Bölge Adliye Mahkemesi ·
Bölge Adliye Mahkemesi 2023/816 E. 2026/1454 K.
- Mahkeme
- Bölge Adliye Mahkemesi
- Esas No
- 2023/816
- Karar No
- 2026/1454
- Karar Tarihi
T.C.
İSTANBUL
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
43. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO: 2023/816
KARAR NO: 2026/1454
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
B Ö L G E A D L İ Y E M A H K E M E S İ K A R A R I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : İSTANBUL 16. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
TARİHİ: 26/05/2022
NUMARASI: 2015/764 Esas - 2022/384 Karar
DAVA: Tazminat (Sözleşmeden Kaynaklanan)
İSTİNAF KARAR TARİHİ: 09/07/2026
Taraflar arasında görülen dava neticesinde ilk derece mahkemesince verilen hükmün davacı vekilince istinaf edilmesi üzerine düzenlenen rapor ve dosya kapsamı incelenip gereği görüşülüp düşünüldü;
TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ
DAVA: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacı ile davalı ... (...) ... arasında 16/04/2013 tarihinde sözleşme imzalandığını, davacının Türkiye'de tüketici elektroniği pazarında öncü bir şirket olduğunu, Türkiye'de pazar arayışında olan küresel elektronik şirketlerinin dikkatini çektiğini, Türkiye'de önemli dünya markalarının tek yetkili satıcısı olduğunu ve Türkiye'deki önde gelen ... marketlerden olan “..." mağazalarında hizmet verdiğini, her üç davalının da davalı olma ehliyetlerinin bulunduğunu, davalı ... ... (...) ...'ın, ... marka ürünlerin Avrupa organizasyonunu, (kısaca ...) ... ... markanın üretim ve pazarlamasını, dünyadaki ticari operasyonlarını grup şirketleri vasıtasıyla yönettiğini, ...'da kurulu ana şirket olduğunu, (kısaca ... ...) davalı ... ...'un Türkiye dahil Avrupa'daki üretim, satış ve lisans haklarının diğer davalılardan ... .... (kısaca ...) firmasına satıldığını, bu nedenle davalılardan ... ... dava ehliyetinin olduğunu, uygulanacak hukukun Türk Hukuku olduğunu ve 16/04/2013 tarihinde yapılan sözleşmenin 15. maddesinde İstanbul Çağlayan Mahkeme ve İcra dairelerinin münhasıran yetkili olduklarının kabul edildiğini, davacı ile davalı ... arasında 2012 sonbaharında görüşmeler yapıldığını ve görüşmeler devam ederken davacı tarafından önceki tek distrübütörün 2 yılda 2.900 adet verdiği siparişin üzerinde ve 5.956 adet ürünün peşin para ile davalıdan alındığını, henüz sözleşme imzalanmadığı halde, ... ... başkanı ... tarafından davacıya "Distübitörlük Belgesi" verildiğini, davacıyı davalıya inanarak, piyasadaki itibarını kullanarak ve ticari birikim ve maddi imkanlarını seferber ederek alt yapı yatırımlarına başladığını, Şubat 2013 tarihinde davalı yetkilisi ile görüşmelere başlandığını, davacıdan önce Türkiye distribütörü olan... ile davacı ve davalı arasında distribütörlüğün devri için çalışmalara başlandığını, ... ve ... arasında en geç Mart 2013 tarihinde sözleşme yapılacağının teyit edildiğini, davacının uzun yıllar ticari ilişki olacağına güven ile 16/04/2013 tarihinde sözleşme imzalanması sonrasında davalının ürünlerinin tanıtımına başladığını, sözleşmede davacı ...'un "alıcı distribütör" olarak tanımlandığını, sözleşme sonrasında davacının ciddi yatırımlar yaptığını, ... TV ürünlerinin Türkiye'de sıfıra yakın seviyede olduğunu, ürünün tanınırlığının yapılması ve tüketiciye güvenilirliğinin artırımı için uzman personel istihdam edildiğini ve yoğun reklam ve tanıtımlar yapıldığını, ciddi bütçe ayrıldığını, 16/05/2013 tarihinde büyük çapta bir basın toplantısı düzenlendiğini, davalıdan ... ...'u temsilen dünya başkanı, ... Avrupa başkanı, ... Doğu Avrupa başkanı ve davacı yönetim kurulunun toplantıya katıldığını, toplantının ulusal yayın yapan medyada haberlere çıktığını, davalıların başkanlarının beyanatlarında görüleceği üzere ... ile ... arasında uzun vadeli bir işbirliğinin hedeflendiğini, davacının ... markalı ürünler için ... ile sözleşmeler akdettiğini, bu marketlerde stantlar kiraladığını, stantlar yaptırdığını ve ürünlerin piyasaya sunumunu sağladığını, bu ciddi yatırımların ve faaliyetlerin aradaki ticari ilişkinin uzun süreceği inancına dayandığını, davacının 50 milyon civarında yatırım ve harcamalar yaptığını, sözleşmenin 1 sene kadar sonra feshedileceğini bilmeleri halinde bu yatırımları yapmalarının söz konusu olmayacağını, global bir şirket olan ...'ın Türkiye dahil ona yakın ülkedeki tüm haklarını 2014 yılında kapsamlı olarak devir etmesi kararının en az 3-5 sene önce davalı tarafından kararlaştırılması gerektiğini, davalı ...'ın kötü niyetli olduğunu ve bu yöndeki aldığı kararı davacıya bildirmediğini, bunun kabul edilebilir bir durum olmadığını, yatırımlar sonrasında davacının ... TV ürünlerini Türkiye'de satmak için ithalat izinleri aldığını, finansmanına katlandığını, satış sonrası teknik destek, yedek parça ve garanti hizmetleri işlemlerini yürüttüğünü, sipariş edilen ürünlerin davacıya geç teslim edildiğini, davacının sözleşme öncesi aldığı ürünlerden sonra 2.318.010 Euro bedel ile 3314 adet sipariş verdiğini, siparişlerinin teslimatlarının gecikmeli olarak davalı ... tarafından karşılandığını, bu hususta yazışmalar olduğunu, davacının yönetim kurulu başkanı tarafından gecikmeler nedeni ile, davalılardan ... yetkilisi ...'ye e-mail gönderildiğini, teslimatların geç teslim edilmesinin davacının zarara uğramasına sebebiyet verdiğini, davacının milyonlarca ödeme yaparak reklam ve tanıtımlar yapmasına rağmen tüketicilerin satış noktalarında ürün bulamadıklarını, davacının umduğu satışları gerçekleştiremediğini, market zincirleri ve bayi ağları nezdinde itibarının zedelendiğini, davalı tarafından gönderilen ürünlerde sorunlar çıktığını ve ayıplı mal teslim edildiğini, özellikle ... seri no.lu ve ... seri nolu üründe yazılım nedeni ile sorunlar çıktığını, satış sonrası şikayetler nedeni ile ürün iadeleri olduğunu, davacı ciddi servis ağı kurmasına rağmen davalının üretim hataları nedeniyle büyük miktarda zararının söz konusu olduğunu, davalı sözleşmenin ifasını imkansız hale getirdiğinden sözleşmenin fiilen davalı tarafından feshedildiğini, bu olumsuzluklara rağmen davalıdan 20.227 adet ürün sipariş ettiklerini, davalı ...'