Yargıtay · Ceza Genel Kurulu

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2024/214 E. 2026/278 K.

Mahkeme
Yargıtay
Daire
Ceza Genel Kurulu
Esas No
2024/214
Karar No
2026/278
Karar Tarihi

KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : 9. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi SAYISI : 176-267

I. HUKUKÎ SÜREÇ Çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan sanığın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 103/2, 43/1, 62... . maddeleri uyarınca 16... ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 02.07.2019 tarihli ve 390-291 sayılı hükme yönelik sanık müdafii ve katılan Bakanlık vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine dosyayı inceleyen Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 27. Ceza Dairesince 09.03.2021 tarih ve 865-356 sayı ile istinaf başvurusunun esastan reddine; bu kararın da sanık müdafince temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 29.12.2022 tarih ve 9886-12385 sayı ile; "On beş yaşını tamamlamasına çok az bir süre kalan mağdurenin mahkemede yaşının daha büyük olduğuna yönelik beyanı ile dosyada bulunan ifade CD'sindeki görünümünün de anlatımını desteklemesi ve tüm dosya kapsamı nazara alındığında, sanık hakkında 5237 sayılı TCK'nın 30. maddesinde düzenlenen hata hükümlerinin uygulanması gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi karşısında, söz konusu hükme yönelik istinaf başvurusunun kabulü yerine esastan reddedilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesi ise 29.05.2023 tarih ve 176-267 sayı ile; "... Suçun işlenmeye başlandığı tarihin 'Ağustos 2017' tarihi olması mağdurenin fiziki görünümüne ilişkin gözlemin yaklaşık 10 ay sonra gerçekleşmiş olması, bu süreç içerisinde mağdurenin yaşadığı olaylar, hamile kalması ve doğum yapması dikkate alındığında Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından yapılan bu değerlendirmenin suç tarihi ile tam olarak örtüşmeyebileceği hususu, mağdurenin ilk ifadesinde sonradan nüfusa kaydedildiği yönünde bir anlatımının bulunmaması sonraki beyanının sanığı korumaya yönelik olduğunun kabulü gerektiği, kaldı ki Adli Tıp 6. İhtisas Kurulu'nun 13.05.2019 tarih ve 1706 sayılı raporunun mağdurenin beyanını doğrulamaması, MÖHUK 7. maddesine göre sanık ile mağdurenin evlenmesinin resmi şeklinin Türk hukukuna göre yapılmasının gerekmesi, bu durumun kamu düzenine ilişkin olması, bu kapsamda; sanığın kendi ülkesinde 15 yaşından küçük çocuklarla evlenmenin serbest olması nedeniyle Türkiye'de işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düştüğü kabul edilerek ceza verilmemesi durumunda ise 5237 sayılı TCK'nun 8. maddesinde düzenlenen mülkilik ilkesine, 5237 sayılı TCK'nun 4. maddesinde düzenlenen 'Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz.' hükmüne, Anayasa'nın 10. maddesinde belirtilen 'Kanun önünde eşitlik' ve 5237 sayılı TCK'nun 8. maddesinde düzenlenen 'Adalet ve kanun önünde eşitlik' ilkelerine aykırı davranılmış olacak ve yabancı ülke vatandaşı olan sanık ... onunla aynı hukuki durumda bulunan diğer yabancı ülke vatandaşlarına 15 yaşından küçük çocuklara karşı cinsel istismar suçu yönünden suç işleme özgürlüğü ve ceza muafiyeti sağlanmış olacağı, demokratik bir hukuk devletinde bunun kabul edilmesi mümkün olmadığı gözetilerek sanığın mağdurun yaşı konusunda ve işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz hataya düşmesinin sözkonusu olamadığı, 5237 sayılı TCK'nun 30. maddesinde düzenlenen hata hükümlerinin sanık lehine uygulanamayacağı sonuç ve kanaatine varılmıştır ..." gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Bu hükmün de sanık müdafii ve katılan Bakanlık vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 04.12.2023 tarihli ve 111751 sayılı bozma istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya kararına direnilen Daireye gönderilmiş, inceleme yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 08.02.2024 tarih ve 13943-1025 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilmesi üzerine, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. II. UYUŞMAZLIK KAPSAMI VE KONUSU Özel Daire ile İlk Derece Mahkemesi arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında TCK'nın 30. maddesinde düzenlenen hata hükümlerinin uygulanma imkânının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. III. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Suriye uyruklu mağdur ...’ın 01.12.2002 tarihinde doğduğu, adli sürece konu ihbar tarihine on beş yaş altı aylık, sanık ile evlendikleri tarihte on dört yaş sekiz aylık olduğu; akrabası olan Suriye uyruklu ve 01.01.1994 doğumlu olan sanık ...’nın yirmi üç yaşında ve sabıkasız olup boyacı olarak çalıştığı, 2014 yılında Suriye'den Türkiye’ye gelerek geçici koruma kimlik belgesi alan sanık ile mağdurun akraba da oldukları, Altındağ/Ankara’da ikamet ettikleri, 02.04.2014 tarihli evlilik belgesi düzenleyerek mehir belirledikleri, mağdurun sancıları nedeniyle başvurduğu Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin 03.06.2018 tarihli adli rapor formuna göre 34... günlük gebe olduğu, kolluk fezlekesine göre aynı gün bir çocuğunun doğduğu, mağdurun yaşı gözetildiğinde çocuk gebelik nedeniyle adli makamlara durumun bildirilmesi üzerine soruşturma işlemlerine başlandığı, Dr. Sami Ulus Kadın Doğum Çocuk Hastalıkları Hastanesinin 31.01.2019 tarihli Sağlık Kurulu Raporuna göre; mağdurun çekilen grafileri uyarınca kemik yaşının 15... ay ile uyumlu olduğu, Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Dairesince düzenlenen 13.05.2019 tarihli rapora göre; dava konusu olayla ilgili olarak 30.01.2019 tarihinde çekildiği bildirilen grafinin yapılan radyolojik kemik yaşı değerlendirmesinde; genetik, hormonal, coğrafik yaşam alanı, beslenme farklılıkları gibi etkenlere bağlı olarak değişkenlik gösterebilmekle birlikte, mağdurun, 01.12.2002 olarak belgelenen doğum kaydına uygun gelişim gösterdiği, olay tarihinde (Ağustos 2017) 14 yaşını bitirmiş olup, 15 (onbeş) yaşı içerisinde olduğu ve 15 yaşını bitirmediğinin kabulünün uygun olacağı, Anlaşılmaktadır. Mağdur ...; on altı yaşında olduğunu, Halep'te doğduğunu, dört yıl önce Türkiye'ye geldiğini, ailesinin de aynı mahallede ikamet ettiğini, uzaktan akrabası olsa da fazla görüşmedikleri sanıkla 2017 yılı Ağustos ayında gayrı resmi olarak evlendiklerini, o zamandan beri Ankara'nın Solfasol Mahallesi'nde eşi olan sanık ... onun annesiyle aynı evde yaşadığını, kendi anne ve babasının da aynı mahallede ikamet ettiğini, ilk cinsel ilişkilerinin düğünden sonra olduğunu, severek evlendiği eşiyle ilişkilerinin rızasıyla olduğunu, hastanede doğum yapması üzerine yaşının küçüklüğü nedeniyle ihbarda bulunulduğunu, nüfusa doğduktan bir süre sonra kaydedildiğini, aslında yaşının daha büyük olduğunu, Beyanı sırasında hazır bulunan sosyolog bilirkişiye göre; beyanlarına itibar edilebilecek olan mağdurun bilişsel seviyesinin yaşıtlarıyla uygun olduğu, Mağdur vekilince; tarafların akraba oldukları, severek evlendiklerini, yaşının da nüfusta görünenden daha büyük olduğunu, Suriye'lilerin kültürüne göre bu yaşta evlenmenin olağan olduğu hususunun dikkate alınmasını talep ettiği, Yasal temsilci ...; Suriye vatandaşı ve ev hanımı olduğunu, Türkiye'ye 2014 yılında sığınmacı olarak geldiğini, okuyup yazamasa da Türkçe konuşulanları anladığını, yedi çocuklu olduğunu, on bir ay kadar önce uzaktan akrabası olan ancak fazla görüşmedikleri sanıkla, kızı olan mağdurun rızalarıyla evlendiklerini, İfade etmişlerdir. Sanık ...; vatandaşı olduğu Suriye'den 2014 yılında Türkiye'ye geldiğini, 2016 yılından beri Ankara'da yaşadığını, mağdurun baba tarafından akrabası olduğunu ancak daha önceden kendisiyle görüşmediklerini, kendi istekleri ile 2017 yılı Ağustos ayında gayrı resmi olarak evlendiklerini, aynı evde karı koca hayatı yaşamaya başladıklarını, 03.06.2018 tarihinde bir çocukları olduğunu, halen de birlikte yaşadıklarını, Sanık müdafii; sanık ... mağdurun Türk vatandaşı olmadığını, kendi memleketlerinde bu durumun normal olarak karşılandığını, ailelerinin izniyle bir evlilik birliği kurulduğunu, kanunlarımızda mağdurun yaş küçüklüğü söz konusu olsa da sanık ... mağdurun ülkelerinde bu durumun