Anayasa Mahkemesi · Genel Kurul

Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, B. No: 2013/7002, 11.05.2016

Mahkeme
Anayasa Mahkemesi
Daire
Genel Kurul
Esas No
2013/7002
Karar Tarihi

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

GENEL KURUL

KARAR

FATMA ŞİMŞEK VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2013/7002)

Karar Tarihi: 11/5/2016

R.G. Tarih ve Sayı: 25/8/2016-29812

GENEL KURUL

KARAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, 24/10/1997 tarihinde Karapınar-Ereğli karayolunda

karşı yönden gelen tanker ile çarpışan otobüste aralarında başvurucuların

yakınlarının da bulunduğu 49 yolcunun yanarak vefat ettiği kaza sonrasında

maddi ve manevi zararlarının tazmini amacıyla açılan davalarda, hatalı üretim

nedeniyle üretici firmanın sorumluluğunun tespiti gerekirken davaların

reddedilmesi ve yapımında hata bulunan otobüslerin piyasaya sürülmesine

devletin izin vermesi nedeniyle yaşam hakkının, söz konusu davaların makul süre

sınırını aşarak 11 ila 15 yıllık sürelerde tamamlanması nedeniyle de adil

yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. 2013/7002 numaralı bireysel başvuru 10/9/2013 tarihinde

Anayasa Mahkemesine Konya 5. Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır.

Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde

başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin

bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 29/11/2013 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

4. Bölüm tarafından 29/1/2014 tarihinde, başvurunun kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 28/3/2014 tarihinde Anayasa

Mahkemesine sunmuştur.

6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş

28/3/2014 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular, Bakanlığın

görüşüne karşı beyanlarını 22/4/2014 tarihinde ibraz etmiştir.

7. 2013/7003, 2013/7060, 2013/6469, 2014/3582 ve 2014/3584

numaralı bireysel başvuru dosyalarının “konu yönünden hukuki irtibat” nedeniyle

2013/7002 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine,

birleştirilen dosyaların kapatılmasına, incelemenin 2013/7002 numaralı bireysel

başvuru dosyası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

8. İkinci Bölümün 3/2/2016 tarihinde yaptığı toplantıda,

başvurunun niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli

görüldüğünden, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün 28.

maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar

verilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

9. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

10. Başvurucuların yakınlarının da aralarında bulunduğu 49 kişi,

24/10/1997 tarihinde saat 22.00 sıralarında Karapınar-Ereğli karayolunda karşı

yönden gelen tanker ile çarpışan otobüsün alev alması sonucuyanarak

hayatını kaybetmiştir.

11. 25/10/1997 tarihli trafik kazası tespit tutanağına göre

tanker şoförü ters şeritte ilerlerken otobüs şoförü tankere çarpmamak için

diğer şeride geçmek istemiş ve tankerin sol ön kısmı ile otobüsün sağ önü (sağ

ön kapı kısmı) çarpışmıştır. Anılan tutanakta, tanker şoförü ve yanındaki kişi

dâhil 48 kişinin öldüğü, 5 kişinin yaralandığı kayda geçmiştir.

12. Kazadan yaralı olarak kurtulan beş kişinin 24/7/1997 ila

27/10/1997 tarihleri arasında polis ve Karapınar Cumhuriyet Başsavcılığı

tarafından ifadeleri alınmıştır. Alınan ifadelere göre otobüs şoförü ile 1 ve 3

numaralı koltuklarda oturan yolcular kaza anında dışarı fırlamış; ikinci şoför

olan S.B. ise istirahat hâlinde bulunduğu otobüsün iç alt kısımdaki bölmeden

kendi çabalarıyla çıkmıştır. 39 numaralı koltukta oturan ve kaza anında

önündeki kırık camdan kendi çabasıyla çıkan diğer yolcu ise aldığı ciddi yanık

yaraları nedeniyle daha sonra tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmiştir.

1. Olayla İlgili Ceza

Davası

13. Karapınar Cumhuriyet Başsavcılığının 31/10/1997 tarihli

iddianamesi ile otobüs şoförü M.Ç. hakkında 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun

455/2 maddesi ile l3/l0/l983 tarihli ve 2198 sayılı Karayolları Trafik

Kanunu’nun 119/2 maddesi hükümleri uyarınca Karapınar Asliye Ceza Mahkemesinde

(Karapınar ACM/ACM) kamu davası açılmıştır. Kazada hayatını kaybedenlerin

yakınları davaya müdahil sıfatıyla katılmıştır. Dava E.1997/201 numarasıyla

kayda alınmıştır.

14. 28/11/1997 ila 16/01/1998 tarihleri arasında ACM’de yapılan duruşmalarda sanık, mağdur ve diğer

tanıkların ifadelerine başvurulmuştur.

15. Söz konusu kazayla ilgili olarak 12/01/2000 ve 19/7/2000

tarihlerinde düzenlenen iki iddianameyle, sırasıyla otobüs üreticisi firmanın

Türkiye sorumluları, otobüs işleteni ve üretici firmanın Almanya’daki

yöneticileri aleyhinde Karapınar ACM’de ceza davaları

açılmış; sonrasında bu davalar E.1997/201 sayılı dava ile birleştirilmiştir.

16. Anılan ceza davasında Karapınar ACM’nin

resen belirlediği Orta Doğu Teknik Üniversitesinde (ODTÜ) görevli bir elektrik

mühendisi, bir kimya mühendisi ve iki makine mühendisi öğretim üyesinden oluşan

bilirkişi heyeti tarafından hazırlanan bilirkişi raporu (ODTÜ raporu),

12/8/1998 tarihinde Mahkemeye sunulmuştur.

17. Başvurucuların bireysel başvuru dilekçesinde ileri

sürdükleri iddialarının temelinin, otobüs üreticisi firmaya kusur atfedilmemesi

ve devletin de bu üretim kusurundan sorumluluğu bulunduğu yönünde olması

nedeniyle inceleme ve değerlendirme bölümü 175 sayfa olan ve ekleriyle birlikte

yaklaşık 2.200 sayfadan oluşan ODTÜ raporunun ağırlıklı olarak otobüsün üretim

ve tasarım yönünden incelemesinin yapıldığı ilgili bölümlerine yer verilmesi

gerekmektedir. Bu kapsamda ODTÜ raporunda başvuru açısından dikkate alınması

gereken hususlar şu şekilde sıralanmıştır:

i. Bilirkişi heyeti; raporun giriş kısmında yargılama

dosyasındaki tüm bilgi ve belgelerin incelendiğini, biri 13/3/1998 tarihinde

mahkeme heyeti ile birlikte olmak üzere iki defa olay yerinde keşif

yapıldığını; kamu kurumları, Kayseri’deki otobüs terminali, seyahat firması,

İstanbul’da otobüsü üreten firma (üretici firma) yetkilileri ile görüşme

yapıldığını, otobüsün üretildiği fabrikada üretim aşamasının incelendiğini,

konu hakkında mevzuat ve literatür araştırması yapıldığını, güvenlik

önlemlerine ilişkin tüzük ve yönetmelikler ile benzer otobüs kazalarının

incelendiğini belirtmiştir.

ii. Bilirkişi raporuna göre çarpışma noktası nerede ise kesin

olarak otobüsün sağ önü ile tankerin sol ön tarafıdır.

iii. Raporun 88. sayfasında “(Otobüsün)

mazot tanklarının otobüsün kafa kafaya çarpışması durumunda en tehlikeli

bölümüne (hem de sağ ve solda iki tane olmak üzere) yerleştirilmesine bununla

ilgili hiçbir koruyucu ve sağlamlaştırıcı tasarım çalışması yapılmamasını ve

her ne kadar AİTM yönetmeliğine uygunluk söz konusu ise de Sanayi ve Ticaret

Bakanlığının bu tür bir tasarıma olur vermesi açısından heyetimiz her iki

kurumu da ağır kusurlu bulmuştur.” ifadesi yer almaktadır.

iv. Raporun 91. sayfasında otobüsün sağ yakıt deposunda

çarpışmanın yarattığı sıkıştırma etkisiyle biri sağ dış yanda, diğeri deponun

üstünde yaklaşık 30 cm boyutunda iki büyük yarık oluştuğu ifade edilmiş, “Yangının başlamasına neden olan basınçlı mazotun bu

yarıktan yolcu kabinine doğru püskürdüğü … kesin kanaatine varılmıştır. Anılan

yarıkların olay mahallinde yapılan iki keşifte aynen gözlemlendiği”,

“(a)yrıca yakıt

tankı bölmesini yolcu bölmesinden ayıran … ahşap kapağın çarpışma sırasında

kolayca parçalanması ve yakıtın bu boşluktan içeri akması da yangının yolcu

kabininde de başlamasının en önemli nedeni olarak belirlenmiştir.”

kayıtları düşülmüştür. Bu nedenle üretici firmanın yakıt deposunun

tasarımındaki kusurunun yanı sıra yolcu bölmesi ile yakıt deposu arasında kolay

kırılabilen ahşap bir plaka kullanılmasının üretici firma aleyhine bir diğer

kusur unsuru oluşturduğu ifade edilmiştir.

v. Raporun 105-106. sayfalarında olayın kaza anı ve sonrasına

ilişkin bütün hâlinde değerlendirmesi şu şekilde yapılmıştır:

“…Çarpışma anında tanker başlangıç hızı olan

hızda devam etmekte, otobüs ise fren yaparak yavaşlaması nedeniyle nispeten

düşük bir hızda bulunmaktadır.

Her iki aracın da direksiyonunu kırması

nedeniyle otobüs açılı olarak sağ önden ve tanker de gene açılı olarak sol

önden olmak üzere birbirlerine çarparlar.

Tanker daha hızlı olduğu, ancak otobüs de daha

kütleli olduğu için araçlar birbirlerini sürüklemeksizin çarparlar.

Açılı çarpmanın etkisiyle otobüsün ön camı

fırlar.

Tanker şoförü ve yardımcısı çarpmanın

etkisiyle ölürler.

Tanker, otobüsün sağ ön kapısını da ezecek

biçimde otobüsün yaklaşık olarak 125 cm içine girer.

Tankerin otobüsü sıkıştırdığı noktada otobüsün

yapısı direnemediğinden, tankerin motora da sahip olan kütleli bölümü ön teker

dingiline kadar ilerler.

Tankerin otobüsü ezmesi sırasında otobüsün ön

tekerin önündeki yakıt deposu ezilir.

Tankerin çarpmasıyla otobüsün zeminini

oluşturan ve yakıt tankının üstüne denk gelen ahşap kapak tam karşıdan aldığı

etki ile kırılır ve yolcu kabini içine doğru kırılarak açılır.

Ezilen yakıt deposu ön tekerin üstünden yolcu

kabinine doğru yükselerek ezilmiştir.

Ezilmenin ve sıkışmanın etkisiyle yakıt

deposu, en büyüğü (otobüse önden bakıldığında) sağ üst köşeden olmak üzere

delinir.

Sıkışma nedeniyle yakıt tankı içinde bulunan

yakıtın önemli bir kısmı doğrudanyolcu kabininin

içine, 2, 3 ve 4. sıralardaki yolcuların üstüne, koltukların ve otobüs tavanına

doğru olmak üzere ince ve hızlı damlacıklar halinde dağılır.

Sıcak bir yüzey, kıvılcım, ezilen bir elektrik

kablosu, vb. dağılmış mazotu tutuşturur,

Zaten ince bir film olarak dağılmış olan mazot

tutuştuğunda, alevleri otobüsün tavanı boyunca hızla arka sıralara doğru

ilerler.

Çarpışma ve mazotun tutuşması birbiri peşi

sıra, daha otobüs tankerle birbirinden ayrılmadan gerçekleşir.

Otobüsdeki mazotun yayılması ve tutuşması ile tankerin şoför kabini de tutuşur.

Çarpışmanın açılı olması ve hemen çarpışma

sonrası araçların şarampoldeki kum zemine çıkmaları nedeniyle tanker ve otobüs

çarpışma noktasının çok yakınında birbirlerini sürüklemeden birbirlerinden 1.5 metre ayrılmış ve yola dik olarak dururlar.

Tutuşma ile arka sıralara doğru hızla

ilerleyen alevler bir yandan otobüsün içindeki tüm malzemeleri tutuşturur,

yanma sonucu oksijen hızla azalır ve diğer yandan dumanlar otobüsü doldurur.

Çarpma anından araçların birbirinden

ayrılmasına geçen süre 1-2 saniye civarındadır.

Çarpma sonrasında mazot derhal tutuşmuş

çarpmadan sonra 1-10 saniye içinde tüm otobüsü alevler sarmıştır.

Çarpmadan yaklaşık 30-60 saniye sonra otobüs

ve tankerin hemen her yeri yanmaktadır.

Yolcular sağ kalmak için dışarı çıkmaları

gereken çarpmadan sonraki kısa süre içinde camları kırıp çıkamamışlar ve

otobüsü saran alevler, kesif duman ve kalmayan oksijen nedeniyle artık

yaşamamaktadırlar.”

vi. Raporun 130. sayfasında yakıt depolarının ön tekerin önünde

yer almasının diğer üretici firmaların da tercih ettiği yaygın uygulama olduğu

tespitine yer verilmiştir.

vii. Raporun 131. sayfasının son paragrafı şöyledir:

“Yapılan incelemelere göre (kazaya karışan

otobüs modelinin) yakıt tankının önde olması kendi başına bir sakınca

yaratmamaktadır. Ancak özellikle önden ve açılı gelecek çarpmalara karşı tankın

yeterince korumalı olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle bu otobüsdeki güvenlik zaafı, yakıt tankının önde olması değil

ama önde olması nedeniyle artan ve özellikle önden gelecek açılı çarpma

tehdidine karşı yeterince güçlü bir koruma kafesine alınmamış olmasındadır.

Yaptığımız görüşmelerde, otobüs üreticisinin bu ve benzeri çarpma senaryolarına

karşı özel denemeler yapmadığı ve hangi kuvvetteki çarpmalara karşı dayanıklı

olduğu bilinmediği belirtilmiştir. Ayrıca (üretici firma) fabrikasında montaj

hattı üstündeki otobüslerde yapmış olduğumuz incelemelerde önden açılı gelecek

çarpmalara karşı etkili ve belirli bir koruma yapılmadığı,çarpma anında yakıt tankının kaynak

noktaları olan üst yarısından yolcu kabinine karşı delinme eğilimi göstereceği,

yakıt tankı yolcu kabininden gerek mekanik olarak gerekse yangın yayılımı

olarak engelleyici bir hücre oluşturulmayıp, sadece zemin ahşabı ile ayrılmış

olduğu saptanmıştır. Bu gözlemlerle, yakıt tankının konumu birleştirildiğinde,

(kazaya karışan otobüs modelinde) yakıt tankının yerleşiminde ve çarpma ve

yangın güvenliğinde açık zaafların olduğu saptanmıştır.”

viii. Raporda kusur oranlarına ilişkin kanaatlerin açıklandığı

bölümde “Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas

Dairesi’nin 13/03/1985 gün ve 1985/225 sayılı içtihat kararı” esas

alınarak kusur dağılımının herbir ilgili açısından “kazanın meydana gelişi” ve “ölü sayısının artışı” için ayrı ayrı

incelendiği ve herbiri için yine ayrı olarak 8/8

üzerinden ifade edildiği belirtilmiştir. Rapora göre tanker şoförü M.C. ve

otobüs şoförü M.Ç. kazadan “çarpışma ve

yangın sonucu ölümlere ve maddi hasara neden olmaktan” 8/8, daha fazla

insanın ölümü ve maddi hasara dolaylı katkı nedeniyle 1/8, otobüsün sahibi

ilave ölüm ve maddi hasara katkıdan 2/8, otobüs işletmecisi ilave ölüm ve maddi

hasara katkıdan 4/8 kusurlu bulunmuştur. Üretici firmanın değerlendirildiği

bölümde ise otobüs modelinin mevcut yasa ve yönetmeliklere uygun olarak

üretildiği bir kez daha ifade edildikten sonra “en önemli kusurunun otobüsün yakıt deposunun yeri ve konumuna yönelik

eksiklikten dolayı yangına ortam hazırlamak ve ölümlerin sayısı(nı) net olarak saptanamayan bir biçimde artmasına yol açmak”

olduğu belirtilmiştir. Bölümün devamında çift depo bulunması ve depolar

arasındaki bağlantının zayıf noktalarının yakıtın kolayca dışarıya çıkmasına

neden olabileceğini öngörememe, çift katlı emniyet camı kullanılmasının çekiçle

kırılmasını zorlaştırması ve çekiç sayısının yönetmelikte belirlenen asgari

rakam uyarınca ikide bırakılmasının güvenli çıkışın işlevsel olarak

kullanılmasına engel olması nedeniyle “aracın

tasarım ve üretim aşamalarında ülkemize özgü koşulların zorunlu kıldığı

güvenlik önlemleri sağlanamadığı için kaza sonrasında çıkan yangına ortam

hazırlamak ve bu nedenle ölümlerin sayısının saptanamayan bir biçimde artmasına

yol açmaktan” 5/8 oranda kusurlu görülmüştür.

ix. Aynı bölümde, güvenli yolculuk için gerekli altyapı ve

kuralları koyup bunları denetlemekle yükümlü olan ilgili tüm kamu kuruluşları,

yükümlü oldukları görevi yerine getirmede “görev

kusuru” işledikleri için kazanın oluşumuna ortam hazırlamaktan 6/8

oranında kusurlu bulunmuştur. Bu bölümde araç üretiminde kamu kurumlarının

sorumluluğuna ilişkin belirleme “araç

üretimlerine esas olan yönetmeliklerde ulusal ve uluslararası güvenlik

önlemlerini ön plana alıp yeterince incelemedikleri ve bunları

güncelleştirmedikleri; sıradan denetimlerle yetindikleri” şeklinde

yapılmıştır.

18. Kovuşturma kapsamında Adli Tıp Kurumunun 12/3/1999 tarihli

ve 11859 numaralı raporu ile 19/11/1999 tarihli ve 7539 numaralı ek raporunda

kazanın gerçekleşme şekli ve kusur oranları ile otobüsün üretiminin mevzuatla

ortaya konulan teknik gereklilikleri karşılaması konularında değerlendirmeler

yapılmıştır. Kovuşturma kapsamında ayrıca Karadeniz Teknik Üniversitesinden

(KTÜ)7/7/2000 tarihli bilirkişi raporu alınmıştır. Olay hakkında daha önce

verilen raporlar, tutanaklar ve tanık ifadelerine dayalı olarak hazırlanan raporda,araç sürücülerinin kusur

durumu, yangın ile gerçekleşen ölümler arasındaki illiyet bağı ve nihai olarak

da olaya ilişkin kusur dağılımına konusunda tespitler yapılmıştır.

19. Üretici firma da Yıldız Teknik Üniversitesinden (YTÜ) aldığı

18/11/1998 tarihli bilirkişi raporunu Mahkemeye sunmuştur. Anılan raporun sonuç

kısmında, yakıt deposu bölgesinin tasarım ve imalatının mal ve can güvenliğini

sağlama yönünden eksikliğinin bulunmadığı, üç ayrı malzeme kullanılması sonucu

yakıt tankından yolcu bölmesine yakıt transferinin engellendiği, yakıt

deposunun önde bulunmasının diğer üretici firmalarca da tercih edildiği, yakıt

deposunun ilgili norm ve şartnamelerdeki gereklilikleri karşıladığı, depolarda

darbe sonucu deformasyonların neden olabileceği basınç yükselmelerinin basınç

dengeleme ve basınç tahliye borularını patlatma ve yırtma olasılığının alınan

tedbirlerle önlenmiş olduğu, depo iç kısmının on bir ayrı hücreye ayrılması ve

diğer depo özelliklerinin yakıtın pulvarize bir

şekilde dışarı çıkmasına engel olacağı, bu şekilde alınan tedbirlerin yakıtın

yolcu kabinine ulaşmasını engelleyeceği, çift sekurit

camların kırma çekiciyle kolayca dağılmadan kırılabildiği ve diğer on üretici

firma tarafından da kullanıldığı, tanker ile otobüsün çarpışmasında tankerde

tutuşmaya hazır durumda sıcak ortama yayılmış gazın tutuşup yangının

başlamasına ve yayılmasına neden olduğu yönündeki kanaatin kuvvet kazandığı

ifade edilmiştir.

20. Karapınar ACM’de görülen davada

Mahkeme 26/11/2001 tarihli ve E.2001/296, K.2001/224 sayılı kararıyla sanıklar

hakkında açılan davanın 4616 sayılı Kanun uyarınca kesin hükme bağlanmasının

ertelenmesine, yapım hatası bulunan otobüslerin müsaderesine karar vermiştir.

Davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine yapılan itiraz, Ereğli Ağır

Ceza Mahkemesinin 27/5/2002 tarihli ve 2002/91 Değişik İş sayılı kararıyla

kesin olarak reddedilmiştir.

