İlk Derece Mahkemesi ·
İlk Derece Mahkemesi 2025/121 E. 2026/153 K.
- Mahkeme
- İlk Derece Mahkemesi
- Esas No
- 2025/121
- Karar No
- 2026/153
- Karar Tarihi
T.C. İSTANBUL 1. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
ESAS NO : 2025/121 KARAR NO : 2026/153
DAVA : Alacak (Cari Hesap Kaynaklı) DAVA TARİHİ : 18/02/2025 KARAR TARİHİ : 26/02/2026
Mahkememizde görülmekte olan Alacak (Cari Hesap Kaynaklı) davasının yapılan açık yargılaması sonunda, GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle, müvekkili şirketin ... projesinin tedarikçi firmalarından biri olduğunu, davalı şirketin taraflar arasındaki ticari ilişkide müvekkili firmaya yatırım desteği sağladığını ve müvekkili firmanın içinde bulunduğu tedarik hizmeti işinde müvekkiline hizmet verdiğini, taraflar arasındaki ticari ilişki süre gelirken müvekkili firmanın kanun ve faturalardan doğan tüm hak ve yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirdiğini ancak davalı firmanın müvekkilinden fazlaca tahsil etmiş olduğu fatura bedellerini müvekkiline iade etmediğini, nitekim taraflar arası cari borçtan doğmuş borcun tahsili maksadıyla ... 35. İcra Dairesi ... Esas sayılı dosya tahtında davalı borçlu aleyhine takip yapıldığını ancak borçlu tarafından icra takibine yapılan itiraz ile takibin durduğunu, söz konusu itiraz sonrası başvurucu olarak arabuluculuk sürecine başvurulduğunu fakat tarafların anlaşamadıklarını, tarafların ticari defterleri incelendiğinde davalının müvekkilinden fazlaca paralar tahsil ettiği ve müvekkilinin davalıdan açıkça alacaklı olduğunun ortada olduğunu, zira bağımsız denetçi mali müşavir ... ve ... tarafından alınmış uzman görüşünde de bu durumun açıkça mütalaa edildiğini, nitekim bilirkişilere ibraz edilen tüm evraklar ve defter kayıtları incelemesi sonucunda raporlarının sonuç kısmındaki 1. ve 2. maddede açıkça ifade edilen faturalara konu mal ve hizmetlerin ... tarafından alınmadığını ve faturanın iadesi sebeplerinin gerçekleşmiş olması nedeniyle davacı ...’nin davalı ...’den .... 35. İcra Dairesi... Esas sayılı dosyası tahtında 3.214,807,65 TL alacaklı olduğunun ortada olduğunu, işbu davada faturaların karşı yana tebliğ edildiğini ve hiçbir itiraza uğramadığını, davalı yanın mal kaçırma şüphesinin bulunması ve borcunu ödememesi nedeniyle ihtiyati haciz şartlarının oluştuğunu, zira alınmış olan uzman görüşü ile de yaklaşık ispat şartı gerçekleşmiş olduğundan işbu nedenle davalının taşınır, taşınmaz ve üçüncü kişilerdeki hak ve alacakları üzerine ihtiyati haciz kararının verilmesini talep ettiklerini, tüm bu nedenlerle; öncelikle ihtiyati haciz taleplerinin kabulü ile davalının taşınır, taşınmaz ve üçüncü kişilerdeki hak ve alacaklarının üzerine ihtiyati haciz kararı verilmesini, davalarının kabulüne ve ... 35. İcra Dairesi ... Esas sayılı icra dosyasına yapılan itirazın iptali ile takibin devamını, yapılan itirazın haksız olması nedeniyle davalı aleyhine %20 den aşağı olmamak üzere İcra ve inkar tazminatına hükmedilmesini, yargılama gideri ve vekalet ücretinin davalıya yükletilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle, davacının iddialarının hukuki dayanaktan yoksun ve mesnetsiz olduğunu, müvekkili bakımından hak kayıplarına neden olmaması adına davanın reddi gerektiğini, davacı tarafından düzenlenen iade faturalarının Türk Ticaret Kanunu hükümlerine ve ticari teamüle aykırı olduğunu, müvekkili ile davacı arasındaki ilişkinin bir mal alım-satımı değil hizmet