Bölge Adliye Mahkemesi ·

Bölge Adliye Mahkemesi 2025/33 E. 2026/1018 K.

Mahkeme
Bölge Adliye Mahkemesi
Esas No
2025/33
Karar No
2026/1018
Karar Tarihi

T.C.Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21.Hukuk Dairesi 2025/33 Esas 2026/1018 Karar T.C. ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 21.HUKUK DAİRESİ

ESAS NO : 2025/33 KARAR NO : 2026/1018

TÜRK MİLLETİ ADINA KARAR

İNCELENEN DOSYANIN MAHKEMESİ : ANKARA 12. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ TARİHİ : 05/11/2024 NUMARASI : 2024/120 Esas 2024/638 Karar

DAVA : Tazminat (Kasko Sigorta Poliçesinden Kaynaklanan) DAVA TARİHİ : 16/02/2024 KARAR TARİHİ : 16/07/2026 GEREKÇELİ KARARIN YAZILDIĞI TARİH : 17/07/2026

Taraflar arasındaki tazminat istemine ilişkin davanın yargılaması sonunda ilamda yazılı gerekçeyle davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükme karşı davalı vekilince süresinde istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin aracının davalı tarafından kasko sigorta poliçesi ile teminat altına alındığını, aracın trafikte seyir halinde iken başka bir araçla karıştığı trafik kazası sonucu hasara uğradığını, ekspertiz raporuna göre araçta kdv dahil 154.288,00 TL hasar tespit edildiğini, davalıya yapılan başvuru sonucunda davalının 88.963,22 TL kısmi ödeme yaptığını, yapılan ödeme ile müvekkilinin zararının tam olarak giderilmediğini, ödemenin mahsubuyla davalının 65.326,69 TL bakiye hasar miktarından sorumlu olduğunu, zararın kdv'nin dahil edilmesi gerektiğini, 2.756,00 TL ekspertiz ücreti ödendiğini, ödenen bedelden davalının sorumlu bulunduğunu belirterek şimdilik 10,00 TL hasar bedelinin kaza tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, 2.756,00 TL ekspertiz ücretinin yargılama gideri olarak kabulüne karar verilmesini talep ve dava etmiş, yargılama aşamasında talebini hasar yönünden toplam 58.036,78 TL olarak ıslah etmiştir. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davanın zaman aşımına uğradığını, müvekkilinin poliçeden kaynaklanan tüm sorumluluğunu yerine getirdiğini, kdv'ye ilişkin müvekkili sigorta şirketinin herhangi bir sorumluluğu olmadığını, faiz talebinin kabul edilemeyeceğini, ekspertiz ücretinin poliçe teminatı kapsamında bulunmadığını belirtilerek davanın reddini istemiştir. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI Mahkemece; hasar bedeli yönünden dosya kapsamına uygun, ayrıntılı ve gerekçeli görülerek benimsenen 18/08/2024 tarihli bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, 29/11/2023 tarihinde davacıya ait ... plakalı araçla, dava dışı ... plakalı aracın karıştıkları trafik kazasında davacının aracının 147.000,00 TL onarım gerektirecek şekilde hasarlandığı, bilirkişi raporunda sigortalı araç sürücüsünün meydana gelen kazanın oluşumunda KTK'nun 52/b. ve 84/1. maddeleri kural ihlallerini işlemiş olmakla %100 oranında kusurlu olduğu belirtilmişse de, kusurun kasko sigortası genel şartlarına göre teminat dışı durumlardan biri olmadığı, davalı sigorta şirketinin zarardan sorumlu olduğu, davalı tarafından 16/01/2024 tarihinde yapılan 88.963,22 TL hasar ödemesinin düşülmesinden sonra davacının 58.036,78 TL gerçek zararının bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, 58.036,78 TL hasar tazminatının, 10,00 TL'sinin 12/02/2024 temerrüt tarihinden, 58.026,78 TL'sinin 17/09/2024 ıslah tarihinden itibaren işleyecek 3095 sayılı Kanun'un 2/2. maddesinde belirtilen şekilde değişen oranlarda avans faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. İSTİNAF SEBEPLERİ Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; talep miktarını belirleyebilecek olan davacının, belirsiz alacak davası ve/veya kısmi dava açmakta hukuki yararı bulunmadığını, davanın HMK 114/1-h maddesi hükmü gereğince