ın Türkiye'deki satışının 42 kat artırtıldığını, 2011-2012 yıllarında davalının 2.900.000 TL satışı varken davacının 2012-Eylül/Nisan 2014 tarihlerinde 60.000.000 TL ürün sipariş ettiğini, bunları büyük ölçüde sattığını, Haziran 2014 tarihinde ...'ın Avrupa'da... üretim ve satışından çekileceğine dair söylentilerin internette yayılması üzerine davalı ...'a bu durum sorulduğunda asılsız olduğunun belirtildiğini, sonrasında 04/07/2014 tarihinde www.....com adresinde bu konuda haber yayınlandığını, bu haber sonrasında davacıya zincir mağazalardan sorular geldiğini, ... ile yapılan görüşmelerde bunun spekülasyon olduğu ifade edilerek sözleşmenin yürürlükte olduğunun belirtildiğini, davacının yönetim kurulu başkanı tarafından 08/07/2014 tarihinde yaşanan sorunların yazılı olarak davalıya dile getirildiğini, toplantı talep edildiğini ancak bu konuda kamu oyuna davalı tarafından gerekli açıklamaların yapılmaması sebebiyle davacının ciddi zararlara uğramasının söz konusu olduğunu, davacının belirsizliklerin ortadan kaldırılmasına yönelik taleplerinin karşılanmadığını, ertelenen toplantının 17-19 Eylül 2014'de yapılmasının istendiğini, ısrarlı çabalar sonucunda 19/09/2014'de yapılan toplantıda, ... yetkililerinin davacının akıbeti hakkında söz söylemeye yetkilerinin olmadığını belirterek, yetkinin ... ...'da olduğunun beyan edildiğini, başka açıklama yapılmadığını, yetkili olduğu belirtilen davalı ... ...'a 22/09/2014 tarihli gönderilen maille olayın özetlendiğini ve kısa sürede 5 milyon Euro reklam masrafı yapıldığı ifade edilerek Eylül 2012'den beri tüm zararların talep edildiğini, davalı ... tarafından davacıya cevap verilmediğini, davalılardan ... yetkilisi tarafından gönderilen mail ve ekindeki bildirimde, ... ... ile ... ... arasında marka lisans anlaşması yapıldığının, buna...'nin de dahil olduğunun, resmi devire kadar ... tarafından devam edileceğinin, sonraki haftalarda ise ... ile temasa geçileceğinin belirtildiğini, "Olağanüstü Kayıplara Ait Bildirim" isimli bildirgeye göre; “Davalılardan ... ..., ...'ln Avrupa'daki TV işi için diğer davalı ... ile bağlayıcı anlaşmalar imzalandığının" belirtildiğini, bu bildirgenin davacı açısından birinci olarak davacı ... ile ... arasında akdedilen sözleşmeyi fiilen sona erdirdiğini, ikinci olarak ...'nin davacı ile akdettiği sözleşmedeki yükümlülükleri ve edimleri yerine getirmesinin imkansız hale geldiğini, üçüncü olarak Türkiye'de yer aldığı ... ...hakları ve yükümlülüklerinin diğer davalı ...'ye geçtiğini, davacıya sözleşmesinin akıbeti hakkında bilgi verilmediğini, 14/10/2014 tarihinde ... yetkilisinin cevabi mail yazısında, davacı ...'un Türkiye'de tek satıcı olmasına itiraz ettiğini, tarafların aralarındaki sözleşmede davacının distrübütör olduğunun açıkça yazdığını, davalı yetkilisinin fiili durumu görmezden gelmek istediğini, milyonlarca yatırım yapan davacıdan açıkça bir olasılığı beklemesi ve müzakere sonrası devam edileceği beyanının davalıların kötü niyetini ortaya koyduğunu, ... ... yetkilisinin Avrupa'daki işi bırakma gereçlerinden ve mali krizden bahsederek ... ile ... arasındaki fiyat politikalarının bir distrübitörle çalışmaya imkan vermediğini, satıcılara ...'nin doğrudan tedarik edeceğini söylediğini, davacının devre dışı bırakılması ile tüm zararları ile baş başa bırakıldığını, davacının kasten zarara uğratıldığını, davacı tarafından davalılara noterden gönderilen 25/02/2015 tarihli yazı ile, tarafları arasındaki ticari ilişki süreci de özetlenerek taleplerinin yinelediğini, davalı ... vekili tarafından, cevaben.... Noterliği'nin 08 Nisan 2015 tarih ve ... yev. nolu ihtarnamesi ile; "25.02.2015 tarihli yazıdaki taleplerin anlamlandırılamadığı, ürünlerdeki sorunların neler olduğu ve ne kadar zarar talep edildiği hususlarının izaha muhtaç olduğu, taleplerin hukuksal nedenlerinin açıklanmasını talep ettikleri, taraflar arasındaki sözleşmeyi ihtarın tebliği tarihinden itibaren 240 gün sonra hüküm doğurmak üzere feshettikleri, edimlerini yerine getirmelerine rağmen ticari ilişkinin davacıdan kaynaklanan nedenlerle fiilen devam etmediği, uzun süredir tek bir sipariş dahi verilmediğinin" belirtildiğini, ...'nin ürün satış ve marka lisans hakkı kalmadığından sözleşmenin fiilen sona erdirildiğini, bu ihtarname ile devam ediyormuş gibi gösterilmeye çalışıldığını, ...'ın kendisinin bütün Dünya'ya ve davacıya Türkiye dahil bir çok ülkeyi ...'ye devir ettiğini hem yazılı hem de sözlü olarak beyan ettiğini, bu maddi vakıayı inkar etmeye çalışmasının anlaşılır olmadığını, davalıların sözleşmenin ifasını imkansız kılmaları ve sözleşmenin fiilen feshedilmiş sayılması nedeniyle davacının, pazarlama ve reklam harcamaları, araç yatırımları, istihdam ve teşkilatlanma yatırımları, servis yatırımları ve sair benzeri yatırım ve harcama bedellerinin, ayıplı ve epidemik arızaya sahip ürünler ve geç teslimatlar nedeniyle oluşan zararlarının davalılarca karşılanması, sözleşmenin fiilen sona ermesi nedeniyle oluşan belirsizlik ortamında, ürünlerin satılamaması nedeniyle şirket ve saha stokları nedeniyle oluşan zarar kalemlerinin, satış sonrası servis hizmetleri nedeniyle oluşan/oluşacak zararların, yapılan yatırımlar gözetildiğinde davacının ilgili ticari ilişkiyi bir yıl için kurmadığından davacı ...'un en az 10 yıl sürelik bir dilim için mahrum kaldığı kardan doğan zararın davalılarca karşılanması gerektiğini, haksız olarak devir alınan portföy mukabilinde davacıya portföy tazminatı ödenmesi gerektiğini beyanla kalem kalem sayılan ve toplamının 50.000.000.00 TL'yi aşacağı düşünülen davacının maddi zararları için şimdilik 500.000,00 TL, manevi zarar karşılığı olmak üzere toplam 500.000,00 TL'nin, sözleşmenin fiilen sona ermesi sonucunu doğran bildiri tarihi olan 26/09/2014 tarihinden itibaren işleyecek ticari işlerde uygulanacak avans faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline ve davacı şirkete ödenmesine, tüm yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davalılara yükletilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
