Yargıtay · Ceza Genel Kurulu
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2023/375 E. 2025/53 K.
- Mahkeme
- Yargıtay
- Daire
- Ceza Genel Kurulu
- Esas No
- 2023/375
- Karar No
- 2025/53
- Karar Tarihi
İtirazname No : 2018/81398 KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : 4. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Asliye Ceza SAYISI : 208-394 I. HUKUKÎ SÜREÇ Hakaret suçundan sanığın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 125/3-a, 125/4 ve 62. maddeleri uyarınca iki defa 11 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 231. maddesi uyarınca hükümlerin açıklanmasının geri bırakılmasına ve 5 yıl denetim süresi belirlenmesine ilişkin Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 22.04.2011 tarihli ve 96-224 sayılı karar itiraz edilmeksizin 08.06.2011 tarihinde kesinleşmiştir. Sanığın denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlemesi nedeniyle ihbar üzerine dosyayı yeniden ele alan Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesince 11.10.2016 tarihli ve 96-224 sayılı ek karar ile CMK'nın 231/11. maddesi uyarınca aynen açıklanan sanığın mahkûmiyetine dair hükümler istinaf edilmeksizin 18.01.2017 tarihinde kesinleşmiştir. Bu hükümlere yönelik Adalet Bakanlığının 27.04.2017 tarihli ve 2635-2017-Kyb sayılı kanun yararına bozma talebi ve bu talep üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 11.05.2017 tarihli ve 28817 sayılı ihbarnamede; "...Dosya kapsamına göre, polis memurlarınca sanığın sevk ve idaresinde bulunan aracın durdurulmasının istendiği, buna rağmen sanığın durmayarak yola devam ettiği ve yaklaşık 2 km sonra takip üzerine durdurularak sanığın araçtan inip görevlilere hakaret etmesinden ibaret olayda, direnme eylemlerinin aynı zaman dilimi içinde ve hukuki kesintiye uğramadan gerçekleşmesi sebebiyle, devam eden bir süreç içerisinde farklı görevlilere karşı tekrarlanarak gerçekleştirilmiş olan eylemlerinden ötürü 5237 sayılı Kanun'un zincirleme suça ilişkin 43/2. maddesinin uygulanması gerektiği," gerekçesiyle kararın kanun yararına bozulmasının istenmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 15.01.2018 tarih ve 4043-35 sayı ile; "...İddianamede sanığın, polis memuru olan müştekilere sinkaflı hakaret ettiğinin iddia edildiği, mahkemece de eylemin bu şekilde kabul edildiğinin anlaşıldığı, ancak sanığın katılanlara bu sözlerle, aynı anda ve tek bir fiille hakarette bulunması şeklinde gerçekleşen eylemi nedeniyle, TCK'nın 43. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerekirken, her bir müşteki için ayrı ayrı ceza verilmesi ile ayrıca bu cezalarda TCK'nın 43/2. maddesinin uygulanmasının hukuka aykırı olduğu," isabetsizliğinden kanun yararına bozulmasına karar verilmiştir. Hükümlerin kanun yararına bozulması üzerine Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda 19.07.2018 tarih ve 208-394 sayı ile; sanığın kamu görevlisine hakaret suçundan TCK'nın 125/3-a, 125/4, 43, 62 ve 53/1. maddeleri uyarınca 1 yıl 2 ay 17 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna karar verilmiştir. Bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 02.03.2023 tarih ve 32703-15628 sayı ile; "...Kanun yararına bozma sonrası kurulan hükme karşı sanığın olağan kanun yoluna başvurma hak ve yetkisi bulunmadığı," gerekçesiyle temyiz isteğinin reddine karar verilmiştir. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 19.04.2023 tarih ve 81398 sayı ile; "...Salt kanun yararına bozma sonrası verildiğinden bahisle mahkeme kararının olağan kanun yolu denetimine kapatılmasının hakkın kısıtlanması niteliği taşıyacağı, kanun yararına bozma ile kesin hükmün otoritesinin ortadan kalktığı nazara alındığında, bozma sonrası yapılan yargılamanın yeni bir süreç olduğu ve Yargıtay bozma ilamına uygun karar verilip verilmediğinin denetiminin gerekli olduğu, ayrıca Kanunumuzda kanun yararına bozma sonrası kurulan bir hükmün olağan kanun yolu denetimini kısıtlayıcı bir hükmün de yer almadığı, Kanun yararına bozma sonrasında verilen kararların Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçtiği tarihten sonra hangi yasa yolu denetimine tabi olduğu hususunda Kanun'da açıkça bir düzenlemeye yer verilmediği, Yasa'daki mevcut boşluğun, 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesinin birinci fıkrası hükmü kıyasen uygulanmak suretiyle giderilebileceği, başka bir ifadeyle, daha önceden temyiz incelemesinden geçerek bozma ilamı sonrası verilen hükümlerde olduğu gibi bölge adliye mahkemelerinin göreve başladığı 20.07.2016 tarihinden sonra, kanun yararına bozma sonucu verilen kararların da dosyanın daha önce Yargıtay denetiminden geçmesi nedeniyle yine temyiz yasa yoluna tabi olması gerektiği, bu durumun kanun koyucunun davanın makul sürede sonuçlandırılması yönündeki amacına uygun düşeceği, Dairece verilen kanun yararına bozma kararının sadece sınırlı, talep konusuyla bağlı kalınarak verilmediği, işin esasını çözmeyen bir noktadan bozma istenmesine karşın, karardaki diğer hukuka aykırılıklar yönünden de inceleme yapıldığı nazara alındığında, kanun yararına bozma sonrasında verilen son kararın istinaf denetimine tabi olduğunun kabul edilmesi, Yargıtay tarafından denetlenerek bozulan ilk hükmün, bölge adliye mahkemesi tarafından denetlenecek olması anlamına gelir ki, bu yöndeki kabulün, Yargıtayın yargılama sistemindeki konumunu düzenleyen Anayasamızın 154. maddesi hükümlerine uygun düşmeyeceği, istinaf kanun yoluna başvurulmadan doğrudan temyiz incelemesi yapılmasının davanın makul sürede sonuçlandırılması amacına da işlerlik kazandıracağı anlaşıldığından, sanık hakkında kanun yararına bozma sonrası verilen hükmün temyiz kanun yolu denetimine tabi olması gerektiği değerlendirilmiştir. Bu itibarla, kanun yararına bozma sonrası kurulan Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 19.07.2018 gün ve 2018/208 Esas, 2018/394 Karar sayılı mahkûmiyet hükmüne yönelik sanık tarafından verilen 19.09.2018 tarihli istemin, temyiz talebi olarak kabul edilerek, temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün onanmasına karar verilmesi gerektiği," görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 15.06.2023 tarih ve 6188-20025 sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KONULARI ve ÖN SORUNLAR Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanık hakkında Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesince 11.10.2016 tarih ve 96-224 sayı ile verilen