Bölge Adliye Mahkemesi ·

Bölge Adliye Mahkemesi 2023/214 E. 2026/1176 K.

Mahkeme
Bölge Adliye Mahkemesi
Esas No
2023/214
Karar No
2026/1176
Karar Tarihi

T.C.

İSTANBUL

BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ

43. HUKUK DAİRESİ

DOSYA NO: 2023/214

KARAR NO: 2026/1176

T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A

B Ö L G E A D L İ Y E M A H K E M E S İ K A R A R I

İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ : İSTANBUL 17. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ

TARİHİ: 06/07/2022

NUMARASI: 2021/72 Esas - 2022/458 Karar

DAVA: Alacak (Gemi Ve Yük Alacaklılığından Kaynaklanan)

İSTİNAF KARAR TARİHİ: 10/06/2026

Taraflar arasında görülen dava neticesinde ilk derece mahkemesince verilen hükmün davacı ve davalı vekilince istinaf edilmesi üzerine düzenlenen rapor ve dosya kapsamı incelenip gereği görüşülüp düşünüldü;

TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ

DAVA: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Müvekkili şirket tarafından, yatlara bağlama, çekme atma, ..., yedekleme, liman servis kutusu, temizlik, dalış ve ... gibi çeşitli ... hizmetleri verildiğini, ancak müvekkili şirket tarafından söz konusu iz yerine getirilmesine rağmen, verilen hizmetlere ilişkin olarak davalı şirket tarafından müvekkiline gerekli ödemeler yapılmadığın, taraflarınca arabuluculuk müessesine başvurulmuş ancak davalı taraf ile anlaşmaya varılamadığını, müvekkili şirketin ... isimli marinayı işlettiğini, davalı şirketin ise yat işletmeciliği alanında faaliyet gösteren Türkiye'de mukim bir şirket olduğunu, hizmet sözleşmeleri ve faturalarda bahse konu yatların ilgili dönemdeki malikleri olan ... ve ... teknesinin donatanı olduğu bildirilen şirketlerinin bilgileri yer aldığını, her ne kadar sözleşme ve faturalarda ilgili şirket bilgileri yer alsa da ... şirketi ile söz konusu teknelerin halihazırdaki malikleri ...A.Ş arasında organik bağ bulunduğunu, ... numaralı Türk bayraklı “...” isimli yatın donatanı, konu yata bağlama hizmeti almak amacıyla müvekkili ile birkaç defa ... Hizmet Sözleşmesi akdettiğini, buna ek olarak anılan Hizmet Sözleşmeleri sürecinde müvekkil marinanın ... isimli yata vermiş olduğu liman servis kutusu kullanım hizmeti, dalış hizmeti, kirli su tankı temizlik hizmeti, yolcu indirme/bindirme hizmeti gibi diğer hizmetlerden de faydalanıldığını, taraflarca “...” isimli tekneye muhtelif marinacılık hizmetleri verilmesi hususunda 30.12.2015, 29.01.2016, 21.06.2016 ve 02.07.2016 tarihli hizmet sözleşmeleri akdedildiğini, müvekkili tarafından verilen hizmetlere ilişkin olarak pek çok fatura düzenlendiğini ve karşı taraftan birtakım ödemeler alındığını, davalı şirketin müvekkiline “...” isimli tekneye verilen hizmetlerden kaynaklanan bakiye 14.993,88 Euro borcu bulunduğunu, buna ek olarak, “...” isimli teknenin donatanı olan ...A.Ş.'ye ait “...”, “...” ve “...”, “...” yatları ile “..."ya bağlı ...../yardımcı bot mahiyetinde bulunan “... ...” botu da yine aynı şekilde müvekkili şirketten birtakım hizmetler aldığını ve tanzim edilen faturalar doğrultusunda bakiye borçların ödenmediğini, ......, “...” isimli tekne için ... hizmeti almak adına müvekkili ile 14.06.2016tarihli ... Hizmet Sözleşmesi'nin akdettiğini, anılı sözleşme gereğince verilen marinacılık hizmeti nedeniyle faturalar tanzim edildiğini, davalının bakiye 35,33 Euro borcu bulunduğunu, yine aynı şekilde “...” teknesi için 1.148,31 Euro, “...” isimli tekne için 275,99 Euro, “...” isimli tekne için 4.641,57 Euro, “...” isimli bot için de bakiye 20,00 Euro borcu bulunduğunu, donatanının ... şirketi olduğu bildirilen “...” isimli tekne için bağlama hizmeti almak adına ... ile birden çok kez ... Hizmet Sözleşmesi akdedildiğini, ...'ın imzasını taşıyan Sözleşmelerde de yer aldığı üzere teknenin sorumlusu ve tekne adına ... hizmeti talep eden doğrudan davalı şirketin tek kurucusu ve tek yetkilisi olan ... olduğunu, anılan Sözleşmeler gereğince verilen ... hizmetleri nedeniyle müvekkili tarafından faturalar tanzim edildiğini, davalının faturalar uyarınca bakiye 40.069,26 Euro borcu bulunduğunu, başvuruya konu teknelerin donatanının, ... merkezli (Amerika Birleşik Devletleri) ... ... .... ile davalı ...A.Ş'NİN bizzat ... tarafından yönetildiğini, ... Şirketi'nin kuruluş evrakları incelendiğinde şirket kurucusunun ... olduğunun görüldüğünü beyanla davanın kabulüne, 30 günlük temerrüt süresi dikkate alınarak, her bir fatura ve faturaya konu hizmet bakımından karşı tarafın temerrüde düştüğü tarihten itibaren 3095 Sayılı Kanun'un m.4/a hükmü gereğince işletilecek faizi ile birlikte müvekkili şirketin 61.184,34 Euro tutarındaki alacağının davalıdan tahsiline, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davalı üzerinde bırakılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

