil ettirmiş olduğunu, davacının ne sözleşmelerin tarafı olan dava dışı şirketlere, ne de davalı ...'a bu yönde bir yetki veya muvafakat vermediğini, ayrıca davalı şahsın davacının "..." (ispatı fincanın içinde) sloganını ve iş modelini ve konseptini işletmelerinde, ürünlerin üzerinde, reklamlarında, internet sitelerinde kullanmakta, bu markaları kullanarak şubeler açmakta ve ... ağlarını genişletmekte olduğunu, davalının bunları yaparken röportajlar vererek ve oluşturduğu internet sitesinde markayı ve markanın kullanıldığı kahvecileri kendisinin kurduğunu, işletme konseptini kendisinin bulduğunu beyan etmekte ve kurulan cafe zincirini %100 bir Türkiye kuruluşu olarak lanse etmekte olduğunu, bu durumların hepsinin davacının marka haklarının ihlali ve haksız rekabet niteliğinde olduğunu, ... menşeli davacının dava konusu edilen marka tescillerini takip etmemiş olmasının hayatın olağan akışına uygun olduğunu, zaten de aradaki dönemin bir pandemi süreci olduğunu, “...” ve “... ” ibareli markalarının gerçek hak sahibinin davacı olduğunu, zira davacının bu markaları ilk defa sırasıyla 1991 ve 1998 yıllarında tescil ettirdiğini ve sahibi olduğu uluslararası kahvecilik işletmesi zinciri ile ilgili iş ve faaliyetlerinde kullanarak tanınmış ve ayırt edici hale getirmiş olduğunu, davacının delilleri meyanında dava dosyasına sunduğu yabancı ülkelere ait tescil belgelerinden markasının ilk tescil tarihinin 1982 yılı olduğunun görülebileceğini, davacının bu markaları ... sistemi altında ...’da 58 noktada kullanmakta olduğunu, davacının uzun yıllar ortaya koyduğu yoğun emek ve çaba neticesinde dünyanın iddialı işletmelerinden ve ... markalarından biri olduğunu, davalı şahsın bunları bilmesine ve tarafı dahi olmadığı sözleşmelerde marka tescil ettirme hakkının açıkça verilmemiş olmasına rağmen bu markaları kendi adına tescil ettirmiş olmasının davalının kötü niyetinin açık bir tezahürü olduğunu, davalının bu fiillerinin aynı zamanda haksız rekabet hükümlerine de aykırı olduğunu, davalının bu tescillerinin “ticari temsilci olarak haksız tescil” niteliğini de haiz olduğunu ve SMK m. 6/2 ve m. 10 hükümleri gereğince bu markaların davacıya devrinin gerektiğini, davacının huzurdaki uyuşmazlıkta sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğradığı yönünden davalı iddialarının da dinlenemeyeceğini, zira davacının davalının haksız marka tescillerini öğrendiği anda harekete geçerek davalıyı ihtarname gönderdiğini, zaten de kötü niyetli tescil durumlarında bu hak düşürücü sürenin işlediğinin mevzuatta açıkça vurgulanmış olduğunu iddia ederek, ..., ..., ... sayılı markaların davacıya devredilmesine, bu talep uygun görülmediği takdirde bu markaların hükümsüzlüğüne karar verilmesini talep ve dava etmiş, duruşmada da dilekçesini aynen tekrar etmiştir. SAVUNMA: Davalı şahıs dilekçe ve beyanında ÖZETLE: davacının huzurdaki davada sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğramış olduğunu, mevzuatta düzenlenmiş olan bu hususun istisnasının kötü niyetli tescil halleri olmasına rağmen, haksız ve kötü niyetli tescilin varlığından haberdar olunması durumunda bu istisnanın işlemeyeceğini, zaten de somut uyuşmazlıkta davalının kötü niyetli olmadığını, zira davacının iddialarının aksine dava konusu edilen “...” markasını Türkiye’de tanınmış hale getirenin ve bu markaya kurumsallık katanın davalı şahıs olduğunu, zaten de taraflar arasında yapılan e-posta yazışmalarından da görülebileceği üzere, davacıdan markanın tescil belgelerinin davalıya göndermesinin istendiğini, ancak davacının bu talebi yerine getiremediğini, bu durumda davacının davalının markayı kendi adına tescil ettireceğinin en başından beri bilindiğini, zira bu markanın tescilinin bulunmadığını ve davacının evrak ve belge kayıtlarının usulüne uygun bir biçimde yapılmadığını, zaten de dava konusu edilen en eski marka olan ... sayılı markanın tescili üzerinden neredeyse 10 yıl geçtiği düşünülecek olursa, basiretli bir tacir gibi davranması gereken davacının söz konusu markaların davalı adına tescil edildiğini uzun süredir bildiğini, aksi bir bakış açısının hem somut olaya hem de basiretli iş adamı gibi davranma yükümlülüğüne aykırılık oluşturacağını, davacı söz konusu markaların davalı adına tescil edildiğinden haberdar olmakla birlikte bilinçli ve kötü niyetli olarak sessiz kaldığını, davalının açtığı ilk şubenin, taraflar arasında imzalanan ... sözleşmesi gereğince davacının davalıya vermesi gereken desteği vermemiş olması nedeniyle yaklaşık iki yıl zarar ettiğini, nihayet kâr elde edilmeye başlandığı 2016 yılında davacının yükümlülüklerini yerine getirmemiş olmasına rağmen kötü niyetli bir biçimde davacıdan royalty talep ettiğini, ancak “...” markasının Türkiye’de davalı şahıs tarafından yapılan yatırımlar sayesinde tanınmış bir marka haline geldiğini, davacı ile ... Gıda arasında 09.10.2013 tarihinde imzalanan ilk ... sözleşmesinin ardından 01.07.2014 ve 15.08.2014 tarihlerinde olmak üzere taraflar arasında iki sözleşme daha imzalanmış olduğunu, bunlardan 15.08.2014 tarihli olanın dava konusu edilen ... sayılı markanın başvuru tarihi olan 13.06.2014 tarihinden sonra imzalandığı gözetildiğinde dahi davacının davalının marka tescillerinden haberdar olduğunun anlaşılabileceğini, davacının ... veren olarak en basit ve standart yükümlülüklerini dahi yerine getirmediğini, davalının adeta dolandırıldığını ve davacının hakkı, bilgisi, ekibi, sistemi olmayan bir halde davalının iradesini sakatlayarak sözleşme imzaladığını ve davalıdan para alarak sebepsiz zenginleştiğini, ... verenin yükümlülüğü kapsamında olan ... alanın işin kurulması ve devamı sürecinde desteklenmesi ve yol gösterilmesi gibi yükümlülüklerin hiçbirinin davacı tarafından yerine getirilmediğini, davacının davalıya ürün ve hizmet temin etmediğini davalıyı/... alanı koruma ve destekleme borcunu da yerine getirmediğini, yine de davalıdan ... bedelini itirazsız ve koşulsuz almış ve iade etmemiş olduğunu, şimdiye kadar hiçbir aksiyon almayan ve bilinçli bir şekilde sessiz kalan davacının huzurdaki davayı açarak haksız kazanç elde etmek istemesinin kötü niyetli olduğunu, davacının “... ...” ve "..." markalarının zaten tanınmış markalar olduğu yönündeki iddialarının da gerçeği yansıtmadığını, bu markaları davalının tanınmış hale getirdiğini, ayrıca bu markaların kullanımına ilişkin davacının geliştirdiği istikrarlı bir konseptin dahi bulunmadığını, “...” adını taşıyan sosyal medya hesaplarının ve web sitesinin dahi davalı tarafından hazırlandığını, “... ...” markasının ...’daki tescillerinin dahi davalı tarafından yapıldığını, davalının ... franchiser olarak Türkiye genelinde 40'a yakın ilde 170'e yakın şube kurduğunu, hatta “...” markası altındaki faaliyetlerinin Ukrayna'da ve Kuzey Irak'ta açılan şubelerle yurt dışına da yayıldığını, ayrıca davalının ... ... görüşmesi yaptığı yaklaşık 20 ülkenin mevcut olduğunu, yalnızca bu hususların bile dava konusu edilen markaların tanınırlığını davalının sağladığını ispat ettiğini, ayrıca herhangi bir arama motoruna “...” yazıldığında marka sahibi olarak davalı şahsın adının çıktığını, davalının “...” markası altında birçok sosyal sorumluluk projesini de yürüttüğünü ileri sürerek, açılan davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. MUHAKEME:HMK kapsamında "Yazılı Yargılama Usulü " uygulanmıştır. 6769 sayılı SINAİ MÜLKİYET KANUNU (10/01/2017 yürürlük) Madde 6 (Marka tescilinde nispi ret nedenleri) "(2) Ticari vekil veya temsilcinin, marka sahibinin izni olmaksızın ve haklı bir sebebe dayanmaksızın markanın aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzerinin kendi adına tescili için yaptığı başvuru, marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir. (3) Başvuru tarihinden veya varsa rüçhan tarihinden önce tescilsiz bir marka veya ticaret sırasında kullanılan bir başka işaret için hak elde edilmişse, bu işaret sahibinin itirazı üzerine, marka başvurusu reddedilir. (4) ... Sözleşmesinin 1 inci mükerrer 6 ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalar ile aynı veya benzer nitelikteki marka başvuruları, aynı veya benzer mal veya hizmetler bakımından itiraz üzerine reddedilir. (5) Tescil edilmiş veya tescil başvurusu daha önceki tarihte yapılmış bir markanın, Türkiye’de ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle haksız bir yararın sağlanabileceği, markanın itibarının zarar görebileceği veya ayırt edici karakterinin zedelenebileceği hâllerde, aynı ya da benzer markanın tescil başvurusu, haklı bir sebebe dayanma hâli saklı kalmak kaydıyla, başvurunun aynı, benzer veya farklı mal veya hizmetlerde yapılmış olmasına bakılmaksızın önceki tarihli marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir. (9)Kötüniyetle yapılan marka başvuruları itiraz üzerine reddedilir.", Madde 10 " (1) Marka sahibinin izni olmadan markanın aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzerinin ticari vekil ya da temsilci adına tescilinin yapılması hâlinde, ticari vekil veya temsilcinin haklı bir sebebi yoksa marka sahibi mahkemeden, markasının kullanımının yasaklanmasını talep edebileceği gibi söz konusu tescilin kendisine devredilmesini de talep edebilir." Madde 24 " (1) Marka hakkı, tescil edildiği mal veya hizmetlerin bir kısmı ya da tamamı için lisans sözleşmesine konu olabilir." Madde 25 " (1) 5 inci (mutlak red nedenleri ) veya 6 ncı ( nisbi red nedenleri ) maddede sayılan hâllerden birinin mevcut olması hâlinde mahkeme tarafından markanın hükümsüzlüğüne karar verilir. (6) Marka sahibi, sonraki tarihli bir markanın kullanıldığını bildiği veya bilmesi gerektiği hâlde bu duruma birbirini izleyen beş yıl boyunca sessiz kalmışsa, sonraki tarihli marka tescili kötüniyetli olmadıkça, markasını hükümsüzlük gerekçesi olarak ileri süremez." hükmü yer almaktadır. SMK 6/3 maddesinin uygulanması