hükmün CMK'nın 309. maddesi uyarınca kanun yararına bozulması sonrasında İlk Derece Mahkemesince verilen 19.07.2018 tarihli ve 208-394 sayılı yeni hükme yönelik olağan kanun yoluna başvurmanın mümkün olup olmadığı, 2- Olağan kanun yoluna başvurmanın mümkün olduğunun kabul edilmesi hâlinde hükmün istinafa mı temyize mi tabi olduğu, Hususlarının belirlenmesine ilişkin olup Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca öncelikle; 1- CMK'nın 309. maddesinin dördüncü fıkrasının (d) bendi uyarınca; bozma nedenlerinin hükümlüye daha hafif bir cezanın verilmesini gerektirdiği durumlarda Özel Dairenin hükmü bozarak yerel mahkemeye göndermesinin hukuka uygun olup olmadığının, 2- Dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğinin, Değerlendirilmesi gerekmektedir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Sanık ...'nin kullandığı araç ile trafik uygulamasından kaçması nedeniyle takip edilerek yakalandığı, alkollü araç kullandığı gerekçesiyle işlem yapıldığı sırada katılan polis memurlarına sinkaflı küfürlerle hakaret ettiği iddiasıyla sanık hakkında zincirleme biçimde kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçundan açılan kamu davasında suç tarihinin 13.08.2009 olduğu, sanığın sorgusunun 04.02.2011 tarihinde yapıldığı, İlk Derece Mahkemesince sanığın TCK'nın 125/3-a, 125/4 ve 62. maddeleri uyarınca iki defa 11 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, CMK'nın 231. maddesi uyarınca hükümlerin açıklanmasının geri bırakılmasına ve 5 yıl denetim süresi belirlenmesine ilişkin verilen 22.04.2011 tarihli kararın sanık ve katılanlara tebliğ edildiği, UYAP sisteminden alınan kesinleşme şerhine göre bu kararın itiraz edilmeksizin 08.06.2011 tarihinde kesinleştiği, Sanığın denetim süresi içinde 28.09.2011 tarihinde kasıtlı bir suç işlemesi nedeniyle ihbar üzerine dosyayı yeniden ele alan İlk Derece Mahkemesince CMK'nın 231/11. maddesi uyarınca açıklanması geri bırakılan hükümlerin aynen açıklanarak sanığın mahkûmiyetine ilişkin verilen 11.10.2016 tarihli kararın sanık ve katılanlara tebliğ edildiği, UYAP sisteminden alınan kesinleşme şerhine göre bu mahkûmiyet hükmünün istinaf edilmeksizin 18.01.2017 tarihinde kesinleştiği, Adalet Bakanlığının 27.04.2017 tarihli kanun yararına bozma talebi ve bu talep üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen ihbarname ile kesinleşen İlk Derece Mahkemesi hükmünün kanun yararına bozulmasının talep edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Özel Dairece 15.01.2018 tarihinde anılan hükmün kanun yararına bozulmasına karar verildiği, Bozma sonrasında yapılan yargılamada, İlk Derece Mahkemesince sanığın TCK'nın 125/3-a, 125/4, 43, 62 ve 53/1. maddeleri uyarınca 1 yıl 2 ay 17 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna karar verildiği, bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Özel Dairece kanun yararına bozma sonrası kurulan hükme karşı sanığın olağan kanun yoluna başvurma hak ve yetkisi bulunmadığı gerekçesiyle sanığın temyiz isteğinin reddine karar verildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ise kanunumuzda kanun yararına bozma sonrası kurulan bir hükmün olağan kanun yolu denetimini kısıtlayıcı bir hükmün yer almadığı ve sanık tarafından verilen 19.09.2018 tarihli istemin, temyiz talebi olarak kabul edilerek temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün onanmasına karar verilmesi gerektiği görüşüyle itiraz yoluna başvurduğu, Anlaşılmaktadır. V. GEREKÇE 1- CMK'nın 309. maddesinin dördüncü fıkrasının (d) bendi uyarınca; bozma nedenlerinin hükümlüye daha hafif bir cezanın verilmesini gerektirdiği durumlarda Özel Dairenin hükmü bozarak yerel mahkemeye göndermesinin hukuka uygun olup olmadığı; A. İlgili Mevzuat ve İlk Ön Soruna İlişkin Açıklamalar Kanun yollarına başvurulmadan ya da başvurulmakla birlikte istemin reddi veya hükmün onanması yahut düzeltilerek onanması suretiyle kesinleşmiş olan hükümlerin, kesin yargının tartışılmazlığı ve hukuki güvenlik ilkeleri uyarınca sonradan değiştirilmeleri kural olarak mümkün değildir. Bununla birlikte yapılan yargılama neticesinde ulaşılan maddi hakikatin her zaman mutlak hakikati ifade etmeyebileceği de gözetilerek, kesinleşmiş olan hükümde ciddi hata ya da ağır bir hukuk ihlali bulunduğunun anlaşıldığı durumlarda Anayasa'da güvence altına alınan hak arama hürriyeti, adil yargılanma hakkı ve kanun önünde eşitlik ilkesi kapsamında olağanüstü kanun yolları kabul edilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi (CMK'nın 308. maddesi), kanun yararına bozma (CMK'nın 309. maddesi) ve yargılamanın yenilenmesi (CMK'nın 311-323. maddeleri) kurumları olağanüstü kanun yolları olarak düzenlenmiştir. Uyuşmazlık konusuna ilişkin CMK'nın "Kanun yararına bozma" başlıklı 309. maddesi şöyledir; "(1) Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirir. (2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtayın ilgili ceza dairesine verir. (3) Yargıtayın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse, karar veya hükmü kanun yararına bozar. (4) Bozma nedenleri: a) 223 üncü maddede tanımlanan ve davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin ise, kararı veren hâkim veya mahkeme, gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verir. b) Mahkûmiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin ise, kararı veren hâkim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilir. Bu hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz. c) Davanın esasını çözüp de mahkûmiyet dışındaki hükümlere ilişkin ise, aleyhte sonuç doğurmaz ve yeniden yargılamayı gerektirmez. d) Hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektiriyorsa cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektiriyorsa bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesi doğrudan hükmeder. (5) Bu madde uyarınca verilen bozma kararına karşı direnilemez." Madde gerekçesi ise özetle; "Maddeye göre, hâkim veya mahkemece verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık olduğunu öğrenen Adalet Bakanı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini açıklayarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirilecektir. Olağanüstü temyiz de denilen bu kanun yoluna, istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşmiş bulunan kararlarda, gerek maddî hukuka ve gerek usul hukukuna ilişkin aykırılıkların giderilmesi için başvurulabilir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Adalet