CEVAP: Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davacının tek yetkili distribütörü olduğunu iddia ettiğini, oysa davacıya sözleşme ile veya tek taraflı olarak tekel hakkı verilmediğini, davacının münhasır olmayan distribütör olduğunu, davacının tarafından kendisine aradaki ticari ilişkinin uzun yıllar süreceğine dair vaatte bulunulduğunu iddia ettiğini, oysa sözleşmede bu yönde bir düzenleme bulunmadığı gibi davalı tarafından bu anlama gelebilecek bir taahhütte veya davranışta bulunulmadığını, davacı üzerinde bu yönde bir güven oluşturulmadığını, davacıdan satın aldığı malların geç teslim edildiğini ve bu sebeple zarara uğradığını iddia ederek tazminat talebinde bulunduğunu, oysa malların geç teslim edilmediğini, davalı temerrüte düşmediğinden davacının bu iddiasının ve tazminat talebinin reddinin gerektiğini, davacının herhangi bir parti malın geç testim edildiğine dair bir temerrüt ihtarı veya borca aykırılıktan bahisle yaptığı bir bildirimin mevcut olmadığını, davacıdan satın aldığı bazı malların ayıplı olduğunu iddia ederek tazminat talebinde bulunduğunu, oysa malların ayıplı olduğu iddiasının gerçek dışı olduğunu, bunun yanı sıra satın aldığı malları inceleme külfeti altındaki davacının süresi içinde malları inceleyip, talebini davalıya usulünce bildirmediğini, ayıptan doğan haklarını yitirdiğini, bu durumda, zaman aşımı definde bulunduklarını, davalının ayıp niteliği taşımamasına rağmen davacı tarafından mallarla ilgili olarak yöneltilen taleplerinin teknik olarak yerine getirildiğini, taraflar arasındaki ticari ilişkinin devamlılığı amacıyla davacıya ürünlerin fiyatından indirim sağlamak suretiyle 500.000 EURO'un üzerinde maddi destek sağlandığını, davacının bu maddi desteği ve dolayısıyla malları kabul ettiğini, davacının zarara uğramamış olması nedeniyle de tazminat talebinin reddinin gerektiğini, davacı ile arasındaki sözleşmenin, diğer davalı ... ... tarafından kamuoyu ile paylaşılan 26/09/2014 tarihli bir bildiri ile sona erdirildiğini iddia ettiğini, oysa sözleşmenin nispiliği ilkesi gereğince üçüncü kişinin taraf olmadığı bir sözleşmeyi sona erdirme hakkının bulunmadığını, sözleşmenin davalı tarafından 25/02/2015 tarihli ihtarname ile davacının 2014 yılının Mart ayından itibaren sipariş vermeyi kesmesi ve sözleşmesel ilişkinin devamını çekilmez kılması nedeniyle sözleşmenin 17. maddesine uygun olarak 240 günlük önel verilerek haklı nedenle feshedildiğini, davacının sözleşmenin sona erdirilmesiyle, ürünlerin pazarlanması amacıyla yaptığı harcamaların ve yatırımların boşa gittiğini iddia ederek, bu harcamaların tazminini talep ettiğini, oysa sözleşmede bu sözde harcamaların davalıca karşılanacağına dair bir hüküm bulunmadığını, distribütörlük ilişkisinin niteliği gereği bağımsız bir tacir olan davacının sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmek için yaptığı harcamalara kendi başına katlanması gerektiğini, ayrıca sözleşmenin 1 nolu ekinin 2. maddesi gereğince pazarlama harcamaları için davalıdan izin alınması gerektiğini, böyle bir izin alınmadığını, öte yandan iddia edilen harcamaların davacının kendi ticari faaliyetini etkinleştirmek için yaptığı harcamalar olduğundan bunların maddi zarar olarak kabulünün mümkün olmadığını, davacı tarafından yapıldığı beyan edilen masrafların tutarının afaki olduğunu, davacının, portföy/denkleştirme tazminatı talep ettiğini, oysa davacı tekel hakkına sahip olmadığından ve ayrıca sözleşme de haklı nedenle feshedildiğinden denkleştirme isteminde bulunmasının hukuka aykırı olduğunu, davacı için önemli derecede müşteri kitlesi oluşturmadığını, davalının bu müşteri kitlesinden önemli derecede menfaat sağlamasının mümkün olmadığını, davacının ticari faaliyetleri göz önünde bulundurulduğunda, oluşturduğunu iddia ettiği sözde müşteri kitlesinden bizzat yararlanmasının mümkün olduğunu, yani bu müşterileri kaybetmediğini, sözleşmenin imzalanmasından itibaren 1 seneden az süre ile sipariş verdiğini, 2014 yılının Mart ayından sözleşmenin son bulduğu 2015 yılının Aralık ayına kadar 1 ürün dahi sipariş etmediğini, sözleşmenin sona erdirilmesine kusuruyla sebep olduğunu, bu nedenlerle davacının portföy tazminatına hak kazanmadığını, portföy tazminatının koşulları oluşmadığından talebin reddinin gerektiğini, davacının sözleşmenin sona ermesi sebebiyle oluştuğunu iddia ettiği belirsizlik ortamında ürünlerin satılamamasından, satış sonrası servis hizmetlerinden ve ticari itibar kaybı ve mevcut piyasa değer kaybından dolayı maddi zarara uğradığını iddia ederek tazminat talebinde bulunduğunu, oysa davacının iddia ettiği nedenlerden dolayı herhangi bir zarara uğradığı iddiasının gerçek dışı olduğunu ve davalının bu hususlarda hiçbir sorumluluğunun bulunmadığını, davacının en az 10 yıllık mahrum kaldığı karın tazminini talep etiğini, oysa davacının bu talepte bulunma hakkı olmadığını, davalı tarafından aradaki ilişkinin uzun süreceğine dair bir vaatte de bulunulmadığını, davacı ticari itibarının sarsıldığını iddia ederek manevi tazminat talebinde bulunsa da; ticari ilişkinin sona ermesi sebebiyle manevi zararın doğması mümkün olmayıp, manevi tazminatın koşullarının oluşmadığını beyanla davanın reddine, yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davacı üzerinde bırakılmasına karar verilmesini talep etmiştir.
İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI: İstinaf incelemesine konu kararı veren ilk derece Mahkemesince eldeki dava hakkında yapılan yargılama sonunda, "Davacı ile davalı... ... arasında 16/04/2013 tarihli standart ticaret hüküm ve koşulları başlıklı sözleşmenin imzalandığı, sözleşmenin 15. maddesinde, bu sözleşme ile bu sözleşmeye bağlı diğer tüm sözleşmelerin oluşturulması, geçerliliği ve uygulanmasının her bakımdan Türk Hukukuna tabi olduğunun, 17. maddesi ile tarafların diğer tarafa arzu edilen sona erme tarihinden 240 önce yapacağı ihbar ile sözleşmeyi sona erdirme hakkına sahip olduğunun kabul edildiği, davacı tarafından söz konusu sözleşmenin imzalanmasından önce davalı ile görüşmelerin yapılmaya başlandığı ve kendisine davalı ... yetkilisi tarafından distribütörlük belgesinin verildiğinin beyan edildiği ancak sözleşmenin 18. maddesi ile taraflar arasında daha önce yapılmış sözlü ve yazılı anlaşmaların geçersiz olduğunun kabul edildiği, dolayısıyla taraflar arasındaki ilişkinin başlangıcı olarak sözleşme tarihinin kabul edileceği, davacının anılı sözleşme uyarınca Türkiye'de satışı yapılacak ... markalı ürünlerin tanıtım ve pazarlama faaliyetinde bulunduğu, taraflar arasında mal alımına dair ticari ilişki olduğu, ticari ilişkinin devamı sırasında bir internet sitesinde yayınlanan ve davalının Avrupa lisans ve pazarlama hakkını ...'ye devrettiğine dair haberden sonra davacı tarafından davalıdan açıklama talep edildiği, taraflar arasında görüşmeler yapıldığı, davacının sözleşmenin fiilen sona erdirildiğini iddia ederek iş bu dava ile sözleşme nedeniyle yaptığı yatırım bedelleri, teslim edilen ayıplı mallar nedeniyle oluşan zarar, satış sonrası servis hizmetleri nedeniyle oluşan zarar, sözleşmenin feshi nedeniyle oluşan kar kaybı zararı ile portföy tazminatı talep ettiği, davacı tarafından davalıya gönderilen 25/02/2015 tarihli Noter ihtarnamesi ile işbirliğinin sona erdiği bildirilerek dava konusu edilen zararların tazmininin talep edildiği, davalının gönderdiği 08/04/2015 tarihli Noter ihtarnamesi ile cevaben, sözleşmeden doğan yükümlülüklerini tam ve gereği gibi ifa etmeye hazır olduğunu, bu ihtarname tarihine kadar da sözleşmenin yürürlükte olduğunu, bu nedenle 25/02/2015 tarihli ihtarnamedeki taleplerin neye dayandığının anlaşılamadığını beyan ettiği ve sözleşmeyi 17. maddesi uyarınca ihtarnamenin tebliğinden itibaren 240 gün sonra hüküm doğurmak üzere feshettiğini bildirdiği, davalının sözleşmeyi haklı sebeple değil süreli fesih hakkını kullanarak ve 08/04/2015 tarihli Noter ihbarnamesi ile feshettiği, dava tarihi itibariyle de 240 günlük sürenin dolmadığı ve sözleşmenin ayakta olduğu, dolayısıyla davacının sözleşmenin haksız şekilde feshi nedeniyle kar kaybı, portföy tazminatı ve manevi tazminat talep edemeyeceği, kaldı ki sözleşmede davacıya münhasırlık yetkisinin de verilmediği, yine davacı tarafından ayıplı ve geç teslim gibi iddialarla tazminat talep edilmiş ise de, söz konusu iddia somutlaştırılmadığı gibi bu konuda herhangi bir tespit, ihbar vs delinin sunulmadığı anlaşılmakla davalı... ... yönünden tüm tazminat taleplerinin reddine, diğer davalıların sözleşmenin tarafı olmamaları nedeniyle pasif husumet yokluğundan davanın reddine, ..." karar verilmiştir.
İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ: Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesi itirazlarının karşılanmadığını, ayrık görüşlerin bulunduğunu, görevlendirmeye ilişkin ara kararın yerine getirilmediğini ve dolayısıyla hüküm vermeye elverişli olmayan bilirkişi raporlarına dayanarak hukuka ve hakkaniyete aykırı bir karar tesis ettiğini, işbu kök bilirkişi raporunun kendi içinde çelişkili değerlendirmeler içerdiğini, sektör bilirkişi ile hukuk bilirkişisinin ayrık görüşlerini ihtiva ettiğini, mali bilirkişiler alternatifli hesaplama yapmaktan ısrarla kaçındığını, yurt dışı tebligata ilişkin verilen ara karar gereği yapılması ihtar edilen hususlar taraflarından süresi içinde yerine getirildiğini ve mahkeme tarafından 1 yıla yakın süre yurt dışı tebligatın dönüşü beklendiğini ancak tebliğ dönüşü gerçekleşmeden mahkemede heyet değişikliği söz konusu olduğunu, davanın 07.10.2021 günü görülen celsesinde alınan 2 nolu ara karar ile 1 yıl önce dosyaya sunmuş oldukları ek bilirkişi raporuna itirazlarını içeren 07.09.2020 tarihli dilekçesinde yer alan ve yeni bir heyetten rapor alınması yönündeki taleplerinin, bu süreçte yeni bilirkişi incelemesi taleplerinin reddini gerektirecek ya da dosyada mevcut bilirkişi raporlarının karar vermeye elverişsiz nitelikte oluşunu değiştirecek yeni bir durumun da oluşmadığı halde reddedildiğini, davacı ile davalı arasında akdedilmiş olan sözleşmenin salt başlığından yola çıkılarak bir distribütörlük sözleşmesi olmadığı yönündeki tespit, mahkeme tarafından hukuki dayanaktan yoksun bırakıldığını ve filli duruma uygun düşmeyen hukuka ve hakkaniyete aykırı bir tespit olduğunu, davacı ile sözleşmenin tarafı olan davalı arasındaki ticari ilişkinin özü itibariyle bir distribütörlük ilişkisi olarak ele alınması gerektiğini, bilirkişiler bizzat bu yönde kanaat belirtmişler ise de netice itibariyle ticari ilişkinin distribütörlük ilişkisi olamayacağını, dolayısıyla da sonuçlarından faydalanılamayacağı yönünde bizzat kendi kanaatleri ile çelişkili ve başlı başına tezat teşkil etmekte olan görüşlerine de aynı raporda yer verdiklerini, mahkeme de bilirkişi raporunda yer alan kendi içinde çelişkili ve birbirine tezat bu kanaatleri tartışmadığını, herhangi bir gerekçe dahi belirtmeksizin davaya konu sözleşmenin distribütörlük sözleşmesi olmadığını ve davacı şirkete münhasırlık yetkisi vermediği yönünde bir tespitte bulunduğunu, mahkemenin eksik incelemeye dayanan, yeterince