için tescilsiz olarak kullanılan işaretin MARKASAL şekilde yani işlevine uygun , ayırt ediciliği sağlanmış olarak ticaret alanında kullanılması, bu kullanımın da Türkiye hudutları içinde olması gerekir. Üçüncü kişinin davaya konu tescil başvurusundan veya rüçhan hakkının doğumundan önce, bu işareti kullandığı , çevresinde belli bir oranda bu işaret üzerinde hak sahibi olarak bilinip tanındığının ispatı (tüm Türkiye genelinde değil) gerekir. Diğer bir anlatımla, öncelik hakkını ileri sürenin söz konusu ibarenin başkası tarafindan kullanımını veya tescilini engelleme hakkı verecek nitelik ve yoğunlukta bu işareti Türkiye hudutları içinde ticaret alanında kullandığını ispatlaması gerekir. Gerçekten, bir işareti ilk kullanan ve ona ayırt edici nitelik kazandıran kişi onun hak sahibi olarak kabul edilir ve bu halde gerçek hak sahipliği sözkonusudur. SMK 6/4 maddesine göre tanınmış markada ; ... sözleşmesi kapsamında tanınmışlık düzeyine ulaşmış olması koşuluyla, tescilli bir markanın, işaret ve emtia açısından aynı veya benzerinin Türkiye'de aynı veya benzer mal veya hizmetler bakımından başvurusunun yapılması halinde itiraz üzerine reddedileceği düzenlenmektedir. SMK 6/5 maddesi anlamında tanınmışlıktan bahsedebilmek için ; Toplumda (Türkiye sınırlarında) tanınmışlık düzeyine ulaşmış olması koşuluyla, tescilli bir markanın, aynı veya benzerinin (aynı, benzer veya farklı mal veya hizmetlerde yapılmış olmasına bakılmaksızın ) yapılan marka başvurusu, tanınmışlığından haksız yarar sağlanabileceği, itibarına zarar verebileceği veya ayırt edici karakterini zedeleyici sonuçlar doğurabileceği durumlarda, tanınmış marka sahibinin itirazı üzerine ret edilir. Yargıtay içtihatlarında tanınmışlık “bir şahsa veya teşebbüse sıkı bir şekilde matufiyet, garanti, kalite, kuvvetli reklam, yaygın bir dağıtım sistemine bağlı, müşteri, akraba, dost, düşman ayırımı yapılmadan coğrafi sınır, kültür, yaş farkı gözetilmeksizin aynı çevredeki insanlar tarafından refleks halinde ortaya çıkan bir çağrışım olarak” ifade edilmiştir. Bu hallerde marka başvurusu nedeniyle haksız yarar sağlanabileceği, onun itibarına zarar verebileceği veya onun ayırt edici karakterini zedeleyici sonuçlar doğurabileceği hallerinde nisbi red sebebi sayılarak başvuru markası engellenebilecektir. Doktrin ve çeşitli yargı kararları dikkate alınıp bakıldığında KÖTÜNİYET kriteri "Marka sahibinin, markasını tescil ederken, markanın kullanılış amacı ve fonksiyonlarına aykırı bir şekilde, iyi niyetli üçüncü kişileri baskı altında tutma, onlara şantaj yapma veya engelleme amacı gütmesi gibi hallerde, kötü niyetli marka tescilinden bahsedilir. Marka başvurusunun kötü niyetli bir başvuru olabilmesi için, marka başvurusu sırasında kötü niyetli olarak markanın amacı ve temel işlevi dışında bir amaçla kullanılması gerekir. Dolayısıyla kötü niyetin kabulü için, marka için başvuruda bulunan kişi, markanın temel işlevleri olan ürünün işletmeye aidiyetini sağlama ve diğer ürünler karşısında ayırt edicilik sağlama fonksiyonu dışında bir amaçla veya marka üzerindeki gerçek hak sahibinin markadan yararlanmasını engellemek veya markanın ün ve şöhretinden yararlanmak suretiyle haksız çıkar edinme gibi bir amaçla hareket etmelidir." şeklinde görüşler yer almaktadır. (... ) 556 sayılı MARKALARIN KORUNMASI Hk.KHK 556 s. KHK’nın 8/3 maddesinde "Tescilsiz bir markanın veya ticaret sırasında kullanılan bir başka işaretin sahibinin itiraz etmesi üzerine, tescili istenilen marka, a) Markanın tescili için yapılan başvuru tarihinden önce veya markanın tescili için yapılan başvuruda belirtilen rüçhan tarihinden önce bu işaret için hak elde edilmiş ise, b)Belirtilen işaret, sahibine daha sonraki bir markanın kullanımını yasaklama hakkını veriyorsa, hallerinde tescil edilmez."hükmü, KHK’nin 8/3. maddesinin uygulanabilmesi için, markaya belli bir ayırt edicilik, bir başka ifadeyle bilinirlik kazandırılması gerekir. Bir işaret üzerinde hak iddia edebilmek için, üçüncü kişinin tescil başvurusundan veya rüçhan hakkının doğumundan önce, bu işareti kullanmak ve belli bir oranda tanınır hale getirmek gerekir. Ancak bu ihtimalde, işaret üzerinde bir hak elde edilmiş olabilir. Gerçekten, bir işareti ilk kullanan ve ona ayırt edici nitelik kazandıran kişi onun hak sahibi olarak kabul edilebilir. 556 sayılı KHK’nin 8/4 maddesinde bir markanın aynı veya benzerinin, farklı mal ve hizmetlerde kullanılabileceği ilkesini açıkça ifade eder. Ancak tanınmış markalar bu ilkenin istisnasını oluşturur. Buna göre, toplumda tanınmışlık düzeyine ulaşmış olması koşuluyla, tescilli bir markanın, aynı veya benzerinin, farklı mal ve hizmetlerde kullanılması amacıyla yapılan marka başvurusu, tanınmışlığından haksız yarar sağlanabileceği, itibarına zarar verebileceği veya ayırt edici karakterini zedeleyici sonuçlar doğurabileceği durumlarda, itiraz üzerine ret edilir. Tanınmış marka kavramı Yargıtay içtihatlarında “bir şahsa veya teşebbüse sıkı bir şekilde matufiyet, garanti, kalite, kuvvetli reklam, yaygın bir dağıtım sistemine bağlı, müşteri, akraba, dost, düşman ayırımı yapılmadan coğrafi sınır, kültür, yaş farkı gözetilmeksizin aynı çevredeki insanlar tarafından refleks halinde ortaya çıkan bir çağrışım olarak” ifade edilmiştir. Madde 17 " Marka sahibinin izni olmadan onun ticari vekili veya temsilcisi adına marka tescil edilmesi halinde, ticari vekil veya temsilcinin haklı bir gerekçesi yoksa, marka sahibinin söz konusu tescilin kendi lehine devredilmesini isteme yetkisi vardır." Madde 20 " Tescilli bir markanın kullanım hakkı, tescil edildiği mal veya hizmetlerin bir kısmı veya tamamı için lisans sözleşmesine konu olabilir." 556 sayılı KHK'nın 35. maddesinde "Tescil başvurusu yapılmış markanın 7 nci ve 8 inci madde hükümlerine göre tescil edilmemesi gerektiğine ilişkin itirazlar ile başvurunun kötü niyetle yapıldığına ilişkin itirazlar ilgili kişiler tarafından marka başvurusunun yayınından itibaren üç ay içerisinde yapılır." hükmü , 556 sayılı KHK'nın 42. Maddesinde : Aşağıdaki hallerde markanın hükümsüz sayılmasına yetkili mahkeme tarafından karar verilir: ...... b) 8 inci maddede sayılan haller. (Ancak, 8 inci maddenin son fıkrası çerçevesinde açılan davada önceki hak sahibi koruma süresinin bitiminden itibaren 2 yıl içerisinde markasını kullanmamışsa bu bir hükümsüzlük nedeni sayılmaz.)" Medeni Kanun 2.nci maddesinde "Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz." hükmü yer almaktadır. 6102 sayılı TÜRK TİCARET KANUNU (14.02.2011 tarihli yayınlanan); Madde 54 "(1) Haksız rekabete ilişkin bu Kısım hükümlerinin amacı, bütün katılanların menfaatine, dürüst ve bozulmamış rekabetin sağlanmasıdır. (2) Rakipler arasında veya tedarik edenlerle müşteriler arasındaki ilişkileri etkileyen aldatıcı veya dürüstlük kuralına diğer şekillerdeki aykırı davranışlar ile ticari uygulamalar haksız ve hukuka aykırıdır." , hükmü yer almaktadır.

DELİLLER ve DEĞERLENDİRME: Taraflar arasındaki uyuşmazlığın; davalı tarafa ait olduğu belirtilen ... sayılı markaların davacı tarafın SMK 6/3 maddesi kapsamında önceye dayalı kullanım ve gerçek hak sahipliği, SMK 6/4-5 maddesine göre markalarının tanınmışlığı, SMK 6/9 maddesine göre davalı taraf markasının kötü niyetle tescil edildiği iddiasına bağlı davalı markalarının davacıya devrinin mümkün olup olmadığı veya SMK 25. Maddesine göre davalı markalarının hükümsüzlüğü gerekip gerekmediği noktasında olduğu anlaşılmıştır. Davacı tarafın Türkiye'de herhangi bir tescilli markası bulunmamaktadır. Davalı tarafın ise ; ... sayılı". ... " ibaresi şeklinde 21, 30, 35 ve 43. sınıflarda 13.06.2014 tarihinde başvuru yapılıp 19.01.2016 tarihinde; ... sayılı"..." ibaresi şeklinde 21, 29, 30, 32, 33, 34, 35 ve 43. Sınıflarda 06.11.2019 tarihinde; ... sayılı"..." ibaresi şeklinde 21, 29, 32, 33, 34, 35 ve 43. sınıflarda 20.03.2020 tarihinde; ... sayılı"..." ibaresi şeklinde 21, 29, 32, 33, 34, 35 ve 43 sınıflarda 02.09.2019 tarihinde; ... sayılı "..." ibaresi şeklinde 21, 29, 32, 33, 34, 35 ve 43 sınıflarda; (30.05.2024 tarihinde tescil edilmiş) ... sayılı "..." ibaresi şeklinde 21, 29, 30, 34, 35 ve 43 sınıflarda 23.03.2020 tarihinde; ... sayılı "..." ibaresi şeklinde 21, 29, 30, 34, 35 ve 43 sınıflarda 07.05.2019 tarihinde; tesçil edildikleri dava tarihinde yürürlükteki 6769 sayılı SMK kapsamında (ondan önce de 556 sayılı KHK kapsamında ) tesçillerinin devam ettiği görülmüştür. Karşılıklı sunulan delil ve belgeler, iddia ve savunmalara göre duruşmada Uyuşmazlık tespit edildikten sonra tahkikata geçilip bilirkişi raporu alınmıştır. 