ilişkisine dayandığını, kesilen faturaların muhteviyatının hizmet faturası niteliğinde olduğunu, bu kapsamda müvekkili tarafından ... numaralı 2.136.000 TL ve ... numaralı 2.064.000 TL tutarlı 2 adet hizmet faturası düzenlendiğini, işbu faturaların davacı tarafından iade edildiğini, nitekim anılan faturaların işbu davaya konu ihtilafın esasını teşkil ettiğini, ortada iade edilen bir mal söz konusu olmadığından iade faturası düzenlenmesinin de mümkün olmayacağını, nitekim Yargıtay’ın konuyla ilgili kararlarında faturaya itirazın iade faturası yoluyla yapılmasını kabul etmediğinin açıkça görüldüğünü, işbu davaya konu somut olayda, ilgili faturaların 28.12.2023 tarihinde tanzim edilerek davacıya gönderildiğini ve TTK 23/2 hükmünde öngörülen yasal süre içerisinde faturalara itiraz edilmediğini, beyannameler verilerek müvekkili şirkete ödeme yapıldığını, nitekim bu konuda şirketin muhasebe birimiyle ödeme konusunda mutabık kalındığını, akabinde davacının usul ve yasaya aykırı şekilde düzenlediği iade faturaları hukuka aykırı olduğundan taraflarınca kabul edilmediğini, iade faturalarının taraflarınca kabul edilmediğini, .... 8. Noterliğini ... tarihli ve .... yevmiye numaralı ihtarı ile davacı tarafa bildirildiğini, işbu ihtara karşı .... 30. Noterliğinin ... tarihli ve ... yevmiye numaralı ihtarı ile cevap verildiğini, davacı tarafın ihtara verdiği cevap ile işbu davanın dava dilekçesi arasındaki çelişkiye önemle dikkat çekmek istediklerini, zira davacının anılan ihtarnamede açıkça müvekkili firmanın kendisine finans sağladığını belirttiğini, ilk başta müvekkilinin finans sağlamadığını iddia eden ... firmasının açtığı davada müvekkilinin finans sağlayıcı olduğunu iddia ettiğini, görüldüğü üzere davacının salt kötü niyetli olarak çelişkili ve samimiyetten uzak beyanlarda bulduğunu ve müvekkilinden menfaat elde etmeye çalıştığını, taraflar arasında 15.02.2024 tarihli mutabakat metnin mevcut olduğunu, davacının müvekkilinden alacaklı olmadığının açıkça görüldüğünü, nitekim taraflar arasındaki faturalaşmaya istinaden davacının muhasebe sorumlusu ... ile mutabık kalınarak cari hesaplara işlendiğini, bu bağlamda müvekkilinin davacıya karşı borcu olmadığı aksine davacının müvekkiline borçlu olduğunun yazılı delil ile ispat edildiğini ve işbu davanın reddini talep ettiklerini, davacının alacaklı olduğunu iddia ettiği halde müvekkiline ödeme yapmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, buradan bile davacının işbu davayı açmakta hukuki yararı olmadığının ve kötü niyetli olduğunun anlaşıldığını, davacı tarafından sunulan uzman görüşüne itibar edilmesinin mümkün olmadığını, müvekkili firmanın mal kaçırma şüphesi ve/veya işletmeyi kapatması gibi bir durumun söz konusu olmadığını, tüm bu sebeplerle davacının haksız ihtiyati haciz talebinin reddini talep ettiklerini, tüm bu nedenlerden dolayı ve resen dikkate alınacak nedenlerle; işbu davanın reddini, ... 35. İcra Müdürlüğü ... esas sayılı icra takibinin iptalini, kötü niyetli başlatılan icra takibi sebebiyle davacının %20'den az olmamak üzere kötü niyet tazminatı ödemesine hükmedilmesini, ihtiyati haciz talebinin reddini, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davacı üzerine bırakılmasını talep etmiştir. Tüm Dosya Kapsamı Birlikte Değerlendirildiğinde Davacı, davalının kendisine finansman desteği sağladığını ancak sonrasında dava dışı gerçek kişi şirket çalışanı ile birlikte hareket ederek kendisinden fazladan tahsilat