Yargıtay · 1. Ceza Dairesi
Yargıtay 1. Ceza Dairesi 2025/4174 E. 2026/3492 K. – Nitelikli Kasten
Konu: Nitelikli Kasten Öldürme
- Mahkeme
- Yargıtay
- Daire
- 1. Ceza Dairesi
- Esas No
- 2025/4174
- Karar No
- 2026/3492
- Karar Tarihi
- Konu
- Nitelikli Kasten Öldürme
B O Z M A Ü Z E R İ N E MAHKEMESİ:Ağır Ceza Mahkemesi SAYISI : 2023/300 E., 2025/14 K. SUÇ : Nitelikli kasten öldürme HÜKÜM : Mahkûmiyet TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ: Temyiz başvurularının esastan reddi ile hükmün onanması
Sanık hakkında bozma üzerine kurulan hükmün; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 286/1 ve 307/3. maddeleri uyarınca temyiz edilebilir olduğu, 260/1. maddesi gereği temyiz edenlerin hükmü temyize hak ve yetkilerinin bulunduğu, 291/1. maddesi gereği temyiz istemlerinin süresinde olduğu, 294/1. maddesi gereği temyiz dilekçelerinde temyiz sebeplerine yer verildiği, 298/1. maddesi gereği temyiz istemlerinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle, gereği düşünüldü:
I. HUKUKÎ SÜREÇ 1. Yargıtay 1. Ceza Dairesinin, 18.12.2019 tarihli ve 2019/3450 Esas, 2019/5637 Karar sayılı bozma kararı üzerine... 3. Ağır Ceza Mahkemesinin, 30.09.2022 tarihli ve 2020/54 Esas, 2022/335 Karar sayılı kararı ile sanık hakkında kurulan hükmün sanık ve müdafii tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 1. Ceza Dairesinin, 25.10.2023 tarihli ve 2022/15278 Esas, 2023/6498 Karar sayılı kararı ile; sanığın ceza sorumluluğu bakımından çelişkinin giderilmesi için Adli Tıp Üst Kurulundan rapor aldırılmasının gerekmesi nedeniyle bozulmasına ve dava dosyasının 5271 sayılı Kanun’un 304/2-a maddesi uyarınca İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.
2.... 3. Ağır Ceza Mahkemesinin, 14.01.2025 tarihli ve 2023/300 Esas, 2025/14 Karar sayılı kararı ile sanık hakkında maktule yönelik nitelikli kasten öldürme suçundan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı Kanun) 82/1-d-e, 62... . maddeleri uyarınca müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluklarına karar verilmiştir.
II. TEMYİZ SEBEPLERİ 1.Sanık müdafiinin temyiz sebepleri özetle; eksik incelemeye, sanığın cezai ehliyeti bulunmadığından hakkında ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerektiğine ilişkindir.
2.Katılan Kurum vekilinin temyiz sebepleri özetle; eksik araştırmaya, sanığın üst hadden ve takdiri indirim uygulanmaksızın cezalandırılmasına karar verilmesi gerektiğine, vekalet ücreti talebine ilişkindir.
III. GEREKÇE
1.Yargılama sürecindeki işlemlerin usûl ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan ve dosya kapsamına göre yeterli olduğu anlaşılan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterildiği, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, dava dosyası tekemmül ettirilerek karar verildiği, eksik incelemenin bulunmadığı, sanığın ceza sorumluluğunun tam olduğuna ilişkin Adli Tıp Kurumu Gözlem İhtisas Dairesi ve Adli Tıp Kurumu 1. Üst Kurulu raporları ile maktulün kesin ölüm sebebine ilişkin Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun raporunun yeterli ve hüküm kurmaya elverişli olduğu, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, eyleme uyan suç vasfının doğru biçimde belirlendiği, yargılama sonucunda oluşan kanaat ve takdire göre ceza yaptırımının yasal bağlamda ve gerekçesi gösterilerek belirlendiği, takdiri indirimin Mahkemenin takdir yetkisi kapsamında, yasal, yerinde ve yeterli gerekçelerle uygulanmasına karar verildiği anlaşıldığından, ileri sürülen temyiz sebeplerinin incelenmesinde hükümde düzeltme nedeni dışında hukuka aykırılık bulunmamıştır.
