Yargıtay · 10. Hukuk Dairesi

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi 2023/1996 E. 2024/7229 K. – İş Kazasından

Konu: İş Kazasından Kaynaklanan Maddi Ve Manevi Tazminat

Mahkeme
Yargıtay
Daire
10. Hukuk Dairesi
Esas No
2023/1996
Karar No
2024/7229
Karar Tarihi
Konu
İş Kazasından Kaynaklanan Maddi Ve Manevi Tazminat

MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/3665 E., 2022/4012 K. KARAR : Esastan Ret İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 7. İş Mahkemesi SAYISI : 2017/173 E., 2022/253 K. Taraflar arasındaki iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davacı vekili ve davalı ... San. Ltd. Şti. vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili ve davalı ... San. Ltd. Şti. vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin 23.12.2012 tarihinde davalı işyerinde çalışmakta iken iş kazası geçirdiğini bahse konu bu kaza sebebi ile malul kaldığını kazanın meydana gelişinde işverenin kusurlu olduğunu beyanla fazlaya dair talep ve dava hakları saklı kalmak kaydıyla 740.294,70 TL maddi tazminatın ve 80.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalılardan tahsili ile yargılama giderleri ve vekalet ücretinin karşı tarafa yükletilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. II. CEVAP Davalı ... Ltd. Şti. vekili cevap dilekçesinde özetle; öncelikle zamanaşımı definde bulunduklarını, kazanın davacının tamamen kendi kusurundan dolayı meydana geldiğini, haksız ve hukuki dayanaktan yoksun davanın öncelikle usulden, daha sonra esastan reddine karar verilmesi gerektiğini beyan ederek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı TBMM vekili cevap dilekçesinde özetle; davacının müvekkil Kurumun çalışanı ya da herhangi bir konuda işvereni olduğu bir firmanın işçisi olarak bulunmadığını, müvekkil Kurum ile aralarında herhangi bir iş akdinin veya başka bir sözleşmenin bulunmadığını, davacının talepleri yönünden hiçbir şekilde taraf olmadıklarını, öncelikle davanın usulden reddinin gerektiğini, davacı ile Kurum arasında hizmet akdinin zorunlu unsurlarının gerçekleşmediğini beyan ederek yine davanın esastan reddine karar verilmesini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararında özetle, iş kazasının oluşumunda davacının %30 davalı işverenin % 70 oranında kusurlu olduğu, davacının davaya konu kaza nedeniyle %40,2 oranında sürekli iş göremezliğe girdiği, davalılar arasındaki sözleşmenin anahtar teslimi niteliğindeki eser sözleşmesi olduğu ve aynı zamanda davalı TBMM'nin de kusurunun bulunmadığı kabulünden hareketle; "1-Davalı TBMM aleyhine açılan davanın husumetten reddine, 2-Davalı ... Ltd. Şti. aleyhine açılan maddi tazminat davasının kabulü ile 740.294,70 TL maddi tazminatın olay tarihi olan 23.12.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı ... Ltd. Şti'den alınarak davacıya verilmesine, 3-Davalı ... Ltd. Şti. aleyhine açılan manevi tazminat davasının kısmen kabulü ile 40.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihi olan 23.12.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı ... Ltd. Şti'den alınarak davacıya verilmesine, fazlaya dair istemin ise reddine, " şeklinde karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili ve davalı ... San. Ltd. Şti. vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacı vekili istinaf başvuru dilekçesinde özetle; davacının iş kazası sonucu gözünden yaralandığını ve görme kaybı yaşadığını, Yüksek Sağlık Kurulundan alınan davacının sürekli engel oranını/maluliyet oranı gösterir raporda engel oranının %40,2 olarak tespit edildiğini, 40.000,00-TL manevi tazminatın tatmin duygusu oluşturmayacağını ve caydırıcılık uyandırmayacağının açık olduğunu, bu sebeple kararın manevi tazminat yönünden hukuka aykırı olduğunu, bilirkişi raporunda yapılan ücret tespitinin hatalı olduğunu, iş kazasında TBMM'nin de kusurunun bulunduğunu ileri