Anayasa Mahkemesi · Genel Kurul

Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, B. No: 2014/11848, 25.07.2017

Mahkeme
Anayasa Mahkemesi
Daire
Genel Kurul
Esas No
2014/11848
Karar Tarihi

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

GENEL KURUL

KARAR

AHMET AYDİN VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2014/11848)

Karar Tarihi: 25/7/2017

GENEL KURUL

KARAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; ek savunma hakkı tanınmadan iddianamede

belirtilmeyen suçtan ceza verilmesi, derece mahkemesi kararının çelişkili

olması, özel yetkili mahkemede yargılama yapılması ve yargılamanın makul sürede

sonuçlanmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına

ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 15/7/2014 tarihinde

yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir.

7. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda

bulunmuşlardır.

8. İkinci Bölüm tarafından 5/7/2017

tarihinde yapılan toplantıda başvurunun, Genel Kurul tarafından karara

bağlanması gerekli görülmüş ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün

28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar

verilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

9. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

10. Başvurucular 3/4/2006 tarihinde

gözaltına alınmışlardır. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 12/6/2006 tarihli iddianamesiyle silahlı terör örgütüne üye

olma suçundan; 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 314.

maddesinin üçüncü fıkrası, 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin altıncı

fıkrasının yollamasıyla 5237 sayılı Kanun'un 314. maddesinin ikinci fıkrası,

4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli

Hakkında Kanun'un 3. maddesi yollaması ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı

Terörle Mücadele Kanunu'nun 5. maddesi uyarınca cezalandırılmaları istemiyle

başvurucular hakkında kamu davası açılmıştır.

11. Yargılama, (kapatılan) Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinde

(Mahkeme) (CMK mülga 250. madde ile görevli) devam ederken Diyarbakır

Cumhuriyet Başsavcılığının 18/10/2006 tarihli

iddianamesi ile tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması suçundan

5237 sayılı Kanun'un 170. maddesinin birinci fıkrası ile 53. maddesi uyarınca

cezalandırılmaları istemiyle başvurucular hakkında kamu davası açılmıştır.

Mahkemece, aralarında hukuki ve fiilî bağlantı olması nedeniyle dava

dosyalarının birleştirilmesine karar verilmiştir.

12. Mahkemenin 5/6/2007 tarihli

duruşmasında iddia makamı esas hakkındaki mütalaasını sunmuş; başvurucuların 5237

sayılı Kanun'un 314. maddesinin üçüncü fıkrası, 5237 sayılı Kanun'un 220.

maddesinin altıncı fıkrasının yollamasıyla 5237 sayılı Kanun'un 314. maddesinin

ikinci fıkrası, 53. maddesi, 58. maddesinin dokuzuncu fıkrası,3713 sayılıKanun'un 5.maddesi ve 5237 sayılı Kanun'un 174.

maddesinin birinci ve ikinci fıkraları ile 63. maddesi uyarınca

cezalandırılmaları talep edilmiştir. Mahkeme, başvuruculara esas hakkındaki

savunmalarını yapmaları amacıyla süre vermiştir.

13. Mahkemece daha sonra dört duruşma daha gerçekleştirilmiş,

nihai kararın verildiği 4/3/2008 tarihli son duruşmada

başvurucuların esas hakkındaki savunmaları alınmıştır. Başvurucular daha önceki

savunmalarını tekrar ettiklerini belirtmişlerdir.

14. Mahkemenin 4/3/2008 tarihli

kararıyla başvurucuların 5237 sayılı Kanun'un 174. maddesinin birinci ve ikinci

fıkralarındaki örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen tehlikeli maddelerin

izinsiz olarak bulundurulması suçundan ayrı ayrı beş yıl hapis ve 3.000 TL adli

para cezasıyla cezalandırılmalarına karar verilmiştir.

15. Temyiz üzerine hüküm, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 22/4/2014 tarihli kararıyla onanmıştır.

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

16. Mahkemenin25/7/2017 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Kanuni Hâkim Güvencesinin

İhlal Edildiğine İlişkin İddia

17. Başvurucular; özel yetkili mahkemede yargılandıklarını, bu

mahkemelerin kararın temyiz incelemesi devam ederken kapatıldığını belirterek

adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

18. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 6. maddesinde

-adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak- yasa ile kurulmuş bir mahkeme

tarafından davanın dinlenilmesini isteme hakkından açıkça söz edilmiştir. Bu

hak, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının

da zımni bir unsuru olmakla beraber (AYM, E.2002/170, K.2004/54, 5/5/2004) yargılamayı yapan mahkemenin yasayla kurulması

gerekliliği Anayasa’nın 37. maddesinde ayrı ve açık bir hükümle düzenlenmiştir.