tartışılıp gerekçelendirmeden varılan bu tespiti kararın bozulmasını gerektirdiğini, somut olayda var olan hususlar mahkeme tarafından dikkate alınmış olsaydı davacı şirketin tek yetkili ve münhasır satıcı konumunda olduğunun tespit edilebilir olduğunu, tarafların ortak iradeleri ve niyetlerinin ‘’uzun soluklu bir işbirliği inancı ile tek yetkili satıcılık ilişkisi’’ yönünde olmasının ve bu hususun bizzat bilirkişilerce de dile getirilmiş olması karşısında, salt sözleşmenin başlığından hareketle aksinin kabulünün hukuken geçerli olmayacağını ve taraflar arasındaki ilişkinin tek satıcı distribütörlük iradesiyle yapıldığını, davacı şirketin Türkiye'de tek satıcı olduğunun belirtildiğini ancak tüm bunların mahkeme tarafından göz ardı edildiğini, esasen tek satıcılık sözleşmelerinin yazılı olma zorunluluğu dahi bulunmamakta iken, fiili duruma göre bu değerlendirme yapılmakta iken, böylesi açık ve net bir durumun mahkeme tarafından hatalı değerlendirilmesini kabul etmenin hukuken mümkün olmadığını, taraflarından dava konusu edilen ihtilafın çözülebilmesi için öncelikle davaya konu sözleşmenin haklı nedenle feshedilmiş olup olmadığının ve buna bağlı tazminat talep etme şartlarının oluşup oluşmadığının tespitinin gerektiğini, davacı şirkete davalılar tarafından 26.09.2014 tarihli bu e-posta ile yapılan bildirim taraflar arasındaki davaya konu 16.04.2013 tarihli sözleşmenin 12. maddesine açıkça aykırılık taşıdığını, davalılar tarafından sözleşmedeki yükümlülükleri, davacı şirketin onayı alınmaksızın devredildiğini ve bunun doğal sonucu olarak da sözleşmenin ifası imkansız hale getirilmek suretiyle sözleşme fiili olarak davalılar tarafından sözleşmenin 12. maddesine aykırı davranarak haksız şekilde feshedildiğini, İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesi tarafından dosyanın yeteri kadar incelenmediğini, taraflar arasında gerçekleşen yazışmalar ve bu hususa ilişkin sundukları delilleri göz ardı ettiğini, bilirkişi görüşünün tartışılmadığını, davalıların sözleşmesel yükümlülüklerini devretmiş olmasının sözleşmenin 12. maddesine aykırılık teşkil edip etmediğinin irdelenmediğini, mahkemenin davacı şirketin dava dilekçesi ile talep ettiği bir kısım maddi zararlarını somutlaştıramadığını, bu konuda dosyaya herhangi bir delil sunamadığı yönündeki tespiti de ayrıca ve tek başına dosyanın yeteri kadar incelenmediğini, eksik incelemeyle hukuka ve hakkaniyete aykırı bir karar tesis edilmiş olduğunu gösterdiğini, dosyaya görevlendirilen mali bilirkişiler tespitleri yapmış olmalarına rağmen raporun sonuç kısmında davacının kayıtlarında söz konusu harcamaların görünmediğini, kendilerini yargı makamı yerine koymak suretiyle TTK 195 ve devam maddelerini de yok sayarak görevlerini ve uzmanlıklarını aşar şekilde görüş bildirdiklerini, bu konuda yaptıkları itirazlar mahkeme tarafından giderilmediği gibi bizzat bilirkişilerce tespiti yapılan ve raporlanan zararlarının taraflarından somutlaştırılamadığı yönündeki tespitin kararın gerekçesi yapılmış olmasının da kararın bozulmasını gerektirdiğini, ... ... esasen grup şirketlerinin vermiş olduğu zararlardan sorumlu olması nedeniyle işbu davada davalı olma ehliyetine sahip olduğunu, ... ... şirketinin de davalı olma ehliyeti bulunduğunu, beyanla, ilk derece Mahkemesince verilen kararın kaldırılmasını ve davanın kabulüne karar verilmesini talep ve istinaf etmiştir.
GEREKÇE : Dava, sözleşmenin haksız feshi nedeniyle maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir.
İlk derece mahkemesince davanın reddine karar verilmiş, karara karşı davacı vekilince istinaf yasa yoluna başvurulmuştur.
İstinafa konusu uyuşmazlık temelde; davalılar ... ... ve ... ...'nin pasif husumetinin bulunup bulunmadığı, bilirkişi raporunun hüküm kurmaya elverişli olup olmadığı, sözleşmenin davalı tarafından haksız feshedilip feshedilmediği, davacının maddi ve manevi tazminat talep edip edemeyeceği noktalarındadır.
Davacı ile davalı...(...) ... arasında 16.04.2013 tarihli Standart Ticaret Hüküm ve Koşulları başlıklı Sözleşme imzalanmıştır. Sözleşmenin Taraflar Arasındaki İlişki başlıklı maddesinde,'' ... ve Alıcı arasındaki herhangi bir sözleşmeden doğan ilişki, Bölge sınırları içerisinde ve bağımsız taraflar arasında kurulmuş sayılır ve bu taraflardan hiçbiri, her ne nedenle olursa olsun diğerinin aracısı veya partneri olmadığı gibi, diğerlerinin adına veya yerine hareket etme veya bu hakka sahipmiş gibi davranma hak ve yetkisine sahip değildir.''
Sona Erme başlıklı 17. maddesinde,'' Bu sözleşmenin beher tarafı, Diğer tarafa arzu edilen sona erme tarihinden 240 gün önce yapacağı ihbar ile, iş bu sözleşmeyi sona erdirme hakkına sahiptir. Böyle bir feshin varlığı toplam bakiye borçlara ait ödemeler dahil olmak üzere fesihten evvel cereyan etmiş ve muaccel olmuş bulunan hak ve yükümlülüklere halel getirmez. '' düzenlemeleri mevcuttur.
Taraf sıfatı, bir başka değişle husumet ehliyeti dava konusu hak ile kişiler arasındaki ilişkiyi ifade eder. Uygulamada davacı sıfatı aktif husumeti, davalı sıfatı ise pasif husumeti karşılayacak şekilde değerlendirilir. Bir kimsenin davacı veya davalı sıfatına sahip olup olmadığı tıpkı hakkın mevcut olup olmadığının tayininde olduğu gibi maddi hukuka göre belirlenir. Aktif veya pasif husumet ehliyeti kamu düzenine ilişkin olmakla taraflarca her zaman ileri sürülebileceği gibi mahkemelerce de resen nazara alınır.
Bu aşamada taraf sıfatı kavramı üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır. Sıfat, dava konusu sübjektif hak (dava hakkı) ile taraflar arasındaki ilişkidir. Taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı takip yetkisi, davanın taraflarının kişilikleriyle ilgili olduğu halde, taraf sıfatı (dava konusu sübjektif hakka ilişkindir.
