Danıştay · 10. Daire

Danıştay 10. Daire 2023/2002 E. 2026/226 K.

Mahkeme
Danıştay
Daire
10. Daire
Esas No
2023/2002
Karar No
2026/226
Karar Tarihi

T.C. D A N I Ş T A Y ONUNCU DAİRE Esas No : 2023/2002 Karar No : 2026/226

TEMYİZ EDEN (DAVACI) : ... VEKİLİ : Av. ...

KARŞI TARAF (DAVALI) : ... Bakanlığı / ANKARA VEKİLİ : Hukuk Müşaviri ...

İSTEMİN_KONUSU : ... Bölge İdare Mahkemesi ...İdari Dava Dairesinin... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ : Dava konusu istem: Davacı tarafından, sol ayağında meydana gelen lezyon nedeniyle başvurduğu Polatlı Devlet Hastanesinde yanlış teşhis ve tedavi yürütülmesi sonucunda çalışamaz ve yürüyemez hale gelmesinde idarenin hizmet kusuru bulunduğundan bahisle uğranıldığı ileri sürülen zararlara karşılık şimdilik 1.000,00 TL maddi ve 600.000,00 TL manevi tazminatın idareye başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: ... İdare Mahkemesinin ...tarih ve E:..., K:... sayılı kararıyla; Adli Tıp Kurumu 7. Adli Tıp İhtisas Kurulunun ... tarihli ve ... sayılı raporunda yer alan tespitlerin ve dosyada bulunan bilgi ve belgelerin birlikte değerlendirilmesinden, davacıya uygulanan tıbbi müdahalenin yerinde olduğu, dolayısıyla davalı idarenin hizmet kusurunun bulunmadığı anlaşıldığından, kusuru saptanamayan idarenin tazminat sorumluluğu da bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesince; davacının istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir.

TEMYİZ_EDENİN_İDDİALARI : Davacı tarafından, hekim tarafından yanlış teşhis ve tedavinin yapıldığı, altı ay süre ile nasıra aynı tedavinin uygulanmasının doğru bir tedavi yöntemi olup olmadığının incelenmediği, olayda davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu, eksik inceleme yapılarak karar verildiği, uygulanan tedavi yönteminin fayda sağlamadığının anlaşılması sonrasında gelişmiş bir hastaneye sevk yapılmasında geç kalındığı belirtilerek Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.

KARŞI_TARAFIN_SAVUNMASI : Davalı idare tarafından, hukuki dayanağı bulunmayan temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.

DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ : ... DÜŞÜNCESİ : Davacının temyiz isteminin kabulü ile Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