CEVAP:

Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; Mahkeme davayı görmede görevli mahkeme olmadığını, zira TTK’nun 1352. maddesini karşılar şekilde ortada herhangi bir “deniz alacağı” bulunmadığını, dava konusu alacağın deniz alacağı olduğunun düşünülmesi halinde dahi, işbu davanın zamanaşımı nedeniyle reddi gerektiğini, davacının iddia ettiği hizmetlerin tümü gerçek dışı olup, dayanaktan yoksun iddialar olduğunu, ne müvekkili şirket ne de müvekkili şirket yetkilisi ... davacıdan hiçbir hizmet almadığı gibi, davacıya da hiçbir borcu bulunmadığını, davacının öncelikle, sunmuş olduğunu iddia ettikleri hizmetleri ispatlaması gerektiğini, ayrıca, dava dilekçesinde bahsettiği dava dışı ... ... ...., ... .... şirketlerine de talep etmiş olduğu dava bedelini karşılar hizmet sunduğunu da ispatlaması gerektiğini, müvekkilinin “sözde borcun” doğduğu iddia edilen tarihte gemilerin maliki olmadığını, hatta müvekkilinin bu tarihten çok sonra 05.04.2017 tarihinde tescil edilerek kurulduğunu, davacının alacağın varlığına ilişkin delil olarak sunmuş olduğu sözleşmelerde ne müvekkil şirketin ne de şirket yetkilisinin imzası bulunmadığını, müvekkili şirket ve yetkilisi ...'ın, ... ve ... ... ... ile arasında herhangi bir organik bağı kesinlikle bulunmadığını, davacı tarafından organik bağı ispatlayabilecek yeterlilikte herhangi bir delil de sunulmadığını, davacı 4 yıldır takip etmediği, hiçbir işlem yapmadığı, müvekkilinin tüzel kişiliği ile ilgisi olmayan sözde alacağını organik bağ gibi gerçeğe aykırı beyanlarla müvekkilinden tahsil etmeye çalıştığını beyanla fazlaya ilişkin ve tüm hukuki ve cezai hakları saklı kalmak kaydıyla davanın reddine, yargılama harç ve masrafları ile vekalet ücretinin de davacıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI :

İstinaf incelemesine konu kararı veren ilk derece Mahkemesince eldeki dava hakkında yapılan yargılama sonunda, " , ...Davacıya ait ticari defter kayıtları üzerinde yapılan inceleme neticesinde, davalı şirket ile arasında davaya konu faturaların ait olduğu yıllar arasında herhangi bir ticari ilişkinin bulunmadığı tespit olunmuştur. Bununla birlikte, davacı ile dava dışı ... ... arasında; davacı şirketin .... İcra Müdürlüğü'nün ... Esas sayılı dosyası ile ilgili olarak düzenlediği faturalardan kaynaklı olarak ... ...'den 3.720,87 TL alacağının bulunduğu, .... İcra Müdürlüğü'nün ... Esas sayılı dosyası ile ilgili olarak düzenlediği faturalardan kaynaklı olara ... ...'den 14.887,71 TL alacağının bulunduğu, .... İcra Müdürlüğü'nün ... Esas sayılı dosyası ile ilgili olarak düzenlediği faturalardan kaynaklı olarak ... ...'den 1.484,51 TL alacağının bulunduğu tespit olunmuştur. Dosyaya sunulan hizmet faturaları ile yukarıda açıklandığı hali ile ... jurnal raporlarına göre, "..." "... " "... " "..." " ..." ve "..." isimli gemi-yatlara davacı tarafından alacağa konu edilen hizmetlerin verildiği dosya kapsamında sabit kabul edilmiş ve mahkemenin adı geçen teknelere verilen hizmetler bakımından davalı sorumluluğunun bulunduğu kanaati ile 14.887,71 TL+3.720,87 TL +1.484,51 TL = 20.093,09 TL bakımından davanın kabulüne karar vermek gerekmiştir. Dosyaya davacı vekilince, davalının, dava tarihi öncesinde temerrüde düşürüldüğüne ilişkin ihtarname sunulmadığı gibi, TTK 1530 maddesi kapsamında faiz talep edilmişse de alacağa konu faturaların davalı adına düzenlenmemiş olması ve faturaların davalıya tebliğine dair de dosyaya herhangi bir delil sunulmamış olduğundan davacı vekilinin dava tarihi öncesi faiz talebi yerinde görülmeyerek neticede 20.093,09 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, davanın kısmen kabulüne," karar verilmiştir.