sürerek, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını talep etmiştir. Davalı ... firma vekili istinaf başvuru dilekçesinde özetle; alacakların zamanaşımına uğradığını, davacının kusurunun hatalı belirlendiğini, bilirkişi heyetinin, şirketin “davacıya yeterli eğitimi vermediği ve verilmesini sağlamadığı” iddiasının asılsız ve dayanaksız olduğunu, davacının ücretinin yanlış tespit edildiğini, güncel olarak hesaplanan alacaklara kaza tarihinden itibaren faiz uygulanmasının hatalı olduğunu ileri sürerek, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davanın kısmen kabulüne dair İlk Derece Mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde, usul ve esas yönünden Kanun'a aykırılık bulunmadığı anlaşıldığından, yerinde görülmeyen taraf vekillerinin istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili ve davalı ... San. Ltd. Şti. vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili sunmuş olduğu temyiz dilekçesi ile istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü itirazlarını yinelemek suretiyle Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılmasına, İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı ... firma vekili sunmuş olduğu temyiz dilekçesi ile istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü itirazlarını yinelemek suretiyle Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılmasına, İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 371 inci maddesi, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 13, 16, 20 ve 21 inci maddeleri ile 4857 sayılı İş Kanunu'nun 77 inci maddesi 3. Değerlendirme A) Davacı vekilinin manevi tazminat alacağına ilişkin temyiz istemi yönünden; Miktar veya değeri kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 362 nci maddesi uyarınca temyiz edilemez. Temyize konu edilen miktarın kesinlik sınırının altında kalması hâlinde anılan Kanun’un 366 ncı maddesi atfıyla aynı Kanun’un 352 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekir. Dosya içeriğine göre davacı vekilince dava dilekçesinde 80.000,00 TL manevi tazminat talebinde bulunulduğu, İlk Derece Mahkemesince davalı şirket aleyhine 40.000,00 TL manevi tazminata karar verildiği, bakiye kısmın reddine karar verildiği, davacı vekilinin istinaf başvurusunun istinaf mahkemesince esastan reddine karar verildiği, reddine karar verilen manevi tazminat miktarının Bölge Adliye Mahkemesi karar tarihi itibari ile kesinlik sınırı olan 107.090,00 TL’nin altında kaldığı anlaşıldığından davacı vekilinin temyiz itirazlarının miktardan reddine karar verilmiştir. A) Taraf vekillerinin maddi tazminat alacağına ilişkin temyiz istemi yönünden ; Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre, davacı vekilinin tüm, davalı vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışındaki sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. Dosya kapsamından; Mahkemece aldırılan hesaba dair 03.09.2019 tarihli 1. kök rapor, aynı bilirkişiden aldırılan 30.12.2019 tarihli 1. ek rapor, 10.11.2020 tarihli 2. ek rapor, 21.01.2021 tarihli 3. ek raporda davacı kazalının bakiye ömür süresinin tespitinde PMF-1931 tablosunun esas alındığı, davacı vekilince anılan raporlara bakiye ömür süresi tespiti yönünden itiraz edilmediği, Mahkemece farklı bir bilirkişiden aldırılan ve hükme esas alınan 05.01.2022 tarihli 1. ek raporda ise davacının maddi zararının bakiye ömür süresinin tespitinde PMF -1931 ile TRH-2010 tablosunun esas alınması suretiyle 2 seçenekli hesaplama yapmak suretiyle belirlendiği , raporda PMF tablosunun esas alınması halinde 1. seçeneğe göre zararın 641.988,76 TL olarak, TRH-2010 tablosunun esas alınması halinde 2. seçeneğe göre 740.294,70 TL olarak hesaplandığı, davacı vekilince maddi tazminata ilişkin talebin 2. seçeneğe göre arttırıldığı ve Mahkemenin talep gibi 740.294,70 TL maddi tazminata hükmettiği anlaşılmıştır. Usuli kazanılmış hak davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrarı sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez ana ilkelerinden biri haline gelmiştir. Usulü müktesep hak, anlam itibariyle, bir davada, Mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir. Mahkemenin, Yargıtayın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usulü kazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usulü kazanılmış hak gerçekleşebilir. Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamı dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Bir başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usulü kazanılmış hak oluşturur (04.02.1959 gün ve 13/5 sayılı YİBK). Kazanılmış haklar “Hukuk Devleti” kavramının temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasa'nın 2 nci maddesinde açıklanan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir” hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usulü kazanılmış hak” olgusunun, bir çok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır. Örneğin Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe etkili yeni bir kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş olmakla oluşan usulü kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. Usulü kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için; bir davada ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir. (HGK.nın 12.07.2006 T., 2006/4-519 E, 2006/527 K, 03.12.2008 T., 2008/10-730 E., 2008/732 K.) Zira usulü kazanılmış hak ilkesi kamu düzeniyle ilgilidir. (09.05.1960 T., 21/9; 04.02.1959 gün 13/5 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı) Somut olayda, davacının aldırılan 1. kök ve aynı bilirkişiden aldırılan 3 adet ek hesap raporlarına davacı kazalının bakiye ömür süresinin tespitinde PMF-1931 tablosunun esas alınmasına herhangi bir itirazı bulunmadığı gözden kaçırılarak, 05.01.2022 tarihli 1.ek raporda yer alan TRH -2010 tablosunun esas alınması suretiyle hesaplanan 2. seçeneğin hükme dayanak kılınması suretiyle karar verilmesi ve bu suretle davalı lehine bu yönden oluşan usuli kazanılmış hak ihlal edilerek sonuca gidilmesi hatalı olmuştur. Ne var ki bu hatanın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 370 inci maddesinin ikinci fıkrası hükmü uyarınca kararın düzeltilerek onanması gerekir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle, 1.Davacı vekilinin manevi tazminat alacağına yönelik temyiz dilekçesinin miktardan REDDİNE, 2.Davalı vekilinin maddi tazminat alacağına yönelik temyiz dilekçesi yönünden; İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, A. İlk Derece Mahkemesi kararının gerekçe kısmında yer alan "Hesap bilirkişisi ...'un TRH tablosuna göre yaptığı hesaba göre, davacının maddi tazminat alacağının 740.294,70 TL olduğu anlaşılmakla, davalı ... Ltd. Şti aleyhine açılan maddi tazminat davasının kabulü ile 740.294,70 TL maddi tazminatın olay tarihi olan 23.12.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı ... Ltd. Şti'den alınarak davacıya verilmesine karar vermek gerekmiştir. " ibarelerinin silinerek yerine "Hesap bilirkişisi ... tarafından düzenlenen 05.01.2022 tarihli ek raporda PMF-1931 tablosunun esas alınmasına dair 1.seçeneğe, davacı vekilince Mahkememizce aldırılan hesaba dair 03.09.2019 tarihli 1.kök rapor, aynı bilirkişiden aldırılan 30.12.2019 tarihli 1. ek rapor, 10.11.2020 tarihli 2. ek rapor, 21.01.2021 tarihli 3. ek raporda davacı kazalının bakiye ömür süresinin tespitinde PMF-1931 tablosunun esas alınmasına itiraz edilmediği görüldüğünden davalı lehine oluşan usuli kazanılmış hak korunarak itibar edilmiş, davacının maddi tazminat alacağının 641.988,76 TL olduğu anlaşılmakla, davalı ... Ltd. Şti aleyhine açılan maddi tazminat davasının kabulü ile 641.988,76 TL maddi tazminatın olay tarihi olan 23.12.