Yargıtay · 7. Hukuk Dairesi

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi 2025/4775 E. 2026/2770 K.

Mahkeme
Yargıtay
Daire
7. Hukuk Dairesi
Esas No
2025/4775
Karar No
2026/2770
Karar Tarihi

MAHKEMESİ : Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi SAYISI : 2023/959 E., 2025/953 K. İLK DERECE MAHKEMESİ : Silifke 3. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/113 E., 2023/60 K.

Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkili ile diğer kardeşleri tarafından birlikte satın alınan ... ilçesi, ... Köyü, ... mevkiinde bulunan 1044 parsel sayılı taşınmazın, tarla niteliğinde olması nedeniyle 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanun'u gereğince sadece davalı ... adına tescil edildiğini, sonrasında taşınmaz üzerinde yapılan imar ve cins değişikliği işlemleriyle ortaklardan ...’e 1/3 hissenin devredildiğini, aralarındaki yazılı “taksim sözleşmesi” gereği taşınmazda her birinin eşit hakkı bulunduğunu, ancak davalı ...’in müvekkiline hisse devrini gerçekleştirmediğini ileri sürerek; dava konusu taşınmazın 1/3 hissenin müvekkili adına tesciline, mümkün olmaması hâlinde taşınmazın bedeli ile iyileştirme ve muhdesat bedelinin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; dava konusu taşınmazın müvekkili tarafından 1997 yılında satın alındığını, tüm bedel ve imar ihya masraflarının müvekkili tarafından karşılandığını, davacının tapu devri ve ortaklık iddiasına dayanak gösterdiği 23.08.2012 tarihli belgenin inançlı işlem belgesi niteliğinde olmadığını, davacının 1/3 pay bedeli ödemesi hâlinde devir yapılması hususunda taraflar anlaştığı için sözleşme yapıldığını, ancak davacı tarafça ödeme yapılmadığını, dava dışı ... 1/3 pay bedelini ödediği için 1/3 payın ...’a devredildiğini, davacının taşınmazı hiç kullanmadığını ve herhangi bir bedel veya masraf ödemediğini ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararında özetle; her ne kadar davacı tanıkları, davacı ...’in kendisine ait olduğunu iddia ettiği kısımda hasat ve bakım yaptığını beyan etmiş iseler de, davacının taşınmaz üzerindeki hissesine ilişkin bedelin ödendiğine dair dosya kapsamında herhangi bir yazılı delil veya tanık beyanı bulunmadığı, taraflar arasında düzenlenen 23.08.2012 tarihli adi yazılı belgenin inanç sözleşmesinin geçerliliği için aranan şekil şartlarını taşımadığı, taraflar arasında imzalanmış adi yazılı bir sözleşmeden ibaret olduğu, sonuç olarak davacının inanç sözleşmesine dayalı iddiasının kanunen ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacının dayandığı 13.08.2012 tarihli “Taksim Sözleşmesi” başlıklı adi yazılı belgeye göre, ... ilçesi, ... Köyü, ... mevkiinde bulunan 1044 parsel sayılı ve 42.941,37 m² yüzölçümlü limon bahçesi tapuda ... adına kayıtlı olmakla birlikte, fiilen ..., ... ve ... tarafından üç kişi adına satın alındığı, ancak kanuni engel nedeniyle tescilin sadece ... adına gerçekleştirildiği, bu nedenle taraflar arasında taşınmazın kendi aralarında fiilen taksimine karar verildiği, sözleşmede taşınmazın güney kısmının 13 sıra ve 694 adet limon ağacı ile ...’e, orta kısmının 15 sıra ve 694 adet limon ağacı ile ...’e, kuzey kısmının ise 20 sıra ve 694 adet limon ağacı ile ...’e tahsis edildiği, tarafların imzasını taşıyan yazılı belge ile bu paylaşımın kararlaştırıldığı, taraflar arasındaki bu sözleşme başlığında her ne kadar "Taksim Sözleşmesi" ibareleri yer almakta ise de inanç sözleşmesi unsurlarını taşıdığı, belgede, dava konusu taşınmazın yasal engel nedeniyle davalı adına tescil edildiği, gerçekte ise taşınmazın üç ortak adına alındığı ve taraflar arasında fiili taksim yapıldığının açıkça düzenlendiği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf itirazlarının kabulüne, hükmün kaldırılmasına, yeni hüküm kurularak davanın kabulüne karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde; 1. Davacı tarafından davalıya devredilmiş bir hak bulunmadığını, dolayısıyla taraflar arasında düzenlenen belgenin inanç belgesi olarak değerlendirilmesinin hatalı olduğunu, 2. Davacının taşınmazın 1/3 kısmını alacak durumunun hiçbir zaman olmadığını, davacının bedel ödediği hususunu ispat edemediğini, taşınmaza ilişkin tüm ödemelerin davalı tarafından yapıldığını, ancak Mahkemece davalının kendisine bedel ödenmediği yönündeki savunmasına itibar edilmediğini, 3. Dava konusu taşınmazın 42.941,37 metre olduğunu, 2011 yılında cins değişikliği yapılarak limon bahçesi vasfı ile tescil edildiğini, bu tarih itibariyle taşınmazın bölünebileceğini, sözleşmenin ise 2012 yılında yapıldığını, bu hususun taşınmazın bölünemediği iddiası ve davacının başından beri taşınmazda hisse sahibi olduğu iddiasını çürüttüğünü, 4. Taşınmazın 1996 yılında alındığını, davanın yaklaşık 26 yıl sonra açıldığını, davacının kötüniyetli olduğunu, dava makul sürede açılmadığından zamanaşımı süresinin geçtiğini, ancak Mahkemece kötüniyet ve zamanaşımı itirazlarının değerlendirilmediğini, 5. Bilirkişi raporu ile taşınmazda herhangi bir sınır bulunmadığı, bahçenin sulama işleminin aynı kaynaktan yapıldığı, bahçedeki ağaçların yaşının aynı olduğu dolayısıyla taşınmazın sadece davalı tarafından kullanıldığının sabit olduğunu ileri sürerek hükmün bozulmasını talep etmiştir.