Bakanınca bildirilen nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtay ceza dairesine verir..." şeklindedir. Ayrıntıları, 14.11.1977 tarihli ve 3-2 sayılı içtihadı birleştirme kararı ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun istikrar kazanmış kararlarında (03.04.2012 tarihli ve 438-141, 10.05.2011 tarihli ve 80-90, 14.12.2010 tarihli ve 210-259, 15.06.2010 tarihli ve 117-146, 23.06.2009 tarihli ve 30-177 ile 19.02.2008 tarihli ve 19-31 sayılı gibi) açıklandığı üzere; CMK’nın 309. maddesinde, olağanüstü ve istisnai bir kanun yolu olarak düzenlenen kanun yararına bozma ile, hâkim ya da mahkemelerce verilen ve temyiz veya istinaf incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar yahut hükümlerdeki, gerek maddi gerekse usule ilişkin, varlığı hukuk devleti ve düzeni için kabul edilemez boyuttaki hukuka aykırılıkların hem ilgilisi hem de hukuk düzeni/kanun/toplum yönünden giderilmesi ile ülkede uygulama birliğinin sağlanması amaçlanmaktadır. Ancak, kesin kararlara/hükümlere karşı kabul edilmesi nedeniyle bu amaçlara hizmet etmeyen, sadece yapılan uygulamanın hatalı olduğunun tespiti ile yetinilmesi sonucunu doğuran hukuka aykırılıkların bu yolla çözülmesinde kanun yararı olmadığı gibi bu uygulamanın kesin hükmün otoritesini sarsacağı da açıktır. Aynı nedenlerle olağan kanun yollarına göre kapsamının dar ve sınırlı olması, hukuka aykırılığın, davanın özüne ve cezaya esaslı bir şekilde etki etmesi ve tüm hukuka aykırılıkların bir defada giderilmesi gerekmektedir. Hâkim ya da mahkeme tarafından değiştirilmesi veya geri alınması her zaman mümkün olan kararlarda kanunun aradığı kesinlikten bahsedilemez. Ciddi boyuta ulaşmayan, maddi meseleye ilişkin olan, hâkimin kanaat ve takdir yetkisi kapsamında kalan hususlar ile infaz aşamasında, soruşturma ya da kovuşturma safhasında alınacak bir kararla giderilebilecek nitelikte olanlar gibi başka bir yol ve yöntemle giderilmesi ihtimali bulunan hukuka aykırılıkların kanun yararına bozma konusu olamayacağı kabul edilmelidir. Keza hem maddi hukuka hem de yargılama hukukuna ilişkin aykırılıkların, karar veya hükümlerin verildiği anda mevcut olması gerekir. Hükümden sonra ortaya çıkan veya hüküm verilinceye kadar mahkemenin bilgisine sunulmamış olup da daha sonradan belirtilen nedenlere dayanılarak kanun yararına bozma talebinde bulunulamaz. Kanun yararına başvuru nedeniyle yapılan inceleme sırasında, Adalet Bakanlığının istem yazısında ileri sürülmeyen ve sonuca etkili bulunan başkaca hukuka aykırılıklar görüldüğünde, bu yönlerden de başvuruda bulunulmasını sağlamak bakımından Adalet Bakanlığına ihbarda bulunulması, ihbar üzerine başvuruda bulunulması hâlinde ise tüm hukuka aykırılıkların bir defada giderilmesi gerekmektedir. Ceza Genel Kurulunun 29.09.2009 tarihli ve 177-210 sayılı kararında da vurgulandığı üzere kanun yararına başvurulan ve olağanüstü temyiz denilen kanun yolunda geçerli istekle bağlılık kuralı gereği, isteme konu edilmeyen hüküm ve hukuka aykırılıklar, kanun yararına bozma konusu yapılamayacaktır. CMK'nın 309. maddesi uyarınca hâkim veya mahkemece verilip istinaf ya da temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlerde, maddi hukuka veya muhakeme hukukuna ilişkin hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması talebini, kanuni nedenlerini açıklayarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirecektir. Bunun üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da hükmün veya kararın bozulması talebini içeren yazısına bu nedenleri aynen yazarak Yargıtay ilgili ceza dairesine verecek, ileri sürülen nedenlerin Yargıtayca yerinde görülmesi hâlinde karar veya hüküm kanun yararına bozulacak, yerinde görülmezse talep reddedilecektir. Bozma sonrası yapılacak işlemler ve bu işlemleri gerçekleştirecek merciler ile bozma kararının etkileri ise, bozulan hüküm veya kararın türü ve bozma nedenlerine göre CMK'nın 309. maddesinin dördüncü fıkrasında düzenlenmiştir. Bu fıkranın düzenlenmesinde belirleyici olması nedeniyle yorumlanmasında da kesin hüküm (kaziyei muhkeme) kavramı temel kriter olarak nazara alınmalıdır. Hukuk devletinin temel unsurlarından biri olarak hukuk güvenliği, toplum düzeni ve barışı için zorunlu olsa da son çare olarak başvurulması gereken yargılama/cezalandırma tehdidi altında sürekli olarak kalmamayı zorunlu kılar. Bu nedenle hukuk düzenleri, kesin hükmün otoritesini koruyagelmektedir. Kesin hüküm, mahkemeler tarafından verilmiş hükümlerin belli şartlar altında kazanmış oldukları kanuni gerçeklik olarak tanımlanmaktadır (Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku, 9.Bası, İstanbul 1989, s.44, Kuru/Arslan/Yılmaz, 2011, s. 686, Akkaş, Ahmet Hulusi, Ceza Muhakemesi Bağlamında Yargı Mercileri Kararlarının Birbirleri Üzerindeki Etkisi, Adalet Yayınevi, s. 71,) Genel ve temel bir ilke hâlini almış bu kanuni gerçeklik ile, bir yönden kişiler arasındaki uyuşmazlıkları bir noktada çözüme kavuşturarak toplumsal düzen ve barışı tesis etmek/korumak, davaların usulen sona ermesini sağlamak (şeklî anlamda kesin hüküm), diğer taraftan hukuksal uyuşmazlıkların kesin bir şekilde son bulmasını temin etmek (maddi anlamda kesin hüküm) istenmektedir. Şeklî anlamda kesin hüküm, hüküm hakkında öngörülmüş bir kanun yolunun bulunmadığı, bulunuyorsa kanun yollarının tüketilmesi sonucunda ortaya çıkan izafi bir gerçekliği ifade ettiğinden, kesin hükümden maksadın maddi anlamda kesin hüküm olduğu açıktır. Maddi anlamda kesin hüküm, yapılan yargılama sonunda hukuki ihtilafın esasını -kural olarak- bir daha yargılama konusu yapılamayacak biçimde çözmesi itibarıyla kanuni bir gerçeklik olmayı hak eder. Bu özelliği iledir ki, hem ilgililerini mutlak surette bağlar (olumlu etkisi) hem de ne bis in idem ilkesi koruması altında, aynı şahsın, aynı fiili nedeniyle ikinci kez yargılanmasına engel olur (olumsuz etkisi). Şu hâle göre, maddi anlamda kesin hüküm niteliği kazanmış bir hükmün mevcut olduğu durumlarda kural olarak ikinci kez yargılama yapılamaz ve aleyhe sonuç doğuracak biçimde yeni bir hüküm tesis edilemez. Bu nedenle de olağanüstü kanun yollarını düzenleyen normların, istisnai norm olmaları itibarıyla dar yorumlanmaları kesin hükmün otoritesinin korunması gereğinin zorunlu sonucudur. Bu bağlamda CMK'nın 309. maddesinin dördüncü fıkrasındaki düzenleme incelendiğinde: a. Dördüncü fıkranın (a) bendi uyarınca; bozma nedeni 223. maddede tanımlanan ve davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin ise, kararı veren hâkim veya mahkeme, gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verir. CMK'nın 223. maddesinde hükümler; mahkûmiyet, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi, adli yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararları olarak tahdidi biçimde sayılmıştır. 