2. Vekâlet ücreti yönünden; Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 14/1. maddesindeki "Kamu davasına katılma üzerine, mahkumiyete ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş ise vekili bulunan katılan lehine Tarifenin ikinci kısmın ikinci bölümünde belirlenen avukatlık ücreti sanığa yükletilir." şeklindeki hükmü karşısında, kendisini vekille temsil ettiren katılan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı lehine sanık aleyhine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, hukuka aykırı görülmüş ise de bahse konu hukuka aykırılık Yargıtay tarafından giderilmiştir.
IV. KARAR Gerekçe başlığı altında (2) numaralı paragrafta açıklanan nedenle katılan kurum vekilinin temyiz istemi vekalet ücreti yönünden yerinde görüldüğünden... 3. Ağır Ceza Mahkemesinin, 14.01.2025 tarihli ve 2023/300 Esas, 2025/14 Karar sayılı kararının 5271 sayılı Kanun’un 302/2. maddesi gereği BOZULMASINA, bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden aynı Kanun’un 303/1.maddesi gereği hüküm fıkrasının mahsus bölümüne; "Kendisini vekil ile temsil ettiren katılan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı yararına karar tarihi itibariyle yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince 48.000 TL maktu vekalet ücretinin sanıktan alınarak katılan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'na ödenmesine" ibaresinin eklenmesi suretiyle, Tebliğname’ye kısmen uygun olarak, oy çokluğuyla TEMYİZ İSTEMLERİNİN ESASTAN REDDİ İLE HÜKMÜN DÜZELTİLEREK ONANMASINA,
Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304/4. maddesi uyarınca... 3. Ağır Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise ... Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,
30.04.2026 tarihinde karar verildi. (Karşı Oy)
K A R Ş I O Y
Afgan uyruklu sanık ...'nin, 20.09.2017 tarihinde ikamet ettiği binanın 5. katında bulunan konutunun penceresinden 2012 doğumlu 5 yaşındaki kızı ...yi aşağıya atarak onun sokakta bulunan aracın üstüne, oradan yere düşmesi nedeniyle “yüksekten düşme ile husulü mümkün genel beden travmasına bağlı kafatası ekstremite kemik kırıkları ile birlikte iç organ yaralanması, beyin kanaması, beyin doku hasarı ve gelişen komplikasyonlar (menenjit) sonucu” öldüğü olayda, sanığın öldürme kastıyla hareket ettiği konusunda farklı bir görüş bulunmamakla birlikte, dosya kapsamındaki bilgi ve belgelere göre sanığın fiili işlediği sırada akıl sağlığının yerinde olmadığı ve bu nedenle sanık hakkında TCK m. 32/1. ve 57. uyarınca koruma ve tedavi amaçlı güvenlik tedbirine hükmedilmesi gerektiği kanaatiyle bu karşı oy yazısı yazılmıştır.