B. Değerlendirme ve Gerekçe Dava; inançlı işleme dayalı tapu iptali ve tescil, terditli olarak bedel istemine ilişkindir. Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup, davalı vekilinin temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370/1 hükmü uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,18.05.2026 tarihinde kesin olmak üzere oy çokluğuyla karar verildi.

K A R Ş I O Y

İstinaf incelmesini yapan Adana Bölge Adliye Mahkemesi temyiz incelemesine konu 27.06.2025 tarih ve 2023/959 Esas, 2025/953 sayılı kararında "(...) İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır..." şeklinde inançlı işlemin tanımı yapıldıktan sonra devamında "(...) Taraflar arasındaki bu sözleşme başlığında her ne kadar "Taksim Sözleşmesi" ibareleri yer almakta ise de inanç sözleşmesi unsurlarını da taşınmaktadır. Ayrıca inanç sözleşmesinin ispatına ilişkin yazılı belgenin inanç ilişkisinin kurulduğu anda yapılması zorunlu olmayıp sonrasında da her zaman taraflarca düzenlenebilir. Davacının dayandığı “Taksim Sözleşmesi” başlıklı belgede, dava konusu taşınmazın yasal engel nedeniyle davalı adına tescil edildiği, gerçekte ise taşınmazın üç ortak adına alındığı ve taraflar arasında fiili taksim yapıldığı açıkça düzenlenmiştir. Sözleşmenin bu içeriği dikkate alındığında, davalının taşınmazdaki mülkiyet hakkını yalnızca kendi adına kullanmadığı, davacının paydaşlığını ve mülkiyet hakkını da kabul ettiği, bu paylaşımın doğal sonucu olarak yasal engelin ortadan kalkması halinde davacının hissesinin tapuda adına devrinin de taahhüt edildiği anlaşılmaktadır. Davalı vekili taşınmazın bedelinin ödenmediğine ilişkin savunmada bulunmuş ise de taşınmaz 1996 yılında edinilmiş olup bundan uzun süre sonra düzenlenen inanç sözleşmesinde bedelin ödenmediğine ilişkin bir kayda yer verilmemiş olması ve satışlarda ise bedelin ödenmesinin genel kural olması karşısında davalının bedelin ödenmediğine ilişkin savunması yerinde görülmemiştir...." şeklindeki gerekçesi ile, davanın reddine dair ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılarak davanın kabulüne karar verilmiştir. Davacı hiçbir zaman dava konusu 1044 parsel sayılı taşınmazın maliki olmamıştır ve taşınmazın tamımını ya bir kısmını, ileride tekrar geri almak üzere, inanç ilişkisi içerisinde davalıya devretmiş değildir. Bu nedenle taraflar arasında imzalanan 23 Ağustos 2012 tarihli "Taksim Sözleşmesi" başlığını taşıyan belge inanç sözleşmesi olarak kabul edilemez. Bir hukuki işlemin başka bir hukuki işleme ait unsurları kısmen taşıması, o işlemin hukuki niteliğini tek başına değiştirmez. Taraflar arasındaki sözleşme, şartları oluştuğu takdirde taşınmazın ileride nasıl paylaşılacağına dair bir taksim sözleşmesidir ve sözleşme başlığı da zaten bu şekildedir. Taşınmaz tapuda davalı adına tescil edildiğine göre davacının davalıdan, bu taksim sözleşmesinden kaynaklanan bir talepte bulunabilmesi için, öncelikle taşınmaz için hissesine düşen bedeli davalıya ödediğini kanıtlaması gerekir. İspat külfeti davacıdadır. Ancak, davalının, taşınmazın bedelinin ödenmediği yolundaki savunmasına karşın, bu yönde bir delil ileri sürmemiş, 23.02.2023 tarihli celsede "Dava konusu taşınmazın bedelini takas usulü ile limon sandıklarının paraya çevrilmesi yolu ile ben bu taşınmazın bedelinin ödedim" şeklinde beyanda bulunmakla yetinmiştir. Bu durumda Bölge Adliye Mahkemesinin "(...) taşınmaz 1996 yılında edinilmiş olup bundan uzun süre sonra düzenlenen inanç sözleşmesinde bedelin ödenmediğine ilişkin bir kayda yer verilmemiş olması ve satışlarda ise bedelin ödenmesinin genel