21. Otobüslerin müsaderesine ilişkin kararının Yargıtay 2. Ceza

Dairesinin 26/4/2002 tarihli ve E.2002/8500, K.2002/7425 sayılı ilamıyla

bozulması üzerine Karapınar ACM, 4/10/2002 tarihli ve E.2002/97, K.2002/138

sayılı kararında “sanıklara isnat olunan

taksirli suç nedeniyle müsadere kararı verilemeyeceği” gerekçesiyle

bozmaya uyarak karar vermiştir. Başvuru formunda, bu karara karşı temyiz yoluna

başvurulduğuna dair herhangi bir bilgi yer almamaktadır.

2. Başvurucuların

Karapınar Asliye Hukuk Mahkemesinde Açtıkları Tazminat Davaları

22. 2013/6469 numaralı başvurunun başvurucuları Tahsin Eker,

Menekşe Eker, Yasemin Erkan ve Ali Osman Eker, 22/10/1998 tarihinde trafik

kazasıyla ilgili olarak seyahat firması, sigorta şirketi, üretici firma, otobüs

ile kamyonun işletenleri ve otobüs sürücüsü aleyhine Karapınar Asliye Hukuk

Mahkemesinde (Karapınar AHM/AHM) açtıkları davada, oğulları ve kardeşleri olan

Bülent Eker’in de otobüste bulunduğunu ve vefat

ettiğini, davalıların kusurlu olduklarını ileri sürerek toplam 28.000 TL

manevi, 12.000 TL maddi tazminatın davalılardan tahsilini talep etmişler;

sonrasında sundukları ıslah dilekçesi ile maddi tazminat taleplerini

artırmışlardır. Dava E.1998/243 numarasıyla kayda alınmıştır.

23. 2013/7002, 2013/7003 ve 2013/7060 numaralı başvuruların

başvurucuları (kazada hayatını kaybeden Davut Şimşek’in eşi) Fatma Şimşek,

(çocukları) Ahmet Şimşek ve Kevser Güngör 15/10/2002 tarihinde trafik kazasıyla

ilgili olarak seyahat firması, sigorta şirketi, üretici firma, otobüs ile

kamyonun işletenleri ve otobüs sürücüsü aleyhine yakınlarının ölümü sebebiyle

uğramış oldukları toplam 40.000 TL manevi, 6.000 TL maddi tazminatın tazmini

amacıyla anılan Mahkemede dava açmışlardır. Dava E.2002/200 numarasıyla kayda

alınmıştır.

24. 2014/3582 ve 2014/3584 numaralı başvuruların başvurucuları

Sebahat Dörterler ve Yavuz Dörterler,

22/10/1998 ve 1/12/1998 tarihlerinde trafik kazasıyla ilgili olarak seyahat

firması, sigorta şirketi, üretici firma, otobüs ve kamyonun işletenleri ve

otobüs sürücüsü aleyhine aynı Mahkemede açtıkları davada, oğulları Veysel Dörterler’in de otobüste bulunduğunu ve vefat ettiğini,

davalıların kusurlu olduklarını ileri sürerek 5.000 TL manevi, 500 TL maddi

tazminatın davalılardan tahsilini talep etmişler; sonrasında sundukları ıslah

dilekçesi ile maddi tazminat taleplerini artırmışlardır. Dava E.1999/29

numarasıyla kayda alınmıştır.

a. Hukuk Davaları Kapsamında İstanbul Teknik

Üniversitesinden Alınan Bilirkişi Raporu

25. Karapınar AHM’nin kararlarında yer

verildiği üzere aynı trafik kazası nedeniyle açılan yaklaşık 30 civarında dava

dosyasında, dava konusu otobüste üretim hatası olup olmadığı konusunda

-yargılamada birliğin sağlanması ve usul ekonomisi düşünülerek- bir dosya

(E.1998/230) üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır. Mahkemenin

belirlediği İstanbul Teknik Üniversitesinde (İTÜ) görevli bir

Elektrik-Elektronik, bir Kimya-Metalurji ve üç Makine

Fakültesi öğretim üyesinden oluşan bilirkişi heyeti tarafından hazırlanan rapor

(İTÜ raporu)31/1/2005 tarihinde Mahkemeye sunulmuştur.

26. İTÜ raporunda yer verildiğine göre bilirkişi heyeti

yargılama dosyasındaki tüm bilgi ve belgeleri ve örnek olarak İstanbul-Esenler

Otogarı servis bölümünde bulunan aynı tip (modelde) ve aynıyılda

üretilmiş (1997) bir otobüsü incelemiştir.

27. Raporda yer verilen değerlendirmelerde ODTÜ raporundan

farklı olarak yapılan tespitler arasında; elastik olarak bağlanmış çelik boru

ile irtibatlandırılmış çift yakıt deposu uygulamasını dünyanın önde gelen

otobüs üreticilerinin yaygın olarak kullandıkları, her iki deponun da özel

olarak takviye edilmiş ve korunmuş hücreler içinde yer aldığı, 3/2/1993 tarihli

ve 21485 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Araçların

İmal, Tadil ve Montajı Hakkında Yönetmelik’te (AİTM Yönetmeliği) deponun konumu

ile ilgili olarak bağlayıcı bir hükmün bulunmadığı, uluslararası ECE-R 36

standardında, deponun aracın ön yüzeyine minimum 60 cm mesafede olmasının şart

koşulduğu, aynı model bir otobüs üzerinde yapılan ölçümde bu mesafenin 117 cm

olduğu, yakıt deposunun en üst noktası ile yolcu bölmesinin en alt noktasında

60-62 cm boyutunda güvenlik tamponu olarak boş bırakılmış bir bölme bulunduğu,

bu bölmenin üstünde yer alan üst yapı tabanının çelik iskeleti üzerine tespit

edilmiş “zor yanma” sertifikalı 9 katlı su kontraplağı,

“zor yanma” sertifikalı PVC taban döşemesi ve 3 mm kalınlığında yine “zor

yanma” sertifikalı taban halısı bulunduğu, söz konusu model otobüslerin yakıt

depolarının AİTM Yönetmeliği dışında Avrupa Birliğinin 70/221 EEC No.lu

direktifinin mukavemet şartlarını ve montaj konumu ile ilgili olarak da ECE-R

36 uluslararası standartlarını karşıladığı, aracın emniyet camlarının Avrupa

Birliğinin 92/22 EEC/EWG direktifine uygun olarak sertifikalandırıldığı,

camların öngörüldüğü şekilde çekiçlerle kırıldığının Sanayi ve Ticaret

Bakanlığının denetlemelerinde tespit edildiği belirtilmiştir.

28. Anılan raporun sonuç kısmında ulaşılan nihai kanaat şu

şekilde açıklanmıştır:

“1. (Kazaya karışan otobüs modelinin), tasarım

ve imalat açılarından güvenlik önlemlerini tümüyle ve ilgili AİTM

yönetmeliğinde belirtilenlere ek olarak Avrupa Birliği'nin 70/221 EEC numaralı

Motorlu Araçlarda Sıvı Yakıt Tankları direktifinin mukavemet şartlarını,

depolarının montaj konumu ile ilgili olarak da ECE-R 36 uluslararası

standartları yerine getirdiği görülmüştür.

2. Dava konusu kazada çarpışma şekli göz önüne

alındığında, çarpma etkisinin, otobüsün sağ ön yakıt deposuna odaklandığı

görülmüştür. Çarpma sırasında ortaya çıkan kinetik enerjinin büyüklüğü göz

önünde bulundurulduğunda, bu çarpışma sonucunda sağ yakıt deposunun deforme

olmaması ve içindeki yakıtın dışarıya çıkmaması mümkün değildir.”

b. Hukuk Davaları Kapsamında Selçuk

Üniversitesinden Alınan Hukuk Bilirkişi Raporu

29. Karapınar AHM, tarafların hukuki sorumluluğu ve sair

hususların değerlendirilmesi amacıyla Selçuk Üniversitesi Medeni Hukuk Ana

Bilim Dalında görevli bir öğretim üyesinden bir rapor hazırlaması talebinde

bulunmuştur. Bu doğrultuda, anılan bilirkişi 14/4/2009 tarihli raporunu (hukuk

bilirkişi raporu) Mahkemeye sunmuştur.

30. Hukukçu bilirkişi raporda; ölümler ile çıkan yangın arasında

uygun illiyet bağının bulunduğunu, haksız fiilin hukuka aykırılık ve kusur

şartları bakımından olayda ihlal edilen hukuk kuralının araç imali ile ilgili

mevzuat hükümleri değil, mutlak olan kişilerin yaşam haklarını ve vücut

bütünlüklerini koruyan normlar olduğunu, bu normların ihlali ile hukuka

aykırılığın gerçekleştiğini, yönetmeliklere ve teknik şartnamelere uygun üretim

yapılmasının böyle bir olayda hukuka aykırılık şartının gerçekleşmediğini

göstermediğini, mevzuatla tespit edilen standartların sadece uyulması zorunlu

hususların ne olduğunu ortaya koyduğunu, bu şartlara uyulmak koşuluyla farklı

tasarım ve uygulamalar yapılabileceğini ancak bu durumda seçilen tasarımın

özellikle güvenlik açısından bir zaafa yol açıp açmayacağının üretici firma

tarafından değerlendirilmesi ve gerekirse ilave tedbirlerin alınması

gerektiğini, güvenlik önlemlerinin tek tek mevzuatla sayılmasının

beklenemeyeceğini, üretimin yürürlükteki mevzuata uygun olduğunu ifade eden tek

raporun İTÜ raporu olduğunu ancak o raporda kazayı yapan aracın incelenmediğini,

ODTÜ raporunda 4-5 madde hâlinde sayılan hususların firmanın güvenlik önlemi

alma konusunda gerekli dikkat ve özeni göstermediğini, dolayısıyla kusurlu

olduğunu ortaya koyduğunu, nihai olarak raporda, trafik kazasından tanker

şoförünün %90, otobüs şoförünün %10; zarardan (ölümlerden) ise tanker

sürücüsünün %70, otobüs sürücüsünün %5 ve üretici firmanın %25 kusurlu, işleten

ve otobüs seyahat firmasının ise kusursuz sorumlu olduğunu;ceza

davasında verilen kararın sonucu ne olursa olsun bu davada kesin delil olarak

dikkate alınamayacağını, hukuk mahkemesince tarafları farklı aynı olayda daha

önce verilmiş kararların güçlü delil olarak kabul edilmesi gerektiğini,

bunlardan ayrılınması hâlinde daha güçlü delillerin

olması gerektiğini ifade etmiştir.

31. Karapınar AHM’nin başvuru konusu

yapılan diğer dosyalar ile aynı şekilde incelenen ve bu nedenle de onlar

hakkında da yargılama sürecinde yürütülen işlemler açısından fikir verici

mahiyette olan E.1998/243 sayılı dava dosyasının duruşma tutanaklarının

incelenmesi neticesinde, 9/12/1998, 15/1/1999 ve 19/3/1999 tarihli duruşmalarda

tarafların yazılı ve sözlü görüşleri kayda geçilirken Karapınar ACM’nin E.1997/201 sayılı dosyasında bilirkişi raporunun

sunulmadığından bahisle bu davanın dönüşünün beklenilmesine, 21/5/1999 tarihli

4. duruşmada ACM’nin AHM dosyası için delil teşkil

eden bölümlerinin getirtilmesine; 9/7/1999,10/9/1999 ve 26/11/1999 tarihli

duruşmalarda ACM’deki yargılamada istenen Adli Tıp

Kurumu raporunun beklenilmesine ve buna bağlı olarak bilirkişi taleplerinin

değerlendirilmesine, 18/2/2000 tarihli 8. duruşmada ceza dosyasının celbine ve

olayın maddi değerlendirmesi Mahkeme açısından bağlayıcı olduğundan dava

sonucunun beklenilmesine, 5/5/2000 ve 7/7/2000 tarihli duruşmalarda ceza

dosyasında bilirkişi dönüşünün beklenilmesine; 29/9/2000, 3/11/2000, 26/1/2001,

23/3/2001 ve 28/9/2001 tarihli 11 ila 16. duruşmalarda ceza davasının sonucunun

ve kesinleşmesinin beklenilmesine, 15/3/2001 tarihli 17. duruşmada hâkim

değişikliği nedeniyle dosyanın incelemeye alınmasına, 8/4/2001 tarihli 18.

duruşmada İTÜ’den bilirkişi raporu verilmesi talebinin sonucunun

beklenilmesine, 16/11/2001 tarihli 19. duruşmada hâkim değişikliği nedeniyle

dosyanın incelemeye alınmasına, hâkimin reddi talebi ve bu dava ile ilgili dava

dosyalarının Yargıtaydan dönüşünün beklenilmesine,

21/12/2001 tarihli 20. duruşmada 1998/230 sayılı dosyada talep edilen kusur

raporunun ve ceza davasının kesinleşmesinin beklenilmesine, 24/5/2002 ve

5/7/2002 tarihli 21. ve 22.duruşmalarda İTÜ’den bilirkişi raporu verilmesi için

gönderilen yazının cevabının beklenilmesine; 4/10/2002 ve 22/11/2002 tarihli

23. ve 24.duruşmalarda hâkim değişikliği nedeniyle tedbir talebinin incelemeye

alınmasına, E.1998/230 sayılı dosyada bilirkişi raporunun beklenilmesine, ceza

davasının 21/12/2000 tarihli ve 4616 sayılı 3 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen

Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair

Kanun gereği ertelendiği, sanıklar hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı

bulunmadığı, bu nedenle dosya içerisinde bulunan kusur durumuna ilişkin

raporların Mahkemece esas alınamayabileceği, üretici firmanın kusuruna ilişkin

Mahkemece henüz bir inceleme yaptırılmadığından bahisle duruşmanın geriye

bırakılmasına; 20/6/2003, 12/9/2003, 14/11/2003, 19/1/2004, 12/3/2004,

16/7/2004, 1/10/2004, 10/12/2004 ve 4/3/2005 tarihli duruşmalarda E.1998/230

sayılı dosyada bilirkişi raporunun beklenilmesine; 24/6/2005 tarihli duruşmada

taraf vekillerine bilirkişi raporunu inceleyip beyanda bulunmak üzere süre

verilmesine, 16/9/2005 tarihli duruşmada bilirkişi raporlarına karşı alınan

yazılı beyanların okunmasına, davacıların yeni bilirkişi raporu talebinin

reddine; 18/11/2005 ve 3/2/2006 tarihli duruşmalarda davacıların gelir

durumlarının tespitine,E.1998/230 sayılı dosyada alınan bilirkişi raporunun

dosya arasına konulmasına; 31/3/2006 tarihli duruşmada gelen yazı cevaplarına

savunma için süre verilmesine; 2/6/2006, 28/7/2006 ve 13/10/2006 tarihli

duruşmalarda dosyanın tazminat hesaplaması için bilirkişi heyetine tebliğine,

karşı beyan için süre verilmesine; 19/1/2007 ve 23/3/2007 tarihli duruşmalarda

bilirkişi raporunun beklenilmesine; 8/6/2007 tarihli duruşmada bilirkişi

raporuna itiraz dilekçesinin incelemeye alınmasına; 28/9/2007, 16/11/2007 ve

1/2/2008 tarihli duruşmalarda davacı ve davalı vekiline esasla ilgili beyan

vermek üzere süre verilmesine, bir kısım dosyalardaki bilirkişi raporlarının

dönüşünün beklenilmesine; 20/6/2008, 10/10/2008, 19/12/2008, 27/2/2009 ve

17/4/2009 tarihli duruşmalarda E.2002/200 sayılı dosyada hukukçu bilirkişiden

rapor alınması ara kararı verildiğinden bahisle dönüşün beklenilmesine;

5/6/2009, 17/7/2009, 2/10/2009 ve 11/12/2009 tarihli duruşmalarda hukuk

bilirkişi raporunun dosyaya eklenmesine, tarafların yazılı ve sözlü

görüşlerinin alınmasına ve yazılı beyanları için süre verilmesine yönelik

bireysel başvuru incelemesinde dikkate alınması gereken kararlar verildiği,

işlemler yürütüldüğü görülmüştür. Dava dosyasından tam sayı anlaşılamamakla

birlikte ilk derece yargılaması boyunca elli beşin üzerinde duruşma yapıldığı

tespit edilmiştir.

c. Başvurucular Tahsin

Eker, Menekşe Eker, Yasemin Erkan ve Ali Osman Eker Hakkında Verilen Karar

32. Mahkemenin 11/6/2010 tarihli ve E.1998/243, K.2010/132

sayılı kararında (anılan kararın gerekçesi için bkz. § 34) tanker sürücüsünün

%75, otobüs sürücüsünün %25 oranında kusurlu olduklarına, davalılardan üretici

firma, otobüsün ikinci şoförü ve taşıyıcı şirket ile isim benzerliği bulunan

bir diğer şirket aleyhine açılan davanın reddine, sigorta şirketi aleyhine

açılan manevi tazminat davasının reddine, toplam 14.000 TL manevi, 26.076 TL

maddi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faiziyle diğer davalılardan

tahsiline karar verilmiştir.

33. Olaya ilişkin dikkate alınan bilirkişi raporları AHM’nin kararında şu şekilde ifade edilmiştir:

“Mahkememizde görülmekte olan aynı tarihli

trafik kazasından kaynaklanan yaklaşık 30 civarında dava dosyasında dava konusu

otobüslerde üretim hatası olup olmadığı konusunda; yargılamada birliğin

sağlanması ve usul ekonomisi düşünülerek bir dosya (1998/230 Esas) üzerinde

bilirkişi incelemesi yaptırılmış ve aldırılan raporun onaylı fotokopisi diğer

dosyalar içerisine konulmuştur.Mahkememizin 1999/18

Esas sayılı dosyası içerisinde bulunan dava konusu otobüsün üretim hatası olup

olmadığına ilişkin aldırılan 31.01.2005 tarihli bilirkişi raporu, yine

mahkememizde görülmekte olan aynı trafik kazasından kaynaklanan maddi manevi

tazminat istemine ilişkin 1998/230 Esas sayılı dosyası içerisinde bulunan dava

konusu otobüsün tasarım ve imalat hatası olup olmadığına ilişkin rapor ile

tanker sürücüsü ve otobüs sürücüsünün kusurlarına ilişkin 05.04.2005 tarihli

rapor dosya arasına konulmuştur. Taraf vekilleri tarafından dosyaya ibraz

edilen dilekçe ve belgeler dosya arasında bulunmaktadır.

…

Dava konusu trafik kazası ile ilgili olarak

Karapınar Asliye Ceza Mahkemesinde görülmekte olan ceza davasında ODTÜ’den,

Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinden,Karadeniz

Teknik Üniversitesinden kaza ve tarafların kusur durumu ile ilgili birden fazla

rapor aldırılmış, ceza davası daha sonra 4616 sayılı yasa kapsamına girmiştir.

…

Mahkememizce bu dosya ile benzer olan 2002/200

Esas sayılı dosya üzerinden tarafların hukuki durumlarının değerlendirilmesi

açısından bilirkişi Şahin Akıncı'dan rapor alınmış, 14/04/2009 tarihli bu

raporda bilirkişi tarafların hukuki durumlarını değerlendirdikten sonra kazanın

oluşumunda tanker sürücüsü Mehmet Ceylan'ın %90, otobüs sürücüsü (M.Ç.nin) %10 kusurlu olduğunu, zararın meydana gelmesinde

ve artmasında ise tanker sürücüsü (M.C.nin) %70,

otobüs sürücüsü (M.Ç.nin) %5, (otobüs üretici

firmanın) ise %25 oranında kusurlu olduğunu bildirmiştir.”

34. Aşağıda diğer başvurucuların açtıkları davalarda (bkz. §§

39, 43) verilen kararlarla içerik olarak aynı olan anılan AHM kararının ilgili

kısımları şöyledir:

“…

Davalı (otobüs üreticisi firma) vekilleri

mahkememize verdikleri 15/01/1999 havale tarihli cevap dilekçesinde özetle;

Karapınar Asliye Ceza Mahkemesinin 1997/201 Esas sayılı dosyasında kazadan

yaklaşık 5 ay sonra kaza yerinde yapılan teknik keşif sonucu seçilen ODTÜ

öğretim üyeleri tarafından tanzim olunan 11.08.1998 tarihli bilirkişi raporunu

kesinlikle kabul etmediklerini, şöyle ki; raporu düzenleyen bilirkişilerin

uzmanlık sahalarının doğrudan doğruya otomotiv ana bilim dalı ile ilgili

olmadığını, sadece bu nedenle dahi alınan rapora itibar edilemeyeceğini, ekte

sundukları Yıldız Teknik Üni. Makine Fakültesi

Otomotiv Ana Bilim Dalı Öğretim Üyeleri tarafından düzenlenen rapora göre;

müvekkillerinin ürettikleri otobüslerin bütün imalat safhaları, yakıt depoları,

üretim ve diğer malzemeleri, kazaya karışan otobüsün enkazı ile tanker tüm

belgeler, standartlar, şartname ve yönetmelikler üzerinde yapılan incelemeler

sonucu verildiğini, bu raporun ODTÜ Üniversitesinden seçilen heyetin tanzim

ettiği, bilirkişi raporun tam aksine söz konusu otobüste herhangi bir üretim

hatası olmadığını tespit ettiklerini, ODTÜ Üniversitesinden seçilen heyetin

düzenlediği raporun çelişkilerle dolu olduğunu, bu raporu kesinlikle kabul

etmediklerini, ekte sundukları Yıldız Teknik Üni.