dava şartının oluşmadığını, somut olayda davacının talep konusuna ilişkin eksper raporu aldırdığını, dilekçede delil olarak sunulduğunu, talep konusuna ilişkin alacak miktarının belirli hale geldiğini, davanın usulden reddine karar verilmesi gerektiğini, zamanaşımı itirazlarının bulunduğunu, poliçeden kaynaklanan tüm sorumlulukların yerine getirildiğini, dolayısıyla müvekkili şirketin davacıya karşı başkaca herhangi bir sorumluluğu bulunmadığını, kaza neticesinde müvekkili şirket tarafından atanan ekspertiz raporuna göre hasar 89,263.22 TL tespit edilmiş olup, ilgili rapor kapsamında hasar bedeli müvekkili şirket tarafından davacıya ödendiğini, ileriye dönük herhangi bir hukuki talebinin olmayacağına dair mutabakatnamenin de başvurucu tarafından imzalandığını, mutabakatname yazısına işbu bu başvuru aşamasına kadar herhangi bir itiraz da sunulmadığını, davacının eksik ödemeye ilişkin kanuna uygun bir açıklama da yapmadığını, davacı tarafından alınan ekspertiz raporunun, müvekkili şirket tarafından alınan ekspertiz raporuyla aynı derecede delil niteliğine sahip olduğunu, söz konusu ekspertiz raporuna dayanak gösterilerek açıldığını, sebepsiz zenginleşmeye yönelik iyi niyetten uzak olan işbu davanın reddi gerektiğini, istemin şırket sorumluluğu altında olduğu varsayılsa dahi müvekkilinin kdv'ye ilişkin olarak herhangi bir sorumluluğu bulunmadığını, ispat edilemeyen kdv zararının kabulünün mümkün olmadığını, başvuranın usul ve yasaya aykırı faiz talebinin kabulü mümkün olmadığını, müvekkilinin dava tarihinden itibaren yasal faizle sorumlu olabileceğini, ekspertiz ücretinin poliçe teminatı kapsamında bulunmadığını, keyfi olarak ekspertiz incelemesi yaptırılarak ekspertiz ücreti talep edilmesinin makul gider olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığını, teminat dışında kalan bu talepten müvekkili şirketin herhangi bir sorumluluğu bulunmadığını, yetersiz ve eksik bilirkişi raporuna dayanarak hüküm kurulmasının hatalı olduğunu belirterek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. HUKUKİ NİTELENDİRME, DELİLLERİN VE İSTİNAF SEBEPLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Dava; kasko sigorta poliçesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. 6100 Sayılı HMK'nın 355. maddesi gereğince, istinaf incelemesinin istinafa gelen tarafın sıfatı ile istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak kamu düzenine aykırılık bulunup bulunmadığı hususu gözetilerek ilk derece mahkemesinin taraflar arasındaki ihtilafta görevli mahkeme oluşu ve eldeki davada kesin yetki kuralına da aykırılık bulunmadığı anlaşılmakla işin esasına girilerek yapılan incelemede; Davacı yan kasko sigortalı aracın karıştığı çift taraflı trafik kazası sonucu hasara uğradığını, davalının hasar bedelini eksik ödediğini, bakiye hasar bedeli ile kdv'den davalının sorumlu olduğunu, yapılan ekspertiz giderinin yargılama masrafları altında hüküm altına alınması gerektiğini iddia etmiş, davalı yan ise yapılan ödeme ile sigorta poliçesinden kaynaklanan sorumluluğun yerine getirildiğini savunmuştur. Mahkemece yapılan yargılama sonunda bilirkişiden alınan rapor hükme esas alınmak suretiyle yukarıda özetlenen şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir. Taraflar arasında davacının aracının davalı tarafından kasko sigorta poliçesi ile teminat altına alındığı, sigortalı aracın karıştığı çift taraflı trafik kazası sonucu hasara uğradığı, davalının davacı sigortalı vekiline 88.963,22 TL ödediği hususlarında herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, kasko sigortalı aracın karıştığı trafik kazası sonucu uğradığı hasar miktarı, davalının yaptığı ödeme ile kasko sigorta poliçesinden kaynaklanan sorumluluğunun sona erip ermediği, davacının davalıdan talep