03.06.1936 tarihli ve 129-11 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre de bu kararlardan; "Mahkûmiyet ve beraat kararı ile zamanaşımı, af ve davadan vazgeçme gibi düşme sebeplerine dayanılarak verilen kararlar davanın esasını halleden kararlardandır". Bozmaya konu hüküm, mahkûmiyet, beraat ve düşme dışında kalan, davanın esasını çözmeyen ve bu hâliyle esasen maddi anlamda kesin hüküm niteliği de taşımayan bir hüküm ise, 26.10.1932 tarihli ve 29-12 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da benimsendiği gibi (Adalet Bakanının uygulamadaki hatalardan başka esas ve hükme etkili olan usul hatalarından dolayı da yazılı emir vermeye yetkili olduğu, yazılı emir üzerine bozulan mahkeme hükmünün davanın esasını hallettiği surette yargılamanın tekrarlanmaması, davanın esasını halletmediği surette yargılamanın tekrarlanması gerektiği); kararı veren hâkim veya mahkeme, gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verir. Bu ihtimalde işin esası ile ilgili yargılama yapıp yeni bir hüküm kurmaya engel bir durumdan bahsedilemez. b. Dördüncü fıkranın (b) bendi uyarınca; bozma nedeni mahkûmiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin ise, kararı veren hâkim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilir. Bu hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz. Bozmaya konu hükmün, bir mahkûmiyet hükmü olması itibarıyla 223. maddede sayılan ve davanın esasını çözen, maddi anlamda kesin hüküm olduğunda kuşku yoktur. Kanun koyucu bu ihtimalde yukarıda yer verilen açıklamalar doğrultusunda, bozmanın kapsamını, davanın esasını çözmeyen yönündeki veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usuli işlemlerdeki hukuka aykırılıkların giderilmesi amacıyla sınırlı tutmuştur. Bir anlamda maddi anlamda kesin hükmün kurulduğu yargılamanın, adil yargılanma ilkesi parametrelerine uygun olarak yapılmaması nedeniyle kararı veren hâkim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre tekrar hüküm kurulmasına imkân tanınmaktadır. Ancak bu hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamayacaktır. c. Dördüncü fıkranın (c) bendi uyarınca; bozma sebebi davanın esasını çözüp de mahkûmiyet dışındaki hükümlere ilişkin ise, aleyhte sonuç doğurmaz ve yeniden yargılamayı gerektirmez. Bu durumda bozmaya konu hüküm, beraat ve düşme gibi davanın esasını çözen ve bu hâliyle esasen maddi anlamda kesin hüküm niteliği de taşıyan bir hüküm olduğundan, Özel Dairenin varsa hukuka aykırılıkları tespit ederek hükmü, aleyhte sonuç doğurmamak ve yeniden yargılanmamak üzere bozmakla yetinmesi gerekmektedir. Hâl böyle olunca bozmadan sonra kararı veren mahkemece yeniden yargılama yapılması ve hüküm kurulmasının kanuni dayanağı yoktur. Bu durum göz ardı edilmek suretiyle bozmadan sonra, kararı veren mahkemece yargılamaya devam edilerek verilen yeni hüküm hukuki değerden yoksundur. d. Dördüncü fıkranın (d) bendi uyarınca; bozma nedenleri hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektiriyorsa cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektiriyorsa bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesi doğrudan hükmeder. Bozmaya konu hükmün bir mahkûmiyet hükmü olduğunda ve dolayısıyla davanın esasını çözen ve bu hâliyle esasen maddi anlamda kesin hüküm niteliği taşıdığında kuşku yoktur. Açıklanan nedenle bu ihtimalde kanun koyucu, hükmün aleyhe bozulmasına ve bozmadan sonra kararı veren mahkemece yargılamaya devam edilmesine izin vermemiştir. Eğer mahkûmiyet hükmüne konu cezanın kaldırılması gerekiyorsa cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesi gerekiyorsa bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesi doğrudan hükmedecektir. e. 309. maddenin 1. fıkrasında; "hâkim veya mahkeme tarafından verilen ... karar veya hükümlerden" bahsedildiğine göre, düzenlemenin belli ölçüde muğlak olduğu görülmekte ise de, "hakim kararı"nın da şartları varsa kanun yararına bozmaya konu olabileceğinde tereddüt yaşanmamalıdır. Uygulama bu yönde istikrar kazanmış durumdadır. Anılan kararların nitelikleri itibarıyla maddi anlamda kesin hüküm kapsamında değerlendirilemeyecekleri açık olduğundan bozmadan sonra kararı veren hâkim gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verecektir. Yeni karar ilgilisinin lehine ya da aleyhine olabilir. Görüldüğü üzere kanuni düzenleme; bozmanın konusunun, davanın esasını çözen ve bu hâliyle maddi anlamda kesin hüküm niteliği taşıyan bir hüküm olması durumunda, kural olarak yeniden yargılamaya ve aleyhte sonuç doğuracak biçimde yeniden hüküm tesis etmeye izin vermemektedir. Bozma davanın esasını çözüp de mahkûmiyet dışındaki hükümlere ilişkin ise, aleyhte sonuç doğurmaz ve yeniden yargılamayı gerektirmez. Bu durumda Özel Dairenin hukuka aykırılıkları tespit ederek hükmü, aleyhte sonuç doğurmamak ve yeniden yargılanmamak üzere bozmakla yetinmesi gerekmektedir. Bozmadan sonra, kararı veren hâkim veya mahkemece yapılacak herhangi bir işlem yoktur. Konuları mahkûmiyet hükmü olduğundan, dördüncü fıkranın (b) ve (d) bentlerinin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bu cümleden olarak, mahkûmiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözen yönü ile ilgili olarak ne bis in idem ilkesi gereğince bozma kararı verilemez. Şu kadar ki, hükümlünün cezasının kaldırılması gerekiyorsa cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesi gerekiyorsa bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesi doğrudan hükmedecektir. Mahkûmiyet hükmünde cezanın noksan belirlenmesinin, davanın esasını çözen yönüne ilişkin olduğunda kuşku bulunmadığından Özel Dairenin işbu hukuka aykırılıkları tespit ederek hükmü, aleyhte sonuç doğurmamak ve yeniden yargılanmamak üzere bozmakla yetinmesi gerekmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 29.09.2009 tarihli ve 145-214; 21.11.2006 tarihli ve 246-261; 04.07.2006 tarihli ve 185-175; 14.06.2005 tarihli ve 55-64 sayılı kararlarında da sanık aleyhine kanun yararına bozma yoluna başvurulabilmesinin mümkün olduğu, ancak bu hâlde hükmün aleyhe sonuç doğurmamak üzere bozulması