Makine Fakültesi tarafından tanzim olunan bilirkişi raporu muvacehesinde

mesnetsiz davanın müvekkili açısından reddini, mahkemenin gerekli görmesi

halinde ise başka bir teknik üniversiteden seçilecek ve özellikle otomotiv

Endüstrisinde uzman bilirkişi raporu tanzim ettirilmesine karar verilmesini

talep etmişlerdir.

…

Dava trafik kazasından kaynaklı maddi ve

manevi tazminat istemine ilişkindir.

Yapılan yargılama, toplanan deliller, dosyaya

getirtilip incelenen belgeler, aldırılan bilirkişi raporları, taraf

vekillerinin davanın esası ile ilgili mahkemeye sunmuş oldukları yazılı beyan

dilekçeleri birlikte değerlendirildiğinde;Olay

tarihinde davacıların çocuklarının davalılardan ... Kargo Taşımacılık ve

Aracılık Hizmetleri Sanayi Tic. Ltd.Şti.'nin

taşıyıcısı olduğu, davalılardan ... Ltd.Şti'nin

maliki olduğu, sürücüsü (M.Ç.nin) kullanımındaki 34

... plakalı ... marka otobüs ile maliki (M.A.) ve (M.C.) olan 63 ... plakalı

tankerin çarpışması sonucu meydana gelen trafik kazasında hayatını kaybettiği,

bu nedenle davacıların destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat

isteminde bulundukları anlaşılmaktadır.

Dosyada davalıların hukuki durumları değerlendirildiğinde

davalılardan (otobüs üreticisi firma) 'nın söz konusu

... model otobüslerin imalatçı firması olduğu bu durumda BK'nun

41 ve 4077 sayılı kanun hükümleri gereğince ayıplı malın neden olduğu her türlü

zarardan dolayı tüketiciye karşı satıcı, bayii, acente, imalatçı-üretici ve

ithalatçının müteselsilen sorumlu olduğu,bu

sorumluluğun haksız fiil hükümlerine dayalı olması nedeniyle kusursuz olarak

sorumlu tutulmasının mümkün olmadığı, mahkememizce söz konusu kazaya karışan

araçta üretim ve tasarım hatası olup olmadığı yönünde 1999/18 Esas sayılı

dosyada rapor aldırıldığı, 31/01/2005 tarihli raporda otobüslerde tasarım ve

üretim hatasının olmadığının bildirildiği, mahkememizce bu rapor esas alınarak

bu dosyada davacı (taşıyıcı şirket) tarafından (otobüs üreticisi firma)aleyhine

açılan davanın reddine karar verildiği ve bu dosyanın Yargıtay 4. Hukuk

Dairesinin 11/06/2007 gün 2007/6287-2007/7840 E._K. sayılı kararı ile

kesinleştiği, yine mahkememizin aynı kaza ile ilgili tarafları farklı olan ve

bu raporun esas alındığı 1999/118 Esas sayılı dosyasının da Yargıtay 11.Hukuk

dairesinin 27/05/2008 gün 2007/4253 Esas 2008/6943 Karar sayılı kararı ile

onanarak kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Davacılar vekili her ne kadar trafik

kazasından sonra Karapınar Asliye Ceza Mahkemesinin 1997/201 Esas sayılı

dosyasında aldırılan ODTÜ raporuna dayanılarak ve sonrada mahkememizce hukukçu

bilirkişi ... tarafından düzenlenen rapora göre karar verilmesini talep etmiş

ise de; B.K.'nun 53 md.'si

gereğince hukuk hakiminin kusur durumunu araştırırken, ceza hukukunun

sorumluluğa ilişkin kuralları ile bağlı olmadığı, kaldı ki ortada kesinleşmiş

bir ceza dosyasının bulunmadığı, söz konusu ceza dosyasının 4616 sayılı yasa

kapsamında kaldığı, yine hukukçu bilirkişi ... raporunun hukuki nitelendirme

şeklinde olup, teknik konuda rapor düzenlemesinin mümkün olmadığı, ayrıca

yukarıda belirttiğimiz dosyaların bu dosya için kesin delil olmasa da kuvvetli

delil teşkil edeceği, davalı (otobüs üreticisi firma) nın

işleten veya teşebbüs sahibi olmaması nedeniyle B.K.'nun

41.md'sinde düzenlenen kusur sorumluluğu açısından, mahkememizce itibar edilen

raporlara göre hukuka aykırı bir eyleminin de bulunmaması da dikkate alınarak

bu davalı yönünden davanın reddine karar verilmiştir.

Davalı …'ın ikinci

şoför konumunda olduğu ve kaza anında otobüsü kullanmadığından dolayısıyla

sürücü olmadığından bu davalı yönünden de sıfat yokluğu nedeniyle davanın

reddine karar verilmiştir.

Davalılardan … Taşıyıcı şirkettir. Davacıların

murisleri davalılardan ... Kargo şirketinden aldıkları biletler ile diğer

davalı ... Ltd. Şirketine ait otobüsle yolcu olarak seyahat ettikleri sırada

birden fazla kişinin ölümü ile sonuçlanan trafik kazasında vefat etmişlerdir.

Davalılardan … şirketi TTK. 806 maddesine göre yolcuları gidecekleri yerlere

sağ ve salim olmakla ulaştırmakla mükellef olup, yolcuların kazaya uğrayarak

yaralanmaları veya ölmeleri nedeniyle doğacak zararlardan sorumludur.Ayrıca

4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanunun 17. maddesine göre “şehirler arası ve uluslar

arası yolcu taşımacıları duraklamalar dahil olmak üzere yolcunun kalkış

noktasından varış noktasına kadar geçecek süre içerisinde meydana gelecek bir

kaza nedeniyle yolcunun ölümü, yaralanması yada eşyasının zarara uğramasından

dolayı sorumludur.” Taşımacı şoför ve hizmetli personelin nitelikli olmasından,

sürücü belgelerinin bulunmasından ve ceza puanı yüksek olan şoförle ilgili

tedbir alma konularında sorumlu olduğu gibi, taşıtı teknik şartlarına uygun

bulundurmak, trafik sigortasını da bulundurmak zorundadır. (4925 sayılı kanun

madde 7.) Bu düzenlemeye göre taşımacının sorumluluğu TTK hükümlerinin aksine

“kusursuz sorumluluk”niteliğinde

düzenlenmiştir.

…

Davalı … San. Tic. Ltd. Şti. ise; Kaza tarihi

itibariyle … plakalı kaza yapan otobüsün maliki durumundadır. 2918 Sayılı Kanunun 3. maddesine göre araç sahibi “araç için

adına yetkili idarece tescil belgesi verilmiş veya sahiplik veya satış belgesi

düzenlenmiş kişidir. Davalı … San. Tic. Ltd. Şti. Karayolları Trafik Kanunun

85. maddesine göre işleten sıfatı ile diğer davalı … San. Tic. Ltd. Şti. ise

taşıyıcı sıfatıyla TTK 806 ve 4925 sayılı kanunun 17 maddesi gereğince zararın

tümünden sorumludurlar. Davalılardan …San. Tic. Ltd. Şti.’ne

ait otobüs diğer davalı … San. Tic. Ltd. Şti. adına çalıştırılmaktadır. Bu gibi

otobüs firmaları sadece kendilerine ait otobüsleri değil, üçüncü kişilere ait

otobüsleri de şehirler arası yolcu taşımacılığında kullanmaktadırlar. Şehirler

arasında seyahat edenler otobüslerin gerçek sahipleri ile değil, bu otobüsleri

taşımacılıkta kullanan firmalarla işlem yaparlar. Otobüs firmalarının durumu

yolcu bulmak ve komisyon almaktan ibaret olmayıp, doğrudan doğruya araç

sahibinin yanında ve onunla birlikte aracın işleticisi olduğunun kabulü

gerekir. 2918 Sayılı KTK’nın 88/1 maddesine göre “bir

motorlu aracın karıştığı kazada bir üçüncü kişinin uğradığı zarardan dolayı

birden fazla kişi tazminatla yükümlü bulunuyorsa bunlar müteselsil olarak

sorumlu tutulur.” Tazminata mahkum edilen davalılardan

otobüs sürücüsü (M.Ç.nin) kazanın oluşumunda %25

kusurlu bulunduğundan Borçlar Kanunun 41. maddesi gereğince taşıyıcı … TTK.806

ve 4925 sayılı kanunun 17. maddesi gereğince işleten … San. Tic. Ltd. Şti. ise KTK’nın 85.maddesine göre sorumludurlar.

Davalılardan (M. A.) kazaya karışan … plaka

sayılı tankerin maliki olup işleten de araç sürücüsü ile birlikte müteselsilen sorumludur. Her ne kadar davalı (M. A.) kazaya

karışan tankeri kazadan önce harici satış senedi ile araç sürücüsü (M. C.)'a

sattığını beyan ederek buna ilişkin harici satış senedi ibraz etmiş ise de; Karayolları Trafik Kanununa göre motorlu araçların

satışının noter vasıtasıyla yapılması gerektiği, harici satışların işleteni

sorumluluktan kurtarmayacağı anlaşıldığından bu davalı da tazminatlardan

sorumlu tutulmuştur.

Davalılardan … Sigorta A.Ş. dava konusu kazaya

karışan otobüsün zorunlu mali sorumluluk sigortasını düzenleyen şirkettir.

Karayolları Trafik Kanunun 92 maddesinin f fıkrasına göre manevi tazminata

ilişkin talepler zorunlu mali sorumluluk sigortasının kapsamı dışındadır. Bu

nedenle … Sigorta A.Ş.'ye yöneltilen manevi tazminat

talepleri husumet yönünden reddedilmiştir. Ancak sigorta şirketi sigortalısının

kusuru oranında poliçe limiti olan 1.500,00 TL ile sınırlı olmak üzere maddi

tazminattan sorumludur. Her ne kadar sigorta şirketi kazada poliçe limitinin

ölen kişi başına 1.500,00 TL, kaza başına 33.000,00 TL olduğunu belirterek garameten paylaştırma yapılmasını gerektiğini ileri sürmüş

ise de mahkememize sigorta şirketine açılan dava sayısı dikkate alındığında

ayrıca sigorta şirketinin bu poliçe ile ilgili kimseye ödeme yapmadığı

anlaşıldığından garameten paylaştırma yoluna

gidilmemiştir. Sigorta şirketi açısından faiz başlangıcı sigortaya başvuru

tarihi olan 08/12/1997 tarihinden sonra gelen 8 iş günü sonrası olarak

belirlenmiştir.

Mahkememizce itibar edilen 05/04/2005 günü

kusur raporuna göre; Kazada tanker sürücüsü (M.C.) %75, otobüs sürücüsü (M.Ç.)

%25 oranında kusurludurlar.

Yukarıda açıklanan nedenlerle davalılar

(işleten şirket, otobüs şoförü, taşıyıcı şirket, sigorta şirketi ve tanker

malikinin) kazadan dolayı müteselsilen sorumlu

oldukları, kaza nedeniylevefat eden davacıların

çocukları Bülent Eker'in ölmeden önce Niğde

Üniversitesi Büro Yönetimi ve Sekreterlik Bölümünde öğrenci olduğu,

mahkememizce itibar edilen 09/04/2007 tarihli aktüerya

raporuna göre davacıların çocuklarının ölümü nedeniyle destekten yoksun

kaldıkları, raporda … Sigorta A.Ş. tarafından zorunlu ve ferdi koltuk sigortası

kapsamında ödenen toplam 3.000,00 TL tazminatlardan düşülmüş ise de aslen bu

ödemelerin bir meblağ sigorta teminatı olup, bu miktarların yoksun kalınan

destekle ilgisi bulunmadığından zarar miktarlarından düşülmemesi gerektiği

(11.HD.'nin 27/04/2004 gün 2003/10693 Esas 2004/4536 Karar) ancak yapılan ıslah

talebi dedikkate alınarak taleple bağlılık ilkesi gereğidavacı Tahsin Eker için 12.506,00 TL, davacı Menekşe

için 13.570,00 TLmaddi tazminata hükmedilmiş,

davacıların çocuklarının ve kardeşlerininbir otobüs

kazasında ölmesi nedeniyle duydukları acı ve üzüntü nedeniyle, tarafların

sosyal ve ekonomik durumları, olayın üzerinden geçen süre, paranın satın alma

gücündeki azalma, manevi tazminatın zenginleşme aracı olmaması da dikkate

alınarak manevi tazminat taleplerinin kısmen kabulüne hükmedilmiş müteselsil

sorumlular aleyhine açılan davada red sebebi aynı

olan davalılar için tek, ayrı olanlar için ise ayrı ayrı vekalet ücreti

verilmiş, yine başlangıçta kendini vekille temsil ettiren (işleten şirket,

otobüs şoförü, taşıyıcı şirket) lehine de vekalet ücreti hükmedilmiştir.”

35. İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı temyiz talebinde

bulunan başvurucular özetle, araçta çıkan yangınla ölümler arasında illiyet

bağının bulunduğu konusunda şüphe olmadığını, ceza davasında verilen kararın

beraat niteliğinde olmayıp aksine cezalandırma niteliğinde olduğunu, bu hükmün

aksine hukuk davasında hukuki sorumluluğun bulunmadığına hükmedilmesinin bozma

sebebi olduğunu, 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 53.

maddesi gereği ceza davasında verilen kararla bağlı olmasa da toplanan delillerinMahkemece göz ardı edilemeyeceğini, eğer bu

karardan ayrılıyor ise Mahkemenin gerekçelerini ayrıntılı olarak açıklamasının

zorunlu olduğunu, yargılamalar kapsamında alınan beş bilirkişi raporundan

sadece ODTÜ raporunun kazaya karışan otobüsü doğrudan incelediğini, diğer

raporların dosya üzerinden hazırlandığını,bu konuda

Mahkemece talep edilen bilirkişi raporlarına da dayanarak (özellikle de ODTÜ

raporunda ifade edilen) eksikliklerin, üretici firmanın kişilerin yaşamlarına

zarar verilmesini yasaklayan normların gerektirdiği dikkat ve özeni

göstermediğini dolayısıyla (hukukçu bilirkişinin raporunda ifade edildiği

şekilde) kusurlu olduğunu ortaya koyduğunu, üretimin AİTM Yönetmeliği'ne uygun

olduğunun kabul edilmesinin hatayı ortadan kaldırmayacağını, E.1999/18 sayılı

dosyada verilen kararın hükme esas alınmasının anılan dosyanın konusunun farklı

olması nedeniyle davanın reddine gerekçe olarak gösterilmesinin yanlış

olduğunu, kararda sadece güçlü delil esasına dayanılırken ODTÜ ve hukuk

bilirkişisi tarafından hazırlanan raporlardan ve raporlara itibar etmeme

gerekçesinden hiç bahsedilmediğini, ayrıca hukuk bilirkişisinin raporunda ifade

edilen ve kusur bulunmaksızın sorumluluğu öngören tehlike sorumluluğu üzerinde

hiç durulmadığını ileri sürmüşlerdir.

36. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 30/11/2012 tarihli ve

E.2010/15309, K.2012/19592 sayılı ilamıyla, verilen kararın usul ve yasaya

uygun olduğundan bahisle, hüküm onanmıştır.

37. Başvurucuların karar düzeltme istemi, aynı Dairenin

21/6/2013 tarihli ve E.2013/5951, K.2013/12967 sayılı ilamıyla reddedilmiştir.

38. Anılan karar 18/7/2013 tarihinde başvuruculara tebliğ

edilmiş, süresi içerisinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.

d. Başvurucular Fatma

Şimşek, Ahmet Şimşek ve Kevser Güngör Hakkında Verilen Karar

39. AHM, 30/7/2010 tarihli ve E.2002/200, K.2010/188 sayılı

kararında, yukarıda yer verilen karardaki gerekçeyle (bkz. § 34) aynı

içerikteki gerekçeyle, tanker sürücüsünün %75, otobüs sürücüsünün %25 oranında

kusurlu olduklarına, davalılardan otobüs üreticisi firma, taşıyıcı şirket ile

isim benzerliği bulunan bir diğer şirket ve otobüsün ikinci şoförü aleyhine

açılan maddi ve manevi tazminat istemlerinin reddine, diğer davalılar aleyhine

açılan maddi ve manevi tazminat taleplerinin kısmen kabulüne karar vermiş ve

başvurucular lehine toplam 19.000 TL manevi, 81.794,82 TL maddi tazminata

hükmetmiştir.

40. Anılan karar, davacılar ve davalı M.A. tarafından temyiz

edilmiştir. Söz konusu karar Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 30/11/2012 tarihli

ve E.2010/15679, K.2012/19635 sayılı ilamıyla onanmıştır.

41. Karar düzeltme talebi de aynı Dairenin 31/5/2013 tarihli ve

E.2013/4089, K.2013/11317 sayılı ilamıyla reddedilmiştir.

42. Anılan karar 12/8/2013 tarihinde başvurucuların vekiline

tebliğ edilmiş ve süresi içerisinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.

e. Başvurucular Sebahat Dörterler

ve Yavuz Dörterler Hakkında Verilen Karar

43. AHM, 2/4/2010 tarihli ve E.1999/29, K.2010/59 sayılı kararıyla,

yukarıda yer verilen karardaki gerekçeyle (bkz. § 34) aynı içerikteki

gerekçeyle, davalılardan üretici firma ve otobüsün ikinci şoförü aleyhine

açılan davanın reddine, sigorta şirketi aleyhine açılan manevi tazminat

davasının reddine, toplam 10.000 TL manevi, 23.478 TL maddi tazminatın olay

tarihinden itibaren yasal faiziyle diğer davalılardan tahsiline karar

vermiştir.

44. Temyiz üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 19/3/2012

tarihli ve E.2010/11411, K.2012/4170 sayılı ilamıyla hüküm onanmıştır.

45. Başvurucuların karar düzeltme istemi, aynı Dairenin

10/1/2014 tarihli ve E.2013/16648, K.2014/462 sayılı ilamıyla reddedilmiştir.

46. Anılan karar 24/2/2014 tarihinde başvuruculara tebliğ

edilmiş, süresi içerisinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.

B. İlgili Hukuk

47. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 41. maddesi şöyledir:

“Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut

tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o

zararın tazminine mecburdur.

Ahlaka mugayir bir fiil ile başka bir kimsenin

zarara uğramasına bilerek sebebiyet veren şahıs, kezalik o zararı tazmine

mecburdur.”

48. 4616 sayılı Kanun'un

1. maddesinin 4. fıkrası şöyledir:

“23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenmiş ve

ilgili kanun maddesinde öngörülen şahsî hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırı

on yılı geçmeyen suçlardan dolayı haklarında henüz takibata geçilmemiş veya

hazırlık soruşturmasına girişilmiş olmakla beraber dava açılmamış veya son

soruşturma aşamasına geçilmiş olmakla beraber henüz hüküm verilmemiş veya verilen

hüküm kesinleşmemiş ise, davanın açılması veya kesin hükme bağlanması

ertelenir; varsa tutukluluk halinin kaldırılmasına karar verilir. Bu suçlarla

ilgili dosya ve deliller, bu bentte öngörülen sürelerin sonuna kadar muhafaza

edilir.

Erteleme konusu suç kabahat ise bir yıl, cürüm

ise beş yıl içinde bu kabahat veya cürüm ile aynı cins veya daha ağır şahsî

hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir suç işlendiğinde, erteleme konusu

suçtan dolayı da dava açılır veya daha önce açılmış bulunan davaya devam edilerek

hüküm verilir. Öngörülen süreler, erteleme konusu kabahat veya cürüm ile aynı

cins veya daha ağır şahsî hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir suç

işlenmeksizin geçirildiğinde, ertelemeden yararlanan hakkında kamu davası

açılmaz, açılmış olan davanın ortadan kaldırılmasına karar verilir.”

49. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü

Kanunu’nun “Doğrudan doğruya tam yargı

davası açılması” başlıklı 13. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların

idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde

eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının

yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen

reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek

hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği

tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.”

50. 17/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun

“Karar” kenar başlıklı 271.

maddesi şöyledir:

“(1)

Kanunda yazılı haller saklı kalmak üzere, itiraz hakkında duruşma yapmaksızın

karar verilir. Ancak, gerekli görüldüğünde Cumhuriyet savcısı ve sonra müdafi

veya vekil dinlenir.

(2)

İtiraz yerinde görülürse merci, aynı zamanda itiraz konusu hakkında da karar

verir.

(3) Karar mümkün olan en kısa sürede verilir.

(4)

Merciin, itiraz üzerine verdiği kararları kesindir; ancak ilk defa merci

tarafından verilen tutuklama kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir.”

51. AİTM Yönetmeliği’nin olay ile ilgili 81., 82., 88., 95.,

96., 112., 113., 121. ve 122. maddeleri.

52. Dava konusu otobüsün yolcu kapasitesine göre AİTM

Yönetmeliği’nde öngörülen asgari kapı sayısı iki (md.