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı ... Ltd. Şti'den alınarak davacıya verilmesine karar vermek gerekmiştir. " ibarelerinin yazılması, B. İlk Derece Mahkemesi kararının hüküm fıkrasının tamamen silinerek yerine geçmek üzere; "1-Davalı TBMM aleyhine açılan davanın husumetten reddine, 2-Davalı ... Ltd. Şti aleyhine açılan maddi tazminat davasının kısmen kabulü ile 641.988,76 TL maddi tazminatın olay tarihi olan 23.12.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı ... Ltd. Şti'den alınarak davacıya verilmesine, 3-Davalı ... Ltd. Şti aleyhine açılan manevi tazminat davasının kısmen kabulü ile 40.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihi olan 23.12.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı ... Ltd. Şti'den alınarak davacıya verilmesine, fazlaya dair istemin ise reddine, 4-Alınması gereken 43.854,25 TL harçtan dava açılırken yatırılan peşin harç ile yargılama aşamasında yapılan ıslah harçları toplamı olan 12.901,97 TL harcın mahsubu ile bakiye 30.952,28 TL harcın davalı ... Ltd. Şti'den tahsili ile Hazineye irad kaydına, 5- Davacı vekilince yatırılan 31,40 TL başvurma harcı, 276,66 TL peşin harç ile 12.625,31 TL ıslah harcı olmak üzere toplam 12.933,37 TL harcın davalı ... Ltd. Şti'den alınarak davacıya verilmesine, 6-Maddi tazminat davasında davacı kendisini vekille temsil ettirdiğinden hüküm tarihinde yürürlükte bulunan A.A.Ü.T'ye göre 49.149,44 TL vekalet ücretinin davalı ... Ltd. Şti'den alınarak davacıya verilmesine, 7-Maddi tazminat davasında davalı kendisini vekille temsil ettirdiğinden hüküm tarihinde yürürlükte bulunan A.A.Ü.T'ye göre 13.289,06 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı ... Ltd. Şti'ne verilmesine, 8-Manevi tazminat davasında davacı kendisini vekille temsil ettirdiğinden, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan A.A.Ü.T'ye göre 6.000,00 TL vekalet ücretinin davalı ... Ltd. Şti'den alınarak davacıya verilmesine, 9-Davalı TBMM kendisini vekille temsil ettirdiğinden hüküm tarihinde yürürlükte bulunan A.A.Ü.T'ye göre 5.100,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak adı geçen davalıya verilmesine, 10-Manevi tazminat davasında davalı ... Ltd. Şti kendisini vekille temsil ettirdiğinden, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan A.A.Ü.T'ye göre 6.000,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak adı geçen davalıya verilmesine, 11-Davacının yaptığı 1.750,00 TL bilirkişi ücreti ile 484,00 TL tanık, tebligat ve posta gideri olmak üzere toplam 2.284,50 TL yargılama giderinin kabul ve ret oranına göre 1.896,13 TL'nin davalı ... Ltd. Şti'den alınarak davacıya verilmesine, bakiye kısmın davacı üzerinde bırakılmasına, 13-Davalı ... Ltd. Şti'nin yaptığı 1.018,58 TL yargılama giderinin kabul ve ret oranına göre 173,15 TL'nin davacıdan alınarak davalı ... Ltd. Şti'ne verilmesine , bakiye kısmın işbu davalı üzerinde bırakılmasına, 14-Davalı TBMM'nin yaptığı 60,00 TL yargılama giderinin davacıdan alınarak adı geçen davalıya verilmesine, 15-Artan gider avansının karar kesinleştiği takdirde yatırana iadesine, Dair taraf vekillerinin yüzlerine karşı gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 2 haftalık süre içinde Bölge Adliye Mahkemesi ilgili Hukuk Dairesinde istinaf yolu açık olmak üzere verilen karar açıkça okunup, usulen anlatıldı. 31.05.2022 Gerekçeli Karar (Gerekçe, Vekalet Ücreti, Yargılama Gideri, Harç ve Gider Avansı ile İlgili Kısımların) Yazım Tarihi: 27.06.2022 "ibarelerinin yazılması suretiyle kararın DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz harcının ilgiliye yükletilmesine, Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgiliye iadesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, Üye ...'nun muhalefetine karşı, Başkan ... ve Üyeler ..., ... ve ...'