Dava dilekçesinde davacı ve davalı olarak gösterilen (nitelendirilen) kişiler, şeklen (biçimsel açıdan) o davanın taraflarıdır. Ancak mahkemenin taraflar arasında dava konusu hakkın esası hakkında bir karar verebilmesi için, bu kişilerin o davada gerçekten davacı ve davalı sıfatına sahip olmaları gerekir. Bir davada taraf olarak gösterilen kişiler, taraf ve dava ehliyetine ve davayı takip yetkisine sahip olsalar bile, bu kişilerden birinin o davada gerçekten davacı veya davalı olmak sıfatı yoksa dava konusu hakkın esasına ilişkin bir karar verilemez. Dava sıfat(husumet) yokluğundan reddedilir.
Bir sübjektif hakkı dava etme yetkisi (dava hakkı) kural olarak o hakkın sahibine aittir. Bu nedenle, o hakka ilişkin bir davada davacı olma sıfatı da o hakkın sahibine aittir. Mesela, bir alacak davasında davacı olma sıfatı o alacağın alacaklısına aittir. Alacak davası, o alacağın alacaklısından başka bir (üçüncü) kişi tarafından açılırsa, dava, davacı sıfatına sahip olmadığından (sıfat yokluğundan) dolayı reddedilir (Kuru, Baki/Arslan, Ramazan/Yılmaz, Ejder: Medeni Usul Hukuku, 22. Baskı, Ankara 2011, s. 234; Yılmaz, Ejder; Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Ankara 2012, s. 530).
Bir sübjektif hak kendisinden davalı olarak istenebilecek olan kişi, o hakka uymakla yükümlü (borçlu) olan kişidir (davalı sıfatı). Örneğin bir alacak davasında davalı olma sıfatı o alacağın borçlusuna aittir. Alacak davası, o alacağın borçlusundan başka bir (üçüncü) kişiye karşı açılırsa davalının davalı (borçlu) sıfatına sahip olmadığından (sıfat yokluğundan) dolayı reddedilir. Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, bir sübjektif hakkın sahibinin ve o hakka uymakla yükümlü olan kişinin kimler olduğu (yani bir davada, davacı ve davalı sıfatının kimlere ait olduğu) tamamen maddî hukuka göre belirlenir. Bu nedenle, bir kişinin belli bir davada gerçekten davacı veya davalı sıfatına sahip olup olmadığı hususu, usul hukuku sorunu olmayıp, dava konusu (sübjektif) hakkın özüne ilişkin bir maddi hukuk sorunudur.
Sıfatın usul hukuku bakımından önemi (usul hukukunu ilgilendiren yönü) şudur: Bir davanın tarafları (veya taraflardan biri) o davada gerçekten (davacı veya davalı olarak) taraf sıfatına sahip değilse mahkeme, dava konusu hakkın esası (mevcut olup olmadığı) hakkında inceleme yapıp karar veremez. Mahkeme, davanın sıfat yokluğundan reddine karar verir. Bu karar, davanın mesmu olmadığına (dinlenemeyeceğine) ilişkin bir karar olmayıp, gene davanın esasına ilişkin bir karardır (taraf olarak gösterilenlerden birinin taraf sıfatının bulunmadığını tespit eden bir karardır).
Mahkemenin sıfat yokluğunu kendiliğinden (resen) gözetmesi gerekir. Çünkü sıfat yokluğu, bir defi değil, davada taraf olarak gözüken kişiler arasında dava konusu hakkın doğumuna engel olan bir itirazdır. Hâkim, kendisine sunulan dava malzemesinden (davalı veya davacının bildirdikleri vakıalardan, yani dava dosyasından) bir itiraz sebebinin varlığını (sıfat yokluğunu) öğrenirse, bunu kendiliğinden (resen) gözetir.
Somut olayda, dava konusu 16.04.2013 tarihli Standart Ticaret Hüküm ve Koşulları başlıklı Sözleşme, davacı ile davalı...(...) ... arasında imzalanmıştır. Davacı, sözleşmenin davalı tarafından haksız feshedildiği bahsiyle davalılardan maddi ve manevi tazminat talep etmişse de, sözleşmenin nispiliği ilkesi gereği, sözleşme tarafları arasında hak ve borç doğuracağından, davalılar ... ... ve ... ...'nin bu sözleşmenin tarafı olmaması ve sözleşmenin ancak sözleşmenin tarafları arasında hüküm ifade edecek olması nedeniyle dinlenebilir değildir. Bu haliyle söz konusu davalıların bu sözleşmenin tarafı olduğunu ispatlanamadığından, sözleşmenin tarafı olmayan davalılar ... ... ve ... ...'in pasif husumet ehliyeti bulunmadığı anlaşılmakla ilk derece mahkemesince davanın bu davalılar yönünden pasif husumet ehliyeti yokluğundan reddine karar verilmesinde herhangi bir isabetsizlik görülmemiştir.
Mahkemece alınan bilirkişi raporunda, davacı ile davalı ... arasında 16/04/2013 tarihli sözleşmenin imzalandığını, sözleşmenin alıcı kısmında davacının distribütör olarak tanımlandığını, başka hiçbir yerinde bu ifadenin kullanılmadığını, sözleşmenin standart bir bayilik, distribütörlük sözleşmesi olmadığını, ticari bir alım satım sözleşmesi niteliğinde olduğunu, süresi ve feshi ile ilgili düzenleme olmadığını, davacıya bağlayıcı satış hedeflerinin verilmediğini, davacının münhasır yetkili olduğunun belirtilmediğini, sözleşme ile davacıya Türkiye'de mal satış yetkisi verildiğini, sözleşmede davacıya verilen satıcılık hakkının davacının onayı olmadan devredilemeyeceğinin kabul edildiğini, davacının 16/05/2013 tarihinde yapılan basın toplantısından sonra pazarlama faaliyetlerine başladığını, yapılan pazarlama faaliyetinin davacının işi ne kadar ciddiye aldığını gösterdiğini, davacının pazarlama faaliyetlerinin yoğunluğu ve kapsamı nazara alındığında ancak uzun vadeli bir iş için yapılabilecek nitelikte olduğunu, davacının münhasırlık hakkını garantiye almadan ve uzun vadeli bir iş planı olmadan pazarlama faaliyeti ve yatırımlarına girişmesinin ticari teamüllere aykırı olduğunu, taraflar arasındaki problemin 04/07/2014 tarihinde www.....com adlı internet sitesinde çıkan haberden sonra başladığını, bu tarihe kadar geçen süredeki sorunların eski distribütörden kaynaklanan sıkıntılar, sevkiyat gecikmeleri ve ürünlerde görülen teknik problemlerden ibaret olduğunu, ancak bu tarihte ...'