Ayrıca Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği mahkemelerin kuruluşu, görev ve

yetkileri, işleyişi ve yargılama usullerinin kanunla düzenleneceğini belirten

Anayasa’nın 142. maddesinin de kanuni hâkim güvencesinin değerlendirilmesinde gözönünde bulundurulması gerektiği açıktır.

19. Kanuni hâkim güvencesi, mahkemelerin kuruluş ve yetkileri

ile izleyecekleri yargılama usulünün yasal düzenlemeyle ve dava konusu olay

ortaya çıkmadan önce belirlenmesini gerektirir. Bu düzenleme Anayasa Mahkemesi

kararlarında, kişinin hangi mahkemede yargılanacağını önceden ve kesin olarak

bilmesini gerektiren doğal hâkim ilkesini koruyan bir hüküm olarak ele

alınmaktadır (AYM, E.2002/170, K.2004/54, 5/5/2004;

E.2005/8, K.2008/166, 20/11/2008).

20. Kanuni hâkim güvencesi, sadece mahkemelerin yargı yetkisi

içinde yer alan konuların belirlenmesini değil her bir mahkemenin kuruluşu ve

yer bakımından yargı yetkisinin belirlenmesi de dâhil olmak üzere mahkemelerin

organizasyonlarına ilişkin tüm düzenlemeleri ifade etmekte; mahkemelerin görev

ve yetki alanlarının açık ve anlaşılır biçimde tespit edilmesi gereğini ortaya

koymaktadır (Tahir Gökatalay,

B. No: 2013/1780, 20/3/2014, § 80).

21. Başvuruya konu olayda başvurucuların sanık olarak

yargılandığı kamu davası, ilgili kanun hükümleri çerçevesinde kurulmuş olan mahkemelerde

yine daha önceden belirlenmiş usul kurallarına göre yürütülmüş ve

sonuçlandırılmıştır. Bu nedenle kanuni hâkim güvencesi ilkesine ilişkin açık ve

görünür bir ihlal bulunmamaktadır.

22. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer kabul

edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Savunma İçin Gerekli

Zaman ve Kolaylıklara Sahip Olma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

23. Başvurucular; yargılandıkları davada iddianamede yer almayan

tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması suçundan

cezalandırıldıklarını, ek savunmaları ve delilleri sorulmadan karar

verildiğini, savunma haklarının kısıtlandığını belirterek adil yargılanma

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

24. Anayasa Mahkemesi, savunma için gerekli zamanın tanınmaması

nedeniyle savunma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin olarak daha önce

ilkeler belirlemiştir. Buna göre şüphelinin/sanığın savunma için gerek duyacağı

süre diğerinden farklıdır. Savunma için gerekli süre somut olayın

özelliklerine, davanın niteliğine, dava konusunun karmaşık olup olmadığına,

sanığın içinde bulunduğu duruma ve yargılamanın aşamasına göre değişebilir. Sanığın,

öncesinde müdafi yardımından faydalanması da sürenin yeterliliği hususunda

gözetilebilir(Ufuk Rifat

Çobanoğlu, B. No: 2014/6971, 1/2/2017, §§

35-49).

25. Anayasa Mahkemesi bir kararında, on celse süren bir

yargılamada esas hakkındaki mütalaaya karşı üç günlük süreyi yargılamanın

bütünlüğünü gözeterek savunma için yeterli görmüştür (Gürol Doğan, B. No: 2013/2642, 17/9/2014). Başka bir kararında, başvurucuya iki aylık süre

içinde iki kez savunma yapma imkânı tanındığı gerekçesiyle başvurucunun savunma

hakkının kısıtlandığı iddiasını açıkça dayanaktan yoksun bulmuştur (Cihan Yeşil, B. No: 2013/8635, 6/5/2015).

26. Başvurucular hakkındaki yargılama on iki celse sürmüştür.

Esas hakkındaki mütalaa 5/6/2007 tarihli celsede

sunulmuş, mahkûmiyet kararı ise 4/3/2008 tarihli oturumda verilmiştir.