yapıldığını iddia ederek fazla ödediği bedellerin iadesini talep etmiştir. Uyuşmazlık, davalının davacıdan fazladan tahsil ettiği fatura bedeli bulunup bulunmadığı, davalının davaca yaptığı nakdi yardımın tutarının somutlaştırılıp somutlaştırılmadığı, davalının dava dışı ... ile birlikte hareket ederek davacıdan fazladan tahsilat yapıp yapmadığı, davacının somutlaştırma yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği, uyuşmazlığın çözümü için davacı talebinin somutlaştırılmasının zorunlu olup olmadığı konularından ibarettir. Dava ve cevaba cevap dilekçesinde davalı tarafından davacıya yapılan toplam ödemelerin miktarı ve tarihlerinin açıklanmadığı, yine davalıya yapılan ödeme tutarlarının ve tarihlerinin açıklanmadığı anlaşılmakla davacı vekiline talebini somutlaştırmak üzere 25.09.2025 tarihli duruşma ara kararı ile 2 haftalık kesin süre verilmesine rağmen davacı vekili tarafından sunulan 09.10.2025 tarihli dilekçede vakıaların ispata elverişli şekilde somutlaştırılmadığı anlaşılmıştır. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır. Anayasanın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinin 1. fıkrası “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” hükmünü düzenlemiş olup hak arama özgürlüğü adı altında hukuki koruma (korunma) talebine yönelik anayasal teminatı bireylere vermektedir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasanın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Anayasanın 90. maddesinin son fıkrasında ise, usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağı ifade edilmiştir. Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca, usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmünde olup bu kapsamda ülkemizin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 6. maddesinde adil yargılanma hakkı ayrıntılı şekilde yer almıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin 1. fıkrasında; herkesin medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve kamuya açık olarak görülmesini isteme hakkına sahip olduğu düzenlenmiştir. Anılan madde de düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından bir tanesi yargılamanın “makul bir süre içinde” bitirilmesi ilkesidir. Bu bağlamda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), devletlerin yargısal sistemlerini makul bir sürede yargılama dâhil olmak üzere, AİHS’in 6. maddesinde yer alan şartlara uyacak şekilde düzenlemek ile görevli olduğunu belirtmiştir (AİHM, Zimmerman ve Steiner/İsviçre, 13 Temmuz 1983, § 29). Bir davaya taraf olan herkes, karşı taraf karşısında kendisini önemli bir dezavantajlı konumda bırakmayacak şartlarda iddialarını mahkemeye sunabilmesi için makul bir fırsata sahip olabilmelidir (AİHM, De Haes ve Gijsels/Belçika, 24 Şubat 1997). Aynı şekilde, tarafların gösterilen tüm delillerden haberdar olması ve görüş bildirebilmesi de adil yargılanma hakkı kapsamında gözetilmesi gereken ilke olarak belirtilmiştir (AİHM, Borgers/Belçika, 30 Ekim 1991). Öte yandan, Anayasanın 141. maddesinde de “Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir” denilmek suretiyle, davaların makul bir süre içerisinde bitirilmesi gerekliliği açıkça düzenlenmiştir. Anayasada yer alan düzenlemeye paralel bir düzenleme HMK'nın 30. maddesinde de yer almaktadır. Sözü edilen 30. madde; “(1) Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür” şeklindedir. Gelinen bu noktada belirtilmelidir ki, davacı açtığı davada, davalı tarafından ihlâl