15.04.2023 tarihli Bilirkişi heyet raporunda ÖZETLE; DAVACININ ESKİYE DAYALI KULLANIM/GERÇEK HAK SAHİPLİĞİ İDDİASININ DAVALININ TESCİLLİ MARKALARININ HÜKMÜNE ETKİSİ YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME: Davacı taraf; dava konusu edilen “...” ibaresinin, davalının markalarının tescili kapsamında bulunan emtiaların tamamında, tescilsiz olarak, kendisi tarafından uzun yıllardır ciddi ve yoğun bir biçimde, Türkiye genelinde kullanıldığını ve bu şekilde gerçek hak sahipliğinin doğduğunu tevsik eden yeterli nitelikte, nicelikte ve içerikte delili, dava dosyasına sunmuş değildir. Aksine davacı taraf; “...” markasının Türkiye’deki “kullanım” haklarını, zaten, dava dosyasına sunmuş olduğu sözleşmelerden de görülebileceği üzere, davalı şahsın ortağı/yetkilisi olduğu şirketlere devretmiştir. Bu nedenle de; somut olayda, davacının önceki kullanıma dayalı gerçek hak sahipliği iddiasının dava konusu markaların hükmüne bir etkisinin olamayacağı sonuç ve kanaatine varılmıştır. DAVACININ DAVASINA MESNET ALDIĞI MARKALARININ TANINMIŞLIĞI İDDİASININ DAVALININ MARKALARININ HÜKMÜNE ETKİSİ YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME: Somut olayda ise; davacının davasına mesnet aldığı “... markasının Türkiye’de davacı tarafından yoğun, istikrarlı ve ciddi biçimde kullanıldığına ve bu markalara ciddi yatırımlar yapıldığına, markaların uzun yıllardır ilgili sektörde tanıtıldığına ve dahi tanındığına dair dava dosyasına yeterli nitelikte/nicelikte/içerikte delil sunulmadığından ( Raporumuzda davacının delillerinin listelendiği 4-5. Sayfalardaki bölüm. Davacının markalarının yurt dışında tescilli olmasının ve davacının bir “... sistemi” kurmuş olmasının, davacının “...” markasının ancak ve sadece mutad bir biçimde kullanıldığını tevsik ettiği değerlendirilmiştir. Bu belgelerin, bilhassa da Türkiye’de, davacının markasına yapılan tanıtım harcamalarının ve yatırımların normalden/rakip markalardan fazla olduğunu, davacının pazar payı oranının yüksekliğini ve dahi markanın ilgili sektördeki diğer aktörlerin markalarının önüne geçerek tüketicilerin büyük çoğunluğu tarafından bilindiğini tevsik edebilen bir yönü olmadığı düşünülmektedir. ) , bu markaların “tanınmış” olduğunun söylenmesi de mümkün görülmemektedir. Bu yüzden de; somut olayda, davacının tanınmışlıkla ilgili iddiasının, dava konusu markaların hükmüne bir etkisinin olamayacağı sonuç ve kanaatine varılmıştır. DAVACININ SESSİZ KALMA YOLUYLA HAK KAYBINA UĞRAYIP UĞRAMAMIŞ OLDUĞU HUSUSUNDA DEĞERLENDİRME: Somut olayımızda, Raporumuzun 5-9. Sayfalarında yer verilen tabloda belirtilen, dava konusu edilen markaların tescil tarihlerine bakıldığında; 19.06.2023 tarihinde açılmış olan huzurdaki davanın tarihi itibariyle, dava konusu edilen ... sayılı markaların tescil tarihlerinden 5 yıldan fazla sürenin geçmediği anlaşıldığından, SMK m. 25/6 hükmündeki sessiz kalma yoluyla hak kaybı müessesesinin bu markalar özelinde uygulanamayacağı hususunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. ... sayılı marka özelinde de, her ne kadar bu markanın tescil tarihi olan 13.06.2014 tarihi üzerinden, davanın açıldığı 19.06.2023 tarihi itibariyle 5 yıl geçmiş ise de, SMK m. 25/6 hükmü kapsamında “kötü niyetli tescil” hususunda bir istisna düzenlendiğinden, davacının “kötü niyetli tescil” iddiaları yönünden davalının bu savunmasının geçerli olmayacağının da sabit olduğu değerlendirilmiştir. DAVACININ KÖTÜ NİYETE İLİŞKİN İDDİALARININ DAVALININ MARKALARININ HÜKMÜNE ETKİSİ HUSUSUNDA DEĞERLENDİRME: Tarafların dava dosyasına sunduğu belge ve delillerden; davacının “...” işletmesinin Türkiye’deki faaliyetleri kapsamında, davalı şahsın halihazırda %50 ortağı ve temsilcisi olduğu ... A.Ş. ( Eski unvanı ... San. ve Tic. A.Ş. ) ve ... Ltd. Şti.’ne 09.10.2013, 01.07.2014 ve 15.08.2014 tarihlerinde imzalanan 15 yıllık “...” sözleşmeleri ile davacının Türkiye’de fikri mülkiyet haklarını kullanmak ve alt ...’ler tesis etmek üzere yetki verdiği anlaşılmaktadır. Ayrıca; tarafların dava dosyasına sunduğu belge ve delillerden, bahsi geçen firmaların sözleşmelerden doğan “ön ödeme” koşullarını yerine getirdiği, ancak ilk altı ay hariç, sonraki sözleşmelere göre ödemekle yükümlü oldukları aylık royalty bedellerini ödemediği de anlaşılmaktadır (... ... sözleşmelerinin incelenmesiyle ilgili olarak, bknz. 1 nolu dipnotumuz (Bu sözleşmelerden; davalının davacıya 65.000 ... doları ön ödeme ve davalının Türkiye’de açtığı ilk ...’ın faaliyete geçmesinden itibaren 1 ay içerisinde 15.000 ... doları daha ödeme, ilk 6 ay haricindeki aylarda da aylık net karın %6’sı kadar royalty bedeli ödemekle yükümlü olduğu, davalının Türkiye’de sayı sınırlaması olmaksızın “...” haklarını ve fikri mülkiyet haklarını kullanma ve “alt ...”ler tahsis etmek hak ve yetkilerinin olduğu, sözleşmenin süresinin 15 yıl olduğu, ... alan firmaları temsilen ve dahi şahit olarak davalı şahsın sözleşmeleri imzaladığı ve sözleşmelerde “...” markasının Türkiye’de tescilli hususunda ... alan firmalara ve/veya davalı şahsa herhangi bir yetki verilmediği görülmektedir. ) ) Davalı şahıs, bu yükümlülüklerini yerine getirmemesinin gerekçesi olarak, davacının da söz konusu sözleşmelerden doğan ve davalıya vermesi gereken desteği vermemiş olmasını ileri sürmekte ve davalının bu yüzden ciddi zararları olduğunu iddia etmektedir. Buna ilaveten, davalının davacının markalarının tescil belgelerini davalıya göndermesini talep etmesine rağmen, davacının bunu sağlamadığını ve davacının evrak ve belge kayıtlarının usulüne uygun bir biçimde yapılmadığını ve davacının söz konusu markaların davalı adına tescil edildiğinden haberdar olmakla birlikte bilinçli ve kötü niyetli olarak sessiz kaldığını da iddia etmektedir. Bunlara göre; Öncelikle; davalının dava dosyasına sunmuş olduğu yazışmalarından, davalı şahsın dava konusu edilen markaları Türkiye’de kendi adına tescil ettiğine dair davacıya bir bildirimde bulunduğu anlaşılamamaktadır. Diğer taraftan; davacının ...’li bir şirket olarak, bu marka tescillerinden haberdar olmasının beklenmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğu yönündeki iddialarına da itibar edilememektedir. Davacının, basiretli bir tacir olarak, ... verdiği bir bölgede, ... verdiği kişi ve kuruluşların ticari faaliyetlerini ve bu kapsamda da bir marka vekili aracılığıyla sektörde tescil edilen markaları takip etmesinin beklenebileceği düşünülmektedir. Üstelik de; söz konusu olan, bir ... çekirdeğinin adı/cins isim olması itibariyle markasal hüviyette ayırt ediciliğinin düşüklüğünden bahsedilebilecek “...” ibaresinin, markasal kullanımlarının ciddi ve yakın bir takip gerektirdiği, bu ibarenin “...” ve “...” sektörlerinde kullanım sonucu bir ayırt edicilik/himaye görmesi gereken ekonomik bir değer katılmadan korunmasının, marka mevzuatına göre mümkün olmadığı düşünülmektedir. Davacının da, basiretli bir tacir olarak, bu durumları öngörmesi ve başka bir ülkede yerleşik olsa dahi, alınması mümkün gerekli tedbirleri alarak, üstelik de markasının kullanımı konusunda yetki vermeye soyunduğu coğrafyalarda markasını ciddiyetle takip etmesi gerektiği söylenebilecektir. Davacının, Türkiye’de imzaladığı ... sözleşmelerinde, ...’lere “markasının tescili” konusunda herhangi bir yetki vermediği, dava dosyasına sunulmuş olan sözleşme örneklerinden ve davacının kendi beyanlarından anlaşılabilmektedir. Davacının “böyle bir yetki vermediği” yönünde, huzurdaki davasına mesnet aldığı iddiaları gözetildiğinde, davacının, basiretli bir tacir olarak, Türkiye’de markasının tescillerini bizzat almasının, bunu yapmayacak ise de en azından Türkiye’deki marka tescillerini bir marka vekili vasıtasıyla gözetlemesinin/takip etmesinin beklenebileceği söylenebilecektir. DİĞER TARAFTAN; davalı şahsın da, “...” markasının gerçek hak sahibinin davacı olduğunu bildiği konusunda herhangi bir tereddüt yoktur. Zira; davalı şahıs, ortağı ve yetkilisi olduğu firmalar vasıtasıyla ve dahi bizzat şahit olarak, “...” markasının Türkiye’deki “kullanım hakları”nı ( Dava dosyasına sunulan sözleşme metinlerinden, ... markasının “mülkiyet” değil, “kullanım” hakkının verildiği açıkça anlaşılmaktadır. Bknz. 1 nolu dipnotumuz. ) davacıdan devralmıştır. Davalı şahsın vâkıf olduğu bu sözleşmelere aykırı olarak, “...” markasını, üstelik de ortağı/temsilcisi olduğu, ... haklarının sahibi olan firmalar adına değil de kendi adına tescil ettirmiş olmasının, ticari dürüstlük kurallarıyla örtüşmediği değerlendirilmektedir. Davalı şahsın, davacının ... sözleşmelerinden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmemiş olmasını, bu marka tescillerine “gerekçe” olarak göstermesinin de bu değerlendirmeyi etkileyemeyeceği düşünülmektedir. Sözleşmeden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmemiş olması halinde, sözleşmenin diğer tarafının alabileceği hukuki önlemler mevcut, sabit ve mümkün iken, bu önlemlere/yollara başvurulmadan, hukukun himaye etmediği başka bir yönteme -sahibi olmadığını açıkça bildiği bir markayı kendi adına tescil ettirme yoluna- gidilmesinin, ticari dürüstlük kurallarıyla bağdaşmadığı hususunda bir tereddüt olamayacağı değerlendirilmektedir. Üstelik davalı taraf; “marka hakkının kullanımı” konusunda yetki alanın kendi şahsı olmadığını da bilerek hareket etmiş, hatta dava dosyasına sunulan web sitesi görüntülerinden de anlaşılabileceği üzere, piyasada/kamuoyunda “... markasının %100 yerli olduğu” yönünde (gerçeğe aykırı) açıklamalarda bulunmuş ve dahi davacı tarafı da, aralarında yapılan bilumum yazışmalarda, marka tescillerinden haberdar etmemiştir. Bütün bu hususlar gözetildiğinde, davalının “...” markasının birebir aynısını Türkiye’de kendi adına tescil ettirmesinin, hayatın olağan akışına uygun düşmediği ve ticari dürüstlük kurallarıyla bağdaşmadığı hususunun yeterli nitelik, nicelik ve içerikte delil ile ispatlanabilmiş olduğu düşünülmekle birlikte, kötü niyetin varlığının/yokluğunun tespiti, hukuki niteliği yüksek bir değerlendirme olduğundan bu konuda nihai takdirin Sayın Mahkeme’nin olduğu değerlendirilmiştir. DAVACININ “MARKALARIN DEVRİ” TALEBİ YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME 6769 sayılı SMK’nın 10. Maddede...... Davacının somut uyuşmazlığa konu edilen markaların kendine devri talebi değerlendirilirken, davalı şahsı ile davacı firma arasında bir “ticari vekillik” veya “temsilcilik” ilişkisinin olup olmadığı irdelenmelidir. Tarafların dava dosyasına sunduğu ... sözleşmeleri incelendiğinde, bu sözleşmelerin davacı ve huzurdaki dava dışı ... A.Ş. ( Eski unvanı ... San. ve Tic. A.