Başvurucular, yargılama boyunca müdafi yardımından yararlanmışlardır. Anılan

ilkeler ve Anayasa Mahkemesinin benzer başvurularda verdiği kararlar dikkate

alındığında somut olayda yargılamanın bütünlüğü gözetildiğinde başvurucuların

savunma için gerekli zamandan yararlandığı anlaşılmıştır.

27. Açıklanan gerekçelerle savunma hakkına yönelik bir ihlalin

olmadığı açık olduğundan başvurunun bu kısmının da açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

C. Diğer İhlal İddiaları

28. Başvurucular; yargılandıkları

davada, suça ilişkin fiil ile orantılı bir ceza verilmediğini, işlemedikleri ve

suç oluşturmayan eylemleri nedeniyle cezalandırıldıklarını, silahlı terör

örgütüne üye olma suçundan beraat ettiklerini fakat mahkûm oldukları suçun

nitelikli hâline göre cezalandırıldıklarını, Mahkeme kararının çelişkili

olduğunu belirterek suç ve cezaların kanuniliği ilkesi ile adil yargılanma

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

29. Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrasında, kanun

yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin şikâyetlerin bireysel başvuruda

incelenemeyeceği belirtilmiştir. Bu kapsamda ilke olarak mahkemeler önünde dava

konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin

değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması ileuyuşmazlıkla ilgili varılan sonucun adil olup olmaması

bireysel başvurukonusu olamaz. Ancak bireysel başvuru

kapsamındaki hak ve özgürlüklere müdahale teşkil eden, bariz takdir hatası veya

açık keyfîlik içeren tespit ve sonuçlar bu kapsamda

değildir (Ahmet Sağlam, B. No:

2013/3351, 18/9/2013, § 42).

30. Bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlüklere müdahale

iddiası içermeyen, yargılama sonucunda verilen kararın hukuka aykırı olduğuna

ilişkin somut başvuru, yukarıda belirtilen içtihat kapsamında kanun yolu

şikâyeti niteliğindedir.

31. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının da diğer kabul

edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

D. Makul Sürede

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

32. Başvurucular, makul sürede yargılanma hakkının ihlal

edildiğini ileri sürmüşlerdir.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

33. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

34. Ceza yargılamasının süresi tespit edilirken sürenin

başlangıç tarihi olarak bir kişiye suç işlediği iddiasının yetkili makamlar

tarafından bildirildiği veya isnattan ilk olarak etkilendiği arama ve gözaltı

gibi birtakım tedbirlerin uygulandığı tarih; sürenin sona erdiği tarih olarak

ise suç isnadına ilişkin nihai kararın verildiği, yargılaması devam eden

davalar yönünden ise Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılanma hakkının

ihlal edildiğine ilişkin şikâyetle ilgili kararını verdiği tarih esas alınır (B.E., B. No:

2012/625, 9/1/2014, § 34).

35. Ceza yargılamasının süresinin makul olup olmadığı

değerlendirilirken yargılamanın karmaşıklığı ve kaç dereceli olduğu, tarafların

ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun yargılamanın

süratle sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar dikkate

alınır (B.E., § 29).

36. Anılan ilkeler ve Anayasa Mahkemesinin benzer başvurularda

verdiği kararlar dikkate alındığında somut olaydaki yaklaşık sekiz yıllık

yargılama süresinin makul olmadığı sonucuna varmak gerekir.

37. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence

altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi

gerekir.

E. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

38. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50.

maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının

ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi

hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere

hükmedilir…”

39. Başvurucular, manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

40. Somut olayda, makul sürede yargılanma hakkının ihlal

edildiği sonucuna varılmıştır.

41. İhlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları

karşılığında -başvurucuların talebi de dikkate alınarak-başvuruculara ayrı ayrı

net 5.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

Osman Alifeyyaz PAKSÜT bu görüşe

katılmamıştır.

42. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.800

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin

başvuruculara müştereken ödenmesine karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Kanuni hâkim güvencesinin ihlal edildiğine ilişkin

iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

2. Adil yargılanma hakkı

kapsamında savunma için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olma hakkına

ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

3. Diğer ihlal

iddialarının açıkça dayanaktan yoksun olması

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

4. Makul sürede yargılanma

hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

OYBİRLİĞİYLE,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede

yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE, OYBİRLİĞİYLE,

C. Başvuruculara ayrı ayrı net 5.000 TL manevi tazminat

ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,Osman

Alifeyyaz PAKSÜT'ün karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

D. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

2.006,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCULARA MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede

gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin (kapatılan) Diyarbakır 4. Ağır Ceza

Mahkemesine (CMK mülga 250. madde ile görevli) (E.2006/203, K.2008/60)

GÖNDERİLMESİNE,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

25/7/2017tarihinde karar verildi.

KARŞIOY GEREKÇESİ

I- Genel Açıklamalar:

1. 12.9.2010 tarihinde yapılan

referandumla kabul edilen 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanun’un 18.

maddesiyle Anayasanın 148. maddesine eklenen fıkralarla Anayasal sistemimize

giren Bireysel Başvuru yolu, 6213 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve

Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 76. maddesi gereğince Anayasa Mahkemesinin

bireysel başvuruları kabul etmeye başladığı 23.9.2012 tarihinden sonra hızla

gelişerek hukukumuzun önemli bir kurumu haline gelmiş; Anayasada ve Avrupa

İnsan Hakları Sözleşmesinde (AİHS) yer alan temel haklarla ilgili pek çok ihlal

kararı verilmiştir.

2. Bu çerçevede Anayasanın 36. ve AİHS’nin 6. maddesinde yer

alan adil yargılanma hakkı kapsamındaki makul sürede yargılanma hakkı önemli

bir yer tutmaktadır.

Makul sürede yargılanma

hakkının ihlalinin saptandığı durumlarda –ki bu yapısal sorunumuz nedeniyle en

çok verilen ihlal kararı türüdür- başvurucu lehine, esas itibariyle, somut

başvuru konusu olaydaki yargılama süresine bakılarak, manevi tazminata

hükmedilmektedir. Manevi tazminat miktarı tespit edilirken sürenin yanı sıra

yargılamanın kaç dereceli olduğuna, dosyanın karmaşıklığı ve sanık sayısının

çokluğu gibi özel durumlara, ayrıca davanın uzamasına başvurucunun kendisinin

sebebiyet verip vermediğine bakılmakta, yine gelişen içtihatlarla işe iade

davalarında daha kısa süreler uygulanmaktadır.

Buna karşılık, AİHM

içtihatlarında farklı bir uygulama bulunmadığı noktasından hareketle,

başvurucunun yargılama sonucunda kesin hükümle suçlu bulunmuş olup olmadığına,

suçun niteliğine, suçun toplumda yarattığı infialin derecesine bakılmamaktadır.

Ancak bu durum, özellikle bir ceza davasında kesin hükümle mahkumiyetine

karar verilmiş olan bir başvuruculara beraat etmiş olan başvurucuyla, hatta mağdur

tarafla aynı oranlarda tazminat almasının hakkaniyete uygun olup olmadığının

sorgulanmasına yol açmaktadır.

3. Bu konuda Anayasa Mahkemesinin (AYM), PKK terör örgütü

mensubu bir başvurucuya uzun yargılanma nedeniyle tazminata hükmetmesine

ilişkin bir kararı nedeniyle, çok ağır eleştirilere konu olmuştur (31.3.2016 ve

1.4.2016 tarihli köşe yazıları ve haberler). Esasen, burada saymaya gerek

duymadığımız çok ağır ve infial yaratıcı bazı suçların faillerine de uzun

yargılama tazminatı verilmiştir ve verilmeye devam edilmektedir.

4. Kuşkusuz, en çok infial yaratan eylemlerden mahkum olan kişilere dahi maktu mikarlarda

manevi tazminat ödenmesi bu kişileri mükafatlandırmak amacından değil, aynı

başvuruda AİHM tarafından daha yüksek ve döviz cinsinden bir tazminata

hükmedilmesini önleme düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Esasen bireysel

başvurunun Anayasa Mahkemesine bir görev olarak verilmesinin amacı, anayasa

değişikliğine ilişkin 5982 sayılı Kanun’un gerekçesinde, inter

alia, şunlar ifade edilmektedir:

“…

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde her yıl Türkiye’ye karşı çok sayıda dava

açılmakta ve Türkiye pek çok davada tazminata mahkum

edilmektedir.