Bu karara karşı davacı ve davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur.

İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ :

Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; ... ..... ile Davalı ...arasındaki organik bağın dosya kapsamında yer alan delillerle sübuta erdiğini, ilk derece mahkemesi huzurundaki davanın bir “alacak davası” olduğunu dikkate almamış ve tahtında görülen davayı “itirazın iptali davası” olarak addederek hatalı bir hüküm kurduğunu, talebin Euro cinsinden olmasına rağmen ilk derece mahkemesinin talebi TL cinsinden değerlendirmiş olmasının HMK'nın 26. maddesinde düzenlenen ve en önemli usul ilkelerinden olan “taleple bağlılık ilkesi”ne aykırı olduğunu, yerel mahkeme tarafından takdir edilen karşı vekalet ücretinin yanlış hesaplandığını beyanla, ilk derece Mahkemesince verilen kararın kaldırılmasını ve davanın kabulüne karar verilmesini talep ve istinaf etmiştir.

Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; gerekçenin dayanağını, maddi ve hukuki olarak yanlış incelemeye dayalı ihdas edilmiş bilirkişi raporunun oluşturduğunu, hukuk kurallarını temelden sarsan hiçbir dayanağı olmayan, özellikle de hukuki değerlendirmelerin bölümde basmakalıp kelimelerle, dosyala özgün hiçbir somut tespit içermeden “kopyala-yapıştır” yapılarak yazılmış raporun hükme esas alınmasının hukuka aykırı olduğunu, davacının “sözleşme” olarak sunmuş olduğu belgelerin asıllarının sunulmasının talep edilmesine rağmen, bu talebin değerlendirilmeden davacının sunmuş olduğu “fotokopi belgeler” üzerinde bazılarında imza dahi olmamasına rağmen, üstünkörü bir bilirkişi incelemesi yapıldığını, tüm itirazlara rağmen bu tespitin karar gerekçesine dayanak oluşturulmasının hukuka aykırı olduğunu, belgeler üzerinde bilirkişiler tarafından ayrıntılı inceleme yapılmadığını, sadece davacının birebir iddiaları esas alınarak üstünkörü inceleme yapıldığını, bilirkişiler tarafından yetkilerin aşılarak hukuki kanaatte bulunulduğunu, sadece iki şirketin kurucularının aynı olmasının ya da şirketlerin aynı alanda faaliyet göstermelerinin her zaman için organik bağ göstergesi sayılmadığını, Yargıtayın bu noktada aynı gruba ait şirketlerin arasında organik bağ bulunmamasının olağan olduğunu belirttiğini ve bu durumlarda daha somut olguların bulunmasını ve daha detaylı incelemelerin gerçekleştirilmesini gerekli gördüğünü, davacının 4 yıldır takip etmediği, hiçbir işlem yapmadığı, davalının tüzel kişiliği ile ilgisi olmayan sözde alacağını organik bağ gibi gerçeğe aykırı beyanlarla müvekkilden tahsil etmeye çalıştığını, burada açıkça kötü niyet bulunduğunu, kanunun kötü niyeti himaye etmeyeceğini, bu kapsamda zamanaşımına yönelik itirazlarının da değerlendirilmediğini beyanla, ilk derece mahkemesince verilen kararın kaldırılmasını ve davanın reddine karar verilmesini talep ve istinaf etmiştir.

GEREKÇE :

Dava; davacının ... ... .... ve ...' şirketlerine verdiği liman hizmet bedellerinin, bu şirketlerle organik bağı olduğu iddia edilen davalı ...A.Ş'den tüzel kişilik perdesinin kaldırılarak tahsili istemine ilişkindir.

İlk derece mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, davacı ve davalı vekilince karar istinaf edilmiştir.