ın Avrupa pazarından çıkacağına dair haberler çıkması ile davacının davalıyı işbirliği konusunda görüşmek üzere Türkiye'ye davet ettiğini, 26/09/2014 tarihli emailde ... yetkilisinin davacıya ... ve Vestel ile Avrupa lisans anlaşması yapıldığını, Avrupa pazarında ... markasının üretim, satış ve pazarlamasının bu iki firmaya devredildiğini, ... içindeki yapılanmasının Mart 2015'den sonra tamamlanacağını açıkladığını, taraflar arasındaki görüşmelerde anlaşma sağlanamadığını, davalı ... tarafından davacıya gönderilen ihtarname ile, davacı tarafından Mart 2014 tarihinden itibaren tek bir sipariş bile verilmemesinin fesih gerekçesi olarak gösterildiğini, davacının esasen yaptığı çalışmalar ve karşılıklı yazışmalardaki tutumu ile işbirliğine uzun vadeli yaklaştığını ancak davalı ...'ın yaptığı yeni organizasyonun davacının Türkiye'deki satıcılığını hükümsüz kıldığını, davacının böylesi zayıf bir sözleşme ile yola çıkarak bu yatırımları yapmasının basiretli tacir ilkesine aykırı olduğunu, davacı tarafından iş bu davada yapıldığı iddia edilen pazarlama giderlerinin davacının kayıtlarında görünmediğini, davacının grup şirketi olan... A.Ş. üzerinden ithal edilen ürünlerin pazarlama, satış vb işlemlerini yaptığını beyan ettiğini, bu konuda bağlılık raporu ve konsolide tabloların oluşturulmasına ilişkin rapor alındığını, ... raporuna göre bağlı şirketin ... markası nedeniyle 2012 yılında 2.757.949,79 TL, 2013 yılında 7.104.381,06 TL, 2014 yılında 8.010.166,95 TL, 2015 yılında 6.346.764,61 TL, 2016 yılında 3.601.005,98 TL, 2017 yılı üçüncü döneminde 9.144,67 TL olmak üzere toplam 27.829.413,06 TL katlandığı gider olduğunu, gelir tablolarına göre konsolide olarak şirketlerin karlı olduklarını, davacının kayıtlarında yaptığını iddia ettiği pazarlama giderleri görülmediğinden bu davada bu giderleri talep edemeyeceğini, bilirkişinin ayrık raporunda; taraflar arasındaki sözleşmenin davalı tarafından haksız olarak feshedildiğini, davacının maddi zararlar kapsamında kaybını talep edebileceğini, yoksun kalınan kar kaybının, miktarının da aynı şartlarla yeni bir iş bulunması için geçmesi gereken makul süre ile sınırlı olarak hesaplanması gerekliğini, somut olayda, davacının aynı şartlarla yeni bir iş bulması için geçmesi gereken makul sürenin 8 ay olarak takdir edilmesi gerektiğini, portföy tazminatı ve manevi tazminat talep etme koşullarının gerçekleşmediği tespit edilmiştir.
Davacı davalı...(...) ... ile aralarındaki ilişkinin münhasır distribütörlük tek satıcılık sözleşmesi olduğu ve sözleşmenin davalı tarafından feshedildiğini ileri sürmekte davalı ise ticari ilişkinin münhasır tek satıcılık sözleşmesi olmadığını, davacının 2014 yılının Mart ayından itibaren sipariş vermeyi kesmesi ve sözleşmesel ilişkinin devamını çekilmez kılması nedeniyle sözleşmenin 17. maddesine uygun olarak 240 günlük önel verilerek haklı nedenle feshedildiği savunmasında bulunmuştur.
Somut olayda, taraflar arasındaki sözleşmede tek satıcılık ilişkisi bulunmayıp, davacı tarafından söz konusu sözleşmenin imzalanmasından önce taraflar arasında görüşmeler yapılarak, davalı ... tarafından distribütörlük belgesinin verildiğinin beyan edilmişse de, 16.04.2013 tarihli Standart Ticaret Hüküm ve Koşulları başlıklı Sözleşmenin 18. maddesi ile taraflar arasında daha önce yapılmış sözlü ve yazılı anlaşmaların geçersiz olduğunun belirtildiği görülerek, taraflar arasında davacının ... markalı ürünlerin Türkiye'de tanıtım ve pazarlama faaliyetinde bulunacağına ilişkin taraflar arasında mal alımına dair ticari ilişki bulunduğu anlaşılmıştır. Davalının Avrupa lisans ve pazarlama hakkını ...'ye devrettiğine dair internet sitesinde çıkan haberden sonra davacı davalıdan açıklama talep ederek, davacının sözleşmeyi fiilen sona erdirildiğini iddia ederek, sözleşme nedeniyle yaptığı yatırım bedelleri, teslim edilen ayıplı mallar nedeniyle oluşan zararları, satış sonrası servis hizmetleri nedeniyle oluşan zararları, sözleşmenin feshi nedeniyle oluşan kar kaybı zararı ile portföy tazminatı talep etmiştir.
Davalı...(...) ... tarafından davacıya gönderilen.... Noterliği 08.04.2015 tarihli Fesih İhbarı ve İhtarnamesinde, davalı, şirketlerinin kanundan ve sözleşmeden doğan tüm yükümlülüklerini tam ve gereği gibi ifa etmeye her zaman hazır ve her zaman da gereği gibi ifa ettiğini, taraflar arasındaki sözleşmenin bu ihtarname tarihine kadar yürürlükte olduğunu ve herhangi bir tarafta sona ermediğini, 25 Şubat 2015 tarihli ihtarname üzerinde yer alan iddia ve taleplerin hangi maddi vakalara, kanun veya sözleşme hükümlerine dayandı ve neye dayanılarak ileri sürdüğünün taraflarınca anlaşılamadığı, taraflar arasındaki 16 Nisan 2013 tarihli Sözleşmenin 17. maddesi uyarınca bahsi geçen sözleşmeyi iş bu ihtarnamenin taraflarına tebliğinden itibaren 240 gün sonra hüküm doğurmak üzere feshettiğini ayrıca bu ihbar süresi boyunca şirketleriyle aralarında akdedilmiş sözleşmeyle bağlı olacağını ihtar ettiği görülmüştür.
Fesih, sürekli bir borç ilişkisini ileriye etkili bir şekilde sona erdiren, bozucu yenilik doğuran bir hak olarak kabul edilmektedir. Feshi ihbar (feshin ihbarı, bildirilmesi ) ise, tek taraflı ve karşı tarafa ulaşması gereken bir irade beyanıyla kullanılır; şarta bağlanamaz, kullanıldıktan sonra da geri alınamaz. Fesih, hüküm ve sonuçlarını muhatabın hakimiyet alanına ulaştığı anda geleceğe etkili olarak meydana getirir. Fesih, olağan (süreli) ve olağanüstü fesih olmak üzere ikiye ayrılır.
Olağan fesihte sözleşme ilişkisi, fesih beyanının muhataba ulaşmasının üzerinden belirli bir süre geçtikten sonra ortadan kalkar. Bu nedenle, olağan feshe, “süreli fesih” de denilmektedir. Olağanüstü fesihte ise, sürekli sözleşme ilişkisi fesih beyanının muhataba ulaşmasıyla derhal sona erer. Olağanüstü feshe, “süresiz fesih” adı da verilmektedir. Fesih, sözleşmeden dönmeden farklı olarak, geçmişe etkili hüküm doğurmaz. Fesih ister olağan, ister olağanüstü olsun, daima, geçmişe değil, ileriye etkili sonuçlar doğurur (Eren, F.:age., s.1212 vd. ). Kural olarak belirli süreli sözleşmeler, olağan fesih yoluyla sona erdirilememektedir ancak sözleşmede bu yönde bir hükmün bulunması halinde olağan fesih suretiyle sözleşmenin sona ermesi mümkündür.