… bireysel başvuru müessesesinin getirilmesiyle, hak

ihlallerine maruz kaldığını iddia edenlerin önemli bir bölümünün bireysel

başvuru aşamasında, başka bir ifadeyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine

gitmeden önce, tatmin edilmesinin mümkün olabileceği ve böylece Türkiye

aleyhine açılacak dava ve verilecek ihlal kararlarında azalma olacağı

değerlendirilmektedir. …

…

Türkiye’de bireysel başvuru yolunun kabul edilmesi, bir yandan bireylerin sahip

oldukları temel hak ve özgürlüklerin daha iyi korunmasını sağlayacak, öte

yandan da kamu organlarını,Anayasa

ve kanunlara daha uygun davranma konusunda zorlayacaktır. …”

5. Öte yandan, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları kabule

başladığı 23.9.2012 tarihinden önce AİHM’ne uzun yargılama şikayetiyle

yapılmış başvuruların da AİHM’den ihlal kararı ile sonuçlanmasına engel olmak

ve AİHM’nin elindeki Türkiye aleyhine açılmış dava sayısını da azaltmak

amacıyla, 9.1.2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine

Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun

çıkarılmış ve Kanun’la teşkil edilen Komisyon’ca AİHM ölçütlerine uygun

tazminatlar verilmesine başlanmıştır.

6. Buna göre, uzun süren yargılamalarda Anayasa Mahkemesince de

başvurucuya verilecek manevi tazminat miktarının, AİHM tarafından yeterli bir

tatmin düzeyi olarak kabul edilmesi yani aşırı derecede düşük olmaması gerekmektedir.

Ancak bu durum, Anayasa Mahkemesi ve 6384 sayılı Kanunla kurulan Komisyon

arasındaki farkı ortadan kaldırmış, sadece zaman bakımından farklı yetkisi

olan, biri en üst yargı organı, diğeri İdari bir Komisyon olan iki organın aynı

AİHM tarifelerine göre otomatik tazminat rakamlarına hükmettiği bir uygulamaya

dönüşmüştür.

7. AİHS’nin 41. maddesinde “adil tazmin” (just satisfaction) ve 6216 sayılı Kanun’un 50.

maddesinin (2) numaralı fıkrasında

“tazminat” olarak ifade edilen, adil yargılanma hakkının ihlali

karşılığı yapılan bu ödemeler Mahkemenin içtihatlarıyla maddi ve manevi

tazminat şeklinde farklılaştırılmış, maddi tazminat çok nadir hallere

hasredilerek, yargılamanın makul olmayan sürelerle uzaması halinde verilen

manevi tazminatın, başvuru sırasında açıkça talep edilmiş olması halinde

verilmesi yolunda müstakar içtihat tesis edilmiştir. Bu nedenle, başvurucu çok uzun

sürelerle yargılanmış olsa dahi başvuru sırasında manevi tazminat talep

etmemişse, tazminata hükmedilmemektedir.

8. Anayasa Mahkemesince hükmedilen “adil tazmin” miktarlarında Mahkemeye her

hangi bir takdir hakkı bırakmayan, tazminat alan başvurucunun özel durumunu,

toplumsal barışı bozan yani suç teşkil eden eylemi gerçekleştirmekle

yargılamaya her şeyden önce kendi sebebiyet veren başvurucu ile haksız yere

uzun süre yargılanıp beraat eden diğer bir başvurucu arasında ayrım

yapmaksızın, maktuen bir meblağı tazminat olarak ika

eden bu sistemin uzun vadede yargıya güveni ve adalet inancını zedeleyeceği,

yargı organlarını uzun yargılamaları azaltmaya zorlama amacına da kayda değer

bir katkı yapamayacağı düşüncesindeyim.

9. Bu nedenle uzun yargılamalarda adil tazmin sisteminin başta

Anayasa Mahkemesi içtihatları olmak üzere yeni bir yaklaşımla gözden

geçirilmesi ve ilk etapta hakkaniyetin gereği olarak, uzun süren ceza

yargılamalarında kesin hükümle mahkum olmuş veya

yargılanması kesin hüküm aşamasına gelmiş başvurucularla, beraat etmiş

başvurucular arasında bir farklılaştırmaya gidilmesi uygun olacaktır. Böyle bir

uygulamanın AİHM içtihatları karşısında geçerli olup olamayacağını

değerlendirmek için AİHM içtihatlarının gelişimine bakmakta yarar

bulunmaktadır.