edebileceği eksik bir hasar bedeli bulunup bulunmadığı, var ise miktarı hususlarından kaynaklanmaktadır. Davalı vekilinin hukuki yarara ve zaman aşımına yönelik istinaf itirazı incelendiğinde; davacı yan dava dilekçesinde ve aşamalarda davalının yaptığı hasar ödemesi ile zararının giderilmediğini, sigortalı araçta daha fazla hasar oluştuğunu ileri sürerek bakiye hasar bedelinin tazmini talebiyle işbu davayı açmıştır. Açılan işbu tazminat davasının belirsiz alacak davası mı yoksa kısmi dava mı olduğu hususunun öncelikle tartışılması gerekir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesiyle mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir. HMK'nun 107. maddesi, 28/07/2020 tarihli ve 31199 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 7. maddesi ile 2. fıkrası değiştirilip 3. fıkrası yürürlükten kaldırıldıktan sonra; "(1)Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. (2)Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır. (3)(Mülga:22/07/2020-7251/7 md.) şeklinde düzenlenmiştir. Hükümet tasarısında yer almayan HMK'nun 107. maddesinin değişik 2. fıkrası, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi ile ihdas edilmiş ve kanunlaşmıştır. Anılan hükmün pratik sonucu özellikle tazminat davalarında görülecek, dava tarihinde hesap güçlüğü ya da zarar verici durumun gelişmekte olması dolayısıyla zararının miktarını tespit edemeyen davacı, davasını küçük bir tutarla açarak, daha sonra zarar tutarını belirlemek mümkün hâle gelince, ıslah yoluna başvurmadan talebini arttırabilecektir (Kuru, Baki/Budak, Ali Cem: Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Getirdiği Başlıca Yenilikler, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt 85, Sayı 2011/5, s. 13). Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hâli, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen, miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır. Madde gerekçesinde; “Bu davanın kabul edilmesinin artık salt hukuki korumanın ötesine geçilerek “etkin hukukî koruma”nın gündeme gelmiş olmasının da bunu gerektirdiği belirtildiği gibi, hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilecektir. Belirsiz alacak ve tespit davalarına ilişkin hükümlerin mukayeseli hukukta da yer aldığı dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklının, hukukî ilişki ile asgarî bir miktar ya da değer belirterek belirsiz alacak davası açabilmesi kabul edilmiştir. Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Belirsiz alacak veya tespit davası açıldıktan sonra, yargılamanın ilerleyen aşamalarında, karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin, bilirkişi ya da keşif incelemesi sonrası), baştan belirsiz olan alacak belirli hâle gelmişse, davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilmesi benimsenmiştir. Miktarı belirsiz alacaklarda zamanaşımının dolmasına çok kısa sürenin varolduğu hâllerde yalnızca tespit yahut kısmi eda ile birlikte tespit davasının açılabileceği genel olarak kabul edilmektedir. Alacaklının yalnızca eda davası veya yalnızca tespit davası yahut kısmi eda ile birlikte külli tespit davası açabilme seçeneklerine sahip olduğu, hak arama özgürlüğünün (Anayasa'nın 36., İHAS'nin 6. maddeleri) özünde varolan bu seçeneklerin yasa veya içtihat yoluyla yasaklanamayacağı, esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her eda davasının temelinde bir külli tespit unsuru bulunduğu, başka deyimle eda hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur” şeklindeki açıklamayla, alacağın belirsiz olup olmadığı ile ilgili olarak bazı kriterler kabul edilmiştir. Bu kıstaslar, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin; davacının kendisinden beklenememesi, bunun olanaksız olması, açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması olarak belirtilmektedir. Belirsiz alacak davasının getirdiği en önemli etkin koruma, usul ekonomisi ve hak arama özgürlüğüne hizmet etmesi yanında, davacının yüksek yargılama giderlerine katlanma ve dava konusu hakkın zamanaşımına uğrama riskini azaltmasıdır. Dava konusu edilen alacağın belirli olup olmadığı ile ilgili olarak davanın açıldığı tarihte alacağın miktarının yahut değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenememesi kriteri ile açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması kriterini birlikte değerlendirip sonuca gidilmesi gerekir. Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Esas olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır. Sadece alacak miktarında taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da miktarın tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması halinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır. Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkâna sahip olup olmadığıdır. Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Davacının talep ettiği alacağı belirlemesi objektif olarak mümkün, ancak belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde elindeki delillerle mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası açılacağından söz edilemez. Çünkü bir alacağın belirlenmesi ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok net şekilde belirleyebilir, ancak her zaman onu ispat edecek durumda olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir. Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz. Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Alacağın hangi hâllerde belirsiz, hangi hâllerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından, belirsiz alacak davasına ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak belirleme yapılması gereklidir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 18/05/2022 tarih ve 2022/11-397 Esas 2022/701 Karar sayılı ilamı). Belirsiz alacak davası niteliği gereği istisnai bir dava türü olmakla davasını belirsiz alacak davası olarak açan kişi bunu açıkça dilekçesinde belirtmelidir. Kısmi davaya gelindiğinde, alacağın yalnızca bir bölümü için açılan davaya ise kısmî dava denir. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Başka bir anlatımla bir alacak hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkânı bulunmasına rağmen alacağın bir kesimi için açılan davaya "kısmi dava" denir. Kısmi dava başlıklı HMK’nun 109. maddesi; 'Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir. Talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamaz. Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hali dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmez." hükmünü içermektedir. 11/04/2015 tarihli ve 29323 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 4. maddesi ile ikinci fıkra yürürlükten kaldırılmıştır. Kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup, açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmez. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu anlaşılıyor ve istem bölümünde "fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması” ya da “alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” şeklinde bir ifadeye yer verilmiş ise bu husus, davanın kısmi dava olarak kabulü için yeterli sayılmaktadır (Emsal Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 01/03/2023 tarih ve 2021/(15)6-192 Esas 2023/157 Karar, 22/11/2022 tarih ve 2021/9-660 Esas 2022/1574 Karar, 07/07/2021 tarih ve 2021/(22)9-485 Esas 2021/971 Karar, 02/03/2016 tarih ve 2014/15-439 Esas 2016/207 Karar, 14/01/2020 tarih ve 2016/(7)22-1107 Esas 2020/16 Karar, 28/06/2022 tarih ve 2021/9-774 Esas 2022/1053 Karar sayılı ilamları). Yukarıda yapılan