gerektiği vurgulanmıştır. Bu açıklamalar ışığında ilk ön sorun değerlendirildiğinde; Hakaret suçundan sanığın, TCK'nın 125/3-a, 125/4 ve 62. maddeleri uyarınca iki defa 11 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, CMK'nın 231. maddesi uyarınca hükümlerin açıklanmasının geri bırakılmasına ve 5 yıl denetim süresi belirlenmesine ilişkin Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 22.04.2011 tarihli ve 96-224 sayılı kararın itiraz edilmeksizin 08.06.2011 tarihinde, Sanığın denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlemesi nedeniyle ihbar üzerine dosyayı yeniden ele alan Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesince 11.10.2016 tarihli ve 96-224 sayılı ek karar ile CMK'nın 231/11. maddesi uyarınca aynen açıklanan sanığın mahkûmiyetine dair hükümlerin istinaf edilmeksizin 18.01.2017 tarihinde kesinleştiği, Bu hükümlere yönelik Adalet Bakanlığının 27.04.2017 tarihli ve 2635-2017-Kyb sayılı kanun yararına bozma talebi ve bu talep üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 11.05.2017 tarihli ve 28817 sayılı ihbarnamede; "...Dosya kapsamına göre, polis memurlarınca sanığın sevk ve idaresinde bulunan aracın durdurulmasının istendiği, buna rağmen sanığın durmayarak yola devam ettiği ve yaklaşık 2 km sonra takip üzerine durdurularak sanığın araçtan inip görevlilere hakaret etmesinden ibaret olayda, direnme eylemlerinin aynı zaman dilimi içinde ve hukuki kesintiye uğramadan gerçekleşmesi sebebiyle, devam eden bir süreç içerisinde farklı görevlilere karşı tekrarlanarak gerçekleştirilmiş olan eylemlerinden ötürü 5237 sayılı Kanun'un zincirleme suça ilişkin 43/2. maddesinin uygulanması gerektiği," gerekçesiyle kararın kanun yararına bozulmasının istenmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 15.01.2018 tarih ve 4043-35 sayı ile; "...İddianamede sanığın, polis memuru olan müştekilere sinkaflı hakaret ettiğinin iddia edildiği, mahkemece de eylemin bu şekilde kabul edildiğinin anlaşıldığı, ancak sanığın katılanlara bu sözlerle, aynı anda ve tek bir fiille hakarette bulunması şeklinde gerçekleşen eylemi nedeniyle, TCK'nın 43. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerekirken, her bir müşteki için ayrı ayrı ceza verilmesi ile ayrıca bu cezalarda TCK'nın 43/2. maddesinin uygulanmasının hukuka aykırı olduğu," isabetsizliğinden kanun yararına bozulmasına karar verildiği, Hükümlerin kanun yararına bozulması üzerine Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda 19.07.2018 tarih ve 208-394 sayı ile; sanığın kamu görevlisine hakaret suçundan TCK'nın 125/3-a, 125/4, 43, 62 ve 53/1. maddeleri uyarınca 1 yıl 2 ay 17 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna hükmedildiği, Bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 02.03.2023 tarih ve 32703-15628 sayı ile; "...Kanun yararına bozma sonrası kurulan hükme karşı sanığın olağan kanun yoluna başvurma hak ve yetkisi bulunmadığı," gerekçesiyle temyiz isteğinin reddine karar verildiği anlaşılan dosyada; "...İddianamede sanığın, polis memuru olan müştekilere sinkaflı hakaret ettiğinin iddia edildiği, mahkemece de eylemin bu şekilde kabul edildiğinin anlaşıldığı, ancak sanığın katılanlara bu sözlerle, aynı anda ve tek bir fiille hakarette bulunması şeklinde gerçekleşen eylemi nedeniyle, TCK'nın 43. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerekirken, her bir müşteki için ayrı ayrı ceza verilmesi ile ayrıca bu cezalarda TCK'nın 43/2. maddesinin uygulanmasının hukuka aykırı olduğu," düşüncesinde olan Özel Dairenin, 309. maddenin dördüncü fıkrasının (d) bendi uyarınca; bozma nedenlerinin hükümlüye daha hafif bir cezanın verilmesini gerektiriyor olması nedeniyle bu hafif cezaya doğrudan hükmetmesi gerekirken yazılı şekilde bozma kararı vermesi hukuka aykırı, teselsül eden kararların da hukuki değerden yoksun olduğunun kabulü gerekir. 2- Dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği; A. İlgili Mevzuat ve İkinci Ön Soruna İlişkin Açıklamalar Zamanaşımına ilişkin olarak TCK'nın 66. maddesinin 5. fıkrasına değinmeden önce anılan Kanun hükmü ile ilgisi bakımından yargılamanın yenilenmesi kanun yolunun açıklanmasında fayda bulunmaktadır. Olağanüstü kanun yollarından biri olan yargılamanın yenilenmesi ise CMK'nın 311 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olup Kanun'un 311. maddesinde hükümlü lehine; 314. maddesinde ise sanık veya hükümlü aleyhine yargılamanın yenilenmesi nedenlerine yer verilmiş, 318 ve sonraki maddelerinde yenileme istemi üzerine izlenecek usul hükümleri düzenlenmiştir. Yargılamanın yenilenmesi istemi, Kanun'da belirlenen şekilde yapılmamış veya yargılamanın yenilenmesini gerektirecek yasal hiçbir neden gösterilmemiş veya bunu doğrulayacak deliller açıklanmamış ise bu istem kabule değer görülmeyerek reddedilecektir. Aksi hâlde yargılanmanın yenilenmesi istemi, bir diyeceği varsa yedi gün içinde bildirilmek üzere Cumhuriyet savcısı ve ilgili tarafa tebliğ olunacak, deliller toplanacak, delillerin toplanması bittikten sonra Cumhuriyet savcısı ve hakkında hüküm kurulmuş olan kişiden yedi günlük süre içinde görüş ve düşüncelerini bildirmeleri istenecektir. Kanun'un 321. maddesi uyarınca yargılamanın yenilenmesi isteminde ileri sürülen iddiaların yeterince doğrulanmadığı veya 311. maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri ile 314. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yazılı hâllerde işin durumuna göre bunların önce verilmiş olan hükme hiçbir etkisinin olmadığının anlaşılması hâlinde, yenileme istemi esassız olması nedeniyle duruşma yapılmaksızın reddedilecektir. Aksi hâlde mahkemece yargılamanın yenilenmesine ve duruşma açılmasına karar verilecektir. Yeniden yapılacak duruşma sonucunda mahkeme, önceki hükmü onaylayacak veya hükmün iptali ile dava hakkında yeniden hüküm verecek, yargılamanın yenilenmesi işlemi hükümlünün lehine olarak yapılmışsa yeniden verilecek hüküm önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır bir cezayı içeremeyecektir. Yargılamanın yenilenmesinde, kanun yollarına başvuru bakımından genel kurallar uygulanacaktır. Yargılamanın yenilenmesi isteminin kabule değer olduğuna veya olmadığına ilişkin kararlar ile ikinci aşamada deliller toplandıktan sonra duruşma açılmaksızın verilen yenileme talebinin kabulü veya esassız olması nedeniyle reddi kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilecek, yargılamanın yenilenmesi istemi üzerine yeniden duruşma açılarak verilecek hükümlere karşı ise temyiz kanun yoluna başvurulabilecektir. Gelinen bu aşamada yeniden yapılacak yargılamalarda dava zamanaşımına ilişkin hükümlerin uygulanıp uygulanamayacağının, uygulanacak ise hangi şartlarda uygulanacağının belirlenmesi bakımından 08.07.