CMK m. 63’e göre, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren konularda bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verilmesi gerekmektedir. Buna göre, bir delilin değerlendirilmesi için bilimsel ve teknik bilgiye ihtiyaç olduğu durumlarda, hukukçu olan muhakeme makamı, delilin içeriği hakkında bilgi sahibi olmak amacıyla, bilimsel ve teknik bilgiye sahip uzman kişinin görüşünü almalıdır. Buna göre, uyuşmazlıkları çözmekle görevli muhakeme makamlarının özellikle hâkimin, hukuki bilgi ve tecrübesini aşan, ancak özel ve teknik bilgi ile çözümlenebilecek nitelikte bulunan sorunların çözümü için başvurabileceği bilimsel ve teknik bilgiye sahip bir kişiye ihtiyaç bulunmaktadır. CMK özel ve teknik bilgili gerektiren konularda bilirkişiye başvurulmasını zorunlu kılmakla yetinmemiş, pek çok maddesinde de uzmanlık gerektiren bazı konularda da bilirkişiye başvurulması gerektiğini açıkça düzenlemiştir. Çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişiye başvurulmasının zorunlu olduğu kabul edilmelidir. Zira çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren bir sorunun çözülememesi, maddi sorunun çözülemediği anlamına gelecektir. Bu nedenle bilimsel ve teknik bilgiye ihtiyaç olduğu durumlarda, bilirkişi raporu alınmadan hüküm verilmesi eksik inceleme nedeniyle hükmün hukuka aykırı olmasına neden olacaktır. Bu bağlamda, kanımızca ceza muhakemesinde çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişi tayini konusunda takdir yetkisi tanınmamıştır. Dolayısıyla bilirkişi tayinine yetkili olan makamlar, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bir bilgi söz konusu olduğun bilirkişi atamak zorundadır. Üstelik bazı durumlarda bilirkişiye başvurma zorunluluğu kanunla veya temyiz mahkemesi içtihatları ile açıkça gösterilmiştir. Bilirkişiye başvurma zorunluluğunun kanunla düzenlendiği durumlarda, kanun koyucu bilirkişi incelemesi yaptırılması zorunluluğunu kendisi belirlemiş ve böylece bilirkişi incelemesi yaptırmaya yetkili olan makama, sorunun çözümünün uzmanlığı, özel ve teknik bilgiyi gerektirip gerektirmediği ve bilirkişi incelemesi yapılıp yapılmayacağı konusunda takdir yetkisi vermemiştir. Buna göre, bu durumlarda, çözümün uzmanlığı, özel ve teknik bilgiyi gerektirdiğini kabul ederek, bilirkişi incelemesi yapılması zorunludur. Örneğin, ceza mahkemelerinde sanığın şuurunun tetkiki amacıyla gözlem altına almada, ölünün adlî muayenesi ve otopside, zehirlenmelerde ve sahte para ve değerli kâğıtlar üzerindeki incelemelerde bilirkişiye başvurulmasının zorunlu olduğu CMK’da açıkça belirtilmiştir. Bu çerçevede, kabul edilmelidir ki, hâkim, sanığın şuurunun yerinde olup olmadığına kendisi karar veremez. Mutlaka uzman bir hekimin bilirkişiliğine başvurmaya mecburdur. Nitekim hâkimler, TCK m. 32’deki hükmün tatbiki bakımından bilirkişi incelemesi yaptırmaya mecburdurlar. Burada bilirkişi, mutlaka uzman bir hekim olacaktır. Bu konuda pratisyen hekimlerin bilirkişiliği kabul edilemez. Tıp bilimi uzmanlığı gerektirmekte ve bu bilgi tıp fakültesi mezunlarında mevcut olmakla beraber, şüphelinin akıl hastası olup olmadığının incelenmesi hususu özel bilgi gerektirdiğinden, bu konu üzerine ihtisas yapmış kişilere başvurmak gerekecektir. CMK m. 63/1’de çözümü “uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi” gerektiren hallerden bahsetmesini başka türlü anlamak mümkün değildir. Yine gözlem altına alınmaya ilişkin CMK m. 74/1’e göre, fiili işlediği yolunda kuvvetli şüpheler bulunan şüpheli veya sanığın akıl hastası olup olmadığını, akıl hastası ise ne zamandan beri hasta olduğunu