ün oyları ve oy çokluğuyla 27.06.2024 tarihinde karar verildi. KARŞI OY Anayasa Mahkemesi 21.12.2023 tarihli 2020/21347 başvuru numaralı kararında; usule ilişkin kazanılmış hak ilkesinin usul hukukuna ilk olarak Yargıtayın içtihatı birleştirme kararlarıyla girdiği, içtihatı birleştirme kararlarıyla çizilen çerçeveye göre bu ilkenin ilk derece mahkemeleri bakımından bozma kararına uyması halinde artık bozma kararı doğrultusunda inceleme yapmak ve hüküm vermek zorunda olmasını, ayrıca bozma kararı dışında kalan kısım hakkında yeniden inceleme yaparak karar verememesini, temyiz merci yönünden ise bozma kararında belirtilen bozma gerekçeleriyle bağlı olmasını ve bozma kararı dışında kalan kısım hakkında tekrar inceleme yapamamasını ifade ettiği, Anılan ilkenin uygulama alanının zaman içinde yine içtihat yoluyla genişletildiği, sadece bozma ve bozmaya uyma kararları ekseninde uygulanan bir usul kuralı olmaktan çıkarılarak, yargılama sürecinde taraflar, mahkeme ya da Yargıtay tarafından yapılan herhangi bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan böyle bir hakkın oluştuğundan söz edilebileceği yönünde bir yaklaşımın benimsendiği bu kapsamda yargılama sürecinde taraflardan birinin bilirkişi raporuna itiraz etmemesinin, itiraz eden taraf lehine usulü kazanılmış hak oluşturmasının da Yargıtay içtihatıyla kabul edildiği, Medeni yargılama usulüyle ilgili yürürlükteki mevzuatta usule ilişkin kazanılmış hak ilkesinin bu lafzıyla ya da içtihat yoluyla geliştirilen uygulama biçimleri itibariyle bir usul kuralı olarak açıkça düzenleyen herhangi bir kanun hükmünün bulunmadığı, Mahkemenin usuli kazanılmış hak ilkesini başvurucuların maddi hukuka ilişkin bir takım haklarının ortadan kalkmasına yol açacak biçimde uyguladığı, anılan uygulamanın dayanağını teşkil eden yargısal içtihatın bu kapsam ve mahiyette bir uygulamaya hukuksal dayanak teşkil edemeyeceği, aksi yöndeki kabulün Anayasa’nın ... hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğini öngören 13. maddesiyle bağdaşmayacağı, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 281. maddesine göre, taraflardan bilirkişi raporunun kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde itiraz etme, bu suretle raporda eksik gördükleri hususların bilirkişiye tamamlattırlmasını ya da yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep etme haklarının bulunduğu, mahkemenin de resen bilirkişiden ek rapor isteme ya da gerçeğin ortaya çıkması için yeni bir bilirkişi görevlendirerek tekrar inceleme yaptırabileceği, anılan maddenin gerekçesinde, “Burada rapora itiraz için taraflara tanınmış bulunan on beş günlük süre, kesin süredir, hak düşürücü bir nitelik taşır. Dolayısıyla taraflar, bu süre içerisinde itirazlarını dile getirmez ise bilirkişi raporu, onlar bakımından kesinleşir yani taraflar rapora itiraz olanağını tümüyle kaybederler. Ancak anılan hal, mahkemenin ihtiyaç duyuyorsa bu maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarında öngörülen yetkilerini kullanmasına, yani bilirkişiden re’sen ek rapor talep etmesine veya inceleme yaptırmak üzere yeni bilirkişi atamasına herhangi bir engel oluşturmaz.” ifadelerine yer verildiği, Gerekçesiyle birlikte değerlendirildiğinde söz konusu kanun hükmü ile bilirkişi raporuna süresi içinde itiraz etmeyen tarafın artık rapora itiraz etme imkanını yitireceğinin öngörüldüğü, anılan hükmün usule ilişkin bir işlem olan bilirkişi raporuna itiraz edilmemesi haline, rapora itiraz etmeyen tarafın maddi hukuka yönelik bir hakkını sona erdirecek ya da diğer taraf lehine bu nitelikte bir hakkın doğmasına yol açacak biçimde sonuç bağladığının söylenemeyeceği, bilirkişi raporuna itiraz biçimindeki usul işleminin yapılmamasının ortadan kaldırılabileceği tek hakkın, yine usuli bir hak olan rapora itiraz etme hakkı olduğu, aksi yöndeki kabulün Kanun’un 281. maddesinin 3. fıkrasının mahkemenin gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse yeri görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla tekrar inceleme yaptırabileceği biçimindeki hükmünü anlamsız ve işlevsiz kılacağı gibi, Kanun’un kendi