Ş. ) ve ... Ltd. Şti. arasında imzalandığı görülmektedir. (... ) Her ne kadar davalı şahsın, bu firmaların %50 ortağı ve temsilcisi olduğu sabit ise de, öncelikle, davalı şahsın ortağı ve temsilcisi olduğu firmalardan ayrı bir “hukuki kişilik” olduğu gözetildiğinde, davalı şahıs ve davacı firma arasında bir “ticari vekillik” veya “temsilcilik” ilişkisinin bulunmadığı söylenebilecektir. Kaldı ki; söz konusu ... sözleşmeleri davacı ve doğrudan davalı şahıs arasında imzalanmış olsaydı dahi, “... alan” ve dahi “... ... alan” bir şahsın/firmanın, ... verenin “ticari vekili” veya “temsilcisi” olduğunun söylenmesi mümkün görülmemektedir. Her ne kadar doktrinde, ticari vekil/temsilci unvanlarının geniş yorumlanması gerektiği yönünde bir görüş var ise de ( ...) ; böyle bir geniş yorum kapsamına tek satıcı, dağıtıcı, acente veya lisans alan (...) girebiliyor iken, örneğin “lisans alan” kavramının dahi genişletilerek “...”leri de kapsadığı yönünde bir yoruma ulaşılması, takdiri Sayın Mahkeme’ye ait olmak üzere, mümkün görülmemektedir. Sonuç olarak; davalı şahsın davacının “ticari vekili veya temsilcisi” sayılamayacağı, bu nedenle de dava konusu edilen markaların davacıya devrinin mümkün olmadığı değerlendirilmiştir. SONUÇ; 1)Davacının “gerçek hak sahipliği” ve “tanınmışlık” iddialarının, dava konusu edilen markaların hükmüne bir etkisinin olamayacağı, 2) Davalının markalarını “kötü niyetle” tescil ettirdiği kabul edildiği zaman ve takdirde davacının “sessiz kalma yoluyla hak kaybı”na uğradığından bahsedilemeyeceği, aksi takdirde de, dava konusu edilen markaların tescil tarihleri itibariyle, böyle bir hak kaybının sadece ... sayılı marka yönünden gerçekleşmiş olduğu, 3)Davalının dava konusu edilen markaları kendi adına tescil ettirmiş olmasının, “ticari dürüstlük kuralları”na ve hayatın olağan akışına aykırı düştüğü, yine de davacının “kötü niyetli tescil” iddialarının değerlendirmesinin hukuki niteliği yüksek olduğundan Sayın Mahkeme tarafından yapılması gerektiği, 4) Davalı şahsın, davacının “ticari vekili veya temsilcisi” sayılamayacağı, bu nedenle de dava konusu edilen markaların davacıya devrinin mümkün olmadığı, "şeklinde ifade edilmiştir. Önceki bilirkişi heyetine 2 ayrı bilirkişi ilave edilerek tarafların da itirazının cevaplandırılarak ek rapor alınmasına karar verildiği, bu kapsamda görevlendirilen 5 kişilik bilirkişi heyeti tarafından ek rapor tanzim edilmiştir. 12/10/2024 tarihli Bilirkişi heyeti EK Raporunda ÖZETLE; (...) : "DEĞERLENDİRME ek raporun aşağıdaki konular etrafında oluşturulması uygun görülmüştür: 1- Genel olarak 2- Davalının sıfatı 3- Davalının kötüniyetli kabul edilmesine gerekçe oluşturabilecek vakıalar 4- Sessiz kalma olgusu 5- Tanınmışlık olgusu Somut olayımızı, Türk Borçlar Kanunu hükümleri doğrultusunda değerlendirdiğimizde, davacı ile davalının ortağı ve temsilcisi olduğu şirket arasında TBK m. 1 anlamında bir sözleşme kurulmuştur. Bu sözleşmede asli edimler belli edilmiştir. Buna göre davacı taraf, yurt dışı kahvecilik işletmesi zincir haklarını kendi şirketleri ve iş tecrübesi ile birleştirerek alt ...’lar vermek suretiyle bunu Türkiye geneline yaymış ve söz konusu marka altında ... ile ilgili işletmelerin açılmasını sağlamıştır. Sözleşme uyarınca davacı taraf, 1976’dan beri kullandığını ve kendi tecrübeleri ile meşhur ve tanındık hale getirdiğini beyan ettiği markanın kullanımı ve üçüncü kişilere kullandırılması haklarını davalıya devredilmiştir. Davalıya ait şirketler de bu işletmelerin ... haklarını bu hususları dikkate alarak almıştır. Burada önemli olan markanın devir amacıdır. ... ... işletmelerinin francshise hakları taraflar arasındaki ... sözleşmesi kapsamında 15 yıl boyunca davalı tarafın açacağı veya vereceği ticari işletmelerde kullanılmak üzere devredilmiştir. Bu durum ortadan kalkınca yani sözleşme süresi bittiğinde marka fikri hakları ile birlikte tekrar davacıya dönecektir. Eğer tekrar anlaşma sağlanırsa tekrar kararlaştırılan süre zarfında davalı tarafça kullanılacaktır. Yani markanın bir kullanım amacı söz konusudur. Bu amaç davalı tarafça sözleşme hükümleri uyarınca kullanılmalıdır. Aksi hal sözleşmeye aykırılık teşkil eder. Çünkü sözleşmeler hukukunda taraflar arasındaki ilişki, sözleşme öncesi görüşmeler sırasında başlar ve sözleşme sona erse bile devam eder. Sözleşmenin kurulması ile taraflar arasında asli edim yükümleri söz konusudur. Somut olayda, tarafların sözleşmenin karakterini belirleyen edim yükümlülükleri bellidir. Bu yükümlülüklerin yanı sıra tarafların hukuki alanlarını yani bedensel bütünlükleri, şahsi değerlerini ve asli edim yükümünün sözleşmede kararlaştırılan şekilde yerine getirilmesini sağlamaya yönelik yan yükümlülükler de söz konusudur. Örneğin aydınlatma gibi, bu yükümlülükler bağımsız olarak dava konusu teşkil etmezler. Ancak yerine getirilmediğinde tazminat davasına konu olurlar. Olayımızda, tarafların asli edimleri bellidir. Davacı taraf, ... ... markasının ... haklarını davalının temsilcisi olduğu şirkete (... ...) devretmiştir. Buna karşı, ... ...’nin de bu marka altında ticari işletmeler açması, alt ...’lar vermesi ve davacıya karşılığında belli miktarda bedel ödemesi kararlaştırılmıştır. Lisans süresi, sadece sözleşme süresi boyunca yani 15 yıl olarak sınırlandırılmıştır. Devrin amacı belirtilerek ana sözleşme içerisinde lisans sözleşmesi de yer almıştır. Kapsamı ne olursa olsun ... sözleşmeleri, bir markayı, çeşitli fikri hakları ve bir işe ait bilgi birikimini (...) kullandırma amaçlıdır. Ancak somut olayda ... ... alanın pay sahibi, temsilcisi ve sözleşmenin tanığı konumunda olan davalının markayı kendi adına tescil ettirdiği, ... verene ait olanlardan başka, markanın aslından değişik markalar üreterek onları da kendi tescil ettirdiği görülmektedir. Dava da bu tescillerin hükümsüzlüğü talebi ile açılmıştır. Öte yandan davalının, ortağı olduğu şirketin akdettiği ana sözleşme ile devredilen “... ...” ve "...” markalarını kendisinin geliştirip meşhur ettiği ve bu markalar altında çalışan işletmelerin yüzde yüz yerli işletmeler olduğu kanısını halkta uyandırıp haksız bir değeri işletmelere yüklediği anlaşılmaktadır. Kanaatimizce bu husus hükümsüzlük davası bakımından bir etkiye sahip değildir. “... ...” markası işletmenin 1976’dan beri bu işleri yaptığını ve eskiliğine ilişkin bir intiba yaratmak için kullanılmaktadır. Davacı firma ... Cafe markasını ilk defa 1982’de tescil ettirmiştir. Sözleşmede davalıya ait şirkete davacı firma ile akdedilen ... sözleşmesi içeriğinde markanın kullanım hakkı verilmiştir. Davalı şirketin sözleşmeden kaynaklanan alt lisanslar verme, markayı Türkiye dahilinde genişletme vb. yükümlülüklerini yerine getirdiği ve buna devam ettiği anlaşılmaktadır. Bu noktada davanın asıl konusu, davalı adına yapılan dava konusu marka tescillerinin haksız ve kötüniyet gerekçesiyle hükümsüz kılınıp kılınamayacağıdır. Bir başka ifade ile, bu tescillerin, sözleşme ile şirkete verilen hakları veriliş amacına uygun kullanmayıp kendi yararına tescil ettirmesi anlamına gelip gelmediğidir. Kanaatimizce, ilgili sözleşmenin tarafı olan şirketi gibi davalı da SMK 6/2 anlamında “ticari vekil veya temsilci” konumundadır. Zira hâkim görüş kanunda geçen “ticari vekil veya temsilci” kavramının geniş yorumlanması gerektiği yönündedir (...). Davalı ve eşi, ... Franshice sözleşmesinin tarafı olan .… AŞ’nin her biri %50 oranında olmak üzere eşit pay sahibi konumundadır. Ayrıca davalının 2027 yılına kadar tek başına şirketi temsil ve ilzama yetkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu tablo, davalının, paylarına sahip olduğu şirketin TTK 195 anlamında hâkimi olduğu anlamına gelmektedir (...). SMK 6/2’de bir mutlak red nedeni ve dolayısıyla bir hükümsüzlük davası olarak düzenlenen konu bakımından çeşitli hususların dikkate alınması gerekir. -Öncelikle; ticari temsilci veya vekil, marka sahibi ile arasındaki lisans, bayilik veya ... vb. hukuki ilişki çerçevesinde edindiği hakları koruyabilmesi için bu hakları kullanacağı çevrede (somut olayda Türkiye’de) bunlar için bir hukuki korumaya ihtiyaç duyar. - Bu koruma iki yolla tesis edilebilir. Birincisi, korumanın lisans, bayilik veya ... vb. veren marka sahibi tarafından tesis edilmesidir. Somut olayda bu söz konusu değildir. - Bu halde korumanın tesisi için ticari vekil veya temsilcinin harekete geçmesi işin doğası gereğidir. Zira lisans alan vb. kişi, böyle bir koruma olmadığı takdirde, edindiği haklardan yararlanamaz ve “haklı ve yetkili olduğu” piyasada vaki ihlallere karşı korumasız veya etkin bir korumadan yoksun kalır. - Lisans alan, vekil ve temsilci olduğu sürece ve bu kapsamda tıpkı marka sahibi gibi davranabilir. Örneğin, kullanma hakkına sahip olduğu marka için koruyucu ve engelleyici marka tescili yoluna da gidebilir. - Kullanma haklarına sahip olması, SMK 6/2 ve 10 anlamında lisans alan / ... ... için bir haklı sebep teşkil eder. Bu hükme aykırı marka tescillerine karşı marka sahibi tarafından, hükümsüzlük davası açılabilir. Fakat, taraflar arasında sözleşme ilişkisi devam etmektedir. Davacı markaları ve işletme modeli, yapılan ... ... anlaşması kapsamında, muhtemelen birçok ülkeden daha ileri seviyede Türkiye piyasasında yer almaktadır. Zira Türkiye’de yaygın ve bilinen bir ... zinciri olduğu halde, tescilli olduğu ifade edilen ülkelerdeki kullanım hacmi ve tanınma seviyesi hakkında yeterli bir veri bulunmamaktadır. Bu kapsamda, sözleşme konusu markaların Türkiye’de korunması için bunların davalı adına tescili usulü takip edilmiştir. Söz konusu ... ilişkisi bakımından davalı ile sözleşmenin tarafı olan şirketlerini birbirinden ayırmak mümkün gözükmemektedir. Kanaatimizce, ... ilişkisinin devam etmesi, davalı adına olan marka tescillerinin yapılması ve devamı konusunda SMK 7/2 anlamında bir haklı sebep teşkil etmektedir. Zira Türkiye’de davacı adına bu tesciller söz konusu olmadığından ilgili ... sözleşmesinden doğan hak ve yükümlülüklerin korunması açısından marka tescillerinin davalı veya şirketi kontrolünde olması önem arz etmektedir. Sözleşmenin “... " başlıklı hükmüne göre, ... ..., ...’nın “... haklarını ve fikri mülkiyet haklarını kullanmak, "Alt ..."ler tahsis etmek, markanın ülkesel bazda tanıtımını ve yaygınlaşmasını sağlamak, ülke çapında yaygın bir ... ağı kurmak ve bu ağı geliştirmek konusunda ulusal