hukuka aykırı olmadığını, Savunmuşlardır. IV. GEREKÇE A- İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar TCK’nın "Çocukların cinsel istismarı" başlıklı suç tarihinde yürürlükte olan 103. maddesi; "Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismarın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza, istismar durumunda on yıldan, sarkıntılık durumunda beş yıldan az olamaz. Sarkıntılık düzeyinde kalmış suçun failinin çocuk olması hâlinde soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun, velisinin veya vasisinin şikâyetine bağlıdır. Cinsel istismar deyiminden; a) On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır. (2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on altı yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza on sekiz yıldan az olamaz. ... " şeklinde düzenlenmiştir. Çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçunun düzenlendiği TCK'nın 103. maddesinde üç grup mağdura yer vermiştir. Birincisi onbeş yaşını tamamlamamış olan çocuklar, ikincisi onbeş yaşını tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklar, üçüncüsü ise onbeş yaşını tamamlayıp onsekiz yaşını tamamlamamış olan çocuklardır. Birinci ve ikinci grupta yer alan çocuklara karşı cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın dahi gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış istismar suçunu oluşturmakta, eylemin bu kişilere karşı cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle gerçekleştirilmesi ise anılan maddenin dördüncü fıkrası uyarınca cezanın yarı oranında artırılmasını gerektirmektedir. Üçüncü grupta yer alan çocuklar yönüyle eylemin suç oluşturması için gerçekleştirilen cinsel davranışların cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Nitekim cebir, tehdit ve hile olmaksızın onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, anılan kanunun 103. maddesinde düzenlenmiş olan çocukların cinsel istismarı suçundan cezalandırılamayacaktır. Somut olayda mağdurun on beş yaşını doldurmamış olması nedeniyle eylemin TCK'nın 103/2. maddesi kapsamında suç oluşturacağında kuşku bulunmamaktadır. Bununla birlikte, uyuşmazlığın isabetli bir şekilde çözümlenmesini teminen TCK'nın 30. maddesinde düzenlenen "hata" konusuna da değinmek gerekmektedir. Anılan Kanun'un "Hata" başlıklı 30. maddesinde, ''(1) Fiilin icrası sırasında suçun kanunî tanımındaki maddî unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hâli saklıdır. (2) Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. (3) Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. (4) İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz" hükümleri yer almaktadır. Hata (yanılma); genel olarak kişinin tasavvuru ve zihinden geçirdikleri ile gerçeğin birbirine uymaması anlamına gelen bir kavramdır. Hata kural olarak iradenin oluşum sürecine etki eder ve gerçeğin yanlış biçimde tasavvuru veya bilinmesi nedeniyle irade bozulmuş olarak doğar. Failin tasavvurunun konusu, dış dünyaya ait bir şeye ilişkin olabileceği gibi normatif dünyaya (kurallar alanına) dair de olabilir. Dış dünyayla ilgili şeyin olduğundan farklı bir biçimde algılanması hâlinde unsur yanılgısından (tipiklik hatası), normatif dünyaya ait gerçekliğin farklı biçimde değerlendirilmesi hâlinde ise yasak hatasından bahsedilir. Kısaca unsur hatası, bir algılama hatası olduğu hâlde; yasak hatası, bir değerlendirme hatasıdır. Hata, kastı ortadan kaldıran veya kusurluluğu etkileyen hata olmak üzere ikiye ayrılır. Suçun maddi unsurlarında (TCK'nın 30/1. maddesi), suçun nitelikli hâllerinde (TCK'nın 30/2. maddesi), hukuka uygunluk nedenlerinin maddi şartlarında (TCK'nın 30/1-3. maddesi) hata kastı kaldırır. Kusurluluğu ortadan kaldıran veya azaltan sebeplerin maddi şartlarında hata (TCK'nın 30/3. maddesi) ile haksızlık yanılgısı (yasak hatası) (TCK'nın 30/4. maddesi) kusurluluğu etkileyen hata şekilleridir. Kastı kaldıran hata türüne hukuka uygunluk nedenlerinin sınırındaki yanılgıyı da eklemek gerekmektedir (TCK'nın 27/1. maddesi.). Üçüncü fıkrada, ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait şartların gerçekleştiği konusunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişinin, bu hatasından yararlanacağı hüküm altına alınmış olup fıkrada hem hukuka uygunluk sebebinin maddi şartlarında hata, hem de kusurluluğu etkileyen hata hâlleri düzenlenmiştir. Failin bu fıkra hükmünden yararlanabilmesi için bulunduğu durum itibarıyla hatasının kaçınılmaz olması gerekmektedir. Hataya düşmenin kaçınılmaz olmasını, kusursuz olmak şeklinde anlamak gerekir (Nevzat Toroslu, Ceza Hukuku, Genel Kısım, Savaş Yayınevi, Ankara 2016, sayfa 194.). Bunun için fail, fiili işlediği sırada ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususundaki hatası nedeniyle kınanamamalı, dikkatsiz ve özensiz davranmış olmamalıdır. TCK'nın 30. maddesine 5377 sayılı Kanun'la eklenen dördüncü fıkrada, kişinin işlediği fiilden dolayı kusurlu ve sorumlu tutulabilmesi için, bu fiilin bir haksızlık oluşturduğunu bilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Buna göre fail, işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu konusunda kaçınılmaz bir hataya düşmüşse, diğer bir ifadeyle, eyleminin hukuka aykırı olmadığı, haksızlık oluşturmadığı, meşru olduğu düşüncesiyle hareket etmişse ve bu yanılgısı içinde bulunduğu şartlar bakımından kaçınılmaz nitelikte ise artık cezalandırılmayacaktır. Kural üzerinde hata genel olarak mazeret sayılmaz. TCK’nın "Kanunun bağlayıcılığı" başlığını taşıyan 4. maddesinde de; "Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz." hükmüyle tekrarlanan ve katı şekilde uygulana gelen bu ilke 08.07.2005 tarihli ve 25869 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanun ile TCK'nın 30. maddesine dördüncü fıkra olarak eklenen "İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz." biçimindeki düzenleme ile esnetilme yoluna gidilmiştir. Böylece Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz hükmü, sadece fiilin haksızlığı konusunda kaçınılabilir hata ile sınırlandırılmıştır (Nevzat Toroslu, Ceza Hukuku, Genel Kısım, Savaş Yayınevi, Ankara 2016, sayfa 261.). Bu noktada haksızlık yanılgısı ilkesi ile "Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz." hükmünün çatışmayacak şekilde yorumlanması gerekmektedir (Adem Sözüer, Hukuki Hata, Yargıtay Dergisi, C. 21, S. 4, Ekim 1995, s. 489). Zira bu ilke, kişilerin suç işledikten sonra cezadan kurtulmak amacıyla sığınabilecekleri bir düzenleme niteliğinde değildir. Esasen, işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, hukuk düzenince tasvip edilmeyen ve izin verilmeyen, hukuku ihlal eden bir hareket yaptığının farkında olmadığından kanunu bilmemek mazeret sayılmaz kuralına da aykırı hareket etmemiş olacaktır. Bu anlamda failin, yetkili bir organ ya da resmî bir makamın açıklamasına güvenerek hataya düşmesi hâlinde kural olarak kendisine kusur isnat edilemeyecekken, kişisel, siyasi, dini veya ahlaki düşüncelerine göre yaptığı hareketi doğru kabul etmesi durumunda, davranışının toplumsal normlara ve hukuk düzenine aykırı olduğunu bilmesi nedeniyle sorumluluktan kurtulamayacağı kabul edilmelidir. Üçüncü ve dördüncü fıkraların uygulanması yönüyle kişinin kaçınılmaz bir hataya düşmesi şartı aranmakta olup hatanın kaçınılabilir olması durumunda kişi kusurlu sayılacak, diğer bir ifadeyle fiilden dolayı sorumlu tutulacak, ancak bu hata temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınacaktır. Hatanın kaçınılmaz olup olmadığı, her olay özelinde exante bir değerlendirme ile kişinin bilgi ve eğitim düzeyi, içinde bulunduğu sosyal ve kültürel çevre koşulları gibi kriterler yardımıyla belirlenerek bir sonuca ulaşılmalıdır. B- Somut Olayda Hukuki Değerlendirme Suriye'de doğup bu ülkenin uyruğuna sahip olan sanık ile mağdur, suç tarihinden yaklaşık dört yıl önce ülkelerinde yaşanan iç savaş nedeniyle sığındığı Türkiye'de geçici koruma kimlik belgesi ile ikamet etmeye başlamıştır. Beyan ve savunmalarda, mağdurun yaşı itibarıyla evlenerek bu evlilik birliği içerisinde cinsel birliktelik yaşanmasının kendi ülkelerinde hukuka aykırı olmadığı, bu nedenle gerçekleştirdikleri fiilin Türkiye Cumhuriyeti hukukunda da haksızlık oluşturduğunu