hükümleri arasında da çelişki oluşturacağı, Bu itibarla Kanun’un bilirkişi raporuna itiraz müessesesiyle ilgili söz konusu hükmünün, bilirkişi raporuna itiraz edilmemesine karşı taraf lehine usule ilişkin kazanılmış hak oluşturma sonucuna bağladığı biçimindeki bir yorumun, anılan hükme yönelik öngörülebilir bir yorum olmadığı, yargılama sırasında alınan ilk bilirkişi raporuna itiraz edilmediği için, talep miktarının bu raporda hesaplanandan fazla olan kısmının davalı lehine usule ilişkin kazanılmış hak oluştuğu gerekçesiyle reddedilmesinin Kanuni bir dayanağının bulunmadığı, Bilirkişi raporunda eksiklik, hata ya da açıklığa kavuşturulması gereken hususların olduğunun düşünülmesi üzerine, yeniden bilirkişi raporu alınmasını istemenin sadece davanın taraflarına sağlanmış usuli bir güvenceden ibaret olmayıp, aynı zamanda uyuşmazlığı çözmekle, maddi gerçeği ortaya çıkarmakla yükümlü olan mahkemeye verilmiş yargısal bir görev ve yetki olduğu, mahkemenin gördüğü lüzum üzerine resen yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılması yoluna gitmesi ihtimalinin de gözetilmesi gerektiği, uyuşmazlıkların çözümü için öncelikle maddi vakıanın/gerçekliğin aydınlatılmasının Devletin ilgili hakları gerçekleştirme ve koruma yükümlülüğünün bir gereği olduğu, kanuna dayalı haklı nedeni gösterilemediği takdirde, uyuşmazlığın esası ile ilgili olarak mahkemenin vakıayı aydınlatarak ulaştığı sonuçtan tarafların veya onlardan birinin yararlanamayacağının ileri sürülemeyeceği, Hakimin uyuşmazlığa çözümü için başvurduğu bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen raporu değerlendirme konusundaki takdirinin ortadan kaldırılması ve bu suretle dava yoluyla hak ve menfaatlerini korumak isteyen kişilerin bu haklarının yargı kararıyla hüküm altına alınmasına engel olunmasının mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceği. Hakimin taraflardan birinin talebi ya da resen gördüğü lüzum üzerine aldığı bir bilirkişi raporunun daha önceki bilirkişi raporuyla ilgili olarak karşı taraf lehine usuli kazanılmış hak oluştuğu gerekçesi ile hükmü esas alamayacağını kabul etmek hakimin uyuşmazlığın çözümü için gerekli delilleri değerlendirmesi hususundaki takdirinin ortadan kaldırılması ve onun aslında bu deliller sayesinde tespit ettiği maddi bir gerçeği ve buna bağlı olarak oluşması gereken hukuksal durumu hüküm altına almasının engellenmesi sonucunu doğuracağı, böyle bir durumda bireyin hakkın varlığı dava sürecinde olgusal bir gerçeklik olarak da tespit edilmesine rağmen, bu gerçekliğin bizzat o hakka teslimi amacıyla başvurulan yargı mercii tarafından yok sayılmış ve görmezden gelinmiş olacağı, kişinin maddi hukuka göre sahip olduğu bir hakkın dava vasıtasıyla elde edilmesi bir yana, salt usuli gerekçelerle yargı kararıyla ortadan kaldırılması dava açma kavramının ... mantığıyla bağdaşmadığı gibi dava açılmasını anlamsız hale getireceği, karşı tarafın gerçekte sahibi olmadığı bir hakkı, usuli uygulamalar sayesinde elde etmesi gibi hakkaniyetsiz bir sonuca yol açacağı, Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36 ncı maddesinde güvence altına alınan adil yargılama hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Aynı ilkeler ve benzer açıklamalara 21.12.2023 tarihli 2019/8609 başvuru numaralı kararda da yer verilmiştir. Bireysel başvuru kararlarının genel bağlayıcı niteliğe sahip olmasına, benzer konu ve olaylara uygulanmasına objektif etki denilmektedir. ... Akçil (Danıştay 10. Daire Başkanı, halen AYM üyesi) Haziran 2022 tarihinde yayımlanan bir araştırma makalesinde; bireysel başvuru kararlarının objektif etkisinin pozitif dayanağının olmamasının ihlal kararlarının benzer konularda dikkate alınmayacağı anlamına gelmediği, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen ihlal kararlarının benzer olaylara etkisi bakımından açıklayıcı, yol gösterici, ışık tutucu olduğu, ihlal