81/e), kapılar dâhil bulunması gereken asgari güvenlik çıkışı sayısı dörttür (md. 82/b). AİTM Yönetmeliği’nde güvenlik çıkışı olarak

kullanılabilecek camları kırmak için bulundurulacak çekiç sayısına ilişkin bir

belirleme bulunmamaktadır. Camlara ilişkin olarak ise sadece “emniyet camı”

olacağına ilişkin bir belirleme bulunmaktadır (md.

82/f).

53. Anılan Yönetmelik’in 95. ve 96. maddelerinde yakıt tankına

ilişkin standartlar şu şekilde belirlenmiştir:

“Madde 95- Araçlarda yakıt tankları aşağıdaki

koşulları taşımalıdır.

a) Yakıt tankları korozyona dayanıklı olmalı

ve çalışma basıncının iki katı basınçta sızdırmamalıdır Tankların ek yerleri

lehimin erimesi halinde bile ayrılmayacak biçimde şekillendirilmelidir Yan

duruş veya viraj alma sırasında veya çarpışma anında yakıt taşırmamalıdır.

Ancak damlamaya müsaade edilir.

b) Karbüratörlü taşıtların yakıt tankları,

aracın en önünde olmamalı ve kaza halinde yakıtın tutuşmasına meydan vermeyecek

şekilde motordan uzakta tutulmalıdır. …

c) Otobüslerde yakıt tankı sürücü yeri veya

yolcuların olduğu kısımda bulunmamalıdır. Tank, yangın halinde iniş yerlerini

tehdit etmeyecek bir yerde olmalıdır.

Yakıt donanımının güvenliği bakımından

aşağıdaki koşullar sağlanmalıdır.

1. Motordaki ve şasedeki kablolar kusursuz

olmalıdır.

2. Egzost boruları

ve susturucu iyi durumda bulunmalıdır.

…

e)Yakıt tankları hacimleri araç üreticisi tarafından belirlenir.

Yakıt Boruları

Madde 96 …

a)Yakıt boruları aracın hareket esnasındaki burulmaları, tam olarak motorun

salınmaları ve benzeri hallerde fonksiyonunu yerine getirebilmelidir.

b)Yakıt boruları lehimlenmeden mekanik surette

birleştirilmelidir.

c)Yakıt borusu olarak, eksiz elastik borular,

metalik borular veya yakıtı sızdırmayan ve zor yanan maddelerden yapılmış diğer

borular kullanılabilir.

d)Yakıt boruları karbüratör ve yakıt taşıyan

bütün diğer parçalar, çalışma koşullarının tehdit eden sıcaklığa karşı korunması

ve yakıtın damlama veya yoğuşması halinde isinmiş

parçaların üzerinde toplanmasına veya elektrik aletleri ile temasına izin

verilmeyecek yerlerden geçirilmelidir.”

54. Yargıtay Hukuk Genel

Kurulunun 11/6/2012 tarihli ve E.2001/4-728, K.2012/328 sayılı kararının ilgili

kısmı şöyledir:

“Bu duruma göre şahsiyet haklarının çiğnenmesi

BK 41 anlamında hukuka aykırılıktır ve bu hükümdeki şartların gerçekleşmesi

halinde, maddi tazminat talebine yer verir. Hakim hangi şahsiyet haklarının

korumadan yararlanacaklarını, bu varlıklarının sınırının ne olduğunu, kişinin

şahsiyet hakları ile diğer insanların faaliyet hürriyetinin çatışması halinde,

hangi menfaatin ağır basacağını, genel hukuk ilkelerine, hayat gereklerine,

adalet düşüncesine ve çatışan menfaatlerin değerine göre tespit edecektir (S. Kaneti, a.g.e., s. 203-204). ”

55. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 29/4/2003 tarihli ve

E.2002/12847, K. 2003/5544 sayılı kararı şöyledir:

“KARAR: Davacı, 17 Ağustos 1999 tarihinde

meydana gelen deprem nedeniyle binanın çökmesi sonucu zarara uğradığını, bu

binanın davalı tarafından yapıldığını, zararın oluşumuna davalının hukuka

aykırı eyleminin neden olduğunu belirterek tazminat isteminde bulunmuştur.

…

Sorumluluk hukukunun genel kuralı gereğince,

bir kimsenin haksız eylem nedeniyle sorumlu tutulabilmesi için, öncelikle

hukuka aykırı bir eylemin bulunması, bir zararın meydana gelmesi, zararın

meydana gelmesinde kusurun bulunması ve haksız eylemle zarar arasında da uygun

illiyet bağının olması gerekir.

Davacı iddiasında, davalının yönetmeliklere

uygun yapı yapmadığını, meydana gelen depremin etkisiyle binanın yıkıldığını,

yapı, hukuksal düzenlemelerde öngörülen kurallara uygun yapılsaydı hasarın,

bunun sonucu olarak da zararın doğmayacağını, bu yüzden davalının kusurlu

olduğunu ileri sürmüştür. Bu durumda öncelikle, davalının zararın meydana

gelmesinde kusuru olup-olmadığı konusu irdelenmelidir.

…”

56. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 8/4/2002 tarihli ve 12802/4401

sayılı kararı şöyledir:

“Dava hukuksal nedeni itibariyle tüpgaz imalatçısının sorumluluğu esas alınarak açılmıştır.

Olağan sebep sorumluluğu hallerini düzenleyen BK 56, 58 ve MK. 320 ve 656

maddeleri sorumlu kişiye, sorumluluğun kaynaklandığı kişi veya şey üzerinde bir

denetim ya da gözetim ödevi yüklemiştir. Sebep sorumluluğunun ikinci bir türü

olan tehlike sorumluluğunda ise sorumluluk koşulları, sorumlu aleyhine

ağırlaştırılmıştır. İşletme veya faaliyet sonucu nesnel, özgün tipik tehlikenin

gerçekleşmesiyle sorumluluk doğar. Hukukumuzun kaynağını oluşturan ülkelerde

demiryolu, gemi, posta, sivil hava aracı, motorlu araç, atom tesisi, elektrik, gaz,patlayıcı madde üreten,

depolayan veya kullanan tesis ve işletmelerin işleticileriyle sahiplerinin bu

tür sorumlulukları yasalarla belirlenmiştir. Ülkemizde ise yasal düzenleme,

motorlu ve sivil hava araçlarının işletenlerle askeri manevra ve atışlar nedeni

ile Devletin sorumluluğunda duralamış ötesi için yasa koyucu gecikmede

kalmıştır. Şu durum karşısında gecikme Medeni Kanun'un ilk maddesi uyarınca

doldurulmalıdır. Tüpgaz muhafaza eden tüp belirli

süreçte miadını doldurduktan sonra tehlikeli duruma geçer. Belli bir depozito

ile kullanıcıya bırakılan tüpün belirli zamanlarda kontrolü ve bakımındaki

savsama da tehlike oluşturur. Ayrıca çok tehlikeli bir madde(LPG)ile

dolu tüpün en az riskle tüketiciler tarafından kullanılmasının sağlanması

gerekir. Bunu sağlayacak olan imalatçıdır. Mülkiyet imalatçıda olduğuna göre BK'nın 58. maddesinden hareketle sorumluluğu özen

eksikliğine bağlanmalıdır. Tüketicinin tüpün başlığını kendisinin

değiştirebilmesi, özen borcunun yerine getirilmemesinin sonucudur. Öyleyse

imalatçı BK 'nın 41 ve izleyen maddeleri uyarınca

sorumlu tutulmalıdır.”

57. Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 3/4/2008 tarihli ve

E.2007/19532, K.2008/5366 sayılı kararı şöyledir:

“…Davacı ile davalı doktor …arasında akdi bir

ilişki bulunmayıp davacı bu davalıya karşı tazminat talebini yaşam, sağlık ve

vücut bütünlüğünü ihlal yasağını içeren ve herkese yönelik temel koruma

normlarına aykırılığı dolayısıyla hukuka aykırılığa daha açık bir anlatımla

Borçlar Kanunu'nun 41. maddesinde ifadesini bulan haksız fiil hükümlerine

dayandırılabilir. Haksız fiil sorumluluğunun gerçekleşmesi için davalı doktorun

kusuru, zarar ve uygun illiyet bağı ile hukuka aykırılık şartlarının varlığı gerekmektedir.Eğer zarar doğurucu

fiilin işlemesinde kusur yoksa zararın tazmini de mümkün değildir.

Öte yandan dava kişisel kusura dayanılarak

açılmışsa davanın görülüp sonuçlandırılması gerekir.Bu bakımdan davalı doktorun dava konusu

edilen eylemlerinin kişisel kusur teşkil edip etmediğinin tesbiti

gerekmektedir….”

58. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 11/6/2012 tarihli ve E.

2011/8929 K.2012/10095 sayılı kararı şöyledir:

“…

Borçlar Yasası'nın 53. maddesi gereğince ceza

mahkemesinin kararı, hukuk yargıcı yönünden bağlayıcı değilse de ceza

mahkemesince belirlenecek maddi olgular hukuk yargıcı yönünden de bağlayıcıdır.

Dava konusu olayın özelliği nedeniyle ceza yargılaması sonucu belirlenecek

maddi olgular davayı etkileyecek nitelikte bulunduğundan ceza yargılamasının

sonucu beklenmeli ve ondan sonra tüm kanıtlar birlikte değerlendirilerek

varılacak sonuca uygun bir karar verilmelidir.

Yerel mahkemece açıklanan yönler

gözetilmeyerek, eksik inceleme ile yazılı biçimde karar verilmiş olması, usul

ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir. “

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

59. Mahkemenin 11/5/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların

İddiaları

60. Başvurucular; trafik kazası nedeniyle yakınlarını

kaybetmeleri üzerine kusurlu kişiler hakkında açtıkları maddi ve manevi

tazminat davalarının makul süre sınırını aşarak yaklaşık 11 ila 15 yıllık

sürelerde tamamlandığını, olayla ilgili ceza davasında üretici firmanın

sorumluluğuna hükmedilmesine ve tazminat davasında aynı yönde bilirkişi

raporları bulunmasına rağmen hukuken sorumlu olmadığına karar verildiğini,

Hukuk Mahkemesince ceza davasının sonucu beklendiği hâlde sonuca itibar

edilmediğini, anılan şirketin otobüsün üreticisi olduğunu ve tehlike hukuku

bakımından sorumluluğunun bulunduğunu, yapımında hata bulunan otobüslerin

piyasaya sürülmesinde devletin de sorumluluğunun bulunduğunu belirterek

Anayasa’nın 17. ve 36. maddelerinde güvence altına alınan yaşam hakkı ve adil

yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talebinde

bulunmuşlardır.

B. Değerlendirme

61. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucular tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucular tarafından yaşam hakkının yanı

sıra Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı ile

bağlantı kurularak ileri sürülen iddiaların, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence

altına alınan yaşam hakkı kapsamında olduğu değerlendirilmiş (bkz. §§ 75-76) ve

inceleme bu kapsamda yapılmıştır.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

a. Yaşamı Koruma

Yükümlülüğüne İlişkin İddia

62. Bakanlık görüşünde, başvurucuların yakınlarının da

aralarında olduğu 49 kişinin ölümüne ilişkin açılan ceza davasının 4616 sayılı

Kanun uyarınca kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi kararı verilmesi ile son

bulduğu ve hiçbir sanığın ceza almadığı gibi herhangi bir kusur ve sorumluluk

tespitinin de yapılamadığı, bununla birlikte başvurucular her ne kadar dava

konusu otobüslerin piyasaya sürülmesinde devletin sorumluluğu bulunduğunu iddia

etmiş ise de bu hususa ilişkin olarak Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından

1/3/2001 tarihinde Karapınar Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen sonuç

raporunda, araçların o tarihte yürürlükte bulunan AİTM Yönetmeliği'ne ve diğer

mevzuata uygun olarak piyasaya sürüldüğünün bildirildiği, ayrıca başvurucuların

bu ihmal iddiasına ilişkin idare aleyhine herhangi bir tazminat davası da

açmamış oldukları ifade edilmiştir.

63. Başvurucular Bakanlık görüşüne karşı beyanlarında yaşamı

koruma yükümlülüğünün kabul edilebilirliğine ilişkin herhangi bir yeni beyanda

bulunmamışlardır.

64. Anayasa Mahkemesinin yaşam hakkı kapsamında devletin sahip

olduğu pozitif yükümlülükler açısından benimsediği temel yaklaşıma göre

devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında gerçekleşen ölüm

olaylarında Anayasa'nın 17. maddesi devlete, bu konuda ihdas edilmiş bulunan

yasal ve idari çerçevenin, elindeki tüm imkânları kullanarak, yaşamı tehlikede

olan kişileri korumak için gereği gibi uygulanmasını ve buna ilave olarak yaşam

hakkına yönelik ihlallerin durdurulup cezalandırılmasını sağlayacak etkili

idari ve yargısal tedbirleri alma görevi yüklemektedir. Bu yükümlülük, kamusal

olsun veya olmasın, yaşam hakkının tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet

bakımından geçerlidir. Ancak özellikle insan davranışının öngörülemezliği,

öncelikler ve kaynaklar değerlendirilerek yapılacak işlemin veya yürütülecek

faaliyetin tercihi dikkate alınarak pozitif yükümlülük, yetkililer üzerinde

aşırı yük oluşturacak şekilde yorumlanmamalıdır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013,

§§ 52, 53).

65. Başvuru konusu olayda yaşanan ölümlerin kasıtlı bir eylem

sonucu meydana gelmediği ortadadır. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesinin başvuru

konusu olayda yaşamı koruma yükümlülüğünün ihlal edilip edilmediği konusunda

yapacağı incelemede öncelikli olarak konu hakkında, kişilerin yaşam haklarının

korunmasını temin edebilecek uygun ve yeterli bir yasal ve idari çerçevenin

bulunup bulunmadığı ve oluşturulan bu çerçevenin somut olayda gereği gibi

uygulanıp uygulanmadığı, sonrasında ise güvenlik tedbirlerini alma noktasında

yetkili olan kişilerin muhakeme hatasını veya dikkatsizliği aşan bir ihmalinin

yani olası sonuçların farkında olmalarına rağmen kendilerine verilen yetkileri gözardı ederek olayda ortaya çıkan riskleri bertaraf etmek

için gerekli ve yeterli önlemleri alıp almadıkları konusunda karar vermesi

gerekmektedir (Serpil Kerimoğlu ve

diğerleri; § 60, benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Banel/Litvanya, B. No: 14326/11, 18/6/2013, §

68). Çünkü bu gibi durumlarda bireyler kendi inisiyatifleriyle hangi hukuk

yollarına başvurmuş olursa olsun, insanların hayatının tehlikeye girmesine

neden olan kişiler aleyhine hiçbir suçlamada bulunulmaması ya da bu kişilerin

yargılanmaması 17. maddenin ihlaline neden olabilir (Bilal Turan ve diğerleri (2), B. No: 2013/2075, 4/12/2013, §

60).

66. Anayasa Mahkemesinin bu iki konuda inceleme yapabilmesi için

başvuru konusu olaya ilişkin yaşamı koruma yükümlülüğü açısından etkili olan

başvuru yolunda verilen nihai kararın zaman bakımından yargılama yetkisi içinde

olması, diğer yandan başvurucuların yaşamı koruma yükümlülüğüne ilişkin ileri

sürdükleri ihmal iddiaları açısından Anayasa Mahkemesine başvurmadan önce ilk

elden yetkili olan idari ve yargısal makamlara başvurmuş olmaları

gerekmektedir.

67. Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin başlangıcı

23/9/2012 tarihi olup Mahkeme, ancak bu tarihten sonra kesinleşen nihai işlem

ve kararlar aleyhine yapılan bireysel başvuruları inceleyebilecektir (Zafer Öztürk, B. No: 2012/51, 25/12/2012,

§ 17).

68. Diğer yandan 30/3/2011 tarihli ve6216 sayılı Anayasa

Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 45. maddesinin

(2) numaralı fıkrasında yer verilen kanun yollarının tüketilmesi koşulu,

Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun "ikincil

nitelikte bir kanun yolu" ve bireysel başvurunun temel hak

ihlallerini önlemek için son ve olağanüstü bir çare olmasının doğal sonucudur.

Diğer bir ifadeyle temel hak ihlallerini öncelikle idari makamların ve derece

mahkemelerinin gidermekle yükümlü olması, kanun yollarının tüketilmesi koşulunu

zorunlu kılmaktadır (Necati Gündüz ve Recep

Gündüz, B. No: 2012/1027, 12/2/2013, §§ 20, 21).

69. Somut olay bu kapsamda incelendiğinde kanun yollarının

tüketilmesi koşulu uyarınca Anayasa Mahkemesinden önce yaşamı koruma

yükümlülüğü açısından yapılacak asıl belirleyici nitelikteki incelemenin, olay

sonrasında yürütülen ceza soruşturmasında olayın tüm gerçekleşme koşullarının

soruşturma makamları ve derece mahkemeleri tarafından aydınlatılması ve varsa

üçüncü kişilerin, özellikle de kamu görevlilerinin cezai sorumluluklarının

incelenmesi, bunun yanı sıra ilgili kamu kurumlarının veya idarenin idare

hukuku açısından kusurlu veya kusursuz sorumluluğunun incelenmesi şeklinde

olduğu görülmektedir.

70. Söz konusu kazayla ilgili olarak sonradan birleştirilen üç

iddianame ile otobüs sürücüsü, işleteni ve otobüsü üreten firmanın yöneticileri

aleyhinde Karapınar Asliye Ceza Mahkemesinde ceza davaları açılmış;sonradan

tek bir dosyada birleştirilen ceza davasında Mahkeme 26/11/2001 tarihli

kararıyla sanıklar hakkında açılan davanın kesin hükme bağlanmasının

ertelenmesine, yapım hatası bulunan otobüslerin müsaderesine karar vermiş;

davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine yapılan itiraz, Ereğli Ağır

Ceza Mahkemesinin 27/5/2002 tarihli kararıyla kesin olarak reddedilmiş; otobüslerin

müsadere kararının Yargıtay ilgili Dairesinin ilamıyla bozulması üzerine

Karapınar ACM, 4/10/2002 tarihli kararıyla “sanıklara

isnat olunan taksirli suç nedeniyle müsadere kararı verilemeyeceği”

gerekçesiyle bozmaya uyarak müsadere talebinin reddine karar vermiştir.

Görüldüğü üzere olay hakkında yürütülen ceza davasının kesinleşmesi 2002

yılında gerçekleşmiştir.

71. Bu durumda, başvurucuların yaşamı koruma yükümlülüğü

kapsamında, ilgili bilirkişi raporlarında da ifade edilen, gerekli güvenlik

tedbirlerini alma konusunda kamu görevlilerinin yanı sıra diğer kişilerin cezai

sorumluluğunu belirlemede etkili olduğu değerlendirilebilecek ceza davasının

Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları inceleme açısından zaman bakımından

yetkisinin başlangıcı olan 23/9/2012 tarihinden önce kesinleşmiş olduğu ve buna

bağlı olarak iddiaların bu yönü açısından kabul edilemezlik kararı verilmesi

gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

72. Diğer yandan yaşam hakkına ilişkin bir ihlal söz konusu ise

bu ihlalin giderilmesi öncelikle idari makamların ve derece mahkemelerinin

yükümlülüğü altındadır. Anayasa'nın 125. maddesinin son fıkrası uyarınca

idarenin; kendi eylem, işlem ve ihmalinden doğan zararı, kusura ve hatta

kusursuz sorumluluğa dayalı olarak ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmış;

2577 sayılı Kanun'un yukarıda yer verilen (bkz. § 49) hükümleri ile idare

mahkemeleri önünde uğranılan zararları tazmin yolları düzenlenmiştir.Başvuru

konusu olayda cezai sorumluluğun tespiti için ilgili hukuk yoluna müdahil olan

ancak sonuç alamayan başvurucular açısından da idari yargıda dava açma imkânı

bulunmaktadır.

73. Başvurucular, yaşamı koruma yükümlülüğü kapsamında bilirkişi

raporlarına, özellikle de ceza davası sürecinde alınan ODTÜ raporuna dayanarak

yapımında hata bulunan otobüslerin üretilmesi ve piyasaya sürülmesinde devletin

sorumluluğu olduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvurucuların, bu kapsamda

değerlendirilebilecek; araç üretimine ilişkin asgari güvenlik standartlarını

belirleme, üretim izni verme, denetim vb. idari faaliyetler (benzer yöndeki

AİHM kararı için bkz. Öneryıldız/Türkiye

[BD], 48939/99, 30/11/2004, § 90) açısından somut olayın gerçekleşme

koşullarının aydınlatılması ve ilgili idarelerin idari sorumluluklarının

belirlenmesi için herhangi bir idari veya yargısal yola başvurmamış oldukları

görülmektedir. Bu nedenle bu bölümde değerlendirilebilecek iddialar açısından,

somut olayda kamu görevlilerinin ve devletin koruma yükümlülüğünden doğan

sorumluluğu yönünden başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru öncesinde

tüketilmiş olduğundan söz edilemeyecektir.