ve bunun, kişinin davranışları üzerindeki etkilerini saptamak için; uzman hekimin önerisi üzerine, Cumhuriyet savcısının ve müdafiin dinlenmesinden sonra resmî bir sağlık kurumunda gözlem altına alınmasına, soruşturma evresinde sulh ceza hâkimi, kovuşturma evresinde mahkeme tarafından karar verilebilecektir. Hiç şüphesiz ki, yaş tayini, cinsel suçlar, akıl hastalıkları, ölüm, otopsi, zehirlenmeler, yaralanma, vücut muayenesi, genetik incelemeler gibi uzmanlık gerektiren ceza muhakemesine ilişkin konularda resmi bilirkişilik bakımından en önemli kurum Adli Tıp Kurumudur. 15.7.2018 tarihli ve 4 sayılı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m. 2’ye göre, Adli Tıp Kurumu; adalet işlerinde bilirkişilik yapmak amacıyla kurulmuştur. Kararname m. 3/1-a’ya göre ise Adli Tıp Kurumu, mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklar ile Kurumun uygun gördüğü alanlarda kamu kurum ve kuruluşları tarafından gönderilen adlî tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmekle görevlidir. Kurumun taşra teşkilatı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m. 2/2’ye göre, Adalet Bakanlığınca Kuruma bağlı olarak kurulan Adli Tıp Kurumu grup başkanlıkları veya şube müdürlüklerinden oluşmaktadır. Adli Tıp Kurumu grup başkanlıkları bünyesinde bir veya daha çok adlî tıp ihtisas dairesi bulunmaktadır. Tek hekimin düzenlediği raporlar arasındaki çelişkilerin giderilmesinin gerektiği veya raporun yetersiz görüldüğü durumunda Adli Tıp Şube Müdürlüklerinden yeniden rapor alınması gerekmektedir. Adli Tıp Kurumunun merkez yapılanması “Adli Tıp İhtisas Daireleri”, “Adli Tıp İhtisas Kurulları” ve “Adli Tıp Üst Kurulları” oluşturmaktadır. Adli Tıp ihtisas daireleri, morg, gözlem, kimya, biyoloji, fizik, trafik, adlî bilişim olmak üzere yedi daire başkanlığından oluşmaktadır (m. 9). İhtisas daireleri, yargılama makamlarının doğrudan başvurusu üzerine resmi bilirkişi olarak inceleme ve araştırma yapmaktadır. Adli Tıp Kurumunda sekiz ihtisas kurulu bulunmaktadır (m. 8). İhtisas Kurulları; bilirkişilerce, Fizik ve Trafik İhtisas Dairelerinin tıpla ilgili olmayan raporları hariç olmak üzere adlî tıp ihtisas dairelerince ve adlî tabip veya adlî tıp uzmanlarınca verilip de mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklar tarafından yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayan ve aralarında çelişki olduğu belirlenen raporları inceleyip bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmekle görevlidir. Çelişkileri kesin olarak gidermek amacıyla görev yapan ve üç üst kuruldan oluşan Adli Tıp Üst Kurulları, Adli Tıp Kurumu Başkanının başkanlığında, ilgili adlî tıp ihtisas kurulları başkan ve üyelerinden oluşmaktadır. Adli Tıp Üst Kurullarına, daha önce Genel Kurula ait bir yetki olan, Adli Tıp Kurumunun değişik birimleri tarafından verilen çelişkili rapor ve görüşler ile adlî tıp ihtisas kurulları ile Adlî Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında çıkan çelişkileri kesin olarak karara bağlama görevi verilmiştir. Bu bağlamda, Adlî Tıp Üst Kurulları; adlî tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayıp sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri; adlî tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri; adlî tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri; adlî tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri; adlî tıp ihtisas kurulları ile Adlî Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri, konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla incelemekte ve kesin karara bağlamaktadır (m. 16/1). Ancak Fizik İhtisas