edildiğini ileri sürdüğü hakkının mahkeme aracılığı ile tanınmasını ve davalının mahkûm edilmesini talep ederken; davalı da, davacının haklı olmadığının tespitini ve davanın reddini savunur. Davada, her iki taraf da kendisinin haklı olduğunu ileri sürer ve hâkimin kendi lehine karar vermesi için ispat faaliyetinde bulunur. Dava konusu edilen hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayanağı olarak taraflarca gösterilen vakıaların gerçekten var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi faaliyetine ispat denir. İspat, hâkimi ikna (inandırma) faaliyetidir ve dayandığı delillerle hâkimi ikna eden taraf davayı kazanır. İspat araçlarına delil adı verilir (Ejder Yılmaz, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, 4. Baskı, Ankara 2021, s. 3495). Vakıa (olgu) ise, kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylardır (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun, 03.03.2017 tarihli ve...Esas, ...Karar sayılı kararı). Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 189. maddesinin 1. fıkrasında belirtildiği üzere “Taraflar, kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahiptir”. Madde gerekçesine göre de, “...ispat hakkı kavramı, kanunî sınırları belirtilmek suretiyle, bir davanın her iki tarafına da tanınmış olmaktadır. Böylece ispat, bu maddede taraflar bakımından sadece bir yük olmanın ötesinde aynı zamanda kanunî bir hak olarak düzenlenmiştir”. Belirtmek gerekir ki, sadece taraflarca ileri sürülen ve dayanılan vakıalar, ispatın konusunu oluşturur. Taraflarca dayanılan vakıaların hukuki nitelendirmesini yapmak hâkime ait ise de kural olarak taraflarca ileri sürülmeyen vakıaları hâkim araştıramaz ve bunların ispatını da isteyemez. HMK'nın 25. maddesinde düzenlemesine yer verilen “Taraflarca getirilme ilkesi” nin işlerlik kazandığı davalarda, davanın taraflarınca delillerin gösterilmesi işleminin gerçekleştirilmesi gerekir. Anılan ilke uyarınca, hâkim, kural olarak, hiçbir delile kendiliğinden başvuramaz. Bu kuralın istisnasını, bilirkişi incelemesi yaptırılması ve keşif icrası oluşturur (Süha Tanrıver, Medeni Usul Hukuku, Cilt 1, Ankara 2016, s.806 vd.). Resen araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda ise hâkim, dava bağlamında bütün delillere kendiliğinden müracaat edebilir. Çünkü sözü edilen ilkenin işlerlik kazandığı davalarda, dava malzemesinin bir parçasını oluşturan delillerin toplanması bağlamında da hâkim, tarafların yanı sıra önemli bir rolü üstlenmiş durumdadır; pasif değil, aktif bir konumda bulunmaktadır (Tanrıver, s.807). Bu ilke ve açıklamalara paralel olarak HMK'da yargılamanın makul sürede bitirilmesini sağlamak amacıyla düzenlemeler yapılmış ve bu amaca ulaşılabilmesi için önemli bir katkı sağlayan delillerin bildirilme zamanı özel olarak düzenlenmiştir. Delillerin belirli bir zaman dilimi içinde gösterilip sunulması yargılamayı çabuklaştıracak olmasının yanı sıra, taraflara da gösterilen delillerden haberdar olarak zamanında bunlara karşı delil veya görüş bildirebilme imkânı tanıyacak, böylece uyuşmazlıklar en kısa sürede adilane çözüme kavuşacaktır. Nitekim bu ilkeye uygun olarak HMK’nın "Dava dilekçesinin içeriği" başlıklı 119. maddesinde dava dilekçesinde bulunması gereken hususlar düzenlenmiştir. Anılan maddenin (f) bendinde, iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin gösterilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu düzenleme uyarınca davacının, dava dilekçesinde