74. Açıklanan nedenlerle başvurunun yaşamı koruma yükümlülüğünün

ihlal edildiği iddialarına yönelik kısmının kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

b. Etkili Bir Yargılama

Süreci Yürütülmediğine İlişkin İddia

75. Anayasa'nın 17. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı kapsamında

devletin yerine getirmek zorunda olduğu pozitif yükümlülüklerin usul boyutu,yaşanan ölüm olayının tüm

yönlerinin ortaya konulmasına ve sorumlu kişilerin belirlenmesine imkân tanıyan

etkili bir soruşturma yürütülmesini gerektirmektedir (Sadık Koçak ve diğerleri, B. No: 2013/841,

23/1/2014, § 94). Bu yükümlülük sadece bir kamu görevlisinin eylemi veya ihmali

sonucu meydana gelen ölüm olayları açısından geçerli değildir. Devletin, doğal

olmayan her ölüm olayında -kendisi, öldürmeme ya da yaşamı koruma

yükümlülüklerini ihlal etmemiş olsa da- gerçekleşen ölümün sebebini ve varsa

sorumlularını ortaya çıkarmaya yönelik etkili bir soruşturma yapmamış olması,

soruşturma yükümlülüğünün ihlalini doğurabilir. Zira bu tür olaylarda etkili

bir soruşturma yürütülmesi, yaşam hakkını korumak için ihdas edilen yasal ve

idari çerçevenin etkili bir şekilde uygulanmasının güvencesini oluşturmaktadır

(Filiz Aka, B. No: 2013/8365,

10/6/2015, §§ 25, 26).

76. Somut olayın koşullarında trafik kazası hakkında yürütülen

ceza davasından bir sonuç alamayan başvurucuların, kendileri açısından yeterli

giderimi sağlayabilecek nitelikte gördükleri hukuk mahkemesinde açtıkları

tazminat davasını, idari yargıda açabilecekleri davaya tercih ettikleri

anlaşılmaktadır. Özellikle başvuru konusu olay gibi üçüncü kişilerin ihmali

suretiyle gerçekleştiği ileri sürülen olaylarda devletin yaşam hakkı kapsamındamağdurlara ihlal iddiaları açısından yeterli

giderimi sağlayabilecek hukuk davası yolunu takip etme imkânı sağlaması

gerektiği kabul edilmektedir (bkz. §§ 82-84). Söz konusu dava sürecine ilişkin

olarak başvurucular tarafından adil yargılanma hakkı kapsamında ileri sürülen

yukarıdaki iddiaların, doğrudan yaşanan ölümlerin gerçekleşme koşullarının

aydınlatılmasına ve hukuki sorumluluğun belirlenmesine yönelik olması da

dikkate alındığında, bu iddiaların yaşam hakkının öngördüğü "etkili bir yargısal sistem kurma"

şeklindeki pozitif yükümlülük çerçevesinde incelenebileceği değerlendirilmiştir

(Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Rajkowska/Polonya (k.k.),

37393/02, 27/11/2007; Ciechońska/Polonya, 19776/04, 14/7/2011, § 78; Özel ve diğerleri/Türkiye, 14350/05...,

17/11/2015, § 199).

77. 6216 sayılı Kanun'un 48. maddesi uyarınca açıkça dayanaktan

yoksun olmadığı görülen ve etkili bir yargılama süreci yürütülmemesi suretiyle

Anayasa'nın 17. maddesinin ihlal edildiğine dair iddialar içeren başvurunun bu

kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Başvurucuların

İddiaları ve Bakanlığın Görüşü

78. Başvurucular; Anayasa'nın 17. maddesinin öngördüğü usul

yükümlülüğü kapsamında değerlendirilebilecek şekilde, kusurlu kişiler hakkında

hukuk mahkemesinde açtıkları tazminat davalarının makul süre sınırını aşarak 11

ila 15 yıllık sürelerde tamamlandığını, olayla ilgili ceza davasında üretici

firmanın sorumluluğuna hükmedilmesine ve tazminat davasında aynı yönde

bilirkişi raporları bulunmasına rağmen üretici firmanın hukuki sorumluluğunun

olmadığına karar verildiğini, Mahkemece ceza davasının sonucu beklendiği hâlde

sonuca itibar edilmediğini, anılan şirketin otobüsün üreticisi olması nedeniyle

tehlike hukuku bakımından sorumluluğunun bulunduğunu, bu suretle adil

yargılanma hakkının ve yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

79. Bakanlık görüşünde, başvurucuların bu bölümde yer verilen

şikâyetlerine karşılık olmak üzere Anayasa Mahkemesinin bu konudaki bir

kararına göndermede bulunularak başvuruya konu davadaki olayların kanıtlanması,

hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması, yargılama sırasında delillerin

kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi ile kişisel bir uyuşmazlığa derece

mahkemeleri tarafından getirilen çözümün esas yönünden adil olup olmamasının

bireysel başvuru incelemesinde değerlendirmeye tabi tutulamayacağı, Anayasa'da

yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece ya da açık keyfîlik içermedikçe derece mahkemelerinin kararlarındaki

maddi ve hukuki hataların bireysel başvuru incelemesinde ele alınamayacağı,

derece mahkemelerinin delilleri takdirinde açık keyfîlik

bulunmadıkça Anayasa Mahkemesinin bu takdire müdahalesinin söz konusu

olamayacağı ifade edilmiştir.

80. Görüşün devamında, yine Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına göndermelerde bulunularak, yaşam hakkı

kapsamında devletin sahip olduğu negatif ve pozitif yükümlülüklere ilişkin

genel ilkelere değinilmiş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 2. maddesinin

öngördüğü yasal sistemin, etkinliğe dair bazı asgari standartları karşılayan ve

tehlikeli bir etkinliğin can kaybına yol açması hâlinde soruşturmanın bulguları

çerçevesinde adli cezaların uygulanmasını sağlayan bağımsız ve tarafsız bir

resmî soruşturma usulünü hükme bağlaması gerektiği belirtildikten sonra etkili

soruşturma yürütülmesi için uyulması gereken ilkelere yer verilmiştir.

81. Görüşün somut olaya ilişkin kısmında, kaza hakkında

yürütülen ceza davası ve başvurucuların açtığı tazminat davalarında alınan

bilirkişi raporlarına, başvurucuların yargılama sırasındaki ve temyiz

dilekçelerindeki iddialarına ve Mahkemenin bu konuda verdiği kararlara yer

verildikten sonra nihai olarak ceza davasında 4616 sayılı Kanun uyarınca

davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi kararı verilmesi, tazminat

davasında 12/8/1998 tarihli raporun değil, 31/1/2005 tarihli raporun hükme esas

alınması ve tazminat davasının yaklaşık 11 ila15 yıllık sürelerde neticelenmiş

olmasının; devletin kurallar çerçevesinde yaşamı korumaya yönelik önlemler

almaya icbar etme ve diğer yandan etkili ve bağımsız bir hukuk sistemi kurmak

suretiyle ölüm koşullarını ortaya koyma ve gerektiğinde sorumluların hesap

vermesini sağlama yükümlülüğünü ihlal edip etmediği yönünden değerlendirilmesi

gerektiği ve söz konusu değerlendirme yönünden takdirin Anayasa Mahkemesine ait

olduğu kanaati dile getirilmiştir.

b. Genel İlkeler

82. Yaşam hakkı kapsamında sahip olduğu pozitif yükümlülüklerin

usule ilişkin yönü çerçevesinde devlet, doğal olmayan her ölüm olayının tüm

yönlerinin ortaya konulmasını ve sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa

cezalandırılmasını sağlayabilecek bağımsız ve etkili resmî bir soruşturma

yürütmek durumundadır. Bu tarz bir soruşturmanın temel amacı, kişilerin yaşam hakkı

ile maddi ve manevi varlıklarını koruyan hukukun etkin bir şekilde

uygulanmasını güvence altına almak ve kamu görevlilerinin ya da kurumlarının

karıştığı olaylarda bunların sorumlulukları altında meydana gelen ölümler ile

bireylerin maddi ve manevi varlığına verilen zararlar için hesap vermelerini

sağlamaktır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri,

§ 54, Sadık Koçak ve diğerleri, §

94).

83. Usul yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma

türünün, yaşam hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin cezai bir yaptırım

gerektirip gerektirmediğine bağlı olarak tespiti gerekmektedir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 55).

84. Buna göre yaşam hakkının ihlaline kasten sebebiyet

verilmemiş ise "etkili bir yargısal

sistem kurma" yönündeki pozitif yükümlülük her olayda mutlaka

ceza davası açılmasını gerektirmez. Mağdurlara hukuki, idari hatta disiplinle

ilgili hukuk yollarının açık olması yeterli olabilir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 59).

85. Bununla birlikte ölüm olayını aydınlatmak üzere yürütülen

ceza soruşturmaları ile mağdurların hukuk veya idare mahkemelerinde açtıkları

davaların sadece hukuken mevcut bulunması yeterli olmayıp bu yolların

uygulamada da etkili olması ve başvurulan makamın, ihlal iddiasının özünü ele

alma yetkisine sahip bulunması gereklidir. Ancak bir hak ihlalini

önleyebilmesi, devam etmekteyse sonlandırabilmesi veya sona ermiş bir hak

ihlalini karara bağlayabilmesi ve bunun için uygun bir giderim sunabilmesi

hâlinde başvuru yolunun etkililiğinden söz etmek mümkün olabilir (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, §

26; Filiz Aka, § 39; benzer

yöndeki AİHM kararı için bkz. Ciechońska/Polonya, § 66).

86. Devletin, yaşam hakkı kapsamında yürütülen ceza

soruşturmalarında ve devamında yürütülen yargılamalarda sahip olduğu resen

harekete geçme ve araştırma yükümlülüğü gibi bazı yükümlülüklerin, özellikle

üçüncü kişiler arasında bir ölüm olayına ilişkin yürütülen ve taraflarca

hazırlanma ilkesi esas alınan hukuk davası yolu açısından aynen geçerli

olduğunun kabul edilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte bir şekilde olayın

taraflarınca ölüm olayının aydınlatılması ve hukuki sorumluluğun tespiti

amacıyla bir davanın açılması sonrasında, tarafların bu konudaki iddialarının

özenli bir şekilde incelenmesi ve devletin tekelinde olan yargılama yetkisinin,

niteliğine uyduğu ölçüde, yaşam hakkının bir soruşturma açısından aradığı tüm

gereklilikleri karşılar şekilde yürütülmesi gerektiği söylenebilir.

87. Bu çerçevede yaşam hakkı kapsamında yürütülecek olan ceza

soruşturmalarının yanı sıra hukuki sorumluluğu ortaya koymak adına adli ve

idari yargıda açılacak tazminat davalarının da makul derecede ivedilik ve özen

şartını yerine getirmesi gerekmektedir. Derece mahkemelerinin, bu tür olaylara

ilişkin yürüttükleri yargılamalarda Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği

seviyede derinlik ve özenle bir inceleme yapıp yapmadıklarının ya da ne ölçüde

yaptıklarının da Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir (İlker Başer ve diğerleri, B. No:

2013/1943, 9/9/2015, § 75). Elbette bazı özel durumlarda, soruşturmanın veya

yargılamanın ilerlemesine engel olan unsurlar ya da güçlükler bulunabilir.

Ancak bir soruşturmada veya yürütülen yargılamada yetkililerin hızlı hareket

etmeleri, yaşanan olayların daha sağlıklı bir şekilde aydınlatılabilmesi,

kişilerin hukukun üstünlüğüne olan bağlılığını sürdürmesi ve hukuka aykırı

eylemlere müsamaha gösterildiği ya da kayıtsız kalındığı görünümü verilmesinin

engellenmesi açısından kritik bir öneme sahiptir (Deniz Yazıcı, B. No: 2013/6359, 10/12/2014, § 96; Filiz Aka, § 29). Zira derece mahkemeleri

tarafından bu konuda gösterilecek hassasiyet; yürürlükteki yargı sisteminin,

daha sonra ortaya çıkabilecek benzer yaşam hakkı ihlallerinin önlenmesinde

sahip olduğu önemli rolün zarar görmesine engel olacaktır (Cemil Danışman, B. No: 2013/6319,

16/7/2014, § 110; Filiz Aka, §

33).

88. Benzer şekilde soruşturma ve yargılamaların etkililik ve

yeterliliğini temin adına soruşturma ve yargılama makamlarının ölüm olayını

aydınlatabilecek, sorumluların tespitine yarayabilecek bütün delilleri, somut

olayda başvurulan yolun türüne bağlı olmak üzere,gerektiğinde resen toplaması ve bu konuda ileri

sürülen delilleri dikkate alması gerekmektedir. Yargılamalarda ölüm olayının

nedenini veya sorumlu kişilerin ortaya çıkarılması imkânını zayıflatan bir

eksiklik, etkili bir soruşturma ve yargılama yürütme kuralıyla çelişme riski

taşır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri,

§ 57). Bu kapsamda yetkililerce, soruşturma ve yargılama kapsamında elde edilen

tanık ifadeleri ve bilirkişi raporları gibi söz konusu olaylarla ilgili

kanıtların tamamı dikkate alınarak ölümün gerçekleşme sebebinin objektif

analizinin yapılması; soruşturma ve yargılama sonucunda alınan kararın elde

edilen tüm bulguların kapsamlı, nesnel ve tarafsız bir analizine dayalı olması

da gerekmektedir (Turan ve Kevzer Uytun, B. No:

2013/9461, 15/12/2015, § 73, Cemil Danışman,

§ 99).

89. Yaşam hakkı kapsamında yürütülecek hukuk yolunun etkinliğini

sağlayan hususlardan bir diğeri, teoride olduğu gibi pratikte de hesap

verilebilirliği sağlamak için soruşturmanın, yargılamanın ve sonuçlarının kamu

denetimine açık olmasıdır. Buna ilaveten her olayda, ölen kişinin yakınlarının

meşru menfaatlerini korumak için bu sürece gerekli olduğu ölçüde katılmaları da

sağlanmalıdır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri,§

58).

c. İlkelerin Somut Olaya

Uygulanması

90. Başvurucuların iddiaları incelendiğinde temel şikâyetlerinin

açtıkları tazminat davasının çok uzun sürmesi ve üretici firmanın ne şekilde

sorumlu olduğunu davacı olarak ortaya koymalarına ve bilirkişi raporlarının da

aynı yönde olmasına rağmen Hukuk Mahkemesinin konuyu yeterince incelemeksizin

ve buna bağlı olarak gerekçelendirmeksizin diğer sorumluların yanında üretici

firmanın sorumluluğuna hükmetmemesi olduğu görülmektedir. Başvurucular temyiz

başvurularında (bkz. § 35) bu yönde ileri sürdükleri iddiaların da

karşılanmadığını ileri sürmüşlerdir.

91. Gerçekleşen bir ölüm olayının oluşumuna ilişkin delillerin

değerlendirilmesi idari ve yargısal makamların ödevidir. Anayasa Mahkemesi,

ancak başvuru konusu yapılmış bir olayın gelişim şeklini anlayabilmek ve

başvurucuların yakınlarının ölümünün tüm yönlerinin aydınlatılmasına yönelik

olarak ileri sürdüğü hususlar açısından, soruşturma makamları ve derece

mahkemeleri tarafından atılması gereken adımları nesnel bir şekilde

değerlendirmek için olayın oluşum şeklini incelemektedir (Rıfat Bakır ve diğerleri, B. No:

2013/2782, 11/3/2015, § 68).

92. Başvuru konusu olayda Anayasa Mahkemesinin gerçekleşen kaza

nedeniyle Hukuk Mahkemesinde açılan tazminat davası hakkında yapacağı inceleme,

yaşam hakkı kapsamında yürütülecek tüm başvuru yolları için geçerli olduğu

üzere, yaşam hakkını koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde

uygulanmasını ve vuku bulan ölüm olayında varsa sorumluları ve sorumluluklarını

tespit etmek konusunda etkili olup olmadığı yönünde olacaktır. Cezai

sorumlulukların tespiti konusunda da aynen geçerli olduğu üzere değerlendirme

konusu yapılan husus, bir sonuç yükümlülüğü değil, uygun araçların kullanılması

yükümlülüğüdür. Anayasa'nın 17. maddesi hükümleri, başvuruculara üçüncü

tarafların belirli bir konuda hukuki sorumluluklarının bulunduğunun tespit

edilmesini isteme hakkı verdiği, devlete de tüm yargılamaların hukuki

sorumluluğu tespit kararıyla sonuçlandırma yükümlülüğü verdiği anlamına gelmemektedir

(Serpil Kerimoğlu ve diğerleri,

§56). Anayasa Mahkemesinin bu konuda yapacağı incelemelerde, adil yargılanma

hakkının gerekçeli karar hakkı, silahların eşitliği ilkesi gibi usule ilişkin

güvenceleri de dikkate alınarak bir bütün hâlinde başvuruya konu edilen

yargılamanın yaşam hakkının gerektirdiği yeterlilikte yürütülüp yürütülmediği

değerlendirilecektir.

93. Nitekim bir temel hak ihlaline neden olduğu iddia edilen

işlem veya eylem için öngörülen ve Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda

bulunabilmek için de tamamının tüketilmiş olması gereken tüm idari ve yargısal

başvuru yollarının ulaşılabilir olmaları yanında, telafi kabiliyetini haiz

olmaları ve tüketildiklerinde başvurucunun şikâyetlerini gidermede makul başarı

şansı tanımaları gerekir. Dolayısıyla mevzuatta bu yollara yer verilmesi tek

başına yeterli olmayıp uygulamada da etkili olduklarının gösterilmesi ya da en

azından etkili olmadıklarının kanıtlanmamış olması gerekir (Ramazan Aras, B. No: 2012/239, 2/7/2013,

§§ 28, 29).

94. Başvuru konusu olaya ilişkin Karapınar AHM’nin

kararı ve başvurucuların iddiaları birlikte değerlendirildiğinde gerçekleşen

trafik kazası ve buna bağlı olarak yaşanan ölümlerden sorumluluk konusunda

kazaya karışan araç sürücüsü, araçları işletenler, seyahat firması ve sigorta

şirketinin kusurlu veya kusursuz sorumluluklarına ilişkin olarak bireysel

başvuru dilekçesinde ihlal iddiasına konu edilen harhangi

bir husus bulunmadığı görülmektedir. Başvurucuların, yürütülen yargılamada

gerçek sorumluluğu ortaya koymak adına üretici firmanın da haksız fiilden

sorumlu tutulması gerekirken bu taleplerinin reddedildiğini belirttikleri,

yargılama sürecinde ve bireysel başvuru dilekçesinde ileri sürülen iddiaları

incelendiğinde de özellikle de haksız fiilden sorumluluğun kusur ve hukuka

aykırılık unsurlarının somut olayda doğru bir şekilde belirlenmediği konusuna

odaklanıldığı anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesinin bu kadar ayrıntılı bir

şekilde başvuru konusu somut davada uyuşmazlık konusunun içeriğini ortaya koymasının

sebebi, bu konuda alınan kararın doğruluğu veya yanlışlığını belirlemek

değildir. Uyuşmazlık konusunun ayrıntılı olarak ortaya konulmasının sebebi, bu

karara götüren yargılamanın ve sonunda alınan kararın ölüm olayının tüm

yönlerinin ortaya konulmasını ve sorumluların belirlenebilmesini sağlamak adına

etkili olup olmadığını değerlendirmektir(bkz. §§

82-88).

95. Bu nedenle, başvuru konusu olayda bu çerçevede yapılacak

incelemede, uyuşmazlık konusu haksız fiil sorumluluğu açısından elde edilen

bilgilerin, delillerin ve tarafların bu konudaki iddialarının ne olduğunun

ortaya konulması, sonrasında da mahkemenin bu konudaki tartışmayı hangi

hususları dikkate alarak bir karara bağladığının değerlendirilmesi

gerekmektedir.

96. Başvurucuların somut olayda görülen tazminat davasındaki

iddiaları incelendiğinde otobüs üretiminin sadece ilgili Yönetmelik ve

standartlara aykırı olduğuna dayalı olarak değil, anılan düzenlemelere uygun

olarak üretilmiş olsa bile tehlike sorumluluğu gereği haksız fiil nedeniyle de

üretici firmanın sorumlu olduğunu ileri sürmüş oldukları görülmektedir. Yani

başvuruculara göre somut olayda kazaya karışan otobüsün AİTM Yönetmeliği’nde

belirtilen koşulları taşımakta olduğu kabul edilse dahi bilirkişi raporunda

ifade edildiği şekilde yakıt tankı gibi tehlikeli sonuç doğurma potansiyeli

bulunan bir donanımın aracın ön bölgesine yerleştirilmesi, riski arttıracak

şekilde arada bir bağlantı yapılmasını gerektiren çift depo olarak tasarlanması

ve bu yöndeki uygulamaya rağmen deponun yolcu kabininden yeterli şekilde

yalıtılmasını temin edecek güvenlik tedbirlerinin alınmamış olması, kaza

sonrasında yolcu kabininde hızla yayılan bir yangına neden olmuş; çift katlı

emniyet camı bulunması ve camı kırmak için kullanılacak çekiç sayısının az

olması da yolcuların güvenli şekilde dışarı çıkabilmelerine engel olmuştur.