kararlarının diğer yargı makamları tarafından benzer uyuşmazlıklarda dikkate alınmasının, en başta ... hak ve özgürlüklerin korunması, başvuruların makul surede karara bağlanması açısından önemli olduğu, idari yargı uygulamasında Anayasa Mahkemesi kararlarının takip edildiği ve objektif etki kapsamında benzer uyuşmazlıklara dikkatli bir biçimde uygulandığının belirtildiği, Aynı makalede Ankara 3. Vergi Mahkemesinin 14.09.2015 tarihli ısrar kararında, Anayasa Mahkemesince verilen ihlal kararlarının aynı konuda derdest durumda bulunan dosyalar için emsal alınması gerektiği aksi yaklaşımda Anayasa’nın üstünlüğü, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ilkelerinin bir anlam ifade etmeyeceği, ihlal kararlarının dikkate alınmaması halinde, aynı konuda yeni başvuruların olacağı ve benzer ihlal kararlarının verileceği, ilk ve üst derece yargı yerlerinin Anayasa Mahkemesine verilen ihlal kararlarını tanımaması ve uygulamaya esas almamasının, AİHM’in bireysel başvuru yoluna “etkisiz iç hukuk yolu” olarak kabul etmesine neden olabileceği belirtilmiş, ısrar kararının temyizi üzerine Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu 20.01.2016 tarihli kararında, Anayasa’da güvence altına alınan ... hak ve özgürlüklerden birinin ihlal edildiğini tespit eden hak ihlali kararlarının tarafları, konusu ve sebepleri aynı olan diğer davalarda göz önünde bulundurulmamasının, Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı kuralını da içeren Anayasa’nın 2 nci maddesinde yer verilen hukuk devleti ilkesi ile evrensel hukuk kurallarına aykırılık teşkil edeceği ihlal kararının dikkate alınması gerektiğinin belirtildiği, Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu yakın tarihte verdiği başka bir kararında; bireysel başvuru kararlarının objektif etkisinin aynı ya da benzer uyuşmazlıklarda ihmal edilmesinin, yeni ihlal kararlarına neden olacağı, bu durumun ... hak ve özgürlükleri koruma konusunda öncelikle görev yapan yargı mercilerinin göreviyle bağdaşmadığı gibi, bireysel başvuru yolundan önce tüketilmesi gereken hukuk yollarında yargısal görev icra eden mercilerin itibarının ve güvenilirliğinin sarsılmasına neden olabileceği, bu tutumun hukuk güvenliği ve hukukun üstünlüğü ilkesi ile bağdaşmayacağı, derece mahkemelerinin bireysel başvuru kararlarının objektif etkisi uyarınca ve bu kararlarda değinilen ilkeler ışığında aynı ya da benzer maddi sebeplere dayalı uyuşmazlıklarda uygulanan usul kurallarını ... hak özgürlüklerin korunması amacına hizmet eder şekilde geniş yorumlayarak, bu uyuşmazlıkların sonuçlandırılması gerektiği belirtilmiştir. 1957/13E. 1959/5K. sayılı 04.02.1959 tarihli İçtihatı Birleştirme Kararında; Bir kararın bozulması ve mahkemenin bozma kararına uyması halinde bozulan kararın bozma sebeplerinin kapsamı dışında kalan kısımlarının kesinleşmiş sayılacağı, bozma kararına mahkemece uyulmuş olmasının, taraflardan birisinin lehine usuli bir müktesep hak meydana getireceği, bu kuralın görev konusunda uygulanmayacağı, 09.05.1960 tarihli 1960/21 E, 1960/9 K. sayılı İçtihatı Birleştirme Kararında ise, sonradan çıkan içtihatı birleştirme kararının bozma kararına uyulmakla meydana gelen usule ait müktesep hakkın istinası olduğu, yargılama veya temyiz aşamasında bulunan bütün işlere uygulanması gerektiği belirtilmiştir. İçtihatı Birleştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı, gerekçesiyle açıklayacı olduğu tartışmasız kabul edilmektedir. Usuli kazanılmış hakkın kaynağı ve dayanağı olarak kabul edilen 04.02.1959 ve 09.05.1960 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararları bozma ve bozmaya uyma kararları çerçevesinda uygulanan bir usul kuralına ilişkin olduğu halde, gelinen noktada uygulanma alanı ve konusu çok genişletilmiştir. Yargıtay kararlarında usuli kazanılmış hakkın usul hukukunun vazgeçilmez ilkelerinden biri olduğu belirtilmekle