İNCELEME VE GEREKÇE : MADDİ OLAY : Davacı tarafından, sol ayağında meydana gelen lezyon nedeniyle Ankara Polatlı Duatepe Devlet Hastanesine ilki 05/02/2019 tarihi olmak üzere muhtelif tarihlerde başvurulmuştur. Ankara Polatlı Duatepe Devlet Hastanesi Dermatoloji Polikliniğinde 05/02/2019, 19/02/2019, 16/05/2019, 18/06/2019, 23/07/2019 tarihlerinde, davacıya boynuzlaşma ve nasırlaşma tanısı konularak kriyoterapi uygulanmış, ilaç reçete edilmek suretiyle taburcu edilmiştir. Daha sonra, davacı tarafından, hekimin yönlendirilmesi ile aynı şikayet ile Ankara Şehir Hastanesine başvurulmuş, anılan hastanede sol ayak altındaki lezyon yönünden damarsal lezyon veya malign melanom (cilt kanseri) şüphesi nedeniyle biyopsi işlemi uygulanmıştır. Yapılan biyopsi işlemi sonrasında davacıya 11/10/2019 tarihinde cilt kanseri tanısı konulmuştur. Davacı tarafından, sol ayağında meydana gelen lezyon nedeniyle başvurduğu Polatlı Devlet Hastanesinde yanlış teşhis ve tedavi yürütülmesi sonucunda çalışamaz ve yürüyemez hale gelmesinde idarenin hizmet kusuru bulunduğundan bahisle uğranıldığı ileri sürülen zararlara karşılık şimdilik 1.000,00 TL maddi ve 600.000,00 TL manevi tazminatın idareye başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle bakılmakta olan dava açılmıştır. Olayla ilgili olarak Adli Tıp 7. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen... tarih ve ... sayılı bilirkişi raporunda; "Kişinin 05/02/2019 tarihinde sol ayağındaki lezyon nedeniyle Ankara Polatlı Duatepe Devlet Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. A. E. G.'ye başvurduğu, dosyada ilk başvuru muayenesine ait lezyonun ayrıntılı tanımlaması ve lezyonun tedavi öncesi ve sonrası döneme ait fotoğraflarının bulunmadığı cihetle tarafımızca değerlendirilememekle birlikte, cilt kanserlerinde özellikle malign melanom lezyonlarında lezyonun siyah renkte olmaması durumunda ayak bölgesinde nasır ya da hiperkeratotik lezyonlarla klinik olarak karıştırılabileceğinin tıbben bilindiği, dolayısıyla ayak bölgesinde nasır olarak değerlendirilen lezyona kriyoterapi tedavisi uygulanmasının tıbben hata olarak değerlendirilemeyeceği, ayak tabanında atipik ve renk değişimi göstermeyen lezyonlarda kriyoterapi uygulanması sonrası karakter değişikliği olabileceği, 5 kez kriyoterapi uygulanan hastada düzelme olmaması üzerine bir üst merkeze yönlendirildiği, kriyoterapi uygulaması ile lezyon karakterinde görülen değişiklikler nedeniyle malign melanom tanısının tedavi süresince maskelendiğinin ve bu nedenle tedavinin sürdürüldüğünün anlaşıldığı, lezyonda meydana gelen karakter değişikliği nedeniyle kriyoterapi uygulamasına devam edilerek lezyonda iyileşme görülmemesi üzerine bir üst merkeze yönlendirilmesinin tıbben uygun bir yaklaşım olduğu, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde kişinin Ankara Polatlı Duatepe Devlet Hastanesi Dermatoloji kliniğinde tedavi ve takibine katılan hekimlerin eylemlerine tıbbi hata atfedilemediği, hizmeti sağlık çalışanları aracılığı ile yürüten idarenin dosya içerisindeki mevcut belgelere göre görünür bir hatasının saptanmadığı yönünde tespitlere yer verilmiştir. İdare Mahkemesince, olay kapsamında düzenlenen bilirkişi raporu hükme esas alınmak suretiyle olayda davalı idarenin hizmet kusuru bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Anılan karara karşı davacı tarafından yapılan istinaf başvurusu Bölge İdare Mahkemesince reddedilmiştir.