Karapınar AHM’nin yukarıda yer verilen kararında,

başvurucuların bu yöndeki iddialarını, diğer delillerin yanında ACM

yargılamasında elde edilen delillere ve bilirkişi raporlarına dayandırdıkları

ifade edilmiştir.

97. Üretici firma ise herhangi bir kusuru, hukuka aykırı

davranışı ve imal ettiği malda herhangi bir ayıp söz konusu olmadığı gibi

davacıların zararı ile şirketin imalat işi arasında herhangi bir illiyet bağı

bulunmadığını ileri sürmüştür.

98. Başvurucuların iddialarına dayanak olarak gösterdikleri,

davalı üretici firmanın ise itibar edilmemesi gerektiğini belirttiği ODTÜ

raporunda sonuç olarak özetle otobüsün tasarımının AİTM Yönetmeliği’nin

belirleme yaptığı alanlarda standartları karşıladığı ancak “iki yakıt tankının otobüsün önden çarpışma halinde en

tehlikeli bölümüne yerleştirilmesine rağmen bununla ilgili hiçbir koruyucu ve

sağlamlaştırıcı tasarım çalışması yapılmaması”, “yakıt tankı bölmesini yolcu bölmesinden ayıran …

ahşap kapağın çarpışma sırasında kolayca parçalanması ve yakıtın bu boşluktan

yolcu kabinine akmasına tedbir alınmaması”,“çift depo bulunması ve depolar

arasındaki bağlantının zayıf noktalarının… yakıtın kolayca dışarıya çıkmasına

neden olabileceğini öngörememe” ve“çift katlı emniyet camı kullanılmasının çekiçle kırmayı zorlaştırması ve

çekiç sayısının yönetmelikte belirlenen asgari rakam uyarınca ikide bırakılması”

hususlarının teknik kusur olarak ifade edildiği görülmektedir.

99. Karapınar AHM’nin atadığı hukuk

bilirkişisinin, üretici firmanın sorumluluğuna ilişkin yaptığı değerlendirmede

ise özetle ölümler ile çıkan yangın arasında uygun illiyet bağının bulunduğu;

haksız fiilin hukuka aykırılık ve kusur şartları bakımından olayda ihlal edilen

hukuk kuralının araç imali ile ilgili mevzuat hükümleri değil, mutlak olan

kişilerin yaşam haklarını ve vücut bütünlüklerini koruyan normlar olduğu, bu

normların ihlali ile hukuka aykırılığın gerçekleştiği, yönetmeliklere ve teknik

şartnamelere uygun üretim yapılmasının böyle bir olayda hukuka aykırılık

şartının gerçekleşmediğini göstermediği, mevzuatla tespit edilen standartların

sadece uyulması zorunlu hususların ne olduğunu ortaya koyduğu, bu şartlara

uyulmak koşuluyla farklı tasarım ve uygulamalar yapılabileceği ancak bu durumda

seçilen tasarımın özellikle güvenlik açısından bir zaafa yol açıp açmayacağının

üretici firma tarafından değerlendirilmesi ve gerekirse ilave tedbirlerin

alınması gerektiği, güvenlik önlemlerinin tek tek mevzuatla sayılmasının

beklenemeyeceği, ODTÜ raporunda ifade edilen eksikliklerin üretici firmanın

gerekli dikkat ve özeni göstermediğini dolayısıyla kusurlu olduğunu ortaya

koyduğu ifade edilmiştir.

100. Anayasa Mahkemesinin daha önce karara bağlamış olduğu

bireysel başvurularda adil yargılanma hakkı kapsamında yaptığı incelemelerde

yer verildiği üzere derece mahkemeleri, kararların yapısı ve içeriği ile ilgili

olarak geniş bir takdir yetkisine sahiptirler. Özellikle taraflarca ileri

sürülen kanıtların kabulü ve değerlendirilmesi öncelikle derece mahkemelerinin

görevidir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Van Mechelen ve diğerleri/Hollanda,

B. No: 21363/93..., 23/4/1997, § 50). Bu nedenle açıkça keyfî olmadıkça belirli

bir kanıt türünün kabul edilebilir olup olmadığına, değerlendirme şekline veya

aslında başvurucunun suçlu olup olmadığına veya hukuken sorumlu olup olmadığına

karar vermek Anayasa Mahkemesinin görevi değildir (Ahmet Gökhan Rahtuvan, B. No:

2014/4991, 20/6/2014, § 24; benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Garcia Ruiz /İspanya,

B. No. 30544/96, 21/1/1996, § 28).

101. Mahkeme kararlarının gerekçeli olması, yargılamada ileri

sürülen her türlü iddia ve savunmaya ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi

gerektiği şeklinde anlaşılamaz; hükme esas teşkil eden gerekçelerin nelerden

ibaret olduğunun ortaya konulması yeterlidir. Bu nedenle gerekçe gösterme

zorunluluğunun kapsamı kararın niteliğine göre değişebilir (Muhittin Kaya ve Muhittin Kaya İnşaat Taahhüt

Madencilik Gıda Turizm Pazarlama Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti., § 26; İbrahim Ataş, B. No: 2013/1235, 13/6/2013,

§ 25).

102. Bu konuda Anayasa Mahkemesinin kabul ettiği anlamda makul

gerekçe; davaya konu olay ve olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini,

kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını

ortaya koyacak, olay ve olgular ile hüküm arasındaki bağlantıyı gösterecek

nitelikte olmalıdır. Zira tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi

nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri için

ortada usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün hangi nedenle o içerik ve

kapsamda verildiğini gösteren bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm

fıkralarının bulunması zorunludur (İbrahim

Ataş, § 24).

103. Karapınar Asliye Hukuk Mahkemesinin hükme esas aldığı İTÜ

raporunda sonuç olarak özetle dava konusu otobüs modelinin; tasarım ve imalat

açılarından güvenlik önlemlerini tümüyle ilgili AİTM Yönetmeliği'nde

belirtilenleri ve dahası Avrupa Birliğinin 70/221 EEC numaralı Motorlu

Araçlarda Sıvı Yakıt Tankları direktifinin mukavemet şartlarını, depolarının

montaj konumu ile ilgili olarak da ECE-R 36 uluslararası standartlarını

karşıladığı; gerçekleşen kazada çarpışma şekli dikkate alındığında çarpma

etkisinin, otobüsün sağ ön yakıt deposuna odaklandığı, ortaya çıkan kinetik

enerjinin büyüklüğü gözönünde bulundurulduğunda bu

çarpışma sonucunda sağ yakıt deposunun deforme olmaması ve içindeki yakıtın

dışarıya çıkmamasının mümkün olmadığının ifade edildiği anlaşılmaktadır.

104. Karapınar AHM’nin gerekçeli

kararında “(…)’nin

otobüs üretici firma olduğu, bu durumda 818 sayılı Kanun’un 41. maddesi ve 4077

sayılı Kanun hükümleri gereğince ayıplı malın neden olduğu her türlü zarardan

dolayı haksız fiil hükümlerine dayalı olarak ancak kusuru bulunması halinde

sorumlu olabileceği, kusursuz olarak sorumlu tutulmasının mümkün olmadığı”Mahkemece

itibar edilen raporlara göre “hukuka aykırı

bir eyleminin de bulunmaması” nedeniyle üretici firmanın hukuki

sorumluluğu bulunmadığına kanaat getirildiği ifade edilmiştir.

105. Anılan Mahkeme kararında ODTÜ raporunun hükme esas

alınmamasının gerekçesinin “B.K.'nun 53 md.'si gereğince hukuk

hakiminin kusur durumunu araştırırken, ceza hukukunun sorumluluğa ilişkin

kuralları ile bağlı olmadığı, kaldı ki ortada kesinleşmiş bir ceza dosyasının

bulunmadığı, söz konusu ceza dosyasının 4616 sayılı yasa kapsamında kaldığı,”

şeklinde ifade edildiği görülmektedir. Diğer yandan Mahkemenin, yaşanan trafik

kazasında haksız fiilden kaynaklanan sorumluluk hâllerini önceki teknik

bilirkişi raporlarını inceleyerek değerlendirilen hukuki bilirkişi raporuna “raporunun hukuki nitelendirme şeklinde olup, teknik

konuda rapor düzenlemesinin mümkün olmadığı, ayrıca yukarıda belirttiğimiz

dosyaların bu dosya için kesin delil olmasa da kuvvetli delil teşkil edeceği”

gerekçesiyle görüşü ile bağlı olmadığını belirterek değerlendirmeye esas

almamış olduğu görülmektedir.

106. AHM’nin kararı ve yargılamaya

ilişkin duruşma tutanakları incelendiğinde başvurucuların trafik kazasından

kaynaklanan hukuki sorumluluğa ilişkin iddialarını yargılama sürecinde ileri sürebildikleri,uyuşmazlık konusuna ilişkin ceza davasında

ve hukuk davasında tarafların sunduğu ve mahkemelerce resen talep edilen olayın

teknik ve hukuki yönlerine ilişkin alınan bilirkişi raporlarına karşı

görüşlerini yazılı ve sözlü olarak Mahkemeye sunabildikleri, nihayetinde AHM’nin ileri sürülen tüm iddia, delil ve bilirkişi

raporlarından hangisine itibar ettiğini, bu değerlendirmelere bağlı olarak

kazaya bağlı gerçekleşen ölümlerden kimlerin hukuken sorumlu olduğunu ve

ödenmesi gereken maddi ve manevi tazminat miktarlarını gerekçesiyle

kararlarında açıkladığı görülmüş olup, budurumda

çelişmeli yargılama ve gerekçeli karar hakkı gibi usule ilişkin güvencelerin

temin edilmemiş olduğu da söylenemez.

107. Bununla birlikte, başvuru konusu yargılamaların makul

derecede ivedilik ve özen şartı yönünden incelenmesine geçildiğinde

başvurucular Tahsin Eker, Menekşe Eker, Yasemin Erkan ve Ali Osman Eker’in 22/10/1998 tarihinde açtıkları davada nihai kararın

21/6/2013 tarihinde verildiği ve toplamda yargılamanın 14 yıl 8 ay sürdüğü;

başvurucular Sebahat Dörterler ve Yavuz Dörterler’in 22/10/1998 ve 1/12/1998 tarihlerinde açtıkları

sonrasında birleştirilen davada nihai kararın 10/1/2014 tarihinde verildiği ve

toplamda yargılamanın yaklaşık 15 yıl 2 ay sürdüğü; başvurucular Fatma Şimşek,

Ahmet Şimşek ve Kevser Güngör’ün 15/10/2002 tarihinde açtıkları davada nihai

kararın 31/5/2013 tarihinde verildiği ve toplamda yargılamanın 10 yıl 7 ay 15

gün sürdüğü görülmektedir.

108. Karapınar AHM’de görülen

E.1998/243 sayılı davanın duruşma tutanaklarının (bkz. § 31) incelenmesi

neticesinde başvurucular tarafından 1998 yılının sonunda açılan davalardayargılamanın ilk aşamasında yürütülen işlemlerin

sonrasında ceza davasındaki bilirkişi raporları ile dava sonu verilen kararın

kesinleşmesinin bekletici mesele yapıldığı, ceza davasının 2002 yılında

kesinleşmesi sonrasında 4/10/2002 ila 4/3/2005 tarihleri arasında yapılan

duruşmalarda diğer işlemlerin yanında temel olarak aynı konudaki yaklaşık 30

davada esas alınmak üzere E.1998/230 sayılı dosyada bilirkişi raporu alınması

amacıyla heyet oluşturma işlemlerinin yürütüldüğü, anılan raporun sunulmasının

beklenildiği, devamındaki duruşmalarda bilirkişi raporlarına karşı görüşlerin

alındığı, benzer şekilde 2/6/2006 ila 28/9/2007 tarihleri arasında tazminat

hesaplaması için bilirkişi raporunun beklenildiği ve karşı beyanların alındığı,

benzer sürecin 11/12/2009 tarihine kadar hukuk bilirkişisinden rapor ve rapora

karşı tarafların beyanlarının alınması suretiyle geçirilmiş olduğu, 2010

yılında Karapınar AHM tarafından verilen kararların temyiz ve karar düzeltme

incelemelerinin ise yaklaşık 3 yıl sürdüğü görülmüştür.

109. Somut olayda başvurucuların haksız fiilden kaynaklanan

tazminat talebinin kısmen kabulüne ilişkin AHM’nin

kararlarının kesinleşmesinin 10 yıl 8 ay ile 15 yıl 2 aylık süreler arasında

gerçekleştiği, bu gecikmede başvurucuların herhangi önemli bir etkisinin

bulunmadığı, dosyanın çözümünün trafik kazası ve sonrasında yaşanan yangına

bağlı olarak gerçekleşen ölümlerdeki sorumluluğun tespitine yönelik olması

nedeniyle nispeten karmaşık bir nitelik arz ettiği, ayrıca ACM’de

görülen ceza davasının sonuçlanmasının beklendiği, bu konuyu aydınlatmak için

çok sayıda bilirkişi raporu alındığı ve yargılamanın ağırlıklı olarak bilirkişi

raporlarının ve bu raporlara karşı tarafların beyanlarının alınmasına yönelik

işlemlerin yürütülmesi amacıyla çok sayıda duruşma yapılarak ilerlediği, bu

işlemlerde yaşanan gecikmeye aynı Mahkemede kısmen benzer nitelikteotuza

yakın dava açılması ve her davada benzer işlemlerin yürütülmesinin neden olduğu

ancak yargılamaların bu yönlerinin, başvurucular için hukuki korumanın bir an

önce gerçekleştirilmesindeki yararları dikkate alındığında toplamda yaklaşık 11

ila 15 yıllık sürelerde gerçekleşen yargılamaların makul özen ve hız içerisinde

yürütüldüğünün (bkz. § 87) kabul edilmesini mümkün kılmadığına kanaat

getirilmiştir.

110. Sonuç olarak, her ne kadar Anayasa Mahkemesinin somut

olayda derece mahkemesinin ulaştığı sonuçla ilgili olarak sahip olduğu takdir

yetkisine bir müdahalesinin olamayacağının kabulü ile birlikte, başvurucuların

Hukuk Mahkemesi önünde görülen davaların hızlı ve etkili bir şekilde

sonuçlanmasındaki menfaati ve gecikmesinde esaslı bir etkilerinin olmamasına

bağlı olarak iki dereceli yargılama sürecinde gerçekleşen yargılamaların çok

uzun olduğu, Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği hızda bir inceleme

içermediği, bu nedenle de hukuk davasının fiilen etkili bir şekilde

yürütüldüğünden ve buna bağlı olarak pozitif yükümlülüğün usul boyutunun yerine

getirildiğinden söz edilemeyeceği kanaatine ulaşılmıştır.

Zühtü ARSLAN, Engin YILDIRIM, Serruh

KALELİ, Recep KÖMÜRCÜ, Muammer TOPAL ve Hasan Tahsin GÖKCAN bu sonuca farklı

gerekçeyle katılmıştır.

3. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

111. 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası

şöyledir:

"Tespit edilen ihlal bir mahkeme

kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden

yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama

yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata

hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir.

Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal

kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse

dosya üzerinden karar verir."

112. Başvurularda, ihlalin tespiti ve ihlalin giderilmesi için

yargılamanın yeniden görülmesine karar verilmesi taleplerinin yanı sıra her bir

başvurucu için 100.000 TL tazminat ödenmesi ve yargılama giderlerinin Hazine

üzerinde bırakılması talepleri yer almaktadır.

113. Başvurularda, yaşam hakkının gerektirdiği etkili yargılama

yürütme yükümlülüğünün ihlal edildiğine karar verilmiştir. Başvurucuların

yalnızca ihlal tespitiyle telafi edilemeyecek ölçüdeki manevi zararları

karşılığında, somut olayın özellikleri dikkate alınarak,

a. Somut olayda yakınları Bülent Eker'i

kaybeden başvurucular Tahsin Eker, Menekşe Eker, Yasemin Erkan ve Ali Osman Eker’e müştereken net 30.000 TL,

b. Somut olayda yakınları Veysel Dörterler'i

kaybeden başvurucular Sebahat Dörterler ve Yavuz Dörterler’e müştereken net 30.000 TL,

c. Somut olayda yakınları Davut Şimşek'i kaybeden başvurucular

Fatma Şimşek, Ahmet Şimşek ve Kevser Güngör’e müştereken net 30.000 TL,

manevi tazminat ödenmesi gerektiği

sonucuna varılmıştır.

114. Dosyadaki belgelerden tespit edilen,

a. 198,35 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

1.998,35 TL yargılama giderinin,başvurucular

Fatma Şimşek, Ahmet Şimşek ve Kevser Güngör’e ayrı ayrı, başvurucular Tahsin

Eker, Menekşe Eker, Yasemin Erkan ve Ali Osman Eker’emüştereken,

b. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

2.006,10 TL yargılama giderinin, başvurucular Sebahat Dörterler

ve Yavuz Dörterler’e ayrı ayrı,

ödenmesine ve karar örneğinin Karapınar

Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Yaşamı koruma yükümlülüğünün ihlal edildiğine ilişkin

iddianın KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Yaşam hakkına ilişkin etkili bir yargılama süreci

yürütülmediğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa'nın

17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul yükümlülüğünün İHLAL

EDİLDİĞİNE,

C. 1.

Başvurucular Tahsin Eker, Menekşe Eker, Yasemin Erkan ve Ali Osman Eker’e müştereken net 30.000 TL,

2. Başvurucular Sebahat Dörterler ve

Yavuz Dörterler’e müştereken net 30.000 TL,

3. Başvurucular Fatma Şimşek, Ahmet Şimşek ve Kevser Güngör’e

müştereken net 30.000 TL,

manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata

ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 1.

198,35 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.918,35 TL

yargılama giderinin, başvurucular Fatma Şimşek, Ahmet Şimşek ve Kevser Güngör'e

ayrı ayrı, başvurucular Tahsin Eker, Menekşe Eker, Yasemin Erkan ve Ali Osman Eker’emüştereken,

2. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

2.006,10 TL yargılama giderinin, başvurucular Sebahat Dörterler

ve Yavuz Dörterler’e ayrı ayrı,

ÖDENMESİNE

E. Ödemelerin,

kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden

itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin

sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ

UYGULANMASINA,

F. Kararın

bir örneğinin Karapınar Asliye Hukuk Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE,

G. Kararın

bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE,

11/5/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

FARKLI GEREKÇE

1. Başvurucular, diğer şikayetleri yanında, olayla ilgili ceza

davasında üretici firmanın sorumluluğuna hükmedilmesine ve tazminat davasında

aynı yönde bilirkişi raporları bulunmasına rağmen üretici firmanın hukuki

sorumluluğunun olmadığına karar verildiğini, halbuki sözkonusu

firmanın otobüsün üreticisi olması nedeniyle sorumluluğunun bulunduğunu, bu

suretle adil yargılanma hakkının ve yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri

sürmüşlerdir.

2. Mahkememiz çoğunluğu, hukuk mahkemesinin üretici firmanın

sorumluluğunun bulunmadığına yönelik kararının gerekçelerinin yeterli olduğu,

buna karşılık başvurucular tarafından açılan davaların Anayasa’nın 17.

maddesinin gerektirdiği hızda sonuçlandırılmadığı, dolayısıyla yapılan

incelemenin hızlı ve etkili bir şekilde yürütülmediği için yaşam hakkının

korunmasına yönelik pozitif yükümlülüğün usul boyutunun ihlal edildiği sonucuna

ulaşmıştır.

3. Çoğunluktan farklı olarak, aşağıda açıklanan nedenlerle, hem

hukuk mahkemesinin gerekçesinin yetersiz olması hem de incelemenin yeteri kadar

hızlı ve özenli yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının usul boyutunun ihlal

edildiği kanaatindeyiz.

4. Çoğunluk görüşünde de belirtildiği üzere başvuru konusu

olayda Anayasa Mahkemesinin gerçekleşen kaza nedeniyle Hukuk Mahkemesinde

açılan tazminat davası hakkında yapacağı inceleme, yaşam hakkı kapsamında

yürütülecek tüm başvuru yolları için geçerli olduğu üzere, yaşam hakkını

koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve vuku bulan

ölüm olayında varsa sorumluları ve sorumluluklarını tespit etmek konusunda

etkili olup olmadığı yönünde olacaktır. Anayasa Mahkemesinin bu konuda yapacağı

incelemelerde, adil yargılanma hakkının gerekçeli karar hakkı, silahların

eşitliği ilkesi gibi usule ilişkin güvenceleri de dikkate alınarak bir bütün

hâlinde başvuruya konu edilen yargılamanın yaşam hakkının gerektirdiği

yeterlilikte yürütülüp yürütülmediği değerlendirilecektir (§ 92).

5. Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında belirtildiği üzere

mahkeme kararlarının gerekçeli olması, yargılamada ileri sürülen her türlü

iddia ve savunmaya ayrıntılı şekilde cevap verilmesi şeklinde anlaşılamaz.Kararda hükme esas

teşkil eden gerekçelerin nelerden ibaret olduğunun ortaya konulması yeterlidir.