birlikte, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK’da usuli kazanılmış hakka ilişkin herhangi bir hükme yer verilmediği gibi, yargılamaya hakim olan ilkeler içinde sayılmamıştır. Aksine 6100 sayılı HMK’ya 17.04.2013 tarihli 6460 sayılı Kanun ile eklenen altıncı fıkranın, “Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her halde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır” hükmü karşısında, 09.05.1960 tarihli İBK’nın mahkemenin bozma kararına uygun karar vermesine rağmen Temyiz Dairesinin ilk bozmasıyla benimsenmiş olan kanuna veya usule ait hükümlere aykırı şekilde ikinci bir bozma kararı veremeyeceğine ilişkin kısmı işlevsiz ve uygulanamaz hak gelmiş ve ortadan kalkmıştır. Prof. ... Atalı, Temmuz 2018’de Yargıtay Dergisi’nde yayımlanan makalesinde; medeni usul hukukunun mahiyetine yabancı ve mukayeseli hukukta karşılığı bulunmayan usuli kazanılmış hak kavramının uygulama tarafından benimsenmesinin ve öğretide kısmen kabul görmesinin özellikle kesin hüküm müessesesinin mahiyetine atfedilen anlamın sınırlı tutulmasından kaynaklandığı, sınırlı anlam verişin ortaya çıkardığı boşluğun, sihirli bir kavram haline getirilen usuli kazanılmış hak ile doldurulmaya çalışıldığı, kavramın kullanım alanının sadece söz konusu ihtiyacın karşılanması amacıyla sınırlı tutulmadığı, kendisinin anlam ve sınırları konusundaki belirsizliğin onu çok kullanışlı hale getirdiği, kesin sürenin yaptırımının yerine dahi ikame edildiği, oysa böyle bir kavramın medeni usul hukukuna yabancı olduğu, medeni usul hukukunun konusunu oluşturan usul işlemlerinin ne bir hak kaynağı olabileceği ne de davanın taraflarından biri aleyhine (maddi hukuk anlamında) borç doğurabileceği, hak, borç, kazanılmış hak kavramlarının maddi hukuka ait olduğu belirtilmiştir. Bilirkişi raporu kesin delil niteliği taşımaz Hakim, bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir. Mahkeme, bilirkişi raporunda eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için bilirkişiden yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor alabileceği, gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar inceleme yaptırabileceği HMK’nın 280 ve 281. maddelerinde düzenlenmiştir. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında; Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararının, objektif etkisi kapsamında aynı ya da benzer olaylarda dikkate alınması ve gözetilmesi gerektiği, aksi uygulamaların hukuk devleti ilkesi ile evrensel hukuk kurallarına aykırılık teşkil edeceği, hukuki güvenliği zedeleyebileceği, usuli kazanılmış hakkın dayanağını teşkil eden İçtihatı Birleştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçları ile bağlayıcı, gerekçeleri ile açıklayıcı oldukları, İBK’nın konuları sınırlı olduğu halde uygulamada kapsamının çok genişletilmesinin yasal hiçbir dayanağının bulunmadığı, yasal hiçbir dayanağı bulunmayan uygulamada genişletilen bir ilkeye dayalı olarak hakkın varlığı ya da yokluğu konusunda sonuca gidilmesinin doğru olmayacağı, hakimin bilirkişi raporunu diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirebileceği, hakimin gerekli görürse yeniden bilirkişi incelemesi yaptırabileceği PMF-1931 tablosu ya da TRH-2010 tablosunun tazminat hesabında gözetilen yaşam sürelerine ilişkin olduğu, son dönemde Yargıtayın TRH-2010 tablosuna göre hesaplama yapılması gerektiğine yönelik kararlarının istikrar kazandığı, Mahkemenin TRH-2010 tablosuna göre yapılan tazminat hesabına göre karar vermesinde, açıkladığım nedenler ve özellikle Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararının objektif etkisi gözetildiğinde bir yanlışlık bulunmadığı kanatinde olduğundan, düzelterek onama kararına belirttiğim nedenlerle katılmıyorum.

Atıf: Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2023/1996, K. 2024/7229, T. 27.06.2024, www.arakarar.com/karar/yargitay-10-hukuk-dairesi-2023-1996-e-2024-7229-k-8be4c3d53771