İLGİLİ MEVZUAT: Anayasa'nın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır. Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davalarıdır. Bu tür davalarda mahkeme, hem olayın maddi yönünü, başka bir ifadeyle zararı doğuran işlem veya eylemleri, hem de bundan çıkabilecek hukuki sonuçları tespit edecektir. İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir. Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir. İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karakteri olan bir kusurdur. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır. Diğer taraftan, idarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütmek yükümlülüğünün bulunduğu da tartışmasızdır. Zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı sağlık hizmetinde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için; zararın, idarenin hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesiyle "bilirkişi" konusunda atıfta bulunulan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 450. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve aynı Kanun'un 447. maddesinin 2. fıkrası ile mevzuatta 1086 sayılı Kanun'a yapılan atıfların, 6100 sayılı Kanun'un bu hükümlerin karşılığını oluşturan maddelerine yapılmış sayılacağı hüküm altına alınmıştır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 266. maddesinde, mahkemenin, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar vereceği öngörülmüş; "Bilirkişi raporunun verilmesi" başlıklı 280. maddesinde, bilirkişinin, raporunu, varsa kendisine incelenmek üzere teslim edilen şeylerle birlikte bir dizi pusulasına bağlı olarak mahkemeye vereceği, raporun verildiği tarihin rapora yazılacağı ve duruşma gününden önce birer örneğinin taraflara tebliğ edileceği; "Bilirkişi raporuna itiraz" başlıklı 281. maddesinin 1. fıkrasında ise, tarafların, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını, belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilecekleri düzenlenmiştir. 15/07/2018 tarih ve 30479 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 4 sayılı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 2. maddesinde, adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulduğu; 3. maddesinde, Adli Tıp Kurumunun, mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar ile Kurumun uygun gördüğü alanlarda kamu kurum ve kuruluşları tarafından gönderilen adli tıp ve adli bilimlerle ilgili konularda bilimsel ve teknik görüşleri bildirmekle yükümlü olduğu; 16. maddesinde, Adli Tıp Üst Kurullarının, adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmadığı sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri, adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri, adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceleyeceği ve kesin karara bağlayacağı düzenlenmiştir. Öte yandan, manevi zararın varlığı, sadece şeref, haysiyet ve onur kırıcı işlem ve eylemlere maruz kalmış ya da kişilerin vücut bütünlüğünün ihlal edilmiş olmasına, ölüm nedeniyle ağır bir elem, üzüntü duyulması şartına bağlı olmayıp; idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini gereği gibi eksiksiz olarak sunamaması nedeniyle ilgililerin yeterli hizmet alamamalarından dolayı üzüntü ve sıkıntı duymaları da manevi zararın varlığı ve manevi tazminatın hükmedilmesi için yeterli bulunmaktadır. Manevi tazminat, mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, manevi tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Tam yargı davalarının ve manevi tazminatın belirtilen niteliği gereği takdir edilecek manevi tazminat miktarının, olayın, zararın ve idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koyacak, hukuka aykırılığı özendirmeyecek, bir başka ifade ile benzeri olayların bir daha yaşanmaması için caydırıcı ve aynı zamanda cezalandırıcı olacak şekilde belirlenmesi, bununla birlikte olayın meydana geliş şekli ve idari faaliyetin niteliği gözetilerek hakkaniyetli ve makul bir tutarı aşmaması gerekmektedir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME: Kişilerin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının tıbbi ihmal nedeniyle ihlal edildiği iddiasıyla açılan tam yargı davalarında, hizmet kusurunun tespitine yönelik olarak ilk derece mahkemelerince yaptırılan bilirkişi incelemesinde, bilirkişinin somut tıbbi verileri kullanarak, sahip olduğu tıbbi bilgilerden hareketle her türlü şüpheden uzak, nesnel bir sonuca varması ve buna göre de somut gerekçelerle kanaat bildirmesi gerekmekte olup; bilirkişiye başvurulmasındaki amacın, hukuka uygun karar verebilmek için gerekli verilere ulaşmak olduğu göz önünde tutulduğunda, bilirkişilerin uyuşmazlık konusunda özel ve teknik