Davacılar vekili, dava dışı ... ... .... ve ...' isimli yatlara liman hizmeti verdiğini, bu şirketlerle değişik tarihli sözleşmeleri bulunduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Hükumetinin yabancı bayraklı olup T.C vatandaşlarına ait olan yatlar için bazı yükümlülükleri kaldıran düzenlemeler getirmesi üzerine bu iki şirketin tek sahibi ve temsilcisi olan ...'ın yine tek sahibi ve temsilcisi olduğu davalı ...A.Ş' ni kurarak hizmet verilen yatları bu şirket adına tescil ettirdiğinini, şirketler arasında organik bağ olduğunu, tüzel kişilik perdesinin kaldırılarak hizmet bedellerinin davalı şirketten tahsilini talep etmiştir.

Davalı taraf davalı şirketin ve yetkilisi ...'ın davalıdan hizmet almadığını, verilen hizmetin ispatının gerektiğini, iddia edilen alacakların doğduğu tarihte davalı şirketin kurulmamış olduğu gibi ilgili gemilerin maliki de olmadığını, iki şirketin kurucularının aynı olmasının yada şirketlerin aynı alanda faaliyet göstermesinin her zaman organik bağ için yeterli olmadığını, ...'ın bir çok şirketi bulunup mal kaçırma gayesi ile hareket etmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu savunarak davanın reddini istemektedir.

Temel hukuk kurallarının en önemlilerinden biri sözleşmelerin ve borç ilişkilerinin nispiliği ilkesidir. Alacak hakkı ancak hukuki ilişkinin tarafları arasında ileri sürülebilir. Ticaret şirketlerinde ise sınırlı sorumluluk ilkesi, ortaklardan ayrı ve bağımsız malvarlığı oluşumunun sonucudur. Diğer bir ifadeyle tüzel kişilerin ve ortakların mal varlığı ve sorumlulukları birbirinden ayrılmaktadır. Ticaret şirketlerinde sınırlı sorumluluk ya da ayrı malvarlığı ilkesinin alacaklıların menfaatlerine zarar verecek şekilde kötüye kullanılması durumunda, alacaklıların hak ve menfaatlerini korumak için hukuk sistemlerinde hakkaniyet gereği “Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması Teorisi” geliştirilmiş ve tüzel kişiliğin arkasına sığınılarak durumu kötüye kullanan ortakları şirket borçlarından şahsen sorumlu tutma imkanı getirilmiştir. Teorinin uygulanmasının yasal dayanağı olarak dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağını düzenleyen MK’nın 2. maddesi kabul edilmektedir.

Borç yükümlüsü olarak bir tüzel kişilik bulunmakta iken, şirketin ortaklarına ya da başka bir şirkete karşı borçtan dolayı yönelinemez. Ancak, tüzel kişiliğin kötüye kullanıldığı bazı istisnai hallerde tüzel kişilik perdesi aralanmak suretiyle, gerçek ya da tüzel kişi ortakların sorumluluğu cihetine gidilebilmektedir.

Uygulama ve doktrinde, tüzel kişi ile ortaklarının ya da birden fazla tüzel kişi şirketin birbirinden ayrı olan çalışma alanlarının ve malvarlıklarının birbirine karışması halinde ve ayrıca borçlu şirketin sermayesinin yetersiz kalması durumunda, yani istisnai hallerde tüzel kişilik perdesinin kaldırılması teorisinin uygulanmasının mümkün olabileceği kabul edilmektedir. Belirtmek gerekirse bu teoriye ihtiyatlı yaklaşılmalı, zira teori ile kurallara istisna getirildiğinden mümkün olduğunca dar yorumlanmalı ve bu teorinin uygulanmasına ancak tüzel kişilik kavramının arkasına saklanılarak dürüstlük kuralına aykırı davranıldığı, kendisine tanınan hakkın kötüye kullanılarak üçüncü kişilerin zarara uğratıldığı, zarara yol açan tüzel kişinin sorumluluğuna hükmedebilmek için ise başka bir yasal nedene dayanılmasının mümkün olmadığı durumlarda başvurulmalıdır. (ÇAMOĞLU, Ersin , ‘’ Ticaret Ortaklıkları Bağlamında Perdenin Kaldırılması Kuramı ve Yargıtay Uygulaması’’, Banka ve Ticaret Hukuku Dergisi, C.32, .S.2, BATIDER, 2016, s.11-15 )

Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması üç şekilde görülebilmektedir. İlki tüzel kişilik perdesinin düz kaldırılması, bu hal şirket borcundan dolayı şirket yönetici ve ortaklarına gidilme olanağı sağlamaktadır. İkincisi tüzel kişilik perdesinin ters kaldırılması, bu hal şirket yönetici veya ortağının borcundan dolayı şirket tüzel kişiliğine gidilmesini sağlamaktadır. Üçüncüsü ise tüzel kişilik perdesinin çapraz kaldırılması olup, bu hal ise hakim şirketler topluluğunda söz konusu olabilmektedir. (emsal Yargıtay 11 HD. 2020/5447 E. 2021/7321 k sayılı kararı)