II- Makul Sürede Yargılanma Hakkına İlişkin

A.İ.H.M İçtihatlarının Gelişimi:

10. AİHM, ilk olarak 1999 yılında verdiği Büyük Daire kararında (Ferrari, A.P, Di Mauro and Bottazi/İtalya)

İtalyan adalet sistemindeki yapısal gecikmelerin ortaya çıkardığı idari

pratiğin Sözleşme ile bağdaşmadığını saptamıştır. İtalya, bunun üzerine, uzun

yargılama mağdurlarının iç hukukta tazmin edilmelerini sağlayan bir yasa

çıkartmış, ancak beş yıl sonra AİHM, Apicella/İtalya

kararında bahse konu yasa ile İtalyan makamlarının verdiği tazminatın çok

yetersiz olduğuna, uzun yargılamanın sürdüğü her yıl için 1000-1500 Euro

arasında tazminatın adil olacağına hükmetmiştir.

11. AİHM, Apicello/İtalya dan

sonraki kararlarında kesin rakamlar vermekten kaçınarak, her somut olayın özel

şartlarının değişebileceğini de ifade etmiştir. AİHM bu kararlarında ihlallere

neden olan yapısal sorunların taraf devletlerin sorumluluğunda olduğunu da

vurgulamıştır.

12. AİHM içtihatları geliştikçe bir takım ölçütler ortaya

çıkmıştır. Bunlar:

-Davanın karmaşıklığı

- Başvurucun kendi

davranışları

- Yetkili makamların

davranışları

- Başvurucu için

gecikmenin ne anlam ifade ettiği (what is at stake for the applicant)

13. Yukarıdaki ölçütlerden “davanın karmaşıklığı” yani sanık

sayısının fazlalığı, iddiaların çeşitliliği vb. nedenler konusunda bir tereddüt

bulunmamakta ve Anayasa Mahkemesince de uygulanmaktadır.

Başvurucunun kendi

sebebiyet verdiği gecikmeler yani duruşmalara gelmeme, çok fazla mazeret

kullanma veya harç yatırma ve usuli işlemlerin yerine

getirilmesindeki başvurucu kusuru gibi durumlar da yargılama süresinin

hesabında dikkate alınmaktadır. Kuşkusuz, başvurucun yasalardaki tüm ususli hakları sonuna kadar kullanmış olması, gecikmeye

kendisinin sebebiyet verdiği şeklinde yorumlanmamaktadır. Bununla birlikte

AİHM, Union Alimentaria Sanders S.A./İspanya davasında, “başvurucunun kendine düşen

usuli işlemleri yerine getirmekte özen göstermesi ve

geciktirme taktiklerinden kaçınarak, yargılamayı hızlandırmak için iç hukukta

mevcut olan imkanlardan yararlanması”

gerektiğini de belirtmiştir.

Yetkili makamların

davranışlarının uzun yargılamaya neden olması kararı AİHM’nin pek çok

içtihadında yer almış bir konu olup, özetle

“devletlerin adli sistemlerini, makul bir sürede yargılanma hakkını da içeren

Sözleşmenin 6 (1) maddesi gereklerine mahkemelerin uymasını sağlayacak şekilde

düzenlemeleri yükümlülüğü” (Zimmerman and Steiner/İsviçre) nden ibarettir.

14. Uzun yargılamanın başvurucu için ne kadar önem taşıdığı, veya diğer bir ifadeyle yargılamanın kısa sürede

tamamlanmasına başvurucunun ne kadar değer atfettiği (What is at Stake for the Applicant)

ölçütü, AİHM tarafından ceza yargılamalarında, öncelikle tutuklu yargılanma

durumu ile ilintili olarak değerlendirilmiştir (Jablonski/Polonya). Hukuki

konularda AİHM, iş davalarında (Obermeier/Avusturya) “haksız olarak işine son verildiğini düşünen bir çalışanın, yapılan

işlemin hukukiliği hakkında derhal karar verilmesinde önemli bir kişisel çıkarı

olduğunu” ; keza velayet konularında “velayet davalarının süratle görülmesi gerektiğini (Hokkanen/Finlandiya)”

ve vücut bütünlüğüne ilişkin tazminat davalarında “trafik kazasından kaynaklanan ciddi yaralanma sebebiyle tazminat

isteyen başvurucunun davasının süratle sonuçlandırılması için özel bir özen

gösterilesi gerektiği (Silva Pontes/Portekiz)”

belirtmiştir. “X/Fransa”

davasında HIV bulunan kan nakli sonucu mağdur olan ve idareden tazminat talep

eden başvurucunun yargılamasının iki yıl sürmesi, özel durumu karşısında uzun

bulunmuştur.