Bu nedenle gerekçe gösterme zorunluluğunun kapsamı kararın niteliğine göre

değişebilir. Bununla birlikte başvurucuların ayrı ve açık bir cevap verilmesini

gerektiren usul veya esasa dair iddialarının karşılanmamış olması bir hak

ihlaline neden olacaktır (Muhittin Kaya ve

Muhittin Kaya İnşaat Taahhüt Madencilik Gıda Turizm Pazarlama Sanayi ve Ticaret

Ltd. Şti., B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 26).

6. Bu anlamda makul gerekçe, davaya konu olay ve olguların

mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal

düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak, olay ve olgular ile hüküm arasındaki

bağlantıyı gösterecek nitelikte olmalıdır. Zira tarafların hangi nedenle haklı

veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri için ortada usulüne

uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda

verildiğini gösteren bir gerekçe bölümünün ve bununla uyumlu hüküm fıkralarının

bulunması zorunludur (İbrahim Ataş,

B. No: 2013/1235, 13/6/2013, § 24).

7. Karapınar Asliye Hukuk Mahkemesinin gerekçeli kararında “…’nin otobüs üretici firma

olduğu, bu durumda 818 sayılı Kanun’un 41. maddesi ve 4077 sayılı Kanun

hükümleri gereğince ayıplı malın neden olduğu her türlü zarardan dolayı haksız

fiil hükümlerine dayalı olarak ancak kusuru bulunması halinde sorumlu

olabileceği, kusursuz olarak sorumlu tutulmasının mümkün olmadığı, …hukuka aykırı

bir eyleminin de bulunmaması” nedeniyle üretici firmanın hukuki

sorumluluğunun olmadığı belirtilmiştir. Mahkeme, bu sonuca ulaşırken temel

olarak otobüsün üretiminde tasarım ve imalat açılarından güvenlik önlemlerinin

tümüyle ilgili Araçların İmal, Tadil ve Montajı Hakkında Yönetmelik (AİTM)

hükümlerine ve Avrupa Birliğinin kabul ettiği standartlara uygun olduğunu ifade

eden İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) raporuna dayanmıştır.

8. Bununla birlikte, çoğunluk kararında yer verilen mahkeme

içtihatlarında (bkz. §§ 54-57)kabul edildiği üzere

haksız fiil sorumluluğunda hukuka aykırılığın gerçekleşmesi sadece zararın

doğmasını önlemek amacıyla belirli bir davranışı emreden bir hukuk kuralına

aykırılığın bulunmasına bağlı değildir. Başvurucuların yakınlarının

yaşamlarının korunmasına yönelik normların gerektirdiği güvenlik tedbirlerinin

üretici firma tarafından alınıp alınmadığının, bilirkişi raporlarında bu

doğrultuda yapılan teknik tespitlerin üretici firma açısından kusur oluşturup

oluşturmadığının da haksız fiil sorumluluğu açısından incelenmesi

gerekmektedir. Ancak Karapınar Asliye Hukuk Mahkemesinin kararında bu yönde bir

değerlendirme yapılmamış olduğu görülmektedir.

9. Esasen somut olayda temel mesele sonuca etkili bir iddianın

mahkeme kararında yeteri kadar karşılanıp karşılanmadığıdır. Başvuruya konu

yargılamada karara esas alınan İTÜ raporunda darbenin şiddeti nedeniyle yakıt

deposunun deforme olması ve yakıtın dışarı taşmasının bir anlamda kaçınılmaz

olduğu ifade edilirken, Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) raporunda yakıtın

yolcu kabinine geçmesini engelleyecek makul tedbirlerin alınmadığı tespiti yer

almaktadır. Bilirkişi raporları arasındaki muhtemel çelişkileri gidermek, hükme

esas almadığı bilirkişi raporunu hangi nedenlerle dikkate almadığını açıklamak

mahkemelerin görevidir.

10. Mahkeme, ODTÜ raporunu “B.K.'nun 53 md.'si gereğince hukuk

hakiminin kusur durumunu araştırırken, ceza hukukunun sorumluluğa ilişkin

kuralları ile bağlı olmadığı, kaldı ki ortada kesinleşmiş bir ceza dosyasının

bulunmadığı, söz konusu ceza dosyasının 4616 sayılı yasa kapsamında kaldığı”

gerekçesiyle hükme esas almamıştır.

11. Hukuk ve ceza davalarının konuları, tarafları ve amaçları

farklı olduğundan, ceza mahkemesi kararları, hukuk davaları için kural olarak

kesin hüküm oluşturmaz. Haksız fiil nedeniyle açılan tazminat davalarını çözmek

bütünüyle hukuk hâkiminin görevi içindedir (H.Ş., B. No: 2013/7123,6/2/2014, §

62). Ancak bu durum ceza yargılaması sırasında elde edilen delillerin ve

bilirkişi raporlarının hukuk hâkimi tarafından değerlendirilmesine engel

değildir. Nitekim Mahkememiz kararının “İlgili Hukuk” kısmında aktarıldığı

üzere (§ 58), Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 11/6/2012 tarihli ve E. 2011/8929,

K.2012/10095 sayılı kararında ceza mahkemesince belirlenen maddi olguların

hukuk yargıcını bağladığı, davayı etkileyecek nitelikte olan bu tür olguların

diğer delillerle birlikte değerlendirilerek bir sonuca ulaşılması gerektiği

vurgulanmıştır.

12. Somut olayda başvurucular, kusur ve hukuki sorumluluk

konusunda ceza davasındaki karardan ziyade, o yargılama sürecinde alınan ve

kazaya karışan otobüs hakkında çok yönlü teknik değerlendirmeler içeren ODTÜ

raporuna dayanmışlardır. Bu bağlamda başvurucuların temel iddiaları kovuşturma aşamasında

alınan bir bilirkişi raporuna dayanıyorsa, hukuk davasında hâkimin bu raporu

neden dikkate almadığını kararında açıklaması gerekir. Karar gerekçesinde bu

açıklamaların yer almadığı anlaşılmaktadır. Kararda başvurucuların olaya

ilişkin ODTÜ raporuna dayanarak ileri sürdükleri, üretici firmanın özellikle

kaza anında yakıtın yolcu kabinine geçmesini engelleyecek gerekli tedbirleri

almadığı yönündeki iddiaları tam olarak karşılanmış değildir.

13. Benzer şekilde kararda Mahkemenin bizzat talep ettiği hukuki

bilirkişi raporunda başvurucuların iddialarını destekleyen argümanlara neden

itibar edilmediği de açıklanmamıştır. Mahkeme, ODTÜ raporu konusunda yaptığı

gibi, burada da hukuki bilirkişi raporunun kendisi açısından bağlayıcı

olmadığını ifade etmekle yetinmiştir.

14. Kuşkusuz bilirkişi raporu ve benzeri delillerin kabul

edilebilirliği ve değerlendirilmesi hususları derece mahkemelerinin yetkisi

dâhilindedir. Mahkemeler, yargılama kapsamında alınan bilirkişi raporunun hükme

esas alınması taleplerini elbette reddedebilirler. Ancak bu yapılırken

tarafların haklarını koruma amacına yönelik yeterli güvenceleri içeren bir usul

çerçevesinde hareket edilmelidir (Ahmet

Gökhan Rahtuvan, B. No: 2014/4991,

20/6/2014, §§ 59-60). Bu bağlamda Mahkemenin resen talep ettiği ve içerik

itibarıyla başvurucuların iddialarını destekleyen bilirkişi raporunun hükme

ulaşılırken dikkate alınması yönündeki taleplerin neden kabul görmediğine dair

açıklamanın kararda yer almadığı anlaşılmaktadır.

15. Başvurucuların bilirkişi raporlarına dayanarak ileri

sürdükleri üretici firmanın hukuki sorumluluğuna dair iddiaları temyiz

merciince de karşılanmamış ve verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğunun

ifade edilmesiyle yetinilmiştir.

16. Sonuç olarak, Karapınar Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı bir

bütün olarak değerlendirildiğinde, haksız fiil sorumluluğunun kapsamının

belirlenmesi ve bilirkişi raporlarının dikkate alınması şeklinde başvurucuların

usul ve esasa dair bazı iddialarının cevapsız bırakıldığı, bu kapsamda 49

kişinin hayatını kaybettiği kazada özellikle otobüs üretiminden kaynaklandığı

ileri sürülen sorumluluk konusunda elde edilen tüm bulguların kapsamlı, nesnel

ve tarafsız bir analizinin yapılmadığı görülmektedir. Bu durumda hukuk

davasının olayın gerçekleşme şeklini aydınlatma ve hukuki sorumluluk açısından

sorumlu tüm kişilerin belirlenmesine imkân sağlayacak şekilde işlediğini

söylemek güçtür.

17. Bireysel başvuruya konu hukuk davasının, (a) hukuki

sorumluluğun uyuşmazlık konusu tüm yönlerini yeterli bir şekilde ortaya çıkarma

yükümlülüğünün tam olarak yerine getirilmemiş olması ve (b) çoğunluk görüşünde

de belirtildiği gibi yeterince hızlı ve özenli olmaması nedeniyle etkili bir

şekilde yürütülmediği anlaşılmaktadır.

18. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence

altına alınan yaşam hakkının gerektirdiği usul yükümlülüğünün ihlal edildiği

sonucuna ulaşılmıştır.

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Burhan ÜSTÜN

Başkanvekili

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Serruh KALELİ

Recep

KÖMÜRCÜ

Alparslan

ALTAN

Nuri

NECİPOĞLU

Hicabi DURSUN

Celal Mümtaz

AKINCI

Erdal TERCAN

Muammer

TOPAL

M. Emin KUZ

Hasan Tahsin

GÖKCAN

Kadir ÖZKAYA

Rıdvan GÜLEÇ

Raportör

:

Cüneyt

DURMAZ

Başvurucular

:

1. Fatma

ŞİMŞEK

2. Sebahat

DÖRTERLER

3. Kevser

GÜNGÖR

4. Yavuz

DÖRTERLER

5. Tahsin

EKER

6. Yasemin

ERKAN

7. Menekşe

EKER

8. Ali Osman

EKER

9. Ahmet

ŞİMŞEK

Vekili

:

Av. Erdoğan

IŞIK

Başkan

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

Engin YILDIRIM

FARKLI GEREKÇE

Başvurucuların başvurularında, açtıkları ve makul süreyi aşarak

neticelenen tazminat davasında, trafik kazasında üretici firmanın

sorumluluğunun bilirkişi raporlarına rağmen yeterince değerlendirilmediği ve

yaşamı koruma ve etkili soruşturma yürütülmediğini iddia ettikleri

görülmektedir.

Mahkememiz yaptığı değerlendirmesinde,

Yaşamı koruma yükümlülüğü yönünden sorumlu olduklarını

düşündükleri kamu görevlisi ya da diğer kişilerin cezai sorumluluğunu

belirlemedeki etkili ceza davasının Mahkememizce inceleme yetki başlangıç

tarihinden önce kesinleşmiş olması,

Yaşam hakkına ilişkin ihlalin giderilmesinde, idareye karşı dava

açma hakkının bulunduğuna, somut olayın gerçekleşme koşullarının aydınlatılması

ve sorumluluklarının belirlenmesi için herhangi yargısal yola başvurmamış

olmaları nedeniyle iddialarının bu kısmı için başvurunun kabul edilemez

olduğuna karar vermiştir.

Etkili bir yargılama süreci yürütülmediğine ilişkin iddiası

yönünden de;

Yaşanan her doğal olmayan ölüm olayı sonrasında devlet, yaşamı

koruma yükümlülüğünü ihlal etmese de, gerçekleşen

olayın sebep ve sorumluluklarını belirleme için etkili bir soruşturma yapmak

zorunda olduğundan, başvuruyu iddialar yönünden kabul edilebilir bulmuştur.

Esas yönünden yapılan incelemede;

Önce, ölüm olayının sorumlularının belirlenmesi, gerektiğinde

cezalandırmak için bağımsız etkili bir soruşturma yapma, bunun için etkili bir

yargısal sistemin varlığı, uygun giderim sağlayacak etkili bir takip yolu,

resen harekete geçme, araştırma, delil toplama ve soruşturmanın aradığı tüm

gerekleri karşılama, tarafça açılmış bir davadaki iddiaları özenle ve

ivedilikle inceleme, bunu objektif delil, bilirkişi raporu, olgu analizine

dayandırma, soruşturma sonuçlarını kamu denetimine açma ve ölen yakınlarının

sürece katılımlarını sağlama şeklindeki temel ilkeleri belirlemiştir.

Somut olay uygulamasına gelindiğinde; başvurucuların taraf

sorumluluklarını ortaya koyduğu, üretici firmanın da haksız fiilden sorumlu

olması gerektiğinin belirtildiği ve aynı yönde bilirkişi raporlarının alınmış

olduğu iddiaları karşısında Mahkememiz, ölüm olayında gerçekleşmiş olguların ve

yargılama sonunda alınan kararın, olayı aydınlatmada, tüm yönleri ile

sorumluları belirlemede etkili olup olmadıklarının değerlendirilmesi gerekir demiş

ise de;

Derece mahkemelerinin taraflarca ileri sürülen delillerin kabul

ve takdirinde geniş bir takdir yetkisine sahip olduğunu, hangi delilin kabulü

ve karar verilmesi gerektiğinin Anayasa Mahkemesinin görevi olmadığını ifade

ettikten sonra mahkeme kararına esas alınan bir raporda otobüs üretici

firmasının kusursuz olup sorumlu tutulamayacağı kanaatinin var olduğunu, olayda

firmaya kusur atfeden ODTÜ raporunun ortada kesinleşmiş bir ceza dosyası

olmadığından ve hukuk hakiminin ceza hukuku sorumluluğuna ilişkin kuralarla

bağlı olmadığı nedenleri ile kabul görmediğinin karara gerekçe yapıldığının

tespitini yapmıştır.

Bu tespitten sonrada, davanın toplamda 11 ila 15 yıllık

sürelerde gerçekleşmesini, makul özen ve hız içinde kabul etmeyerek, sürece

bağlı bir şekilde hızlı ve etkili bir soruşturma yapılmadığı gerekçesi ile

Anayasanın 17. maddesine bağlı bir ihlal kararı vermiş ise de,

ihlal sonucuna katılınmış ama gerekçesine katılınmamıştır.

Başvurucuların, yargılama sürecinin uzunluğunu, diğer sorumlularının

yanında bilirkişi raporu ile de belirlenen üretici firma sorumluluğuna

hükmedilmemesi ve bu konudaki temyizde ileri sürdükleri iddiaların

karşılanmamış olmasını ihlal nedenleri sayarak başvurdukları anlaşılmaktadır.

Konu yaşam hakkı ve buna bağlı etkili bir soruşturma yapılmadığı

olduğunda, görece Mahkememizin iddiaların kanıtlandığını belirleyebilmesi için,

nesnel anlamda dosya kapsamını, iddiaların niteliğini değerlendirecek, hakkı

koruyan normatif güvencelerin, soruşturmanın etkililiği ve bağımsızlığına

yansımaları gözetilecektir.

Olayın oluşunda sebep olanların sorumluluklarının tespiti

değerlendirmeleri de bu kapsamda sonucu yönünden değil, uygun araç kullanma

yükümlülüğü kapsamında yapılacaktır.

Hukuk aleminde ihlale neden olan işlem veya eylem için

başvurulmuş tüm yargı yolları, hak kaybını makul ölçüde telafi edici nitelikte

olması yanında mutlaka uygulamasının da etkili olduğu belirlenmiş olmalıdır.

Mahkememiz benzeri yorumları kararında yazmış ise de, mahkemelerin geniş bir takdir hakkı kapsamında delil

değerlendirmesinde bulunacağı çerçeve cümlesi ile somut olayda mahkemenin

kullandığı takdir hakkına esas olan kabulü gerekçe göstermiş ve onunla yetinmiş

adeta soruşturmanın etkililiğinden anlaşılması gerekeni mahkemenin kabulde

sunduğu gerekçenin içine hapsetmiş, sadece yargılama sürecinin uzunluğunu

etkisizlik olarak göstermiştir. Aynı hukuki sonuçla kısa süreli bir yargılama

yapılmış olsaydı mahkememizce bu kabul gerekçesi ile bu başvuruda etkili

soruşturma yönünden ihlal kararı verilmeyeceği anlaşılmaktadır.

Hukuk davasının olayın gerçekleşme ve nedenlerinin açığa

kavuşmasını belirleme ve bağlı hukuki sorumlulukların hüküm altına alınması

yönünden buna imkan sağlayacak şekilde süre geldiğinin

belirlenmesi gerekir.

Başvuru konusu olayda değerlendirilecek husus, haksız fiil

sorumluluğu açısından dosyadaki bilgilerin neler olduğu ve mahkemenin de sübuta

hangi hususları tartışarak ulaştığı ve karara taşıdığı, etkililiği ve koruyucu

güvencelere cevap verip vermediği şeklinde olmalıdır..

Başvurucuların, otobüsün mevcut düzenlemelere uygun üretilmiş

bile olsa tehlike sorumluluğu nedeniyle, kazanın oluşunda öncelikli neden olan

yakıt tankının korunaklılığı yönünden yeterli

güvenlik tedbirlerinin alınmamış olması ve güvenli çıkış yeri yetersizliği

nedenlerinden oluşan iddialarına davalarında yer verdikleri görülmektedir. Buna

dayanak olarak da yüzlerce sayfayı bulan, otobüs tasarımının AİTM yönetmelik

standartlarını karşılasa da, teknik öngörüsüzlük ve

kusurlara atıfta bulunan ODTÜ’ye ait bilirkişi kurulu raporunu göstermişlerdir.

Başvurucuların ayrı ve açık bir yanıt verilmesini gerektiren

usul ve esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması, bir hak ihlaline

neden olabilecektir. (B.No:

2013/1213 P.26)

Dava konusu olay ve olguların mahkemece nasıl değerlendirildiği,

hükmün dayandığı hukuksal gerçeklik ortaya konup olayla illiyeti

değerlendirilmelidir.

Başvuru konusu olayda Mahkeme haksız fiil incelemesini kusura

dayalı yapmış ve İTÜ raporundaki otobüs imalatında alınan önlemlerin AİTM

yönetmeliğine uygunluğunun ifadesini yeterli görerek üretici firma yönünden

sorumluluk bulunmadığına hükmetmiştir.

Ancak, kabul edildiği üzere haksız fiil sorumluluğunda hukuka

aykırılığın gerçekleşmesi sadece zararın doğmasını önlemek amacıyla belirli bir

davranışı emreden bir hukuk kuralına aykırı davranışın bulunmasına bağlı

bulunmamakta olup (Somut olayda otobüsün üretiminin AİTM Yönetmeliği

standartlarına uygunluğuna karşılık gelmektedir.) başkalarının mal ve şahıs

varlıkları gibi mutlak haklarına zarar vermeyi yasaklayan normlar açısından bir

hukuka aykırılık olup olmadığının yani başvurucuların yakınlarının yaşamlarının

korunmasına yönelik normların gerektirdiği güvenlik tedbirlerinin üretici firma

tarafından alınıp alınmadığının, bu doğrultuda bilirkişi raporlarında bu konuda

yapılan teknik tespitlerin üretici firma açısından kusur oluşturup

oluşturmadığının da haksız fiil sorumluluğu açısından incelenmesi gerektiği

ancak Mahkeme kararında bu yönde bir değerlendirme yapılmamış olduğu

görülmektedir.

Ayrıca, başvurucuların bu kapsamdaki takipleri de temyiz

merciince de karşılanmamış ve kararın usul ve yasaya uygunluğu ifadesi ile

yetinilmiştir.

Gerekçeli kararlarda, hükme esas olan nedenlerin ortaya konması

yeterli görülse de , karar niteliğine göre

değişebileceği mahkememiz kabullerindendir.

Olayda hükme esas alınan İTÜ’nin

raporu, bakıldığında kusur araştırmasından ziyade, imalatın uygunluk,

yerindelik ve kaza halindeki kaçınılmazlığa değinen bir tespit raporudur. Ancak

49 kişinin bir anda yanarak vefatına sebep olan kaza ve olay hakkında 200

sayfayı aşan yüksek teknik bilgi ve değerlendirmeler içeren ekleri ile bin üç

yüz sayfayı bulan ODTÜ raporu ceza davası sürecinde alındığı vehukuk hakimini bağlamadığı gerekçesi ile göz ardı

edilmiştir.

Hukuka veya sözleşmeye aykırı bir fiil nedeniyle başkasına

verilmiş olan zararın tazmin edilmesi yükümlülüğünü ifade eden hukuki

sorumluluk, ceza hukuku alanında suç diye adlandırılan insan davranışına göre

daha geniş bir hukuka aykırı davranış grubunu kapsamaktadır. Bir eylemin suç teşkil

edebilmesi için ilgili kanunda açıkça tanımlanması gerekirken haksız fiil için

böyle bir sınırlamaya yer verilmemektedir. Ayrıca ceza hukuku alanında taksire

dayalı sorumluluğun istisnai nitelik taşımasına rağmen kasten veya taksirle

başkalarına verilen zararın hukuki sorumluluk kapsamında giderim imkânının daha

fazla olduğu, ceza hukuku alanında objektif sorumluluğa yer verilmezken hukuki

sorumluluk alanında objektif sorumluluk esasının da etkin şekilde uygulandığı

ve hukuki sorumluluk alanında aynı maddi vakıalar çerçevesinde daha düşük bir

ispat standardı kullanılarak kişisel sorumluluğun söz konusu olabildiği kabul

edilmektedir (Işıl Yaykır, B. No: 2013/2284,

15/4/2014, § 44).