bilmedikleri ileri sürülmüştür. Çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçu için duhulün yeterli olup özel kastın aranmaması ve suç tarihi itibarıyla henüz on beş yaşını tamamlamayan mağdurun kendi özgür iradesi ile serbestçe hareket etme hakkı olmadığdan bu hakkının ihlaline yönelik olarak gerçekleştirilen eylemle ilgili gösterilen rızanın, çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçu bakımından bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilemeyecek nitelikte bulunması karşısında bilerek ve istenerek gerçekleştirilen suça konu eylem nedeniyle çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçu unsurları itibarıyla oluşmuştur. TCK'nın 8. maddesi uyarınca Türkiye'de işlenen suçlar hakkında Türk kanunlarının uygulanacağı, aynı Kanun'un 3. maddesi ile Anayasa'nın 10. maddesi gereğince vatandaşlık veya yabancı uyruklu olma esasına göre farklı ceza hukuku rejimlerinin öngörülemeyeceği kuşkusuzdur. Bununla birlikte TCK'nın 4. maddesinde yer alan "ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz" kuralı mutlak olmayıp Kanun koyucu aynı Kanun'un 30. maddesinin 4. fıkrasında bu ilke esnetilerek işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir yanılgıya düşen kişinin kusurlu sayılamayacağı kabul edilmiştir. Bu düzenleme, kusur sorumluluğu ilkesinin doğal sonucu olup failden hukuka uygun davranmasının objektif olarak beklenemediği hâllerde kusurluluğu ortadan kaldırmaktadır. Dosya kapsamından; sanık ile mağdurun Türkiye'ye ülkelerindeki silahlı çatışmalar nedeniyle sığınmacı olarak geldikleri, yaklaşık dört yıldır ülkede bulundukları, sosyal yaşamlarını ağırlıklı olarak kendi toplulukları içerisinde sürdürdükleri, yargılamaya konu fiilin kendi ülkelerindeki hukuk düzeninde ve yerleşik toplumsal kabuller çerçevesinde suç olarak değerlendirilmediği yönündeki savunmalarının dosya kapsamındaki olgularla çelişmediği anlaşılmaktadır. Suriyeli sığınmacıların savaşın yarattığı ekonomik yıkım, güvenlik endişeleri ve kapalı topluluk yapılarında (getto) geleneksel normların muhafaza edilmesi ile şekillenen sosyal yaşamları, ülkemizin kültürel ve hukuki normlarına tam olarak entegre olmalarını da mümkün kılmamıştır. Suriye'nin kırsal bölgelerinden ve alt gelir grubundan geldiklerine kuşku bulunmayan ve ülkemizde sığınmacı olarak içinde bulundukları yaşam koşulları ile ikamet ettikleri yer ve çalıştıkları işler nazara alındığında, sosyo kültürel yapılarında bir değişim yaşanmadığı anlaşılan sanık, mağdur ... ailelerinin var olan ataerkil değerlerini ülkemizde de sorgulamadan sürdürdükleri bir realitedir. Bu noktada sanığın, içinde yetiştiği hukuk ve sosyo-kültür çevresi ile hayat tecrübesinin etkisiyle gerçekleştirdiği fiilin Türkiye Cumhuriyeti hukukunda da haksızlık oluşturduğu yönünde kaçınılmaz bir hataya düştüğünün kabulü gereklidir. Bu nedenle somut olayın kendine özgü koşulları da gözetildiğinde, sanığın yanılgısı salt bir kanunu bilmeme hâli olarak değil, TCK'nın 30. maddesinin 4. fıkrası kapsamında kusurluluğu ortadan kaldıran kaçınılmaz bir haksızlık yanılgısı niteliğinde değerlendirilmelidir. Bu itibarla isabetsiz bulunan Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesinin direnme kararına konu mahkûmiyet hükmünün bozulmasına karar verilmelidir. V. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 29.05.2023 tarihli ve 176-267 sayılı direnme kararına konu mahkûmiyet hükmünün gerekçesinin İSABETLİ OLMADIĞINA, söz konusu hükmün, sanık hakkında TCK'nın 30. maddesinde düzenlenen hata hükümlerinin uygulanma koşullarının oluştuğunun gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 2- Dosyanın, gereği için kararı veren Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesine, kararın bir örneğinin de bilgi için Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 27. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.04.2026 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Atıf: Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2024/214, K. 2026/278, T. 29.04.2026, www.arakarar.com/karar/yargitay-ceza-genel-kurulu-2024-214-e-2026-278-k-a70edca0a20f