açıklamalar ve yasal hükümler karşısında somut olaya gelindiğinde, davacı yan dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığını açıkça belirtmediği gibi, davanın HMK'nun 107. maddesi uyarınca açıldığından da söz edilmemiştir. Bu durumda açılan davanın HMK'nun 107. maddesi uyarınca belirsiz alacak davası değil, kısmi dava olduğunun kabulü gerekecektir. Davacının işbu tazminat davasını kısmi dava olarak açmasında da hukuki yararı bulunmakta olup, davalı vekilinin hukuki yarara yönelik istinaf itirazı yerinde görülmemiştir. Öte yandan, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan davalar, TTK'nun 1420/1. maddesi gereğince iki yıllık zamanaşımı süresine tabidir. Nitekim, zamanaşımı süresinin iki yıl olduğuna ilişkin bu düzenlemeye, Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartlarının C.10. maddesinde de aynen ve açıkça yer verilmiştir. Taraflar arasında akdedilen kasko poliçesi uyarınca davacının aracı kasko poliçesi teminatı altında olup, zarara konu olay 29/11/2023 tarihinde meydana gelmiştir. Davacının bakiye kasko sigorta tazminatı talebi, KTK'nun 109/2. maddesi kapsamında değerlendirilemeyeceğinden, eldeki davada uzamış ceza davası zamanaşımı süresi uygulanamayacaktır. Bir başka anlatımla, somut olayda dava zamanaşımı süresi alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren iki yıldır. TTK'nun 1446/1. maddesinde sigorta ettirenin rizikonun gerçekleştiğini öğrenince durumu gecikmeksizin sigortacıya bildireceği hükme bağlanmıştır. Kasko sigortası genel şartları B.1. maddesinde ise sigorta ettiren rizikonun gerçekleşmesi halinde rizikonun gerçekleştiğini öğrendiği tarihten itibaren en geç 5 iş günü içinde sigortacıya bildirim yapmakla yükümlü olduğu düzenlenmiştir. Sigorta ettirenin ihbar yükümlülüğüne ilişkin yasada açık bir süre belirlenmeyip gecikmeksizin bildirim yapma yükümlülüğü düzenlenmişken kasko sigortası genel şartlarında bu süre açıkça en geç 5 iş günü olarak hükme bağlanmıştır. Bu durumda somut olayın özelliğine göre sigorta ettirenin lehine olan en geç 5 iş günü ihbar süresinin tazminat alacağının muacceliyeti ve bu kapsamda zamanaşımı süresinin değerlendirilmesinde gözetilmesi gerekecektir. TTK'nun 1427. maddesinde ise sigorta bedelinin rizikonun gerçekleşmesini müteakip ve rizikoyla ilgili belgelerin sigortacıya verilmesinden sonra sigortacının edimine ilişkin araştırmaları bitince ve her halde 1446. maddeye göre yapılacak ihbardan 45 gün sonra muaccel olacağı belirtilmiş, aynı maddenin 4. bendinde borç muaccel olunca sigortacının ihtara gerek kalmaksızın temerrüde düşeceği belirtilmiştir (Emsal Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 13/11/2017 tarih 2016/19039 Esas 2017/10425 Karar, 01/03/2018 tarih 2017/1161 Esas 2018/1453 Karar). Somut olayda kaza tarihi 29/11/2023 ile dava tarihi 16/02/2024 tarihi arasında 2 yıllık zaman aşımı süresi dolmadığı gibi ıslah tarihi olan 17/09/2024 tarihi itibarıyla da zaman aşımı süresi dolmamıştır. Bu durumda mahkemece, zaman aşımı süresinin dolmadığı gözetilerek hüküm kurulmasında bir isabetsizlik görülmemiştir. Davalı vekilinin diğer istinaf itirazlarına gelindiğinde, 6102 sayılı TTK'nun 1421. maddesinde, sigortacı geçerli bir sigorta ilişkisi kurulduktan sonra oluşan rizikolardan sorumlu olduğu, anılan yasanın 1409. maddesinde, sigortacının sözleşmede öngörülen rizikonun gerçekleşmesinden doğan zarardan veya bedelden sorumlu olduğu, sözleşmede öngörülen rizikolardan herhangi birinin veya bazılarının sigorta teminatı dışında kaldığının ispat yükünün sigortacıya ait olduğu düzenlenmiştir. Davalı sigortalı araçta meydana gelen hasarın kasko sigorta poliçesi teminatı kapsamında bulunduğunu, aracın belirlenen hasar miktarının ödendiğini ileri sürmesi karşısında somut olayda