bazda gerekli her tür hak ve yetki”ye sahip kılınmıştır. Sözleşmenin bütünlüğü ve ayrıca “... ” başlıklı hükümde ... ...’e tanınan hak ve yetkilerin kullanılması da davalının şirketleri vasıtasıyla temsil ettiği markanın fikri mülkiyet haklarını tescil yoluyla koruma altına almayı gerektirmektedir. Zira davacının Türkiye’de herhangi bir tescili, tescil girişimi veya sözleşme ile üstlendiği bu yönde bir yükümlülük bulunmadığı gibi, onun daha ziyade ... ve alt ... ilişkilerinden gelecek gelire odaklandığı, bu yöne ilişkin bu davaya konu olmayan bazı iddialar dile getirse de, onları ayrıca talep ve dava etmeden, yürüdüğü anlaşılan sözleşme ilişkisini ve davalı ve şirketlerinin bu kapsamda giriştiği yatırımları zararlandırma riski yüksek eldeki hükümsüzlük davasına yöneldiği görülmektedir. Kanaatimizce, davalının ülkemizde ... markasının bir Türkiye markası olduğu algısını yerleştirmesi ve açtığı şubeler (alt ...) ve gerçekleşen ticaretin hacmi dikkate alındığında dava konusu hükümsüzlük talebinin reddi gerekmektedir. Aksi halde davalı ve yatırımları, bunun en önemli unsuru olan fikri mülkiyet hakları açısından korumasız kalacaktır. Bu nedenle haklı sebep somut olaya göre karar verilmesi gereken bir durumdur ve mutlaka bir sözleşme dayanağının mevcut olması gerekmez (...). Davalı savunmasında markanın değişik şekillerde tescilinden davacının haberdar olduğunu, aksinin iddia edilmesinin hakkın kötüye kullanımı olacağını belirtmektedir. Türkiye’de marka tescili ve doğrudan kendi birimi bulunmayan yabancı ... verenler açısından sözleşme kapsamında yer alan ve sözleşmeden doğan borçların ifası ile ilgili markaların buradaki vekil veya temsilcileri adına yapılması işin doğası gereğidir. Davalı, bu ilişkinin dışında bir üçüncü kişi konumunda değildir. ... ...’ın 10 yıllık süre zarfında sürekli büyüyen ve genişleyen iş hacmi ve bu kapsamda davalı adına yapılan marka tescillerinin aleni olması karşısında davacının sessiz kalması zımni bir izin olarak da değerlendirilebilir (...). İznin açık olması kadar örtülü olması halinde ve/veya vekil veya temsilcinin haklı bir sebebinin bulunması halinde artık markanın hükümsüzlüğü veya davacıya devri de talep edilemeyecektir (...). Bu noktada ayrıca; - Davacı markasının ... ... sözleşmesi öncesi veya sonrasında Türkiye dışında herhangi bir ülke veya ülkelerde tanınmış olduğuna dair soyut iddialar dışında dosya kapsamında herhangi bir delil bulunmadığı, - Davalının, dava konusu tescilleri yaparken, şirketi üzerinden sözleşme ile elde ettiği hak ve yetkileri koruma amacında olduğu, kötiniyetini gösteren başka herhangi bir hususa rastlanmadığı, - Davalının marka tescilleri ona / şirketine tanınan hakların kullanılması ve korunması açısından hukuki bir zaruret olduğundan, davacının söz konusu tescillere sessiz kaldığından ve bunun da üzerinden belli süre geçmesi nedeniyle sessiz kalma nedeniyle hak kaybının vaki olduğundan bahsetmenin mümkün olmayacağı sonucuna da varılmaktadır. SONUÇ; -Davalının SMK m.6/2 ve m.10 anlamında “ticari vekil veya temsilci” konumunda olduğu, -Taraflar arasındaki ... ... Sözleşme ilişkisinin geçerliliğini koruduğu, -Sözleşme öncesi veya sonrasında davacı adına Türkiye’de herhangi bir marka tescilinin bulunmadığı, bu nedenle sözleşmeden doğan hakların kullanılması açısından, bu durumun, davalı tarafın Türkiye’de marka tescilleri yapması bakımından haklı sebep teşkil ettiği, -Bu haklı sebebin davalı veya şirketinin ... ... Sözleşmesi kapsamında kullanma hakkını elinde bulundurduğu (davacı adına tescilli veya onun tarafından sözleşmeye konu edilen) tüm markalar gibi, söz konusu markaları koruma maksatlı benzer diğer markalar için de söz konusu olduğu, -Davalının, dava konusu marka tescillerinde kötü niyetli olduğunu gösterir maddi herhangi bir hususun tespit edilemediği, -Mevcut durumda dava konusu markaların hiç birinin hükümsüzlüğünün istenemeyeceği, görüş ve kanaatine varmış bulunmaktayım," şeklinde; ( ...) ; Somut olayımızı, Türk Borçlar Kanunu hükümleri doğrultusunda değerlendirdiğimizde, taraflar arasında TBK m. 1 anlamında bir sözleşme kurulmuştur. Bu sözleşmede asli edimler belli edilmiştir. Buna göre davacı taraf kendi tecrübesini ve meşhur ettiği markasının kullanımını ve alt franchiselara da kullandırılmasının devrini gerçekleştirecek, davalı taraf ise söz konusu markayı kullanarak Türkiye genelinde sözkonsu markayı ve işletmenin ticari tecrübesini kullanarak ... ile ilgili işletmeler açacaktır. Sözleşme uyarınca davacı tarafın 1976’dan beri kullandığı ve kendi tecrübeleri ile meşhur ve tanındık hale getirilen markası davalıya devredilmiştir. Davalıya markanın fikri haklarının kullanımı da yani marka hakları haklarıda devredilmiştir. Burada önemli olan markanın devir amacıdır. Marka taraflar arasındaki ... sözleşmesi kapsamında 15 yıl boyunca davalı tarafın açacağı ticari işletmelerde kullanılmak üzere devredilmiştir. Bu durum ortadan kalkınca yani sözleşme süresi bittiğinde marka fikri hakları ile birlikte tekrar davacıya dönecektir. Eğer tekrar anlaşma sağlanırsa tekrar kararlaştırılan süre zarfında davalı tarafça kullanılacaktır. Yani markanın bir kullanım amacı söz konusudur. Bu amaç davalı tarafça sözleşme hükümleri uyarınca kullanılmalıdır. Aksi hal sözleşmeye aykrılık teşkil eder. Çünkü sözleşmeler hukukunda taraflar arasındaki ilişki, sözleşme öncesi görüşmeler sırasında başlar ve sözleşme sona erse bile devam eder. Sözleşmenin kurulması ile taraflar arasında asli edim yükümleri sözkonusudur. Somut olayda, tarafların sözleşmenin karakterini belirleyen edim yüümlülükleri bellidir. Bu yükümlülüklerin yanısıra tarafların hukuki alanlarını yani bedensel bütünlükleri, şahsi değerlerini ve asli edim yükümünün sözleşmede kararlaştırılan şekilde yerine getirilmesini sağlamaya yönelik yan yükümlülükler de söz konusudur. Örneğin aydınlatma gibi, bu yükümlülükler bağımsız olarak dava konusu teşkil etmezler. Ancak yerine getirilmediğinde tazminat davasına konu olurlar. Olayımızda, tarafların asli edimleri bellidir. Davacı taraf markayı davalıya devretmiş davalı da bu marka ile ticari işletmeler açacak alt franchiselar verebilecek ve karşılığında belli miktarda bedel ödeyecektir. Marka fikri haklarıyla devredilmiştir. Ancak burada lisans devri sadece sözleşme süresi boyunca yani 15 yıl olarak sınırlandırılmıştır. Devrin amacı belirtilerek ana sözleşme içerisinde lisans sözleşmesi de yer almıştır. Ancak sözleşmenin diğer tarafı davalı sözleşme hükümlerine aykırı davranarak markayı kendi adına tescil ettirmiştir. Hatta markanın aslından değişik markalar üreterek onları da kendi tescil ettirmiştir. Bunlarla da kalmayıp ana sözleşme ile kendisine devredilen “... ...” ve "...” markalarını kendi markalarını kendi geliştirip meşhur ettiğini bu markalar altında çalışan işletmelerin yüzde yüz yerli işletmeler olduğu kanısını halkta uyandırıp haksız bir değeri işletmelere yüklemiştir. “... ...” markası işletmenin 1976’dan beri bu işleri yaptığını ve eskiliğine ilişkin bir intiba yaratmak için kullanılmaktadır. Ancak dosyadan anlaşıldığı üzere davalı kendisi 1982 doğumludur. Markanın kendi markası olduğunu iddia etmesi bu bağlamda imkânsızdır. Olayımızda davalının kendisinin dahi doğmadığı bir dönemde kurulan ve meşhur edilen markadan haksız bir şekilde yararlanması söz konusudur. Bu durum hem sözleşmeye aykırılık teşkil eder hem de dürüstlük kuralına. Çünkü sözleşmede davalıya davacı firma ile akdedilen ... sözleşmesi içeriğinde markanın kullanım hakkı kendisine verilmiştir. Bu anlamda sözleşme hükümlerine TBK m. 112 gereğince aykırılık söz konusudur. Bu maddeye göre, “ Borçlu borcunu hiç veya gereği gibi yerine getirmezse, kendisinin kusursuzluğunu ispat etmedikçe meydana gelen zarardan sorumlu olur”. Söz konusu hüküm gereğince, davalı sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüğünü “hiç” yerine getirmemiştir. Çünkü kendisine sözleşme ile verilen hakları veriliş amacına uygun kullanmayıp kendi yararına tescil ettirmiştir. Bu çerçevede davalı TMK m. 2’de vücut bulan “Dürüstlük kuralı”na aykırı davranmıştır. Davalı sözleşmeden doğan hakkını kötüye kullanmıştır. TMK m. 2/II gereğince bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Davalı hukukun kadim ilkesine aykırı davrandığından sorumludur. Davalı savunmasında markanın değişik şekillerde tescilinden davacının haberdar olduğunu aksinin iddia edilmesinin hakkın kötüye kullanımı olacağını belirtmektedir. Burada da kendisi aslında sözleşmeye aykırı davrandığını ikrar etmektedir. Ayrıca davacı hakkında iddialarında tescilleri bilmesine rağmen harekete geçmediğini markaların meşhur olduktan sonra dava açmasını da hakkın kötüye kullanımı olarak nitelendirmiştir. Bu iddiası da sözleşme hükümleri doğrultusunda yerinde değildir. Çünkü davacı sözleşme sonrası çok fazla sözleşmenin akıbetini araştırmayıp bu konuda hareketsiz kalmış olsa da bu durum, davalının sözleşme hükümlerine aykırı olarak asıl markayı kendi adına tescil ettirmesi hakkını kendisine vermez. HUKUKİ SONUÇ Somut olayda, davalı davacı ile yapmış olduğu ... Sözleşme hükümlerine aykırı davranarak kendisine ana sözleşme gereğince 15 yıllığına kullanımına sunulan markaları kendi adına değişik şekillerde tescil ettirmesi ve firmanın yüzde yüz kendisi tarafından yerli sermaye ve kuruluş bilgisi ile kurulduğunu halka bildirmesi hem sözleşme hükümlerine aykırılık hem de dürüstlük kuralına aykırılık oluşturacağından davalı, olayımızda sözleşmeye TBK m. 112 anlamında aykırı davranmıştır. Takdir yüce mahkemeye ait olmak üzere kanaatim bu yöndedir.. " şeklinde, (...) ; " Kök Raporumuzun 20-21. Sayfalarında da vurgulandığı üzere; davalının dava dosyasına sunmuş olduğu yazışmalarından, davalı şahsın dava konusu edilen markaları Türkiye’de kendi adına tescil ettiğine dair davacıya bir bildirimde bulunduğu