III- AİHM İçtihatlarından Çıkan Sonuçlar:

15. AİHM içtihatları arasında, ceza yargılamasında mahkum olan kişi ile beraat eden kişi arasında yargılamanın

makul sürede bitirilmesi beklentisi yönünden değerlendirme yapan bir içtihada

henüz rastlanmamıştır. Ancak kişi için makul sürede yargılanmanın öneminin her

olayda farklı değerlendirilmesi gerektiği yolunda temel bir düşüncenin AİHM

kararlarına esas alındığı anlaşılmaktadır.

16. Nitekim, özellikle ceza davalarında

suçu işlemediğini bilen ve süratle beraat ederek toplum içine başı dik bir

şekilde (hukuki bir ilke olan masumiyet karinesinin toplumsal açıdan her zaman

geçerli olmadığı unutulmamalıdır) çıkmak isteyen bir kişi ile, suçu işlemiş

olup bir şekilde mahkumiyet alacağını bilen diğer bir kişinin, yargılamanın

uzamasından duyacağı rahatsızlığın ve buradaki kişisel yararının aynı

olamayacağı açıktır. Buna göre, ceza yargılamalarında kesin hüküm sonucuna göre

başvuruculara ödenecek manevi tazminat miktarlarında bir farklılaştırmaya

gidilmesinin AİHM içtihatları karşısında mümkün, hatta gerekli olduğu

kanaatindeyiz.

IV- AYM İçtihatlarına Farklılaşma İhtiyacı:

17. Adil yargılanma hakkı kapsamındaki

makul sürede yargılanma hakkının ihlali dolayısıyla verilen ve manevi tazminat

olması dolayısıyla da veren makamın takdir hakkının ortadan kaldırılması mümkün

olmayan uzun yargılanma tazminatlarının maktu bir tarifeye bağlanarak,

kişiselleştirilmeden ödenmeye devam edilmesi, uzun vadede toplumdaki adalet ve

hakkaniyet duygularını zedeleyebilecek, bazı somut olaylarda toplumda tepki

doğurarak hak ihlallerinden dolayı tazminat verilmesi sisteminin bütününü

sorgulatabilecektir. Böyle bir durum, uzun yargılanmadan doğan yapısal

sorunların çözümü için kamu makamların zorlamak amacıyla da bağdaşmamaktadır.

18. Bu nedenle, başvurucunun somut dosyadaki durumuna göre, süre

esas alınarak hükmedilen maktu tazminatlardan bir miktar indirim, bazı

durumlarda da artırım yapılmalıdır. Şayet tazminatında indirim yapılan

başvurucu böyle bir uygulama sonucu tazminatın anlamsız hale gelecek kadar

düşük hale geldiği şikayetiyle AİHM’ne başvurur ve

AİHM de başvurucuyu haklı bulursa, durum yeniden değerlendirilerek çözümleri

her zaman aranabilecektir. Önemli olan, uzun yargılanma tazminatlarının adil

bir şekilde verilmesi ve bu inancın toplumda muhafaza edilmesidir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle

somut olayda tazminat miktarının fazla olduğu görüşündeyim.

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Burhan ÜSTÜN

Başkanvekili

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Serruh KALELİ

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep

KÖMÜRCÜ

Nuri

NECİPOĞLU

Hicabi DURSUN

Celal Mümtaz

AKINCI

Muammer

TOPAL

M. Emin KUZ

Hasan Tahsin

GÖKCAN

Kadir ÖZKAYA

Rıdvan GÜLEÇ

Recai AKYEL

Yusuf Şevki

HAKYEMEZ

Raportör Yrd.

:

Gökçe

GÜLTEKİN

Başvurucular

:

1. Ahmet

AYDİN

:

2. Ayşe

DAYAN

:

3. Mehmet

AYDİN

:

4. Süleyman

FİDAN

Vekili

:

Av.

Selahattin KAYA

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Atıf: Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, B. No: 2014/11848, T. 25.07.2017, www.arakarar.com/karar/anayasa-mahkemesi-genel-kurul-2014-11848-basvuru-25-07-2017-d4170f55df35