iddiasının dayanağını oluşturan tüm vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini sunması, bunların hangi delillerle ispat edileceğini göstermesi ve talep sonucunu da belirtmesi gerekmektedir. Öte yandan davalı da, dava dilekçesinin tebliğinden itibaren iki hafta içinde cevap dilekçesini sunmak zorundadır (HMK md.127/1). Cevap dilekçesinde ise savunmanın dayanağını oluşturan vakıaların sıra numarası altında açık özetlerinin gösterilmesi, bu vakıaların hangi delillerle ispat edileceğinin belirtilmesi ve talep sonucunun ortaya konulması gerekir (HMK md.129). Dava ve cevap dilekçelerinin kapsamına ilişkin ilkelerin tamamlayıcısı niteliğinde olan HMK’nın 136/2. maddesi hükmü gereğince; davacının cevaba cevap, davalının da ikinci cevap dilekçesi hakkında, dava ve cevap dilekçelerine ilişkin hükümler, niteliğine aykırı düşmediği sürece kıyasen uygulanacaktır Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Somutlaştırma yükü ve delillerin gösterilmesi” başlıklı 194. maddesi; “(1) Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar. (2) Tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri zorunludur” hükmünü haizdir. Bu düzenleme, tarafların iddialarının (HMK, md. 119/1,f) ve savunmalarının (HMK, md. 129/1,e) dayanaklarını dilekçelerinde göstermeleri yönündeki hükümler ile paraleldir. Kanun, ispat faaliyetinin tam olarak yürütülebilmesi, mahkemenin uyuşmazlığı doğru tespit ederek yargılama yapabilmesi ve özellikle karşı tarafın ileri sürülen vakıalara karşı kendini savunabilmesi için, iddia edilen vakıaların açık ve somut olarak ortaya konulması gerekliliğini düzenlemiş olup, bu durumu somutlaştırma yükümlülüğü olarak adlandırmaktadır. Somutlaştırma yükü, kendiliğinden (resen) araştırma ilkesinin geçerli olduğu davalarda da uygulanır. Daha önce 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) yer almayan bu (yeni) hüküm, soyut ve yuvarlak ifadelerle dava açılmasının ve böylece tarafların ve mahkemenin boş yere zaman kaybetmesinin önüne geçilmek amacıyla getirilmiştir. Hükmün konuluş gerekçesinde, somutlaştırma yükünü yerine getirmeyen tarafın bunun sonuçlarına katlanacağı belirtilmişse de bunun yaptırımının ne olacağı HMK’nın 194. maddesinde açıkça öngörülmemiştir. Ancak bu husus, HMK'nın 29. maddesinde düzenlenen “dürüstlük kuralı” ile birlikte düşünülmelidir (Yılmaz, s. 3631). Mahkemenin görevi, önüne gelen uyuşmazlığı hukuka uygun bir şekilde karara bağlamaktır. Bunun yerine getirilebilmesi de tarafların kendilerine düşen yükümlülükleri yerine getirmeleri ve mahkemeden ne istediklerini açıkça ortaya koymalarına bağlıdır. Bu sebeple, somutlaştırma yükü, taraflara düşen önemli bir ödevdir; aksi takdirde davanın aleyhlerine sonuçlanması söz konusu olacaktır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda düzenlenen yargılama usullerine göre delillerin gösterilme zamanının açıklanmasında da yarar bulunmaktadır. Yazılı yargılama usulünde, davacının dava dilekçesinde, davalının ise dava dilekçesinin kendisine tebliği üzerine işlemeye başlayan iki haftalık süre içerisinde vereceği cevap dilekçesinde, iddiasının ya da savunmasının dayanağı olan maddi vakıaları ve ispatta kullanacağı delilleri göstermesi gerekir. Davalının cevap dilekçesi kendisine tebliğ edilmiş olan davacı, bu dilekçenin kendisine tebliğinden itibaren iki haftalık süre içerisinde mahkemeye vereceği cevaba cevap dilekçesinde davalının savunmasını etkisiz kılmak amacıyla yeni vakıalar