kural olması karşısında davalının bedelin ödenmediğine ilişkin savunması yerinde görülmemiştir...." şeklindeki gerekçesi ile ispat külfeti tersine çevrilmiş olduğu gibi, "satışlarda bedelin ödenmesinin genel kural olması karşısında" şeklindeki ibaresi de dosya içeriğine uygun değildir; çünkü satış davacı ile davalı arasında yapılmamıştır. Davalı bu taşınmazı, dava dışı üçüncü kişiden satın almıştır. Dolayısı ile, satış bedelinin satış esnasında ödendiği karinesi somut olayda uygulanamaz. Üstelik bu gerekçe, bizzat davacının yukarıda yer alan duruşma sırasındaki beyanına bile aykırıdır. 23.08.2012 tarihli belge inanç sözleşmesi değili yazılı delil başlangıcı olarak kabul edilecekse, o taktirde tanık beyanlarının değerlendirilmesi gerekir. Davacı ve davalının kardeşi olan ... yeminli olarak "(...) Limon ağaçlarını ... işçilerine diktirdi ve büyüttü. Bakımlarını kendisi yaptırdı. Biz 1997 yılında annemizi, babamızı ve bir kardeşimizi kaybettik. ... bize yani bana ve ...'e " biz üç kardeşiz, dava konusu taşınmaza bir bedel ödeyin, burayı üçe bölelim" dedi. ... sözleşmeyi hazırlattı. Biraraya geldiğimizde aslında ben imzalamak istemedik ancak ... imzala deyince üçümüz de imzaladık. ... bize parasını vermezseniz burada yer vermem, diye söyledi. Ben de bir iki yıl önce parasını ödeyerek tapumu aldım. ... herhangi bir bedel ödemedi. Taşınmazın alımından itibaren ... bu zamana kadar bir yıl gelerek limonu kestirdi, bakımını yaptırdı. Ondan sonra bir daha bakımını yaptırmadı ve gelmedi. ... dava tarihinden 1-1,5 yıl önce benim evime gelerek dava açacağını, taşınmazı ...'dan alacağını söyledi. Bana da bu konuda kendisi lehine avukat ne derse ona yönelik şahitlik yapmamı söyledi. Ben sözleşmeyi okumadan imzaladım. Birbirimize güvendiğimiz için okumadan imzaladım...." şeklinde beyanda bulunmuştur. Diğer tanıkların hiç birisi, davacının, taşınmazın bedelini ödediği yolunda açık bir beyanda bulunmamışlardır. Buna karşın, olayın en yakın tanığının beyanına itibar edilmeyerek davanın kabulüne karar verilmesi yanlıştır. Davalı vekili cevap dilekçesinde ve sözlü yargılama aşamasında zamanaşımı itirazında bulunmuş, ilk derece mahkemesince davanın esastan reddine karar verildiğinden, davalı vekilinin zamanaşımı itirazı konusunda inceleme yapmamıştır. Ancak, istinaf incelemesini yapan Bölge Adliye Mahkemesi gerekçeli kararında davalı vekilinin zamanaşımı itirazını, "(...) İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden Borçlar Kanunu'nun 125 inci maddesi hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir. Türk Borçlar Kanununun 149 uncu maddesi gereğince de zamanaşımı alacağın istenebilir hale geldiği, başka bir deyişle iddiada bulunanın ferağ umudunu yitirdiği tarihten itibaren işlemeye başlar." şeklindeki gerekçe ile dikkate almamıştır. Taşınmazın davalı tarafından 1996 yılında edinildiği kabul edildiğine göre, davacının ferağ umudunu hangi tarihte yitirdiği, özellikle, taşınmazın hangi tarihten itibaren bölünebilir duruma geldiği ve bu tarihten dava tarihine kadar zamanaşımı süresinin geçip geçmediği irdelenmemiş, bilirkişi raporlarında da bu husus değerlendirilmemiştir. Belirtmiş olduğum gerekçeyle, davanın reddine karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumdan, davanın kabulüne ilişkin Bölge Adliye Mahkemesinin kararının bozulması gerekir. Bu nedenle, çoğunluğun onama yönündeki görüşüne iştirak etmiyorum.

Atıf: Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, E. 2025/4775, K. 2026/2770, T. 23.08.2012, www.arakarar.com/karar/yargitay-7-hukuk-dairesi-2025-4775-e-2026-2770-k-e14d6ec1fd2d