anlaşılamamaktadır. Diğer taraftan; davacının ...’li bir şirket olarak, bu marka tescillerinden haberdar olmasının beklenmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğu yönündeki iddialarına da itibar edilememektedir. Davacının, basiretli bir tacir olarak, ... verdiği bir bölgede, ... verdiği kişi ve kuruluşların ticari faaliyetlerini ve bu kapsamda da bir marka vekili aracılığıyla sektörde tescil edilen markaları takip etmesinin beklenebileceği düşünülmektedir. Üstelik de; söz konusu olan, bir ... çekirdeğinin adı/cins isim olması itibariyle markasal hüviyette ayırt ediciliğinin düşüklüğünden bahsedilebilecek “...” ibaresinin, markasal kullanımlarının ciddi ve yakın bir takip gerektirdiği, bu ibarenin “...” ve “...” sektörlerinde kullanım sonucu bir ayırt edicilik/himaye görmesi gereken ekonomik bir değer katılmadan korunmasının, marka mevzuatına göre mümkün olmadığı düşünülmektedir. Davacının da, basiretli bir tacir olarak, bu durumları öngörmesi ve başka bir ülkede yerleşik olsa dahi, alınması mümkün gerekli tedbirleri alarak, üstelik de markasının kullanımı konusunda yetki vermeye soyunduğu coğrafyalarda markasını ciddiyetle takip etmesi gerektiği söylenebilecektir. Davacının, Türkiye’de imzaladığı ... sözleşmelerinde, ...’lere “markasının tescili” konusunda herhangi bir yetki vermediği, dava dosyasına sunulmuş olan sözleşme örneklerinden ve davacının kendi beyanlarından anlaşılabilmektedir. Davacının “böyle bir yetki vermediği” yönünde, huzurdaki davasına mesnet aldığı iddiaları gözetildiğinde, davacının, basiretli bir tacir olarak, Türkiye’de markasının tescillerini bizzat almasının, bunu yapmayacak ise de en azından Türkiye’deki marka tescillerini bir marka vekili vasıtasıyla gözetlemesinin/takip etmesinin beklenebileceği söylenebilecektir. DİĞER TARAFTAN; davalı şahsın da, “...” markasının gerçek hak sahibinin davacı olduğunu bildiği konusunda herhangi bir tereddüt yoktur. Zira; davalı şahıs, ortağı ve yetkilisi olduğu firmalar vasıtasıyla ve dahi bizzat şahit olarak, “...” markasının Türkiye’deki “kullanım hakları”nı ( Dava dosyasına sunulan sözleşme metinlerinden, ... markasının “mülkiyet” değil, “kullanım” hakkının verildiği açıkça anlaşılmaktadır. Bknz. Kök Raporumuzun 1 nolu dipnotumuz. ) davacıdan devralmıştır. Davalı şahsın vâkıf olduğu bu sözleşmelere aykırı olarak, “...” markasını, üstelik de ortağı/temsilcisi olduğu, ... haklarının sahibi olan firmalar adına değil de kendi adına tescil ettirmiş olmasının, ticari dürüstlük kurallarıyla örtüşmediği değerlendirilmektedir. Davalı şahsın, davacının ... sözleşmelerinden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmemiş olmasını, bu marka tescillerine “gerekçe” olarak göstermesinin de bu değerlendirmeyi etkileyemeyeceği düşünülmektedir. Sözleşmeden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmemiş olması halinde, sözleşmenin diğer tarafının alabileceği hukuki önlemler mevcut, sabit ve mümkün iken, bu önlemlere/yollara başvurulmadan, hukukun himaye etmediği başka bir yönteme -sahibi olmadığını açıkça bildiği bir markayı kendi adına tescil ettirme yoluna- gidilmesinin, ticari dürüstlük kurallarıyla bağdaşmadığı hususunda bir tereddüt olamayacağı değerlendirilmektedir. Üstelik davalı taraf; “marka hakkının kullanımı” konusunda yetki alanın kendi şahsı olmadığını da bilerek hareket etmiş, hatta dava dosyasına sunulan web sitesi görüntülerinden de anlaşılabileceği üzere, piyasada/kamuoyunda “... markasının %100 yerli olduğu” yönünde (gerçeğe aykırı) açıklamalarda bulunmuş ve dahi davacı tarafı da, aralarında yapılan bilumum yazışmalarda, marka tescillerinden haberdar etmemiştir. Bütün bu hususlar gözetildiğinde, davalının “...” markasının birebir aynısını Türkiye’de kendi adına tescil ettirmesinin, hayatın olağan akışına uygun düşmediği ve ticari dürüstlük kurallarıyla bağdaşmadığı hususunun yeterli nitelik, nicelik ve içerikte delil ile ispatlanabilmiş olduğu düşünülmekle birlikte, kötü niyetin varlığının/yokluğunun tespiti, hukuki niteliği yüksek bir değerlendirme olduğundan bu konuda nihai takdirin Sayın Mahkeme’nin olduğu değerlendirilmiştir. " şeklinde ifade edilmiştir. DOSYAYA SUNULAN MÜTALAALAR(... tespitinde) Dosyaya sunulan ve ... imzasını taşıyan mütalaada özetle; davalının seri markalarının, markaların tanınmış ve ürünlerin piyasada tutulmuş olduğu da dikkate alındığında, "kötüniyetli" tescil olarak değerlendirilemeyeceği, davacının bu iddiasının da ilk markanın tescilinin üzerinden neredeyse 10 yıl geçtikten sonra dava yoluyla ileri sürülmesinin TMK md. 2 ile bağdaşmadığı, doğrudan "hakkın kötüye kullanılması" teşkil ettiği sonuç ve kanaati bildirilmiştir. Dosyaya sunulan ve ... imzasını taşıyan mütalaada özetle; davacının davalıya karşı sessiz kalma şartının gerçekleşmediği, davalının marka tescilinin kötüniyetli olduğu, bu nedenle somut olayda SMK m. 25/6 hükmünün uygulama bulmayacağı, ayrıca, SMK m. 6/2’deki nispi red sebebine ilişkin tüm şartlar davacı lehine oluştuğu görüşü bildirilmiştir. GEREKÇE ; Tarafların karşılıklı iddia ve savunması , sunulan delil ve belgeler, marka tesçil belgeleri, bilirkişi heyeti kök raporu , kök rapora itiraz üzerine alınan ek rapor ve dosya bütünü ile incelendiğinde; Davacı taraf davalıya ait ... sayılı markaların SMK 6/3 maddesi ( önceye dayalı kullanım ve gerçek hak sahipliği) SMK 6/4-5 maddesi ( markalarının tanınmışlığı,) SMK 6/9 maddesi (kötüniyet) kapsamında davalı markalarının davacıya devri bu mümkün olmaz ise SMK 25. Maddesine göre davalı markalarının hükümsüzlüğünü talep etmektedir. Davalı taraf ise davada sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğranıldığını, davalının kötü niyetli olmadığını, dava konusu edilen “...” markasını Türkiye’de tanınmış hale getirenin ve bu markaya kurumsallık katanın davalı şahıs olduğunu, davacının davalının markayı kendi adına tescil ettireceğinin en başından beri bilindiğini, davacı söz konusu markaların davalı adına tescil edildiğinden haberdar olmakla birlikte bilinçli ve kötü niyetli olarak sessiz kaldığını, davacının yükümlülüklerini yerine getirmemiş olmasına rağmen kötü niyetli bir biçimde davacıdan royalty talep ettiğini, davacının davalıya ürün ve hizmet temin etmediğini , bilinçli bir şekilde sessiz kalan davacının huzurdaki davayı açarak haksız kazanç elde etmek istemesinin kötü niyetli olduğunu, markaları davalının tanınmış hale getirdiğini, davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Markaların davacıya devri konusu; Davacı taraf " dava dışı ... A.Ş arasında imzalanan 09.10.2013 tarihli ve bağlantılı diğer ... Sözleşmeleri hükümleri uyarınca davacının, Türkiye çapında ... haklarını kullanmak, "alt ..."ler tahsis etmek ve bu ağı geliştirmek konusunda ulusal bazda gerekli hak ve yetkiyi "... ..." sıfatıyla dava dışı şirkete verdiğini, bu şirketin kuruluşu esnasında ticaret unvanın ... San. ve Tic. A.Ş. olduğunu, bu şirketin %50 ortaklığının halihazırda davalı şahısta olduğunu, dava dışı ... Ltd. Şti.’nin de halihazırda ... Gıda’nın adresinde faaliyet gösterdiğini ve bu firmanın da %50 ortağının davalı şahıs olduğunu, ayrıca davalı şahsın bahsi geçen firmaların yetkilisi olarak, davacının “...” markasının Türkiye pazarına girmesi için yapılan müzakerelere doğrudan katılım sağladığını, ayrıca davalının davacı ile bahsi geçen firmaların imzaladığı sözleşmeleri “şahit” sıfatıyla imzalamış olduğunu, bunların akabinde davalı şahsın huzurda dava konusu edilen markaları hiçbir yetkisi olmamasına rağmen kendi adına tescil ettirdiğini" şeklinde ve SMK 6/3 maddesi ( önceye dayalı kullanım ve gerçek hak sahipliği) SMK 6/4-5 maddesi ( markalarının tanınmışlığı,) SMK 6/9 maddesi (kötüniyet) kapsamında ve yine SMK 10 .ncu madde kapsamında dava konusu markaların davacıya devrini talep etmektedir. Her şeyden önce davalı şahıs ile davacı arasında düzenlenen ticari vekil veya temsilcilik şeklinde bir anlaşma/şözleşme veya herhangi bir yetki belgesi dosyaya ibraz edilmediği; Nitekim bu husus bilirkişi kök raporunda benimsenen haliyle " Tarafların dava dosyasına sunduğu ... sözleşmeleri incelendiğinde, bu sözleşmelerin davacı ve huzurdaki dava dışı ... A.Ş. ( Eski unvanı ... San. ve Tic. A.Ş. ) ve ... Ltd. Şti. arasında imzalandığı görülmektedir. (Bknz. 1 nolu dipnotumuz. ) Her ne kadar davalı şahsın, bu firmaların %50 ortağı ve temsilcisi olduğu sabit ise de, öncelikle, davalı şahsın ortağı ve temsilcisi olduğu firmalardan ayrı bir “hukuki kişilik” olduğu gözetildiğinde, davalı şahıs ve davacı firma arasında bir “ticari vekillik” veya “temsilcilik” ilişkisinin bulunmadığı söylenebilecektir. Kaldı ki; söz konusu ... sözleşmeleri davacı ve doğrudan davalı şahıs arasında imzalanmış olsaydı dahi, “... alan” ve dahi “... ... alan” bir şahsın/firmanın, ... verenin “ticari vekili” veya “temsilcisi” olduğunun söylenmesi mümkün görülmemektedir...... Sonuç olarak; davalı şahsın davacının “ticari vekili veya temsilcisi” sayılamayacağı, bu nedenle de dava konusu edilen markaların davacıya devrinin mümkün olmadığı değerlendirilmiştir. " şeklinde de izah edildiği; Bu açıdan SMK 10.ncu maddesindeki koşullar oluşmadığı; diğer yönden SMK 6/3 , SMK 6/4-5 ve SMK 6/9 maddeleri markaların devrini düzenleyen hükümler değil marka başvurularına veya tescillerine yönelik nisbi red sebepleri hükümleri olmasından dolayı bu açıdan davalı markalarının davacıya devri mümkün görülmeyerek bu talebin reddi gerektiği sonucuna varılmıştır. (aksi bilirkişi görüşüne yukarıdaki gerekçe ile itibar edilmemiştir.) SMK 6/3 maddesi açısından değerlendirme; Önceye dayalı hak ya da gerçek hak sahipliği kavramı açısından "SMK 6/3 maddesinin uygulanması için tescilsiz olarak kullanılan işaretin MARKASAL şekilde yani işlevine uygun , ayırt ediciliği sağlanmış olarak ticaret alanında kullanılması, bu kullanımın da Türkiye