Güven kavramı; temelinde, dürüstlük, samimiyet kavramlarını barındıran hukuki, ekonomik, sosyal ve kültürel bir kavramdır. Hukuk, uyuşmazlıkların çözümünü zaman zaman kaynağını dürüstlük kuralından alan taraflar arasındaki güven ilişkisinde bulmaktadır. Güven teorisi, tarafların menfaatleri arasında denge kurmayı amaçlar ve kaynağını dürüstlük kuralından alır. Kendine özgü mahiyet arz eden güven sorumluluğu bir kişinin veya kuruluşun davranışlarıyla başkalarında yarattığı haklı beklentiler nedeniyle oluşan güven ilişkisinden kaynaklanır. Temeli Alman Borçlar Kanunu’na dayanan bu teorinin, borçlar hukuku mevzuatımızda düzenlemesi bulunmamakla birlikte, gerek Türk hukukunda gerekse İsviçre hukukunda kendisine uygulama yeri bulan bu teori bir kimsenin kendi yarattığı dış görünüşün meydana getirdiği sonuçlara kendisinin katlanmasının gerekliliği, aksi yönde bir düşüncenin iyi niyet kurallarına aykırılık teşkil edeceğinin kabulüne dayanır. Bu kapsamda yorum sırasında güven teorisinin uygulanması TMK'nın 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük ilkesinin gereğidir. Kanunun getirdiği güvenin korunmasına ilişkin hükümler yanında, tarafların sözlü veya yazılı davranışları bu güven ortamını sağlayabilir. Sağlanan güvenin, güven sorumluluğu kapsamında, hukuken korunması gerekir. Güven sorumluluğunda taraflar birbirlerinden bekledikleri güveni boşa çıkarmamalıdır. Bu itibarla güven teorisi hukuki güven, istikrar ve hakkaniyet düşüncesini esas alır. Hukukun bir amacı da kişilerin gerek birbirleriyle gerekse devletle olan ilişkilerinde güven ve sürekliliği sağlamaktır. Yasa'ya aykırı sakat bir işlemin uzun bir süre sonra geri alınması adalet, hakkaniyet, kamu düzeni ve istikrar ilkelerine dolayısıyla hukuka aykırı olur. Topluma ve kişiye hizmetle yükümlü bir hukuk devleti kişiye haksızlık yapmamak ve kendisinin yararlandığı bir süreden kişiyi de yararlandırmak zorundadır. (HGK, T. 06.10.2020, S:2016/(21)10-1602 E, 2020/711 K)

Tüzel kişi ile ortaklarının faaliyet alanlarının ve malvarlıklarının iç içe geçmesi birbirine karışması, bir şirketin ticari defterlerinin ya da ticari sır kabul edilen belgelerinin diğer şirkete ait iş yerinde bulunması, ikisinde de aynı ticari defterlerin kullanılması ve ortak hesap yapılması (tek merkezden idare edilmesi), ortaklığın faaliyet konusunu sürdürebilmesi için yeterli sermayesi bulunmadığı hâlde alacaklıları ya da üçüncü kişileri zarara uğratmak niyetiyle bilinçli olarak faaliyet göstermeye devam edilmesi, şirket ortaklarının kendi kişisel malvarlıkları ile şirketin malvarlığı özdeş-tekmiş gibi hareket etmeleri, şirketlerin ya da ortağın üçüncü kişileri aldatacak şekilde kendi kişilikleri ile tüzel kişiliğin aynı olduğu izlenimini vermeleri, bu kapsamda birbirlerinin tanıtımlarını yapmaları, aynı tüzel kişilikmiş gibi anlaşılacak benzer isimleri ve logoları kullanmaları, yani dışarıya karşı tek bir tüzel kişilikmiş gibi intiba yaratmaları, şirketlerin aynı konuda faaliyet göstermeleri ve (tek başına bu hususa dayanılmamak koşuluyla) hâkim ortaklarının ya da yöneticilerinin aynı kişiler olması, tüzel kişilik kavramının arkasına sığınılacak şekilde art niyetli davranışlarla zararlandırıcı faaliyetlerde bulunulması, işlemlerin diğer tarafınca sözleşmelerin kiminle yapıldığı dahi anlaşılamayacak şekilde karışıklığa yol açılması, şirketin kendi çıkarları gözetilmeksizin yürütülmesi veya yalnızca ve bilinçli olarak açıkça hâkim ortak korunacak şekilde diğerleri zarara uğrayacak şekilde işlemler yapılması hâlleri tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasını gerektiren haller olarak gösterilebilir.