Gerçekten de sözleşme özgürlüğü ilkesi gereğince taraflar, sözleşmeyi yapma, sözleşmenin karşı tarafını seçme, sözleşmenin içeriğini düzenleme ya da değiştirme, sözleşmenin tabi olacağı şekli belirleme özgürlüğüne de sahiptir. Olağan feshin bir sebebe dayanması gerekmemekle birlikte maddi olarak hakkın kötüye kullanılma yasağı bu imkânın sınırını çizmektedir. Fesih hakkının açıkça kötüye kullanılması hâli (örneğin karşı tarafta sözleşme ilişkisinin devamı yönünde güven yaratılıp daha sonra fesih yoluna gidilmesi gibi) hukuk düzenince korunmayacağı için fesih hakkının kötüye kullanıldığı durumlarda tazminat talebi söz konusu olabilecektir.
Bir hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılması suretiyle başkasına bir zarar verilmesi açıkça hakkın kötüye kullanımını oluşturur. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2 inci maddesi herkesin haklarını, toplumda geçerli doğruluk, dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder. Hakkın kullanımı ölçütünün de dürüstlük kurallarına göre belirlenmesi gerekir. Bunun yanında ayrıca hak sahibinin başkasına zarar verme kastıyla hareket etmiş olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur. Önemli olan başkasına zarar vermek kastı değil, hakkın dürüstlük kurallarına aykırı olarak kullanılması sonucunda başkasının zarar görmüş olmasıdır.
Bütün hakların kullanılmasında ve borçların ifasında uyulması gereken dürüstlük kuralı ve hakların genel sınırlarını oluşturan hakkın kötüye kullanılması yasağı, kamu düzeni ihtiyaç ve gerekleri nedeniyle konulmuş kurallardır. Bu nedenle 4721 sayılı Kanun'un 2 nci maddesi emredici niteliktedir. Tarafların aralarındaki ilişkide dürüstlük kuralının ve hakkın kötüye kullanılması yasağının uygulanmayacağını kararlaştırmaları mümkün değildir. Dürüstlük kuralına veya hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırı bir davranış, doğrudan hakkın mevcudiyetini ortadan kaldırdığından bir itiraz teşkil eder. Bu nedenle dava dosyasındaki bilgi ve belgelerden hakim, dürüstlük kuralına aykırı, hakkın kötüye kullanılması oluşturan davranışı tespit ediyorsa, ilgili tarafından ileri sürülmemiş olsa bile kendiliğinden bunu dikkate almalıdır(Yargıtay HGK'nın 21.06.2023 tarih ve 2021/11-942 E. - 2023/669 K. Sayılı kararı).
Bu genel açıklamadan sonra somut olaya dönüldüğünde; her hak gibi fesih hakkı da TMK 2 maddesi uyarınca dürüstlük kurallarına uyarak kullanılmak zorundadır. Davacı ile davalı...(...) ... arasındaki sözleşme davalı tarafından gönderilen fesih ihtarnamesi ile sözleşmenin 17. Maddesine göre 240 gün önel verilmek suretiyle feshedilmiştir. Belirsiz süreli sözleşmelerin önel verilmek sureti suretiyle olağan feshi mümkündür. Ancak olağan fesihte kullanılan fesih hakkının açıkça kötüye kullanılmaması gerekir.
Somut olayda, taraflar arasında ... ürünlerinin davacı aracılığıyla Türkiye 'deki satıcılara satılması konusunda bir ticari ilişki bulunduğu hususu ihtilafsız olup, sözleşmede münhasır ibaresine yer verilmediği, davacının tek yetkili satıcı olduğuna ilişkin herhangi bir ibarenin de bulunmadığı gibi davalının Türkiye'deki tek yetkili satıcısı olduğunu dosya kapsamında usulüne uygun deliller ile de ispatlayamamıştır.
Davalının sözleşmeyi süreli fesih hakkını kullanarak ve 08/04/2015 tarihli Noter ihbarnamesi ile feshettiği, dava tarihi itibariyle de 240 günlük sürenin dolmadığı ve sözleşmenin ayakta olduğu görülmüştür. Buna göre taraflara arasındaki ticari ilişki tek satıcılık ilişki bulunmadığından davacı yönünden denkleştirme tazimatının yasal koşulları oluşmamıştır. Davacı sözleşme nedeniyle yatırımlar ve harcamalar yaptığını, sözleşmenin feshi nedeniyle uğradığı zararların tahsilini talep etmiş ise de, taraflar arasındaki sözleşmenin tek satıcı olmadığı bir ticari ilişkide ticari ilişkinin sona erdirilebileceği ihtimalini de düşünerek basiretli bir tacir gibi hareket etmesi gerekli olduğundan yerinde olmayan bu talepler yönünden davacının istinaf sebepleri yerinde görülmemiştir.
Dolayısıyla davacının sözleşmenin haksız şekilde feshi nedeniyle kar kaybı, portföy tazminatı ve manevi tazminat talep edemeyeceği, kaldı ki sözleşmede davacıya münhasırlık yetkisinin de verilmediği, yine davacı tarafından ayıplı ve geç teslim gibi iddialarla tazminat talep edilmiş ise de, söz konusu iddialarını dosya kapsamından ispatlayamadığı da görülerek Mahkemece davanın reddine karar verilmesinde herhangi bir isabetsizlik görülmemiştir.
HMK'nın 355. Maddesi uyarınca kamu düzenine aykırılık ve istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılan istinaf incelemesi sonunda; ilk derece mahkemesi kararının usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu anlaşıldığından davacı vekilinin yerinde görülmeyen istinaf başvurusunun reddine karar vermek gerekmiştir.
KARAR : Yukarıda ayrıntısı ile açıklanan nedenlerle;
1-Davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nın 353(1)b-1 maddesi uyarınca ESASTAN REDDİNE,
2-Davacı tarafından başvuru sırasında peşin olarak yatırılan toplam 4.270,00 TL harcın, alınması gerekli olan 732,00 TL harçtan mahsubu ile bakiye 3.538,00 TL istinaf karar harcının karar kesinleştiğinde talep halinde davacıya iadesine,
3-Davacı tarafından istinaf aşamasında yapılan yargılama giderlerinin kendileri üzerinde bırakılmasına,
4-Kararın, HMK'nın 359/4 maddesi uyarınca Dairemiz Yazı İşleri Müdürlüğünce taraflara resen tebliğine,
Dair, dosya üzerinden yapılan inceleme sonunda, gerekçeli kararın taraflara tebliğinden itibaren 2(iki) hafta içerisinde Yargıtay'a temyiz yasa yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi.09/07/2026