hudutları için olması gerekir. " olarak yukarıda da izah edildiği üzere davaya konu yukarıda belirtilen markaların başvuru tarihlerinden önce bu markaların kapsamındaki mal veya hizmetlerin davacı tarafca Türkiye hudutları dahilinde ciddi ve yoğun bir biçimde kullanıldığına dair kanaat verici delil ve belge sunulmadığı ; nitekim bu husus bilirkişi kök raporunda benimsenen haliyle " Davacı taraf; dava konusu edilen “...” ibaresinin, davalının markalarının tescili kapsamında bulunan emtiaların tamamında, tescilsiz olarak, kendisi tarafından uzun yıllardır ciddi ve yoğun bir biçimde, Türkiye genelinde kullanıldığını ve bu şekilde gerçek hak sahipliğinin doğduğunu tevsik eden yeterli nitelikte, nicelikte ve içerikte delili, dava dosyasına sunmuş değildir. Aksine davacı taraf; “...” markasının Türkiye’deki “kullanım” haklarını, zaten, dava dosyasına sunmuş olduğu sözleşmelerden de görülebileceği üzere, davalı şahsın ortağı/yetkilisi olduğu şirketlere devretmiştir. Bu nedenle de; somut olayda, davacının önceki kullanıma dayalı gerçek hak sahipliği iddiasının dava konusu markaların hükmüne bir etkisinin olamayacağı " şeklinde de izah edildiği; Bu açıdan SMK 6/3 maddesindeki koşullar ve buna bağlı SMK 25/1 maddesindeki hükümsüzlük koşulu oluşmadığı sonucuna varıldığı ;(aksi bilirkişi görüşlerine yukarıdaki gerekçe ile itibar edilmemiştir.) SMK 6/4-5 maddesi açısından değerlendirme; Davacı taraf markalarının ... sözleşmesi kapsamında yurt dışı tanınmışlık düzeyine ulaştığını ve ayrıca toplumda (Türkiye sınırlarında) tanınmışlık düzeyine ulaştığını dava konusu markaların tescilinde de tanınmışlığından haksız yarar sağlanabileceği, itibarına zarar verebileceği veya ayırt edici karakterini zedeleyici sonuçlar doğurabileceği iddia edilse de somut olayda davacı taraf bu iddiasını ispatlamaya yarar herhangi bir delil ve belge ibraz edemediği; nitekim bu husus bilirkişi kök raporunda benimsenen haliyle "Somut olayda ise; davacının davasına mesnet aldığı “... markasının Türkiye’de davacı tarafından yoğun, istikrarlı ve ciddi biçimde kullanıldığına ve bu markalara ciddi yatırımlar yapıldığına, markaların uzun yıllardır ilgili sektörde tanıtıldığına ve dahi tanındığına dair dava dosyasına yeterli nitelikte/nicelikte/içerikte delil sunulmadığından ( Raporumuzda davacının delillerinin listelendiği 4-5. Sayfalardaki bölüm. Davacının markalarının yurt dışında tescilli olmasının ve davacının bir “... sistemi” kurmuş olmasının, davacının “...” markasının ancak ve sadece mutad bir biçimde kullanıldığını tevsik ettiği değerlendirilmiştir. Bu belgelerin, bilhassa da Türkiye’de, davacının markasına yapılan tanıtım harcamalarının ve yatırımların normalden/rakip markalardan fazla olduğunu, davacının pazar payı oranının yüksekliğini ve dahi markanın ilgili sektördeki diğer aktörlerin markalarının önüne geçerek tüketicilerin büyük çoğunluğu tarafından bilindiğini tevsik edebilen bir yönü olmadığı düşünülmektedir. ) , bu markaların “tanınmış” olduğunun söylenmesi de mümkün görülmemektedir. Bu yüzden de; somut olayda, davacının tanınmışlıkla ilgili iddiasının, dava konusu markaların hükmüne bir etkisinin olamayacağı sonuç ve kanaatine varılmıştır. " şeklinde de izah edildiği; bu açıdan SMK 6/4-5 maddesindeki koşullar ve buna bağlı SMK 25/1 maddesindeki hükümsüzlük koşulu oluşmadığı sonucuna varıldığı; (aksi bilirkişi görüşlerine yukarıdaki gerekçe ile itibar edilmemiştir.) SESSİZ KALMA /HAK KAYBI İDDİA ve SAVUNMASI açısından değerlendirme ; 6769 sayılı SMK 25/6 .ncı maddede " Marka sahibi, sonraki tarihli bir markanın kullanıldığını bildiği veya bilmesi gerektiği hâlde bu duruma birbirini izleyen beş yıl boyunca sessiz kalmışsa, sonraki tarihli marka tescili kötüniyetli olmadıkça, markasını hükümsüzlük gerekçesi olarak ileri süremez." şeklinde düzenleme getirilmiştir. Somut olayda dava konusu markalardan ... sayılı markaların tescil tarihleri ile 19/06/2023 olan dava tarihi arasında 5 yıllık süre geçmediğinden sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğranılmadığı; nitekim bu husus bilirkişi heyeti kök raporunda benimsenen haliyle " huzurdaki davanın tarihi itibariyle, dava konusu edilen ... sayılı markaların tescil tarihlerinden 5 yıldan fazla sürenin geçmediği anlaşıldığından, SMK m. 25/6 hükmündeki sessiz kalma yoluyla hak kaybı müessesesinin bu markalar özelinde uygulanamayacağı hususunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır." şeklinde de izah edildiği; diğer yönden bu markalara dayalı davacının kötüniyet iddiasına karşı kötüniyetin olayda varlığı/yokluğu konusu aşağıda izah edildiği; ... sayılı marka açısından ise tescil tarihi olan 13.06.2014 tarihi olduğundan bu marka açısından sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğranıldığı, diğer yönden ise bu markaya dayalı davacının kötüniyet iddiasına karşı kötüniyetin olayda varlığı/yokluğu konusu aşağıda izah edildiği; (aksi bilirkişi görüşlerine yukarıdaki gerekçe ile itibar edilmemiştir.) SMK 6/9 maddesi ( ve ... sayılı marka için ise ayrıca 556 sayılı KHK 35 ve 42.nci madde açısından ) değerlendirme; (KÖTÜNİYET konusu); Hangi tür ve şekilde yapılan marka başvurularının kötü niyetle yapılmış sayılacağına ilişkin açıkça kanuni bir hüküm bulunmamakla birlikte her somut olayın özelliğine göre değerlendirme yapılmalıdır. Yukarıda izah edilen "KÖTÜNİYET" kriterindeki "Marka sahibinin, markasını tescil ederken, markanın kullanılış amacı ve fonksiyonlarına aykırı bir şekilde, iyi niyetli üçüncü kişileri baskı altında tutma, onlara şantaj yapma veya engelleme amacı gütmesi gibi hallerde, kötü niyetli marka tescilinden bahsedilir. Marka başvurusunun kötü niyetli bir başvuru olabilmesi için, marka başvurusu sırasında kötü niyetli olarak markanın amacı ve temel işlevi dışında bir amaçla kullanılması gerekir. Dolayısıyla kötü niyetin kabulü için, marka için başvuruda bulunan kişi, markanın temel işlevleri olan ürünün işletmeye aidiyetini sağlama ve diğer ürünler karşısında ayırt edicilik sağlama fonksiyonu dışında bir amaçla veya marka üzerindeki gerçek hak sahibinin markadan yararlanmasını engellemek veya markanın ün ve şöhretinden yararlanmak suretiyle haksız çıkar edinme gibi bir amaçla hareket etmelidir. " şeklinde özetlenen kriterlere bakmak gerekir. ( Bu konuda örneğin; “Marka sahibinin, markasını tescil ettirirken, markanın kullanılış amacı ve fonksiyonlarına aykırı bir şekilde, iyi niyetli üçüncü kişileri baskı altında tutma, onlara şantaj yapma veya engelleme amacı gütmesi gibi hallerde, kötü niyetli marka tescilinden bahsedilir” (...). Yargıtay HGK’nun 16.7.2008 tarih ... sayılı “... Kararı”nda da “Marka korumasının amacına aykırı biçimde kötüye kullanılması yoluyla başkasının markasından haksız olarak yararlanmak veya gerçekte kullanılmayıp yedekleme, marka ticareti yapmak amacına veya şantaja yönelik başvuru ve tescillerin kötüniyetli olarak kabul edilmesi gerektiği” vurgulanmıştır. ...’ın 11/06/2009 tarihli ... sayılı kararında “önceki markanın varlığı hakkındaki mevcut veya muhtemel bilginin, başvurunun kötü niyetle yapıldığını tek başına göstermeyeceği ve tüm faktörlerin dikkate alınması gerektiği” hükmü verilmiştir. Yargıtay HGK’nun 09.05.2018 tarih... sayılı Kararında da “Kötüniyetin varlığının her somut olayın özelliklerine göre belirlenmesi gerektiği, markaların iltibasa yolaçması ve davalının uzun süredir davacı ile aynı sektörde faaliyet göstermesinin başlı başına kötüniyet ve hükümsüzlük nedeni oluşturmayacağı” vurgulanmıştır.) a) ...sayılı markalar açısından; Bu markaların tescil tarihleri ile dava tarihi arasında 5 yıllık süre dolmadığından davalı savunması aksine sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğranılmadığı; Dosyaya yansıtılan delil ve belgeler, benimsenen kısmı ile bilirkişi heyeti KÖK raporunda " Tarafların dava dosyasına sunduğu belge ve delillerden; davacının “...” işletmesinin Türkiye’deki faaliyetleri kapsamında, davalı şahsın halihazırda %50 ortağı ve temsilcisi olduğu ... A.Ş. ( Eski unvanı ... San. ve Tic. A.Ş. ) ve ... Ltd. Şti.’ne 09.10.2013, 01.07.2014 ve 15.08.2014 tarihlerinde imzalanan 15 yıllık “...” sözleşmeleri ile davacının Türkiye’de fikri mülkiyet haklarını kullanmak ve alt ...’ler tesis etmek üzere yetki verdiği anlaşılmaktadır. (Bu sözleşmelerden; davalının davacıya 65.000 ... doları ön ödeme ve davalının Türkiye’de açtığı ilk ...’ın faaliyete geçmesinden itibaren 1 ay içerisinde 15.000 ... doları daha ödeme, ilk 6 ay haricindeki aylarda da aylık net karın %6’sı kadar royalty bedeli ödemekle yükümlü olduğu, davalının Türkiye’de sayı sınırlaması olmaksızın “...” haklarını ve fikri mülkiyet haklarını kullanma ve “alt ...”ler tahsis etmek hak ve yetkilerinin olduğu, sözleşmenin süresinin 15 yıl olduğu, ... alan firmaları temsilen ve dahi şahit olarak davalı şahsın sözleşmeleri imzaladığı ve sözleşmelerde “...” markasının Türkiye’de tescilli hususunda ... alan firmalara ve/veya davalı şahsa herhangi bir yetki verilmediği görülmektedir. ) " şeklinde de izah edildiği üzere davaya konu edilen "..." asli ibareli markaların KULLANIM hakkı LİSANS SÖZLEŞMELERİ ile dolaylı olarak davalıya verildiği anlaşılmaktadır. Hal böyle iken taraflarca markanın kullanım hakkının 15 yıllık süreyle devrine dair 3 ayrı sözleşmenin tesis edilmesinden sonra aynı ibarenin başkasına (davacıya) ait olduğunu bilmesine/bilmesi gerekmesine rağmen (bilirkişi heyeti kök raporunda benimsenen şekli ile " davalı şahıs, ortağı ve yetkilisi olduğu firmalar vasıtasıyla ve dahi bizzat şahit olarak, “...” markasının Türkiye’deki “kullanım hakları”nı ( Dava dosyasına sunulan sözleşme metinlerinden, ... markasının “mülkiyet” değil, “kullanım” hakkının verildiği açıkça anlaşılmaktadır...... Davalı şahsın vâkıf olduğu bu sözleşmelere aykırı olarak, “...” markasını, üstelik de ortağı/temsilcisi olduğu, ... haklarının sahibi olan firmalar adına değil de kendi adına tescil ettirmiş olmasının, ticari dürüstlük kurallarıyla örtüşmediği değerlendirilmektedir.) " şeklinde de izah edildiği üzere ) davalı tarafın bu markaları kendi adına tescil ettirmiş olmasının, M.K . 