Tüzel kişilik perdesinin çapraz olarak kaldırılması genellikle kardeş şirketler arasında söz konusu olduğundan, esas (ana) şirket ile bağlı şirket ve ortaklar arasındaki karmaşık ilişkiler zinciri net bir şekilde ortaya konulmalıdır. Bu noktada bu şirketlerin ekonomik anlamda bağımsız şirket vasfında olup olmadığının araştırılması büyük önem taşımaktadır. Çünkü kardeş şirketler arasında perdenin kaldırılması teorisine başvurabilmek için tek bir iktisadi işletmenin yürütüldüğü farklı faaliyetler için birbirinden bağımsız tüzel kişiliklerin kurulmuş olması gerekmektedir. Hukuken iki farklı tüzel kişilik gibi görünen şirketler aslında özdeştir, alacaklılardan mal kaçırmak ya da sorumluluktan kurtulmak amacıyla kötü niyetli olarak iki farklı tüzel kişilik gibi kurulmuş iseler de bunların üretim, pazarlama ve ihracat faaliyetleri birbirini tamamlayıcı nitelikte olup, şirketler aslında tek ve aynı iktisadi işletmeye vücut vermektedir (Öztek/Memiş, s:209).

Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması teorisinde çoğu zaman perdenin tarafları arasındaki güçlü organik bağa ve yapılan muvazaalı işlemlere rastlanılmaktadır. Bu kavramlar bazen aynı olayda karşımıza çıkabilir; ancak sadece birinin oluşması diğerini engellemeyecektir. Bir hukuki işlemin her iki tarafının da irade ile beyanı arasında bilerek uygunsuzluk yaratması durumu muvazaanın şartları her olayda gerçekleşmeyebilir. Sorumluluğun genişletilebilmesi için yine içtihatlarla geliştirilmiş olan organik bağ kavramının da tartışılması gerekmektedir. Zira, organik bağ kavramı da kaynağı TMK’nın 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağından almaktadır. Organik bağ, iki tüzel kişi (veya bunların ortakları arasındaki ilişki) olarak nitelendirilebilir. Organik bağ, perdenin saklanmasına göre daha geniş bir anlamı ifade eder; bu bağın varlığı tanıkla bile ispat edilebilir. Organik bağ, tek başına tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasını sağlayacak güçte değildir. Şirketlerin kuruluş tarihlerinin aynı olması, hissedarların aynı soyadını taşımaları organik bağın varlığını göstermez. Şirketlerin aynı kişi tarafından yönetilmesi, aynı ortaklara sahip olması ya da benzer iş kolunda faaliyet göstermeleri somut olayın niteliğine göre başka delillerle desteklendiğinde organik bağın varlığı için yeterli ise de; bu husus tek başına tüzel kişilik perdesinin kaldırılması için yeterli değildir. Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması ve alacağın perdenin arkasındakinden de istenebilmesi için sırf alacaklıdan mal kaçırmak ve onu zarara uğratmak amacıyla kötü niyetli işlemler yapıldığının da somut verilerle ispatlanması gerekmektedir. Organik bağ şirketlerin adreslerinin, faaliyet alanlarının, ortaklarının veya temsilcilerinin aynı olmasından ve aradaki hukuki ilişkiden tespit edilebilir. Tüzel kişiliğin kaldırılmasında her iki şirketin faaliyet alanı, ortaklık yapısı, ortakları gibi konularda öyle büyük ve derin bir kesişme vardır ki; bu şirketlerle iş yapan kişiler nezdinde tek bir şirketle iş yapılıyor algısı oluşmaktadır. Örneğin; üçüncü kişiler nezdinde uyandırılan bu algı neticesinde, ticaret yaparken güçlü bir yapıya sahip görüntüsü oluşturularak, şirketlerden birinin borca batırılması ya da içinin boşaltılıp iş alanının diğerine kaydırılması işlemleri tipik bir hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilir. (Emsal Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ESAS NO: 2020/19-94 KARAR NO: 2020/358)

Türk Medeni Kanunu’nun 6. Maddesi; “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür” hükmünü içermektedir. Yine HMK’nın 190/1. maddesine göre ise, ispat yükü, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Öte yandan ispat yüküyle ilgili kanunda açık bir hüküm bulunması halinde öncelikle ona bakılmalıdır. Haksız fiillerde ispat yüküyle ilgili özel düzenleme getiren Türk Borçlar Kanunu’nun 50. maddesi gereği zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü altındadır.

İlk derece mahkemesince taraf delilleri toplanmış, davacı ve davalı şirket kayıtları üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılarak hüküm kurmaya ve denetme elverişli bilirkişi raporu alınarak dosyaya kazandırılmıştır.