Dairesi ve Trafik İhtisas Dairesinin raporları Adlî Tıp Üst Kurullarında incelemeye alınmamaktadır. Bununla birlikte, bu dairelerden birinin verdiği raporlar ile diğer bilirkişi raporları arasında çelişki bulunması hâlinde mahkeme veya Cumhuriyet savcılıklarınca gerekçesi belirtilmek suretiyle talep edilmesi üzerine raporlar, ilgili ihtisas dairesinin en az yedi uzmanının katılımı ile oluşan genişletilmiş uzmanlar heyetince incelenecek ve kesin olarak karara bağlanacaktır (m. 16/2). Öte yandan, bilirkişiye başvurmak zorunluluğu ile bilirkişinin bildirdiği görüşle hakimin bağlı olması farklı hususlardır. Delillerin serbest değerlendirilmesi ilkesinin gereği olarak, kural olarak bilirkişi
raporlarının hakimi bağlamadığı kabul edilmelidir. Ceza muhakemesinde geçerli olan vicdani ispat sisteminde, kanuni ispat sisteminden farklı olarak hiçbir delilin yargılama makamını bağlaması söz konusu değildir ve delil ve bu arada delil değerlendirme araçları, bunlara ilişkin yasaklar bulunmadığı sürece serbestçe değerlendirilmelidir. Vicdani ispat sistemi, hem delil serbestisini hem de delillerin değerlendirilmesi serbestisini ifade etmektedir. Vicdani ispat sisteminde bilirkişi görüşünün değeri, diğer delillerin değeriyle aynıdır. Aksi düşünce bilirkişi görüşünün onu isteyen makamı bağlayacağı anlamına gelir ki, bu sonuç bilirkişilik kurumuyla bağdaşmaz. Bu nedenle özel ve teknik bilgiyi gerektiren konularda bilirkişi raporu çok önemli bir işlev görse de, bu rapor hakimlerin vicdani kanaatlerinin oluşumuna yardım edici nitelikte kabul edilmelidir. Özel ve teknik bilgi gerektiren hususlarda bilim ve tecrübe kurallarını delillere uygulama görevi hakim yerine bilirkişiye verilmiştir. Ancak bu durum bilirkişinin hakim yerine geçmesi anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla hakim kararında sadece bilirkişi raporuna atıf yapmakla yetinmemeli, bilirkişi raporunu denetleyerek, neden kabul ettiğini gerekçeleriyle açıklamalıdır. Bu durum, başvurma zorunluluğu olan resmi bir bilirkişi raporları ile kanunlarda kesin olduğu belirtilen resmi kurum raporları bakımından da geçerlidir. Nitekim CMK m. 67/5’e göre hakim, Adli Tıp Kurumunun kesin olarak verdiği raporu yeterince kanaat verici nitelikte görmemesi durumunda, ikinci kez rapor alabilecektir. Bu nedenle bilirkişi raporunun hatalı olduğunu düşünen hakimin, ikinci bir bilirkişiye başvurması, hatta kolay olmamakla birlikte gerekçelerini açıklayarak bilirkişi raporunun aksine karar vermesi de mümkündür. Bu nedenle yukarıda belirttiğimiz üzere Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m. 16/1 uyarınca, Adli Tıp Üst Kurullarına verilen, Adli Tıp Kurumunun değişik birimleri tarafından verilen çelişkili rapor ve görüşler ile adlî tıp ihtisas kurulları ile Adlî Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında çıkan çelişkileri kesin olarak karara bağlama görevinin Kurumun iç işleyişi açısından sorunun kesin biçimde sonuçlanması olarak anlaşılmalıdır. Yine söz konusu Kararname m. 16/2. uyarınca, Fizik İhtisas Dairesi ve Trafik İhtisas Dairesinin raporları ile diğer bilirkişi raporları arasında çelişki bulunması hâlinde, mahkeme veya Cumhuriyet savcılıklarınca gerekçesi belirtilmek suretiyle talep edilmesi üzerine raporlar, ilgili ihtisas dairesinin en az yedi uzmanının katılımı ile oluşan genişletilmiş uzmanlar heyetince incelenecek ve kesin olarak karara bağlanacaktır. Aynı durum bu hüküm bakımından da geçerlidir. Yani aynı olayla ilgili bir daha Adli Tıp Kurumdan görüş istenemeyecektir. Söz konusu hükümler çerçevesinde rapor veya görüşlerin kesin olarak