2 anlamında(ve SMK 6/9 kapsamında) ticari dürüstlük kurallarıyla örtüşmediğine kanaat getirilmektedir. Diğer yönden davalı taraf savunmasında" davacının markalarının tescil belgelerini davalıya göndermesini talep etmesine rağmen, davacının bunu sağlamadığını ve davacının evrak ve belge kayıtlarının usulüne uygun bir biçimde yapılmadığını, davacının davalının markayı kendi adına tescil ettireceğinin en başından beri bilindiğini, davacı söz konusu markaların davalı adına tescil edildiğinden haberdar olmakla birlikte bilinçli ve kötü niyetli olarak sessiz kaldığını, davacının yükümlülüklerini yerine getirmemiş olmasına rağmen kötü niyetli bir biçimde davacıdan royalty talep ettiğini, davacının davalıya ürün ve hizmet temin etmediğini , kendisinin zarara uğradığını " ileri sürmüş ise de benimsenen bilirkişi heyeti kök raporunda "davalının dava dosyasına sunmuş olduğu yazışmalarından, davalı şahsın dava konusu edilen markaları Türkiye’de kendi adına tescil ettiğine dair davacıya bir bildirimde bulunduğu anlaşılamamaktadır..... Davalı şahsın, davacının ... sözleşmelerinden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmemiş olmasını, bu marka tescillerine “gerekçe” olarak göstermesinin de bu değerlendirmeyi etkileyemeyeceği düşünülmektedir. Sözleşmeden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmemiş olması halinde, sözleşmenin diğer tarafının alabileceği hukuki önlemler mevcut, sabit ve mümkün iken, bu önlemlere/yollara başvurulmadan, hukukun himaye etmediği başka bir yönteme -sahibi olmadığını açıkça bildiği bir markayı kendi adına tescil ettirme yoluna- gidilmesinin, ticari dürüstlük kurallarıyla bağdaşmadığı hususunda bir tereddüt olamayacağı değerlendirilmektedir. Üstelik davalı taraf; “marka hakkının kullanımı” konusunda yetki alanın kendi şahsı olmadığını da bilerek hareket etmiş, hatta dava dosyasına sunulan web sitesi görüntülerinden de anlaşılabileceği üzere, piyasada/kamuoyunda “... markasının %100 yerli olduğu” yönünde (gerçeğe aykırı) açıklamalarda bulunmuş ve dahi davacı tarafı da, aralarında yapılan bilumum yazışmalarda, marka tescillerinden haberdar etmemiştir. " şeklinde izah edildiğinden davalının bu savunmasına itibar edilmemiştir. (diğer açıdan aksi bilirkişi görüşlerine yukarıdaki gerekçe ile itibar edilmemiştir.) Neticeden ...sayılı markalar açısından açılan dava kötüniyetli tescil edildiğinden SMK 6/9 ve 25/1 maddesine göre hükümsüzlük kararı tesis edilmiştir. b) ... sayılı marka açısından ise ; Davaya konu olan bu markanın başvuru tarihi 13.06.2014 olup tescili de 19.01.2016 tarihinde yapıldığından yukarıda bahsedilen (Tarafların dava dosyasına sunduğu belge ve delillerden; davacının “...” işletmesinin Türkiye’deki faaliyetleri kapsamında, davalı şahsın halihazırda %50 ortağı ve temsilcisi olduğu ... A.Ş. ( Eski unvanı ... San. ve Tic. A.Ş. ) ve ... Ltd. Şti.’ne 09.10.2013, 01.07.2014 ve 15.08.2014 tarihlerinde imzalanan 15 yıllık “...” sözleşmeleri ile davacının Türkiye’de fikri mülkiyet haklarını kullanmak ve alt ...’ler tesis etmek üzere yetki verdiği anlaşılmaktadır.) 3 ayrı sözleşmeden ikisinin ( 01.07.2014 ve 15.08.2014 ) tesis edilmesinden önce davalı tarafın marka başvurusunda bulunduğu ve markasını tescil ettirdiği anlaşılmaktadır. Bu durumda yukarıda anlatılanlardan farklı olarak davalı taraf (dolaylı) ile davacı arasında henüz bitirilmiş, sonuçlanmış , her iki tarafı doğrudan bağlayan lisans sözleşmeleri henüz yapılmamıştır. Markalarda esas olan ÜLKESELLİK prensibi gereği başka bir ülkede tescilli markanın aynı veya benzeri (yukarıda madde metninde geçen SMK 6/4 kapsamı dışında kalanlar ) Türkiye'de tescili yapılabilecektir. Markaların bire bir ayniyeti veya iltibas düzeyinde benzer olması kötüniyetin varlığı için yeterli değildir. Somut olayda davaya konu marka başvurusu tarihinde henüz taraflar arasında LİSANS sözleşmeleri bütünüyle henüz tamamlanmamıştır. Hal böyle iken davaya konu markanın başvuru yapıldığı tarihte davalının kötüniyetli olduğunu söylemek eldeki verilere göre mümkün değildir. Diğer bir açıdan davaya konu markanın tescilinden çok yıllar sonraki eldeki davanın açıldığı tarih olan 19/06/2023 tarihine kadar davacının ses çıkarmaması da basiretli bir tacirin yapması gereken bir davranış değildir. Bilirkişi heyeti kök raporunda geçen " Davacının, basiretli bir tacir olarak, ... verdiği bir bölgede, ... verdiği kişi ve kuruluşların ticari faaliyetlerini ve bu kapsamda da bir marka vekili aracılığıyla sektörde tescil edilen markaları takip etmesinin beklenebileceği düşünülmektedir. Üstelik de; söz konusu olan, bir ... çekirdeğinin adı/cins isim olması itibariyle markasal hüviyette ayırt ediciliğinin düşüklüğünden bahsedilebilecek “...” ibaresinin, markasal kullanımlarının ciddi ve yakın bir takip gerektirdiği, bu ibarenin “...” ve “...” sektörlerinde kullanım sonucu bir ayırt edicilik/himaye görmesi gereken ekonomik bir değer katılmadan korunmasının, marka mevzuatına göre mümkün olmadığı düşünülmektedir. Davacının da, basiretli bir tacir olarak, bu durumları öngörmesi ve başka bir ülkede yerleşik olsa dahi, alınması mümkün gerekli tedbirleri alarak, üstelik de markasının kullanımı konusunda yetki vermeye soyunduğu coğrafyalarda markasını ciddiyetle takip etmesi gerektiği söylenebilecektir. Davacının, Türkiye’de imzaladığı ... sözleşmelerinde, ...’lere “markasının tescili” konusunda herhangi bir yetki vermediği, dava dosyasına sunulmuş olan sözleşme örneklerinden ve davacının kendi beyanlarından anlaşılabilmektedir. Davacının “böyle bir yetki vermediği” yönünde, huzurdaki davasına mesnet aldığı iddiaları gözetildiğinde, davacının, basiretli bir tacir olarak, Türkiye’de markasının tescillerini bizzat almasının, bunu yapmayacak ise de en azından Türkiye’deki marka tescillerini bir marka vekili vasıtasıyla gözetlemesinin/takip etmesinin beklenebileceği söylenebilecektir. " şeklinde de izah edildiği davaya konu markanın başvurusunun yapıldığı tarihten dava tarihine kadar ses çıkarmayan davacı tarafın bu kez iyiniyetli olmadığı değerlendirilmiştir.( Benzer içtihat ...'.nin 09.12.2019 tarih ve ... sayılı ilamında " ilke olarak, hak sahibi davacının hareket tarzı ile hakkın ihlaline zımnen müsaade etmesi halinde, davalının senelerden beri kullandığı ve tanıttığı markanın hükümsüzlüğünü talep etmesi de mümkün değildir. Dairemizin 14.06.2012 tarih ve ... sayılı kararı ile Yargıtay HGK’nın 15.04.2015 tarih ve .... sayılı kararında da belirtildiği üzere hukuka aykırı davranışın önlenmesine veya hukuka aykırı duruma son verilmesine ilişkin talebin kullanılmasını çok geciktiren ve uzun süre sessiz kalan kişinin, markayı kullanan ve uzun yıllardır markaya yatırım yaparak emek sarf edip, masraf eden ve ticari tanıtım yapan kişiye karşı, markanın kötü niyetle tescil ettirildiği iddiasıyla dava açması halinde, davalıdan önce, davacının bu davranışının MK'nın 2. maddesi uyarınca dürüstlük kuralına aykırı ve hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğunun kabulü gerekir. Zira üçüncü kişilerde oluşturulan güvene aykırı davranmak çelişkili davranış yasağının kapsamına girecektir."şeklinde de açıklanmıştır.) Diğer bir açıdan dava konusu markanın başvurusunun yapıldığı tarihte yürürlükteki 556 sayılı KHK'nın 35. maddesindeki "Tescil başvurusu yapılmış markanın 7 nci ve 8 inci madde hükümlerine göre tescil edilmemesi gerektiğine ilişkin itirazlar ile başvurunun kötü niyetle yapıldığına ilişkin itirazlar ilgili kişiler tarafından marka başvurusunun yayınından itibaren üç ay içerisinde yapılır." hükmü karşısında 3 aylık itiraz süresinde ileri sürülmeyen kötüniyet iddiasının bu kez 5 yıl geçtikten sonra da Medeni Kanun 2.nci madde ve 556 sayılı KHK 42.nci madde kapsamında ileri sürülememesi gerektiği kanaatine varılmıştır. (diğer açıdan aksi bilirkişi görüşlerine yukarıdaki gerekçe ile itibar edilmemiştir.) Tüm bu sebeplerle ... sayılı marka açısından açılan hükümsüzlük davası reddedilmelidir. H Ü K Ü M : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere ; 1-Davanın KISMEN KABULÜNE, 2-Davalı tarafa ait ... sayılı markaların ayrı ayrı HÜKÜMSÜZLÜĞÜNE, sicilden terkin edilmesine, karar kesinleştiğinde Türk Patent Kurumuna müzekkere yazılmasına, (bu kısımlardan dava KABUL) 3- ... sayılı marka yönünden açılan davanın REDDİNE, 4-Dava konusu markaların davacıya devredilmesine ilişkin talep yönünden açılan davanın REDDİNE, 5-Harçlar Kanunu uyarınca alınması gereken 615,40x7= 4.307,8‬0 TL maktu karar harcından peşin alınan 179,90+ (615,40x6)3.692,4‬0= 3.872,3‬0 TL'nin düşümü ile 435,5‬0 TL'nin davalıdan tahsiliyle Hazine'ye gelir kaydına, 6-AAÜT uyarınca 40.000,00 TL vekalet ücretinin davalıdan ahsiliyle davacıya verilmesine, 7-Davacının yaptığı; 15.500‬,00 TL bilirkişi ücreti, 710,00 TL tebligat gideri, 3.872,30 TL harç masrafı olmak üzere toplam 20.082,3‬0 TL nin kabul ve red oranına göre takdiren 1/2 si olan 10.041,15‬ TL nin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, 8-Karar kesinleştiğinde arta kalan gider avansının yatıran tarafa iadesine, Dair verilen karar davacı vekili ile davalı asılın yüzüne karşı, 6100 sayılı HMK 341 ila 345 inci maddesine göre tebliğden itibaren 2 haftalık süre içinde mahkememiz aracılığı ile ... Bölge Adliye Mahkemesine istinaf kanun yoluna dilekçe ile başvurulabileceğine yönelik karar okunup açıklandı. 26/03/2025

Katip ... Hakim ... E imzalıdır. E imzalıdır

Atıf: İlk Derece Mahkemesi, E. 2023/309, K. 2025/106, T. 26.03.2025, www.arakarar.com/karar/ilk-derece-karar-2023-309-e-2025-106-k-d9f263e697f2