Bilirkişi raporunda; davacı... ... .... A.Ş.'ye ait ...'da ..., ..., ..., ... ve ... ... isimli teknelere ... tarafından “Bağlama” ve “...” olarak muhtelif hizmetler verildiği, verilen hizmetler nedeniyle düzenlenen fatura tutarlarının Sözleşme bedelleri ile uyumlu ve kadri marufunda bulunduğu, Dava dışı ...'ın hem davalı ...AŞ'nin hem de ... ...'nin tek ortağı ve tek yetkili temsilcisi olduğu, ... ...'ye ait “..., ..., ..., ... ve ...” adlı gemilerin davalı ...AŞ'ye devrildiği, davalı ...AŞ ve dava dışı ... ...'nin birbirlerinden bağımsız şirketler olduğunu söylemenin mümkün olmadığı, iki şirketin organizasyon ve malvarlıklarının birbirine karıştığı, bu iki şirketin dışarıdan görünüşleri itibariyle tek bir şirket görünümüne sahip oldukları, dolayısıyla bu şirketler arasında organik bağın meydana geldiği kanaatinin hasıl olduğu, Davalı ...AŞ ve dava dışı ... ...'nin tek ortak ve tek yetkili temsilcilerinin ... olduğu, ... ...'nin malvarlığının/gemilerinin davalı ...AŞ'ye aktarıldığı, bu iki şirket arasında normal olmayan yoğun bir ilişkinin olduğu, şirketlerin organizasyonlarının birbirine karıştığı, iki şirketin dışardan tek bir şirketmiş intiba uyandırdıkları, bu iki şirketin ayrı birer tüzel kişi olma olgusunun kötüye kullanıldığı, alacaklıların bu şirketlerden tahsil yapmanın önünün kapatılmaya çalışıldığı, bu iki şirketin iktisadi olarak özdeşleştikleri hususları karşısında tüzel kişilik perdesinin çapraz kaldırılmasını gerektirecek şartların oluştuğu, bu çerçevede davacı .... ... AŞ'nin talepleri bakımından, davalı ...AŞ'nin sorumlu tutulabileceği" şeklinde görüş bildirilmiştir.

Davada vakaların anlatımı taraflara talebinin hukuki niteliğini tavsif mahkemeye ait olup (YİBK. 04.06.1968, 15/6 sayılı ); 6100 sayılı Kanun’un 266. maddesine göre; mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verebilir; ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. Maddi olgu ve teknik incelemeler bakımından raporun esas alınması mümkün ise de tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasının gerekip gerekmediği, dürüstlük kuralına aykırı davranılıp davranılmadığı ve kötüniyet olgusu hukuki nitelendirmedir. Ancak hâkim tarafından değerlendirilebilir. Bilirkişilerce yalnızca teknik hususlarda inceleme yapılabileceği, bilirkişinin hukuki değerlendirme yapmasının yasak olduğu gibi hâkimin hukuki nitelendirme yapma görevini bilirkişiye devredemeyeceği, böyle bir intibanın oluşmasına dahi izin veremeyeceği hususu tartışmasızdır. Bu durumda eldeki uyuşmazlıkta bilirkişi raporunun maddi olgu ve teknik incelemeler bakımından esas alınması, tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasının gerekip gerekmediği, dürüstlük kuralına aykırı davranılıp davranılmadığı ve kötüniyet olgusu gibi hususlarda ise rapora değere verilmemesi gerekir. (Emsal Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ESAS NO: 2020/19-94 KARAR NO: 2020/358)

Somut olayda: dosyaya toplanan deliller ile davacının dava dışı şirketlere ait bağlama ve ... olarak hizmetler verdiği, verilen hizmet nedeniyle düzenlenen faturaların sözleşeme bedelleri ile uyumlu ve kadri maruf olduğu, davacıya ait ticari defter kayıtlarına göre dava dışı ... firmasına ait “...” yatına verilen hizmetler nedeniyle 131.560,75 TL, dava dışı ... ... .... Şirketine ait yatlara verilen hizmetler nedeniyle 20.093,09 TL alacağı bulunduğu anlaşılmaktadır. Davacı ile dava dışı şirketler arasındaki sözleşmelerde ilişki Euro para cinsinden belirlenmiş olmakla birlikte tüm faturaların TL cinsinden düzenlenip, TL cinsinden ticari defterlere işlendiği, davacı alacaklının TBK 99 maddesi gereği seçimlik hakkını TL cinsinden kullandığı anlaşılmaktadır.