karara bağlanması, Kurumun iç işleyişi açısından sorunun kesin biçimde sonuçlanması olarak anlaşılmalıdır. Aksi düşünce bilirkişi görüşünün onu isteyen makamı bağlayacağı anlamına gelir ki bu sonuç bilirkişilik kurumuyla bağdaşmaz. Dolayısıyla kanun koyucu bilirkişi raporu alınmasına ilişkin zorunluluğu bir yerde sona erdirmek amacıyla Üst Kurulların, raporlar arasındaki çelişkileri nihai olarak karara bağlayacağı yönünde düzenleme yapmıştır. Bununla birlikte kabul edilmelidir ki, bilirkişinin bilimsel metotlarla elde ettiği deliller, delillerin serbest değerlendirilmesi ilkesinin sınırlarını zorlamaya başlamıştır. Örneğin öldürülen kişinin tırnakları arasında bulunan deri parçasının sanığa ait olduğu bilirkişi raporuyla bilimsel olarak ispatlandığında hâkimin bunu reddetmesi mümkün değildir. Buna göre, DNA analizi, kandaki alkol veya uyuşturucu maddenin varlığı gibi bilimsel incelemeler sonucu elde edilen sonuçların doğruluğunun hakim tarafından sorgulanması mümkün değildir. Bu bağlamda, tamamen objektif nitelikte olan bilimsel delilleri ortaya koyan bilirkişi raporlarının, kural olarak, hakimi bağlaması bilimsel bir zorunluluk olarak kabul edilmelidir. Ancak tüm bilirkişi raporlarının bu çerçevede değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu noktada bilimsel tecrübe kurallarına göre elde edilen delillerin ceza muhakemesindeki değerine ilişkin ikili ayrım yapılmalıdır. Bazı bilimsel deliller tamamen objektif nitelikte olduğundan, yani aksinin ispatı mümkün olmadığından, delilin elde edilişinde bir şüphe olmadıkça, hakimi bağlamalıdır. Örneğin sanığın kanında uyuşturucu madde tespit edilmesi veya DNA analizi sonucu olay yerinde bulunan kanın sanığa ait olduğunun belirlenmesi gibi bilimsel tecrübe kurallarıyla elde edilen deliller, tamamen objektif nitelikte olması nedeniyle bağlayıcı kabul edilmelidir. Buna karşılık sübjektif yönü olan bilimsel mütalaa (kanaat) niteliğindeki deliller, hakimi bağlayıcı kabul edilmemelidir. Bu bağlamda, hakimden, özel ve teknik bilgi içeren hususlara ilişkin bir denetim yapması beklenemese de, hakimin mütalaa (kanaat) niteliğindeki bilirkişi raporlarını, dosya kapsamındaki bilgi ve belgelere göre akla, mantık kurallarına ve genel yaşam tecrübesine göre denetimden geçirmesi gerekir. Yine hakim bilirkişi raporundaki hata, eksiklik veya çelişkileri gidermeden, bu görüşü hükme esas almamalıdır. Bu nedenle hakimin, bilirkişi görüşünü ve gerekçelerini, akla, mantık kurallarına ve genel bilgilere aykırı veya hatalı, eksik veya çelişkili bulması halinde, ya ek görüş almalı ya da ayrı bir bilirkişiden görüş istemelidir. Zira, bilirkişi görüşünü yeterli görmeyen, ancak kendisi de bir kanaate ulaşamayan hakim, yeniden bilirkişi incelemesi yaptırmalıdır. Hatta birden fazla bilirkişiden görüş almasına rağmen, gerekçelerini göstererek bunlar arasında bir tercih de bulunamayan hakim de, yeni bir bilirkişinin görüşüne başvurmalıdır. Ancak, bilirkişi görüşünü yeterli görmeyen hakim, her zaman yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırmak zorunda değildir. Hakimin yeterli buluncaya kadar bilirkişi incelemesi yaptırmak zorunda olduğunun kabulü, hükmün bilirkişi tarafından verilmesi anlamına gelir. Bu nedenle hakim, mantık kuralları ve genel yaşam tecrübelerinden bilirkişinin vardığı sonuçların yanlış olduğunu kanısında ve kendisi de soruna ilişkin bir kanaate varmış ise, bunun gerekçelerini ortaya koymak suretiyle bilirkişi görüşüne aykırı bir karar verebilmelidir. Aksinin kabulü bilirkişinin yargı yetkisini kullandığı anlamına gelir ki, bu Anayasanın ve yargı