üzerinde durulması gereken husus dava konusu trafik kazası nedeniyle sigortalı araçta oluşan hasar miktarının ne kadar olduğu, davalının yaptığı ödemenin davacının hasara ilişkin zararını karşılayıp karşılamadığıdır. Yargılama aşamasında makine mühendisi bilirkişiden alınan raporda, sigortalı araçta dava konusu kaza nedeniyle 147.000,00 TL hasar oluştuğu, davalının 88.963,22 TL ödemesi mahsup edildiğinde davacının bakiye 58.036,78 TL alacaklı olduğu yönünde kanaat bildirilmiştir. Alınan bilirkişi raporu ayrıntılı, denetime ve hüküm kurmaya elverişli bulunduğu gibi dosya içerisinde yer alan diğer bilgi ve belgelerle de uyumlu niteliktedir. Hal böyle olunca, mahkemece ayrıntılı, denetime ve hüküm kurmaya elverişli bilirkişi raporu hükme esas alınarak yazılı şekilde hüküm kurulmasında bir isabetsizlik görülmemiştir. Öte yandan, sigortalı araçta oluşan hasar nedeniyle sigortalı kdv'den sorumlu bulunduğundan davalı sigorta şirketi de kdv dahil hesaplanan hasardan sorumlu olacaktır. Davalı vekili istinaf dilekçesinde taraflar arasında mutabakatname bulunduğunu ileri sürmüş ise de, istinaf dilekçesi ekinde böyle bir mutabakatname sunmadığı gibi, yargılama aşamasında da bu yönde bir savunması bulunmamaktadır. Davalı vekilinin yargılama aşamasında ileri sürmediği bir hususu istinaf aşamasında ileri sürmesi de mümkün değildir. Davacı tarafından işbu dava tarihinden önce sigortalı araçta oluşan hasara ilişkin ekspertiz raporu alınmış olup, eksper tarafından düzenlenen rapor nedeniyle davacı adına 2.756,00 TL ekspertiz faturası düzenlendiği görülmüştür. Anılan masrafın davanın kabulü kararıyla birlikte yargılama gideri olarak hüküm altına alınması isabetlidir. Davalı vekilinin faiz başlangıç tarihine yönelik istinaf itirazı incelendiğinde, işbu dava konusu kaza nedeniyle davacı tarafından davalıya 27/12/2023 tarihinde başvurulmuş olup, davalı tarafından kısmi ödeme 16/01/2024 tarihinde yapılmıştır. Kural olarak kaza tarihi 29/11/2023 olup, ihbar + 45 günün sonunda davalı temerrüte düşecek ise de, bu süreden önce davalı 16/01/2024 tarihinde eksik ödeme yaptığından eksik ödemenin yapıldığı tarihte davalının temerrüte düştüğünün kabulü gerekecektir. Mahkemece ise hüküm altına alınan 10,00 TL yönünden faiz başlangıç tarihinin 12/02/2024, bakiye 58.026,78 TL yönünden faiz başlangıç tarihinin 17/09/2024 ıslah tarihi olarak esas alınması istinaf kanun yoluna başvuran davalı lehine olup, davalı vekilinin faiz başlangıç tarihine yönelik istinaf itirazları yerinde görülmemiştir. Tüm bu nedenlerle ilk derece mahkemesinin davanın kabulü yönündeki kararında herhangi bir isabetsizlik görülmediğinden davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur. HÜKÜM: Yukarıda Açıklanan Nedenlerle; 1-Davalı vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nın 353/(1)-b.1 maddesi gereğince ESASTAN REDDİNE, 2-Alınması gerekli olan 3.964,49 TL istinaf karar harcından peşin alınan 991,13 TL harcın mahsubu ile bakiye 2.973,36 TL harcın davalıdan alınarak Hazineye gelir kaydına,+ 3-Davalı tarafından istinaf aşamasında yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına, 4-İstinaf incelemesi sırasında duruşma açılmadığından davacı yararına vekalet ücreti taktirine yer olmadığına, Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda uyuşmazlık konusu miktar dikkate alındığında HMK'nın 362. maddesi gereğince kesin olmak üzere, tarafların yokluğunda oy birliği ile karar verildi. 16/07/2026

Başkan - Üye - Üye - Zabıt Katibi -

Bu belge 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu hükümlerine göre UYAP sistemi üzerinden elektronik imza ile imzalanmıştır.

Atıf: Bölge Adliye Mahkemesi, E. 2025/33, K. 2026/1018, T. 16.07.2026, www.arakarar.com/karar/bam-karar-2025-33-e-2026-1018-k-57f7ab4e44be