Ancak tüzel kişi perdesinin kaldırılması için gerekli olan; alacaklılardan mal kaçırmak ya da sorumluluktan kurtulmak amacıyla kötü niyetli olarak iki farklı tüzel kişilik olarak kurulduklarının ispat edilmediği, dava dışı yabancı menşeli şirketlerin davacıdan hizmet alan bir kısım gemilerini davalı şirketin mal varlığına geçirildiği sabit olmakla birlikte davacının dava dilekçesindeki iddiasına göre dahi davalı şirketin T.C devletinin tanımış olduğu hak ve menfaatlerden yararlanmak için kurulduğu ve dava dışı şirketlere ait gemilerin bu amaçla kurulan şirkete devredildikleri, davacını dava dışı şirketlerden olan alacağı için icra takipleri başlattığı yapılan itiraz üzerine duran takiplerin devamı için herhangi bir dava açmadığı, dava dışı borçlu şirketlerin sermayesinin davacı alacağını ödemeye yetersiz kaldığının ispatlanmadığı, dava dışı borçlu şirketler ile davalı şirket arasında gerek ortaklık yapılarının aynı gerçek kişinin hakimiyetinde bulunması, faaliyet alanları, faaliyetlerini yürüttükleri gemilerin büyük oranda davalıya devredilmesi gibi sebepler ile organik bağ bulunduğu, ancak Organik bağın tek başına tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasını sağlayacak güçte olmadığı, Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması ve alacağın perdenin arkasındakinden de istenebilmesi için sırf alacaklıdan mal kaçırmak ve onu zarara uğratmak amacıyla kötü niyetli işlemler yapıldığının da somut verilerle ispatlanması gerektiği, oysa eldeki uyuşmazlıkta bu hususların ispatlanmadığı anlaşılmakla davanın tümden reddi yerine kısmen kabulüne dair verilen karar isabetli değildir.

Tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasına ilişkin davalarda verilecek hüküm borçlu şirketin hukukunu ilgilendirdiğinden onun da davada taraf olarak bulunup delillerinin toplanması gerekir.

Bu durumda davacı vekilinin istinaf istemlerinin tümünün reddi ile davalı vekilinin istinaf isteminin kabulüne karar vermek gerekmiştir.

HMK'nın 355. Maddesi uyarınca kamu düzenine aykırılık ve istinaf dilekçelerinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılan istinaf incelemesi sonunda; Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmesi isabetli görülmemiş ve bu nedenle davacı vekilinin istinaf istemlerinin reddine, davalı vekilinin istinaf başvurusunun ise kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, yeniden yargılama yapılmasına gerek bulunmadığından Dairemizce esas hakkında yeniden karar verilmek suretiyle davanın kabulüne karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm tesis edilmiştir.

HÜKÜM:Yukarıda açıklanan nedenlerle:

Davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nın 353(1)b- 3 maddesi uyarınca ESASTAN REDDİNE,

Davalı vekilinin istinaf başvurusunun KABULÜ İLE; istinaf incelemesine konu İlk Derece Mahkemesi kararının HMK'nın 353(1)b-2 maddesi uyarınca KALDIRILMASINA,

1-Davanın REDDİNE,

2-Harçlar Kanunu uyarınca alınması gereken 732,00 TL harçtan peşin alınan 9.231,48 TL harcın mahsubu ile fazlaya dair 8.499,48 TL'nin karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacıya iadesine,

3-Davacı tarafından yapılan yargılama masraflarının kendi üzerinde bırakılmasına,

4-Davalı tarafından yapılan 18,00 TL posta masrafının davacıdan alınarak davalıya verilmesine

5-Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince hesap olunan 45.000,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

6-6325 sayılı Yasa uyarınca genel bütçeden sarf edilen 1.320,00 TL arabuluculuk ücretinin davacıdan alınarak Hazineye gelir kaydına,

7-Karar kesinleştiğinde, HMK Gider Avansı Tarifesinin 5. Maddesi uyarınca, artan gider avansının davacıya; davalının yatırdığı avanstan artan kısmın kendisine iadesine,

8-İstinaf Yargılamasına İlişkin Olarak;

a-Davacı tarafından başvuru sırasında peşin olarak yatırılan 179,90 TL harcın, alınması gerekli olan 732,00 TL harçtan mahsubu ile bakiye 552,10 TL istinaf karar harcının davacıdan alınarak hazineye irat kaydına,

b-Davalı vekilince yatırılan istinaf karar harcının istemi halinde kendisine iadesine,

c-Davalı tarafından istinaf aşamasında yapılan istinaf başvuru harcı 492,00 TL, posta ve tebligat gideri 128,00 TL olmak üzere toplam 620,00‬ TL yargılama masrafının davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

d-Davacı tarafından istinaf aşamasında yapılan yargılama giderlerinin kendi üzerinde

bırakılmasına,

9-Kararın, HMK'nın 359/4 maddesi uyarınca Dairemiz Yazı İşleri Müdürlüğünce taraflara resen tebliğine,

Dair, dosya üzerinden yapılan inceleme sonunda, gerekçeli kararın taraflara tebliğinden itibaren 2(iki) hafta içerisinde Yargıtay'a temyiz yasa yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. 10/06/2026

Atıf: Bölge Adliye Mahkemesi, E. 2023/214, K. 2026/1176, T. 10.06.2026, www.arakarar.com/karar/bam-karar-2023-214-e-2026-1176-k-2c562ffae003