bilgiye sahip olan kişiler arasından seçilmesi gerektiği kuşkusuzdur. Buna ek olarak, bilirkişi veya bilirkişilerce düzenlenen raporda, sorulara verilen cevapların şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, rapor içeriğinin ise hükme esas alınabilecek nitelikte olması gerekmektedir. İdare Mahkemesince hükme esas alınan Adli Tıp Kurumu raporunda; hastanın tedavi ve takibine katılan hekimlerin eylemlerine tıbbi hata atfedilemediği, hizmeti sağlık çalışanları aracılığı ile yürüten idarenin dosya içerisindeki mevcut belgelere göre görünür bir hatasının saptanmadığı belirtilmişse ise de, davacı tarafından muhtelif tarihlerde aynı şikayetle davalı idareye bağlı hastaneye müracaat edilmiş olması üzerine aynı tedavi yönteminin uygulanmasına ilişkin tıbbi yaklaşımın tıp kuralları bakımından uygun olup olmadığı, aynı tedavi yönteminin uygulanması neticesinde olumlu sonuç alınamaması üzerine hastanın şikayetinin altında yatan asıl patolojinin araştırılmasında herhangi bir gecikmenin bulunup bulunmadığı, geçmeyen şikayetlerine yönelik olarak yapılması gerekenlerin (tahlil, tetkik, konsültasyon vb.) somut olayda zamanında yapılıp yapılmadığı, ayak tabanındaki lezyona 5 kez kriyoterapi uygulaması sonrasında bir üst merkeze yönlendirilmesinin teşhis ve tedavide bir gecikmeye sebebiyet verip vermediği, erken teşhis ve tedavi ile sonucun önlenip önlenemeyeceği, teşhis ve tedavide gecikmenin yaşandığı sonucuna varılması halinde de davacının uğradığını ileri sürdüğü zararın bu gecikmeden kaynaklanıp kaynaklanmadığı hususlarının yeterince gerekçelendirilmediği, tüm bunların bir bütün halinde kusur arz edip etmediği hususlarında bir değerlendirme yapılmadığı görülmektedir. Halbuki, davacının hizmet kusuruna ilişkin olarak ileri sürdüğü iddiaların da anılan hususlarda toplandığı görülmektedir. Bu itibarla, dava konusu uyuşmazlığın çözümünde hükme esas alınan raporun yukarıda belirtilen hususları karşılamadığı açık olup, konuyla ilgili uzman hekimlerin katılımının sağlandığı Adli Tıp Üst Kurulundan tarafların iddialarının dikkate alındığı, yukarıda belirtilen hususların açık, anlaşılır şekilde cevaplandığı bir rapor alınarak davalı idarenin olayda bir hizmet kusurunun bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Bu durumda; uyuşmazlığın çözümü için yeterli olmayan bilirkişi raporuna dayalı olarak eksik inceleme sonucu verilen İdare Mahkemesi kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun reddine ilişkin temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır. Öte yandan, yeniden alınacak rapor neticesinde davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğunun açıkça ortaya konulamaması nedeniyle maddi tazminat şartları oluşmadığı kanaatine varılması halinde dahi, davacının ilk muayenesinde ayak tabanındaki lezyonun tıbbi belgelerde ayrıntılı tanımlanmaması, bu hususta tıbbi kayıtların usulüne uygun bir şekilde tutulmaması ve hükme esas alınan bilirkişi raporunda da bu durumun belirtilmesi nedeniyle; belirtilen bu yükümlülüğün davalı idare tarafından yerine getirilmemiş olması, sağlık hizmetinin gerektiği gibi yürütülüp yürütülmediği konusunda davacıyı endişe ve üzüntüye düşüreceğinden, davacının uğramış olduğu manevi zararının yukarıda aktarılan ilkeler gözetilerek takdiren belirlenecek hakkaniyetli ve makul bir manevi tazminatın ödenmesine hükmedilmesi suretiyle karşılanması gerekecektir. Diğer taraftan, işbu davanın ihbarı için, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesi ile anılan maddenin atıfta bulunduğu 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 61. ve devamı maddeleri hükümleri uyarınca gerekli koşulların oluştuğu anlaşılmakta olup; Mahkemece, bozma üzerine yeniden yapılacak yargılamada dava konusu olayda idare ile arasında rücu ilişkisi doğabilecek kişi veya kişilerin tespit edilerek davaya müdahil olabilme haklarını kullanabilmelerini teminen davanın ilgililere re'sen ihbarı gerektiği açıktır.

Bu itibarla, davanın reddi yönündeki ...İdare Mahkemesi kararına yönelik istinaf ibaşvurusunun reddine ilişkin temyize konu ... Bölge İdare Mahkemesi... İdari Dava Dairesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.

KARAR SONUCU : Açıklanan nedenlerle; 1. Davacının temyiz isteminin KABULÜNE, 2. ... Bölge İdare Mahkemesi... İdari Dava Dairesinin... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının BOZULMASINA, 3. Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesine gönderilmesine, 14/01/2026 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.

Atıf: Danıştay 10. Daire, E. 2023/2002, K. 2026/226, T. 14.01.2026, www.arakarar.com/karar/danistay-10-daire-2023-2002-e-2026-226-k-ea6a18676d4b