ileri sürüyorsa ya da dava dilekçesinde belirtmiş olduğu vakıaları genişletiyor yahut eski vakıaların yerine tümüyle yenisini ikame ediyorsa, sözü edilen türdeki vakıaların ispatı bağlamında da yeni delil gösterebilir. Aynı durum davalının, davacının cevaba cevap dilekçesinin kendisine tebliği üzerine iki haftalık süre içerisinde mahkemeye vereceği ikinci cevap dilekçesinde, davacının iddialarını etkisiz hâle getirmek amacıyla savunma bağlamında yeni vakıalar ileri sürmesi veya cevap dilekçesinde dayanmış olduğu vakıaları genişletmesi ya da eski vakıaların yerine tümüyle yeni ve müstakil bir kimlik taşıyan vakıaları ikame etmesi olasılığında da geçerlilik taşır. Hemen belirtilmelidir ki; hem dava dilekçesinde hem de cevap dilekçesinde gösterilen ve tarafın elinde bulunan belgelerin dilekçeye eklenerek mahkemeye sunulması, başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur (HMK, md. 121, 129/2). Tarafların, davanın başında sahip oldukları bütün delilleri göstermek ve ellerinde bulunan delilleri tevdi etmek zorunluluğuyla karşı karşıya bırakılmaları, delillerin gösterilmesi faaliyetine zaman itibariyle sınırlama getirilmesi ve yargılamanın sonraki aşamalarında yeni delil gösterilmesi olanağının kullanımının kanunla belirli şartlara bağlı kılınması anlamını taşımaktadır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 137. maddesinin 1. fıkrası uyarınca; “Dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra ön inceleme yapılır. Mahkeme ön incelemede; dava şartlarını ve ilk itirazları inceler, uyuşmazlık konularını tam olarak belirler, hazırlık işlemleri ile tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanması için gereken işlemleri yapar, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebileceği davalarda onları sulhe veya arabuluculuğa teşvik eder ve bu hususları tutanağa geçirir” düzenlemesi bulunmaktadır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu döneminde yargılama (dilekçeler, tahkikat, sözlü yargılama ve hüküm aşaması) dört aşamadan ibaret iken, HMK ile usul hukukuna yeni ve önemli bir kurum olarak yargılamada ön inceleme safhası (dilekçeler, ön inceleme aşaması, tahkikat, sözlü yargılama ve hüküm aşaması) dâhil edilmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile getirilen ön inceleme aşaması (md. 140), yargılamada özel bir öneme sahiptir. Bu aşamanın başarısı, esasen bu duruşmaya doğru bir şekilde hazırlanılması ve yapılması gereken işlemlerin mahkemece ve taraflarca doğru bir şekilde yapılmasına bağlıdır (Yılmaz, s.2994 vd.). Ön inceleme, dilekçeler aşaması ile tahkikat aşaması arasında ayrı ve bağımsız bir aşama olacak şekilde, beş yargılama aşamasından biri olarak öngörülmüştür. Bu aşamada ilk itirazlar ve dava şartları yönünden dosyanın bir incelemeye tâbi tutulması ve tarafların uyuşmazlık içerisinde olduğu konular ile anlaştıkları konuların ayrılarak, delillerin toplandığı ve değerlendirildiği tahkikat aşamasına eksiksiz ve hazır bir şekilde geçilmesi amaçlanmıştır. Ön incelemenin asıl işlevi, uygulamada birbirinin içine geçirilmiş aşamaların ayrılması bağlamında ortaya çıkmaktadır. Zira ön inceleme aşamasına kadar dilekçeler tamamlanmış ve tahkikat aşamasında toplanması gerekenler dışında kalan deliller toplanmış olacak, böylece artık tahkikat aşamasında kural olarak delil toplanması söz konusu olmayacağından, duruşmalar delillerin tartışıldığı oturumlar hâline gelmiş bulunacaktır. Bu çerçevede ön inceleme duruşmasında