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 11/6/2012 tarihli ve E. 2011/8929

K.2012/10095 sayılı kararı şöyledir:

“…Borçlar Yasası'nın 53. maddesi gereğince ceza mahkemesinin

kararı, hukuk yargıcı yönünden bağlayıcı değilse de ceza mahkemesince

belirlenecek maddi olgular hukuk yargıcı yönünden de bağlayıcıdır. Dava konusu

olayın özelliği nedeniyle ceza yargılaması sonucu belirlenecek maddi olgular

davayı etkileyecek nitelikte bulunduğundan ceza yargılamasının sonucu

beklenmeli ve ondan sonra tüm kanıtlar birlikte değerlendirilerek varılacak

sonuca uygun bir karar verilmelidir.

Yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilmeyerek, eksik inceleme

ile yazılı biçimde karar verilmiş olması, usul ve yasaya uygun düşmediğinden

kararın bozulması gerekmiştir. “

Yukarıda yer verilen Yargıtay kararındada

değinildiği üzere hukuk ve ceza davalarının konuları, tarafları ve amaçları

farklı olduğundan 6098 sayılı Kanun’un 53. maddesi gereğince ceza mahkemesinin

kararı, hukuk yargıcı yönünden bağlayıcı değilse de ceza mahkemesince

belirlenecek maddi olguların hukuk yargıcı tarafından da dikkate alınması, dava

konusu olayın özelliği nedeniyle ceza yargılaması sonucu belirlenecek maddi

olguların davayı etkileyecek nitelikte bulunduğu söylenebilecektir (H.Ş., B.

No: 2013/7123,6/2/2014, § 62).

Elbette ki ceza davasının hukuk hâkimini mutlak bağlayıcılığı

söz konusu değildir. Ancak bu kabul, anılan kovuşturma sürecinde elde edilen

delilin veya bilirkişi raporunun dikkate alınmasına engel olmadığı gibi o

rapora dayanılarak ileri sürülen iddiaların da mahkemece ve taraflarca

karşılanması, niçin itibar edilmediğinin de ileri sürülen argümanın tamamına

karşılık gelecek şekilde ifade edilmesi gerektiği söylenebilecektir.

Diğer yandan Mahkemenin talep ettiği hukuki bilirkişi raporunda

da haksız fiile ilişkin sorumluluk hâlleri ifade edilmiş ve temel olarak söz

konusu rapora dayalı olarak davanın taraflarınca da bu duruma ilişkin

karşılıklı iddiaların ileri sürülmüş olduğu görülmektedir. Ancak Mahkeme,

kendisinin görüşü ile bağlı olmadığını ifade ettiği hukuk bilirkişisinin ortaya

koyduğu argümanlara neden itibar etmediğini açıklamamış veya somut davada

bilirkişinin ortaya koyduğu, kendisinin de karşılaması gerektiği argüman

dışında başka bir sonuca ulaşma gerekçesini yeterince açıklamamıştır.

Başvurucular bu iddialarını temyiz dilekçelerinde de ileri sürmüştür. Bu

iddiaları temyiz merciince ayrıca karşılanmamış, sadece verilen kararın usul ve

yasaya uygun olduğu ifade edilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin görevi herhangi bir davada bilirkişi raporu

veya uzman mütalaasının gerekli olup olmadığına karar vermek değildir.

Bilirkişi raporu ve benzeri delillerin kabul edilebilirliği ve

değerlendirilmesi hususları derece mahkemelerinin yetkisi dâhilindedir. Buna

karşın Anayasa Mahkemesi, başvurucu tarafından yargılama kapsamında alınan

bilirkişi raporunun bir hükme ulaşılırken dikkate alınması talebinin reddi

kararının da tarafların haklarını koruma amacına yönelik yeterli güvenceleri

içeren bir usul çerçevesinde verilip verilmediğini incelemesi gerekmektedir

(Ahmet Gökhan Rahtuvan, B. No: 2014/4991, 20/6/2014,

§§ 59-60). Kaldı ki başvuru konusu davada bilirkişi raporu, tarafların

Mahkemeye sunduğu bir rapor olmayıp Mahkemece resen talep edilen bir rapordur.

Bu bölümde somut olaya ilişkin yer verilen değerlendirmeler bir

bütün olarak ele alındığında, başvurucuların ayrı ve açık bir yanıt verilmesini

gerektiren, haksız fiil sorumluluğunun kapsamının belirlenmesi ve bilirkişi

raporlarının dikkate alınması gibi usul ve esasa dair bazı iddialarının

cevapsız bırakılmış olduğu yargılama sonucunda alınan kararın, davaya konu olay

ve olguların Mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi

sorumluluk nedenine ve hukuksal düzenlemeye dayandırıldığını tartışmasız bir

şekilde ortaya koyacak, olay ve olgular ile hüküm arasındaki bağlantıyı

gösterecek nitelikte olmadığı bu kapsamda davada haksız fiil sorumluluğu

açısından bir sonuca ulaşılırken yaşanan ölümlerde özellikle otobüs üretiminden

kaynaklandığı ileri sürülen sorumluluk konusunda elde edilen tüm bulguların

kapsamlı, nesnel ve tarafsız bir analizinin yapılmış olduğundan söz

edilemeyeceği dolayısıyla da yargılama makamlarının ölüm olayını aydınlatma ve

sorumluların tespiti adına bu konuda ileri sürülen delilleri gerektiği gibi

değerlendirmiş oldukları ve bütün bunlara bağlı olarak da yaşam hakkı

kapsamında başvurucuların tercih ettikleri hukuk davası yolunun etkili ve

yeterli olduğu söylenemeyecektir. Başka bir ifadeyle hukuk davasının olayın

gerçekleşme şeklini aydınlatma ve hukuki sorumluluk açısından sorumlu kişilerin

belirlenmesine imkân sağlayacak şekilde işlemediği sonucuna ulaşılmıştır.

Anılan nedenler ile Mahkememizin verdiği ihlal kararına,

yargılamanın uzunluğu esası iledeğil, hukuk davasında

olayın gerçekleşme şeklini aydınlatma ve hukuki sorumluluğun uyuşmazlık konusu

tüm yönlerini yeterli bir şekilde ortaya çıkarma yükümlülüğünün tam olarak

yerine getirilmediği, dava süresinin uzunluğu da eklendiğinde hukuk davasının

fiilen etkili bir şekilde yürütüldüğünden ve buna bağlı olarak pozitif

yükümlülüğün usul boyutunun yerine getirildiğinden söz edilemeyeceği

gerekçeleri ile katılınmamıştır.

Üye

Recep KÖMÜRCÜ

Üye

Muammer TOPAL

FARKLI GEREKÇE

Uyuşmazlık; 49 yolcunun yanarak ölümüyle sonuçlanan tır ve

otobüsün çarpışması biçiminde gerçekleşen trafik kazasında, otobüs üreticisinin

yakıt tankının konumu ve güvenliğiyle ilgili olarak üretim kusurunun ve

dolayısıyla sorumluluğunun bulunup bulunmadığı ile ilgilidir.

Başvurucular, üretici hakkındaki tazminat davasının yetersiz İTÜ

raporuna dayanılarak reddedildiğini ve bu rapora itiraz etmelerine ve ceza

dosyasında alınan ODTÜ öğretim üyelerince verilen 1998 tarihli raporda; otobüs

üretiminin Yönetmeliğe uygun bulunmasına karşın, yakıt tankının yerleştirildiği

yer itibarıyla güçlü bir koruma kafesine alınmamış olmasının, çarpışma

sırasında sıkışan yakıtın otobüs içerisine hızla yayılarak alev almasına ve

ölümlerin artmasına neden olduğuna dair tespitin yer aldığının ve yine Selçuk

Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Şahin Akıncı tarafından 2009 yılında

verilen kusur raporunda da aynı tespite dayalı biçimde üreticiye kusur

atfedilmiş olmasına rağmen, yerel mahkeme gerekçesinde bu raporların hangi

nedenlerle kabul edilmediği açıklanmaksızın, davalarının üretici firma yönünden

reddedildiğinden bahisle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği ileri

sürülmüştür. Başvurucuların yaşam hakkı kapsamındaki bu iddiaları temelde

Anayasanın 36. maddesinde (AİHS m.6) düzenlenen adil yargılanma hakkının usuli güvencesini oluşturan gerekçeli karar hakkının

ihlaline ilişkindir. Malum olduğu üzere bu tür bir olayda yargılamaya ilişkin usuli güvencelerin ihlal edilmesi, yaşam hakkının usuli yükümlülüğünün ihlal edilmesi sonucuna yol

açabilmektedir.

Anayasanın 141/3. maddesi uyarınca, “bütün mahkemelerin her

türlü kararları gerekçeli olarak yazılır”. Esasında bu zorunluluk adil

yargılanma hakkının da gereklerindendir. Zira, öncelikle tarafları ve sonra

(hukuki güven duygusunu pekiştirmesi bakımından) kamuoyunu tatmin etmesi

gereken bir mahkeme kararında ulaşılan sonucun temel ve dayanakları ancak

gerekçeden anlaşılabilir. Ayrıca tarafların kanun yoluna veya diğer bir hukuki

çareye başvurma değerlendirmesini yapabilmeleri de gerekçenin varlığı ile

mümkün olur. Bu bakımdan gerekçeli karar hakkı, adil yargılanma hakkının

mütemmim cüzü niteliğindedir.

Bilindiği gibi adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin

başvurularda bir kanunun yorumunun yanlış yapıldığının veya sonucun adil

olmadığının iddia edilmesi durumunda, açık ve bariz bir takdir hatasının

bulunması hariç, AİHM ve Anayasa Mahkemesi derece mahkemelerinin yorumu ve

ulaştığı sonucun adil olmadığı iddialarıyla ilgilenmemektedir. Benzer biçimde,

delillerin yeterince iyi incelenmediği veya yanlış yorumlandığı biçimindeki

başvurular da ‘kanunyolu başvurusu’ vasfında

görülerek, açıkça dayanaktan yoksunluk nedeniyle kabul edilemez görülmektedir.

Ancak, yargılama süreciyle ilgili olarak adil yargılanma hakkının usule ilişkin

güvencelerini oluşturan; bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkına,

mahkemeye erişim hakkına, duruşmaya katılma hakkına, silahların eşitliği ve

çelişmeli yargılanma hakkına, aleni yargılanma hakkına, ve gerekçeli karar

hakkına (vb.) yönelik başvuruların incelenmesi, gerek AİHM ve gerekse Anayasa

Mahkemesi nezdindeki bireysel başvuruların kapsamı içerisindedir (bkz; Sebahat Tuncel kararı, B. no

2014/1440, prg. 54, 55). Hatta adil yargılanma

hakkına ilişkin bireysel başvurunun amacı tam da bu tür hakların incelenmesine

yöneliktir.

Bir mahkeme kararının gerekçeli olduğundan söz edilebilmesi

için; davacının iddiaları ile davalının savunmalarının esaslı noktalarının

deliller çerçevesinde tartışılarak, maddi vaka ve hukuki sorunun mantıksal

bütünlük içerisinde açıklığa kavuşturulmuş olması gerekir. Gerekçede yapılan tartışmalar

ve iddialara verilen cevaplar akla ve mantığa uygun bulunmalı ve bilimsel

verilere aykırı düşmemelidir. Tarafların her türlü iddialarına gerekçede yer ve

cevap verilmesi zorunlu bulunmamakla birlikte, vakanın tespitini veya hukuki

nitelemeyi doğrudan etkileyebilecek evsaftaki bir iddianın tartışmasız

bırakılması, gerekçeli karar hakkının ihlali anlamına gelebilmektedir (Bkz. Ruiz Torjia/İspanya kararı,

9.12.1994, prg. 29,30; Sibel İnceoğlu,

İHAM Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı, İstanbul 2002, s. 312; aynı yönde AİHM

Hiro Balani/İspanya

kararı,9.12.1994, prg.28; Sibel İnceoğlu (Editör),

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Anayasa, 1.B. 2013, s. 252).

Nitekim uygulamada bilirkişi raporları arasındaki çelişki

giderilmeden veya davanın bir tarafının rapora yönelik makul bir iddiası

araştırılıp tartışılmadan karar verilmesi Yargıtay tarafından bozma nedeni

olarak kabul edilmektedir. Örneğin Yargıtay 11.HD’nin 6.11.2006 tarihli ve

10552/11260 sayılı kararında yapımcının sorumluluğu incelenirken; “… araç

üzerinde yaptırılan delil tespit dosyasına sunulan bilirkişi raporunda araçtaki

enjeksiyon pompasının bir imalat hatası sonucu yangına neden olduğu

belirlenmiş, dosya üzerinde inceleme yapan bilirkişi kurulu ise raporunda,

yangının bir imalat hatası sonucu çıkmadığı, yangının montaj veya bakım

hatasından kaynaklandığı tespit edilmiş, mahkemece davacı vekilinin son rapora

ayrıntılı, esaslı, sonuca etkili itirazları da karşılanmadan, her iki rapor

arasındaki çelişki dahi giderilmeden bilirkişi kurulu raporu benimsenip hükme

dayanak yapılmıştır. Bu durumda mahkemece, başka bir bilirkişi kurulundan, her

iki raporu değerlendiren, tartışan, çelişkiyi giderici ve denetime elverişli,

davacı vekilinin itirazlarını da karşılayan yeni bir rapor alınması, sonucuna göre

karar verilmesi gerekir.” denilmiştir.

Gerekçeli karar hakkı bakımından bu başvurudaki konu, üretim

kusurunun var olduğunu ileri süren bilirkişi raporunun hükme esas alınmama

nedenlerinin gerekçede yer almadığı iddiasıdır. Hükme temel alınan diğer rapor

içeriği ve mahkemenin ulaştığı sonucun mantığı açısından, kusur kavramı ile

gerekçe arasındaki ilişkiye de değinilmesi gerekecektir.

Sorumluluk hukuku yönünden üretim/yapım kusurunun bulunup

bulunmaması, üretilen mamulün kullanıldığı yer ve kullanılışı sırasında

verebileceği zarar olasılıkları değerlendirilerek belirlenebilir. Üretim kusuru

özel hukukta ‘ihmal/taksir’ olarak adlandırılır. İhmal, istenmediği halde

hukuka aykırı ve zarar verici bir sonuca özensizlik nedeniyle yol açılmasıdır.

Kusura dayalı sorumlulukla ilgili genel norm olan Türk Borçlar

Kanununun 49. maddesi (olay tarihi yönünden 818 sayılı BK m.41),

başkalarının zarar görmemesi için kişilere özen yükümlülüğü getirmektedir.

Herkes, fiilinin neden olabileceği zararları öngörme ve başkasının zarar

görmemesi için gereken tedbirleri alma yükümlülüğü altındadır. Bu yükümlülüğe

uyulmaması, sorumluluğa neden olur. Ancak hukuk (kusursuz sorumlulukla ilgili

istisnalar haricinde) objektif olarak öngörülemeyen bir neticeden dolayı

kişileri sorumlu tutmaz. Öngörülebilir bir neticenin özensizlik nedeniyle

öngörülemeden meydana getirilmesi kusur/taksir olarak kabul edilir. Bu noktada

kişilere yüklenen özenin derecesi de önem taşımaktadır.

Kusur teorisi bakımından gösterilecek özenin ölçü ve derecesi, yürütülen

iş, faaliyet veya teşebbüsün arzettiği tehlikeye göre

belirlenir. Nitelik ve uzmanlık gerektiren meslek mensuplarının göstereceği

özenin derecesi artacağı gibi, tehlike içeren iş ve faaliyetlerde daha yüksek

özen gösterilmesi gerekmekte ve zararın doğmaması için alınacak tedbirlerin

kapsamı da genişlemektedir (bkz; Fikret Eren, Borçlar

Hukuku Genel Hükümler, 15.B. Ankara 2013, s. 578).

İşlevi sırasında insanlara zarar verme ihtimali bulunan çeşitli

araç ve gereçler ile iş makinaları veya ulaşım araçlarının üretilmesinde

üretimle ilgili normlara uyulmaması başlıbaşına bir

üretim kusuru teşkil etmektedir. Ancak, (tehlike sorumluluğuyla ilgili

istisnalar dışta tutulsa dahi) başkalarının zarar görmemesi ve ürünün kalitesi

bakımından asgari standartları belirten üretim normlarına uygunluk, üreticinin

hiçbir şekilde sorumlu tutulamayacağı anlamına gelmemektedir. Ulaşım

araçlarıyla ilgili olarak öngörülebilen kaza türleri açısından üreticinin,

yolcunun zarar görmemesi için öngörülebilen tüm önlemleri alması gerekmektedir.

Bu bakımdan incelenen uyuşmazlıkta üretim kusurunun bulunduğunun söylenebilmesi

için, bilimsel olarak mevcut üretim şeklinin benzer kazalarda kişilerin

göreceği zararın artmasına neden olabileceğinin öngörülüp öngörülemeyeceğinin

ortaya konulabilmesi gerekir. Aksi takdirde, objektif olarak öngörülemeyen bir

netice dolayısıyla üretim kusuru bulunduğu ileri sürülemez. Bu bakımdan, olayda

tedbir alınması gereken öngörülebilir bir üretim kusurunun var olup olmadığının

incelenmesi, uyuşmazlığın sonucuyla doğrudan ilgilidir.

Başvuruya konu uyuşmazlıkta, ceza yargılaması sırasında ODTÜ

öğretim üyesi üç bilirkişinin yaptığı teknik inceleme ve analizler sonucunda,

bu tür çarpışmalar dolayısıyla yakıt tankının muhafazasıyla ilgili olarak ileri

sürülen güvenlik eksikliğinin öngörülebilir ve kazanın yolcular üzerindeki

etkisinin belirli bir oranda önlenebilir olduğu kanaati bilimsel bir görüş

olarak ortaya konulmuştur. Elbette ceza davasında maddi olay (HAGB kararı

verilmesi nedeniyle) kesinleşmediği gibi, bu olayda delil değerlendirme aracı

niteliğindeki bilirkişi görüşlerinin hakimi bağladığı

söylenemez. Ancak gerekçeli karar hakkı yönünden hukuk ya da ceza hakiminin,

ulaşılacak netice (ayıplı üretimin varlığı ya da kusur ve sorumluluk kanısı)

üzerinde doğrudan tesiri olan bu tür bir bilimsel görüşü hangi gerekçeyle kabul

etmediğini açıklama yükümlülüğü bulunmaktadır. Nitekim bilirkişilerce ileri

sürülen bu görüş artık davacıların dayandığı temel bir iddia halini almıştır.

Dolayısıyla bu iddianın uyuşmazlığın temeliyle ilgisinin bulunmadığı veya

bilimsel bir temelinin olmadığı söylenemez. Mahkeme ise bu konudaki iddiaları;

anılan bilirkişi raporunun ceza mahkemesi kararının kesinleşmemesi nedeniyle

bağlayıcı olmadığından, yine hukukçu bilirkişinin teknik konuda görüşünün esas

alınamayacağından bahisle ve kendisi tarafından alınan İTÜ raporunun, yakıt

tankı çevresindeki kırılgan malzemenin özelliğinin ve otobüs zeminindeki

halının yanmaz nitelikte oluşunu gözeterek yeterli incelemeyi içerdiği

argümanıyla cevaplandırmıştır. Ancak bu cevaplandırma içinde, ODTÜ raporunda

ileri sürülen; bu tür kazalarda aşırı baskı altında kalacak olan yakıt tankının

ve otobüs zemininin yırtılarak yakıtın hızla alev alacak biçimde otobüs

içerisine yayılmasının öngörülerek bu ihtimale karşı güçlendirilmiş bir

muhafaza kullanılması gerektiği yolundaki görüşün hangi sebeple akla, mantığa

veya bilimsel gerçeklere veya dosya içeriğine uygun bulunmadığı için kabul

edilmediği yada yeni bir bilirkişi raporunun alınmasına gerek bulunmadığı

hususları yer almamıştır. Esasında üreticiye yönelik dava açısından

uyuşmazlığın temeli de bu sorunun cevaplandırılmasıyla ilgili olup, bu yönüyle

gerekçenin yeterli olduğu söylenemez.

Açıklanan nedenlerle, mahkemece neticeyi doğrudan ilgilendiren

husus açıkça tartışılıp bir cevap verilmeden karara varılması sebebiyle,

başvurucuların gerekçeli karar haklarının da ihlal edildiği görüşünde

olduğumdan, heyet çoğunluğunun netice olarak yaşam hakkının usul boyutunun

ihlal edildiğine ilişkin görüş ve kararına açıkladığım ilave gerekçelerle

iştirak etmekteyim.

Üye

Serruh KALELİ

Üye

Hasan Tahsin GÖKCAN

Atıf: Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, B. No: 2013/7002, T. 11.05.2016, www.arakarar.com/karar/anayasa-mahkemesi-genel-kurul-2013-7002-basvuru-11-05-2016-37140ca91a20