bağımsızlığının açık bir ihlali olur. Buna göre birden fazla bilirkişi görüşü alan hakim, bu görüşlerden birini tercih edebileceği gibi, bu görüşlere aykırı şekilde kendi kanaatiyle de karar verebilecektir. Ancak, delillerin serbest değerlendirilmesi keyfilik anlamına gelmediğinden, raporun kabul edilmesi veya reddedilmesi durumunda da, buna ilişkin gerekçenin gösterilmesi zorunludur. Olay öncesinde gerçek olmayan kişi ve sesler duyması nedeniyle tedavi gören sanık hakkında; Olaydan sonra... Eğitim ve Araştırma hastanesinde 2013, 2017, 2018, 2019, 2020, 20 21... tarihlerinde çok sayıda muayene edilen sanık hakkında organik olmayan psikotik bozukluklar, davranış bozuklukları ve yaygın anksiyete bozukluğu teşhisi konulduğu ve tedavi yapıldığı, ...Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastenesinin 24/01/2018 tarihli evrakında sanık hakkında organik olmayan psikotik bozukluk tanısının konulduğu ve tedavi uygulandığı, Adli Tıp Gözlem İhtisas Dairesinin 07.09.2018 tarihli sanığın ceza sorumluluğunun tam olduğunun belirtildiği, Elazığ... Şehir Hastanesinin 08.03.2021 tarihli sağlık kurulu raporunda, psikiyatri alanında uzman üç doktor tarafından sanığın “psikotik bozukluk” denilen ruhsal hastalığa duçar olduğu ve yargılama konusu suç yönünden ceza sorumluluğunun olmadığının belirtildiği, ATK 4. İhtisas Kurulunun 18.07.2022 tarihli raporunda sanığın ceza sorumluluğunun tam olduğunun belirtildiği, Adli Tıp 1. Üst Kurulundan alınan raporda sanığın altsoydan akrabayı kasten öldürmek suçuna karşı ceza sorumluluğunun tam olduğunun belirtildiği, Anlaşılmaktadır. Yukarıda açıklandığı üzere, somut olayda sanığın akıl sağlığına ilişkin faklı raporların ve kanaatlerin bulunması ve olayın gerçekleşme şekli dikkate alındığında kesin nitelikteki Üst Kurul kararının hakim tarafından denetlenmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Zira Üst Kurulun raporuna göre akıl sağlığı yerinde olan bir kişinin çocuğunu öldürmesinin hayatın olağan akışı içinde açıklanması mümkün değildir. Nitekim dosya kapsamında sanığın çocuğunu öldürmesini gerektirebilecek hiçbir neden ortaya konulmamıştır. Buna karşılık dosyada sanığın fiili akıl hastalığının etkisi altında işlediğine ilişkin göz ardı edilmesi mümkün olmayan kuvvetli deliller bulunmaktadır. Bu bağlamda, her ne kadar yasal olarak kesin nitelikte olan Üst Kurul Raporunda sanığın suçu işlerken akıl sağlığının yerinde olduğu sonucuna varışmış olsa da, akıl sağlığı yerinde olan bir kişinin hiçbir neden olmadan çocuğunu canice öldürmeye kalmasının hayatın olağan akışına uygun olmaması yanında, olay öncesi ve sonrasında, sanığın ruhsal rahatsızlığı nedeniyle eşi ve kardeşi aracılığıyla muayene ve tedavi olduğunun ve cezaevi sürecinde de yine aynı rahatsızlığı nedeniyle muayene ve tedavi görüp ilaç kullandığının belirtilmiş olması, sanığın olayı gerçekleştirme nedenine ilişkin olarak, “duyduğunu iddia ettiği seslerden rahatsız olup, kızını aşağıya attığını, ardından da kendisi atlayarak kızı ile birlikte ölmeyi ve bu şekilde seslerden kurtulmayı düşündüğü için eylemi gerçekleştirdiğini, kızını attığında kendisinde olmadığını” beyan etmiş olması, olaydan sonra suçu işlerken sanığın akıl sağlığının yerinde olmadığına ilişkin uzman raporları ve kanaatleri karşısında, sanığın akıl hastası olmadığına ilişkin Üst Kurulun kararının hükme esas alınmasının akla, mantığa ve yaşam tecrübesine göre mümkün olmadığı kanaatiyle sanık hakkında TCK m. 32/1. ve 57 uyarınca güvenlik tedbirine hükmedilmesi gerekirken cezalandırılmasına ilişkin kararı onaylan Daire kararına muhalif kalınmıştır.