tahkikat işlemleri yapılamaz, tahkikata götüren hazırlık işlemleri yapılır. Tahkikat aşamasından farklı olarak ön inceleme aşamasında işin esasına girilmeyeceğinden, kural olarak delillerin incelenmesi söz konusu olmayacaktır. Bu aşamada delillerin toplanması için hazırlık işlemleri yapılacak ve bu sayede dosyanın tekemmül etmesi sağlanacaktır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Ön inceleme duruşmasına davet” başlıklı 139. maddesi, (1) Mahkeme, dilekçelerin karşılıklı verilmesinden ve yukarıdaki maddelerde belirtilen incelemeyi tamamladıktan sonra, ön inceleme için bir duruşma günü tespit ederek taraflara bildirir. (Değişik cümle:22/7/2020-7251/13 md.) Çıkarılacak davetiyede aşağıdaki hususlar ihtar edilir: a) Duruşma davetiyesine ve sonuçlarına ilişkin diğer hususlar. b) Tarafların sulh için gerekli hazırlığı yapmaları. c) Duruşmaya sadece taraflardan birinin gelmesi ve yargılamaya devam etmek istemesi durumunda gelmeyen tarafın yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemeyeceği. ç) Davetiyenin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde tarafların dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları, bu hususların verilen süre içinde yerine getirilmemesi hâlinde o delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılacaklarına karar verileceği" şeklindedir. Maddede dilekçelerin teatisi aşamasının tamamlanması ve tarafların ön inceleme duruşmasına davet edilmesi şeklinde iki farklı aşama mevcut olup eksik delillerin sunulması ve başka yerden getirtilecek delillere ilişkin açıklama yapılması ihtarının ön inceleme duruşması davetiyesi ile birlikte yapılacağı düzenlenmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 140/5. maddesi, “(5) (Değişik:22/7/2020-7251/14 md.) 139 uncu madde uyarınca yapılan ihtara rağmen dilekçelerinde gösterdikleri belgeleri sunmayan veya belgelerin getirtilmesi için gerekli açıklamayı yapmayan tarafın bu delillere dayanmaktan vazgeçmiş sayılmasına karar verilir” şeklinde düzenlenmiştir. Anılan maddede vurgulanması gereken husus; “dilekçelerinde gösterdikleri” ibaresinin kullanılmış olmasıdır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 140/5. maddesi, ön inceleme duruşmasında dahi, dava ve cevap dilekçesinde gösterilmiş olmayan belgenin ikamesine izin vermemiştir. Bu da doğaldır. Çünkü şekli gerçeği arayan özel hukuk yargılamasında, ilişkinin maddi gerçeği değil, özel hukukun biçtiği kalıplara uygunluğu incelenecektir. Böyle bir kalıbı ispat eden belgeyi delil olarak ileri sürmeyen tarafın, hak arama özgürlüğünü doğru biçimde kullandığından söz edilemez. Hakkını etkin biçimde kullanma çabasını başlangıçta göstermeyen tarafın, sonradan belgeyi delil olarak kullanmak istemesi, uyuşmazlığın netleşmesini de, çözümünü de geciktirecektir. Üstelik böyle bir belgenin dava veya cevap dilekçesinde ileri sürülmüş olması, uzlaşmayı kolaylaştırabilecekken, bu imkân da kaybedilmiş olacaktır. Böyle olunca, uyuşmazlığın süratle çözümlenmesinden beklenen kamu yararı zedelenecektir. Bu aşamada bir diğer istisnai hükmün açıklanması gereklidir. O da “İddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi” başlıklı HMK’nın 141. madde hükmüdür. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 141. maddesi; “(1) (Değişik:22/7/2020-7251/15 md.) Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. Dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez. (2) İddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır” şeklindedir. Görüldüğü üzere, HMK’nın sistematiği içinde tahkikat aşamasına geçilmeden evvel tarafların uyuşmazlık konularının ve bu uyuşmazlıkların çözümü için ileri sürdükleri delillerin daha işin en başında belirlenerek tahkikatın etkin bir şekilde yapılmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır. Ön inceleme aşamasında tarafların anlaşıp anlaşamadıkları konuları belirleyen ve hangi vakıaların uyuşmazlık konusu olduğunu tespit eden ve bunu tutanağa geçiren mahkemenin, tahkikat aşamasında yapacağı faaliyet, uyuşmazlık konusu olayları incelemek, bunlar hakkında tarafların gösterdiği delilleri, ileride vereceği hükme esas almak üzere ispat hukuku kurallarına göre değerlendirmektir (Yılmaz, s.901). Taraflar, tahkikat aşamasında kural olarak iddia ve savunmalarını genişletip değiştiremezler; yani yeni vakıa ileri süremezler ve eski vakıaların yerine yeni vakıalar ikame edemezler. Bunun yapılabilmesi ancak karşı tarafın açık muvafakati, bunun mümkün olmaması durumunda da ıslah suretiyle gerçekleştirilebilir. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 21.05.2015 tarihli ve ...Esas, ... Karar sayılı; 19.02.2025 tarihli ve... Esas, ... Karar sayılı kararları da aynı yöndedir. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı, davalının kendisine finansman desteği sağladığını ancak sonrasında dava dışı gerçek kişi şirket çalışanı ile birlikte hareket ederek kendisinden fazladan tahsilat yapıldığını iddia etmektedir. Davacı tarafa süre verilmesine rağmen davalı tarafından davacıya yapılan toplam ödemelerin miktarı ve tarihlerinin açıklanmadığı, davalıya yapılan ödeme tutarlarının ve tarihlerinin verilen süreye rağmen açıklanmadığı, mahkememizin görevli olup olmadığının, taraflar arasındaki anlaşmanın hukuka aykırı bir araçla yapılıp yapılmadığının tespitinin yanı sıra davalının savunma hakkını kullanabilmesi için davacı taleplerinin somutlaştırılması gerektiği buna karşılık davacının hangi sebeple ne miktar alacaklı olduğu hususunu somutlaştırıp ispat edemediği anlaşılmakla davanın reddine dair aşağıdaki şekilde karar vermek gerekmiştir. HÜKÜM: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere; 1-Davanın REDDİNE, Davacının takip başlatmakta kötü niyetli olduğu hususu ispat edilemediğinden davalının kötü niyet tazminatı talebinin reddine, 2-Hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Harçlar tarifesine göre tahsili gereken harç 732,00 TL olduğundan peşin alınan 39.180,82 TL'den mahsubu ile bakiye 38.448,82 TL'nin karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacıya iadesine, 3-Davacı tarafından posta ve tebligat masrafı olarak yapılan 80,00 TL yargılama giderinin kendisi üzerinde bırakılmasına, 4-Davalı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden hüküm tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT'ye göre hesap ve takdir edilen 339.201,28 TL vekalet ücretinin davacıdan tahsili ile davalıya verilmesine, 5-Haksız çıkacak taraftan alınmak üzere Adalet Bakanlığı bütçesinden sarf edilen 3.600,00 TL arabulucu ücretinin davacıdan tahsili ile hazineye gelir kaydedilmesine, 6-Gider avansının kalan kısmının karar kesinleştiğinde ve talep halinde yatırana iadesine, Dair, taraf vekillerinin yüzüne karşı, gerekçeli kararın taraflara tebliğinden itibaren 2 haftalık süre içerisinde Bölge Adliye Mahkemesinde İstinaf yolu açık olmak üzere oy birliği ile verilen karar açıkça okunup anlatıldı. 26/02/2026
BAŞKAN
ÜYE
ÜYE
KATİP