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanun ile değişik 5237 sayılı TCK'nın 66. maddesinin 5. fıkrasına ve bu hükmün, aynı Kanun'daki değişiklik öncesi hâli ile mülga 765 sayılı Kanun'daki karşılığı olan 109. maddeye değinilmesi gerekmektedir. 765 sayılı TCK'nın 109. maddesi; "Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa olsun tekrar muhakemesi görülmek lazımgelen mahkumünaleyhin ahiren vaki olan mahkumiyeti evvelki mahkumiyetinden daha hafif bir cezayı mutazammın ise müruru zaman müddeti sonraki hüküm ile tertip olunacak cezaya göre hesap olunur" şeklinde düzenlenmiş iken, TCK'nın "Dava zamanaşımı" başlıklı 66. maddesinin 5. fıkrası; "Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa olsun tekrar yargılanması gereken hükümlünün, sonradan yargılanan suça ait üçüncü fıkrada yazılı esasa göre belirlenecek zamanaşımı göz önünde bulundurulur." biçiminde düzenlenip bu hükmün gerekçesinde de "01.03.1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 109 uncu maddesinde yer alan hüküm uygulamada duraksamaları yok etmek amacıyla yeni metne aktarılmıştır." şeklindeki açıklamayla 765 sayılı Kanun'da yer alan hükme benzer bir düzenlemeye 5237 sayılı Kanun'da da yer verildiği belirtilmiş olup, Anılan Kanun hükmü, 08.07.2005 tarihli ve 25869 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanun'un 8. maddesi ile; "Aynı fiilden dolayı tekrar yargılamayı gerektiren hallerde, mahkemece bu husustaki talebin kabul edildiği tarihten itibaren fiile ilişkin zamanaşımı süresi yeni baştan işlemeye başlar." şeklinde değiştirilerek son hâlini almıştır. TCK'nın 66. maddesinin 5. fıkrasında yapılan bu değişikliğin gerekçesi ise "Yargılamanın yenilenmesi gibi aynı fiilden dolayı tekrar yargılamayı gerektiren hallerde, zamanaşımına açıklık getirmeye yönelik olarak bu fıkra metninde değişiklik yapılmıştır. Bu durumlarda, dava zamanaşımı süresi, tekrar yargılama konusu suç bakımından belirlenecektir. Tekrar yargılama konusu suça ilişkin zamanaşımı süresinin başlangıç tarihi de, bu husustaki talebin mahkemece kabul edildiği tarih olacaktır. Tekrar yargılama konusu suça ilişkin zamanaşımı süresi bakımından, maddenin birinci fıkrasındaki süreler dikkate alınacaktır. Bu düzenlemeyle güdülen asıl amaç, yeniden yargılama söz konusu olan hallerde, bu nedenle dava zamanaşımı süresinin dolduğundan bahisle yargılamaya son verilmesi yönündeki taleplerin önüne geçmektir." şeklinde olup yapılan değişiklikle yeniden yapılacak yargılamalarda tarafların zamanaşımı sürelerinin dolduğu gerekçesiyle mahkemelerden bu konuda talepte bulunulmasının önüne geçilmesinin amaçlandığı açıkça belirtilmiştir. Anılan hükümler ve gerekçelerin birlikte değerlendirilmesi sonucunda 765 sayılı TCK'da muhakemenin iadesine karar verilmesinin dava zamanaşımına tesir edeceğine ilişkin bir hüküm mevcut değildir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 12.01.1942 tarihli ve 16-16 sayılı kararında; kesinleşen hükümlerin muhakemenin iadesi yoluyla yeniden incelenmesinde dava zamanaşımının mevzu bahis olamayacağına hükmedilmiştir. Buna göre, 765 sayılı TCK ve 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun yürürlükte olduğu dönemde yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesi durumunda, yeniden yargılamaya konu edilen davada zamanaşımı söz konusu olmayacaktır. Ancak, yeniden yargılama sonucu suç vasfından değişme olmuş, değişen suç vasfına göre yeniden belirlenen zamanaşımı önceki yargılamada gerçekleşmiş ise yeniden yapılan yargılama sonucunda 765 sayılı TCK'nın 109. maddesi uyarınca sanık hakkında açılan kamu davasının da zamanaşımı nedeniyle düşmesine karar verilmesi gerekmektedir. 5237 sayılı TCK açısından konu incelendiğinde ise Kanun'un 66/5. maddesi uyarınca aynı fiilden dolayı tekrar yargılanmayı gerektiren hâllerde zamanaşımının söz konusu olacağı, ancak zamanaşımının yeniden yargılama yapılması talebinin kabulünden itibaren yeni baştan işlemeye başlayacağı hükme bağlanmış ve yeniden yapılacak bu yargılamada zamanaşımının mümkün olduğu açıkça ortaya konulmuştur. Tüm bu anlatılanlarla birlikte anılan Kanun hükümlerinde yer alan "tekrar muhakeme" veya "tekrar yargılama" ibarelerinin Kanun metinlerinde hangi anlamlarda kullanıldığının değerlendirilmesine gelince, bu ibareleri teknik anlamda yargılamanın yenilenmesi olarak anlamak gereklidir (Veli Özer Özbek/Koray Doğan/Pınar Bacaksız/İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 7. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2016, s. 770; Kubilay Taşdemir, Ceza Hukukunda Zamanaşımı, 2. Baskı, Ankara, 2015, s. 185, İsmail Malkoç, Açıklamalı İçtihatlı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, Malkoç Kitabevi, Cilt I, Ankara, 2007, s. 430). Özellikle 765 sayılı TCK'nın 109. maddesinin karşılığı olarak 5237 sayılı TCK'da yer alan 66. maddesinin 5. fıkrasında ve aynı hükmün gerekçesinde zamanaşımı süresinin yeni baştan başlayacağı tarihin, yeniden yapılacak yargılama talebinin mahkemece kabul edildiği tarih olarak belirtilmesi ve doktrinde "olağanüstü temyiz" olarak adlandırılan kanun yararına bozma yasa yolunda mahkeme tarafından yapılacak bir kabul müessesesinin öngörülmemesinin yanı sıra temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen bir hükmün, Yargıtayın ilgili dairesince yine temyiz incelemesine benzer şekilde incelenerek kanun yararına bozulmasına karar verilmesi ile "talebin mahkemece kabulü" kavramının örtüşmemesi ve kanun yararına bozulan hüküm sonrasında yerel mahkemelerce yapılan yargılamanın yeniden başlayan bir yargılama olmayıp önceki yargılamanın devamı niteliğinde olması nedenleriyle "tekrar muhakeme" veya "tekrar yargılama" ibareleri ile kastedilenin yargılamanın yenilenmesi kurumu olduğu, bahsi geçen hükümlerin, kanun yararına bozma kararı sonrasında devam edilen yargılamalar yönünden uygulama yerinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Kanunun gerekçesi de bu ulaşılan bu sonucu te'yid etmektedir. Ön sorun ile bağlantılı CMK'nın "İstinaf istemi ve süresi" başlıklı 273. maddesinin birinci fıkrası ise karar tarihi itibarıyla; "İstinaf istemi, hükmün açıklanmasından itibaren yedi gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılır; beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hâkime onaylattırılır." şeklinde düzenlenmiş iken karar tarihinden sonra 12.03.2024 tarihli ve 32487 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7499 sayılı Kanun'un 18. maddesi ile söz konusu fıkrada yer alan "hükmün açıklanmasından itibaren yedi gün" ibaresi "hükmün gerekçesiyle birlikte tebliğ edildiği tarihten itibaren iki hafta" şeklinde değiştirilmiştir. Öngörülen süre içerisinde taraflarca istinaf edilmeyen hüküm, kanun yoluna başvurma için öngörülen sürenin sonunda kesinleşir. Bu durum, davasız yargılama olmaz ilkesinin bir sonucudur. Bu bağlamda, taraflara usulüne uygun şekilde açıklanıp tefhim veya tebliğ edilen hüküm, istinaf edilmemesi hâlinde kesinleşmekte ve kesinleşme anına kadar işleyen dava zamanaşımı, bu aşamada sona ermektedir. Ancak diğer olağanüstü yasa yollarında olduğu gibi kanun yararına bozmada da dava zamanaşımına ilişkin hükümler ancak kanunun açıkça izin verdiği hâllerde uygulanabileceğinden, kanun yararına bozma talebi üzerine yapılan incelemede, Yargıtay ilgili dairesince yerel mahkeme hükmünün kanun yararına bozulmasına karar verildiği durumda, yerel mahkeme hükmünün istinaf edilmeksizin kesinleştiği tarih ile Yargıtay ilgili dairesinin karar tarihi arasında geçen sürenin dava zamanaşımının hesaplanmasında göz önünde bulundurulmaması gerektiğinin kabulü zorunludur. Ancak yerel mahkeme hükmünün kanun yararına bozulması üzerine dosyanın derdest hâle gelmesi nedeniyle yargılamaya devam edildiğinde Yargıtay ilgili dairesinin kanun yararına bozma kararı tarihinden itibaren geçerli olmak üzere süre işlemeye devam edeceğinden dava zamanaşımı buna göre hesaplanmalıdır. Aksine, ilk derece mahkemesi hükmünün istinaf edilmeksizin kesinleştiği tarih ile Yargıtay ilgili dairesinin kanun yararına bozma kararı tarihi arasında geçen sürenin zamanaşımının hesaplanmasında göz önünde bulundurulması gerektiğinin kabulü hâlinde, kanun yararına bozma yasa yolunda süre aranmadığından, bir kanuna aykırılıktan dolayı somut olayda da olduğu gibi hükmün istinaf edilmeksizin kesinleşmesinden çok uzun bir süre sonra kanun yararına bozma yasa yoluna başvurulması neticesinde talebin kabulü ile ilk derece mahkemesi hükmünün bozulması ve inceleme tarihi itibarıyla dava zamanaşımının dolduğundan bahisle kamu davasının düşürülmesi hak ve adalet ilkelerine aykırılık oluşturacak, yargı organlarına olan güveni zedeleyecek ve ileride telafisi mümkün olmayacak sonuçların doğmasına neden olacaktır. Ön sorun ile ilgisi sebebiyle hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarında dava zamanaşımının ne zaman durup ne zaman işlemeye başlayacağının da açıklanması gerekmektedir. Karar tarihi itibarıyla yürürlükte olduğu hâliyle CMK'nın 231. maddesinin 8. fıkrasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi hâlinde, sanığın beş yıl süreyle denetime tâbi tutulacağı, bu süre içinde bir yıldan fazla olmamak üzere mahkemenin belirleyeceği süreyle denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına karar verilebileceği, denetim süresi içinde dava zamanaşımının duracağı; 10. fıkrasında, sanığın denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlememesi ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranması hâlinde açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak davanın düşmesi kararı verileceği; 11. fıkrasında ise denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması durumunda mahkemece hükmün açıklanacağı öngörülmüş, denetim süresinin hangi tarihleri kapsadığı, dava zamanaşımının ne zaman durup ne zaman işlemeye başlayacağı hususlarında açık bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Yine karar tarihi itibarıyla yürürlükte olduğu haliyle CMK'nın 231/12. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz edilebilir. İtiraz durumunda merci tarafından itirazın kabul edilerek kararın kaldırılması her zaman mümkündür. Bu nedenle denetim süresinin başlayabilmesi ve denetimlik serbestlik tedbiri olarak öngörülen yükümlülüklerin yerine getirilmesinin istenebilmesi için kararın kesinleşmiş olması gerekir. İtiraz sürecinde dava zamanaşımının durması gerektiğine ilişkin bir hüküm de bulunmadığından, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi durumunda dava zamanaşımı, kararın itiraz edilmeksizin yahut itirazın reddine karar verilerek kesinleştiği yani uygulanma kabiliyeti kazanıp denetim süresinin başladığı tarihten itibaren durmaya başlayacağı kabul edilmelidir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kesinleşmesi ile kovuşturma geçici olarak durmakta olup ancak denetim süresinin sonunda yahut denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmesi veya denetimli serbestlik tedbiri olarak öngörülen yükümlülüklere aykırı davranılması hâlinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ortadan kaldırılarak hüküm kurulabilmektedir. Durma nedeni ortadan kalktığında zamanaşımı süresinin tekrar işlemeye başlayacağı gözetildiğinde, denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbiri olarak öngörülen yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde denetim süresi sonunda, denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranılması durumunda ise yeni suçun işlendiği veya denetimli serbestlik tedbiri yükümlülüklerine aykırı davranıldığı tarihte dava zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlayacaktır. Ancak, Anayasa'nın 38/4 ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 6/2. maddelerinde düzenlenmiş bulunan masumiyet karinesi gereğince denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmesi nedeniyle hükmün açıklanabilmesi için ihbar olunan kasıtlı suçla ilgili mahkûmiyet kararının kesinleşmiş olması ayrıca gözetilmelidir. Ceza Genel Kurulunun 01.03.2016 tarihli ve 599-99 sayılı kararında açıklandığı üzere, denetim süresi içinde işlenen suçun kesinleşmesine kadar dava zamanaşımının duracağına ilişkin açık bir kanun hükmü bulunmamaktadır. İhbar olunan suçun kesinleşmesi şartının yorum yoluyla dava zamanaşımını durduran izin, karar yahut bekletici sorun olarak mütalaa edilmesi de mümkün değildir. Kanun koyucu hükmün açıklanmasının geri bırakılması halinde özel bir durma nedeni ihdas etmiş ve dava zamanaşımının sadece denetim süresi içinde duracağını kabul etmiştir. Bu nedenle denetim süresi içinde işlenen suçun kesinleşmesine kadar geçen sürede hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına konu suçun dava zamanaşımının işlemeye devam ettiği kabul edilmelidir. Bu yorum kanun koyucunun amacına daha uygun olacağı gibi yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle oluşacak "hukuki güvenlik" ilkesini zedeleyici sonuçların bertaraf edilmesi bakımından da en uygun çözüm yolu olacaktır. Gelinen aşamada hakaret suçu ile dava zamanaşımına ilişkin düzenlemelere de değinilmelidir. TCK'nın "Hakaret" başlıklı 125. maddesi; "(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden ... veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, ... ... İşlenmesi hâlinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. ..." şeklinde düzenlenmiştir. Anılan Kanun'un "Dava zamanaşımı" başlıklı 66. maddesinde; "(1) Kanunda başka türlü yazılmış olan hâller dışında kamu davası; a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda otuz yıl, b) Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi beş yıl, c) Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıl, d) Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda on beş yıl, e) Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlarda sekiz yıl, Geçmesiyle düşer. (2) Fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmuş olup da on beş yaşını doldurmamış olanlar hakkında, bu sürelerin yarısının; on beş yaşını doldurmuş olup da on sekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise, üçte ikisinin geçmesiyle kamu davası düşer. (3) Dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri de göz önünde bulundurulur. (4) Yukarıdaki fıkralarda yer alan sürelerin belirlenmesinde suçun kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı göz önünde bulundurulur; seçimlik cezaları gerektiren suçlarda zamanaşımı bakımından hapis cezası esas alınır…" hükümlerine yer verilmiştir. TCK'nın 66. maddesinde; kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça kamu davasının maddede yazılı sürelerin geçmesiyle ortadan kalkacağı düzenlenmiş, aynı maddenin birinci fıkrasının (e) bendinde beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlarda bu sürenin 8 yıl olacağı hüküm altına alınmıştır. Zamanaşımını kesen sebepler de TCK'nın 67. maddesinin 2. fıkrasında sayılmıştır. Buna göre, bir suçla ilgili olarak; a) Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi, b) Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi, c) Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi, d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi, Hâlinde, dava zamanaşımı kesilecektir. TCK'nın 67. maddesinin 3. fıkrası gereğince kesen bir nedenin bulunması hâlinde zamanaşımı, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeye başlayacak, dava zamanaşımını kesen birden fazla nedenin bulunması hâlinde ise son kesme nedeninin gerçekleştiği tarih esas alınacak, dördüncü fıkrası uyarınca da kesilme hâlinde, zamanaşımı süresi ilgili suça ilişkin olarak kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzayacaktır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun süreklilik gösteren birçok kararında açıkça vurgulandığı üzere, yargılama yapılmasına engel olup davayı düşüren hâllerden biri olan zamanaşımının yargılama sırasında gerçekleşmesi hâlinde, mahkeme ya da Yargıtay, resen zamanaşımı kuralını uygulayarak kamu davasının düşmesine karar verecektir. Bu açıklamalar ışığında ikinci ön sorun değerlendirildiğinde; 765 sayılı TCK'nın 109. maddesinin karşılığı olarak 5237 sayılı TCK'da yer alan 66. maddesinin 5. fıkrasında ve aynı hükmün gerekçesinde zamanaşımı süresinin yeni baştan başlayacağı tarihin, yeniden yapılacak yargılama talebinin mahkemece kabul edildiği tarih olarak belirtilmesi ve doktrinde olağanüstü temyiz olarak adlandırılan kanun yararına bozma yasa yolunda mahkeme tarafından yapılacak bir kabul müessesesinin öngörülmemesinin yanı sıra temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen bir hükmün, Yargıtay ilgili dairesince yine temyiz incelemesine benzer şekilde incelenerek kanun yararına bozulmasına karar verilmesi ile talebin mahkemece kabulü kavramının örtüşmemesi ve kanun yararına bozulan hüküm sonrasında ilk derece mahkemelerince yapılan yargılamanın yeniden yapılan bir yargılama olmayıp önceki yargılamanın devamı niteliğinde olması nedenleriyle "tekrar muhakeme" veya "tekrar yargılama" ibareleri ile kastedilenin yargılamanın yenilenmesi kurumu olduğu, bahsi geçen Kanun maddelerinin kanun yararına bozulmasına karar verilen hükümler yönünden uygulama yerinin bulunmadığı kabul edilmelidir. Öte yandan, sanığın eylemine konu kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunun müeyyidesi TCK'nın 125/1-3-a maddesinde "bir yıldan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası" olarak öngörülmüş olup TCK'nın 66/1-e maddesi uyarınca bu suça ilişkin asli dava zamanaşımı süresi 8 yıl; aynı Kanun'un 67/4. maddesi göz önüne alındığında kesintili dava zamanaşımı süresi ise 12 yıldır. Sanık hakkında iddia olunan suçla ilgili olarak, dava zamanaşımını kesen işlemler sırasıyla 07.01.2010 tarihli iddianame ve 04.02.2011 tarihli sorgu olup hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının itiraz edilmeksizin kesinleştiği 08.06.2011 tarihinden, denetim süresi içinde kasıtlı yeni suçun işlendiği 28.09.2011 tarihi arasında geçen 3 ay 20 günlük süre ile İlk Derece Mahkemesince 11.10.2016 tarihinde açıklanan hükmün istinaf edilmeksizin kesinleştiği 18.01.2017 tarihinden, Özel Dairenin bu hükmün kanun yararına bozulmasına karar verdiği 15.01.2018 tarihi arasında geçen 11 ay 27 günlük sürenin dava zamanaşımının hesaplanmasında göz önünde bulundurulamayacak olması, başka bir anlatımla Özel Dairece, istinaf edilmeksizin kesinleşen İlk Derece Mahkemesi hükmünün kanun yararına bozulmasına karar verildiği 15.01.2018 tarihinden itibaren kesinleşmeden önce işleyen dava zamanaşımı süresinin kaldığı yerden işlemeye devam edeceği dikkate alınarak yapılan değerlendirmede; suçun işlendiği 13.08.2009 tarihinden itibaren İlk Derece Mahkemesi hükmünün, zamanaşımının işlemediği kabul edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kesinleşmesi ile denetim süresi içerisinde suç işlenmesi ve açıklanan hükmün istinaf edilmeksizin kesinleşmesi ile Özel Dairece kanun yararına bozulması arasında geçen süreler eklendiğinde 12 yıllık uzamış dava zamanaşımı süresinin, Özel Dairenin sanığın temyiz isteminin reddi kararından önce 20.11.2022 tarihinde dolmuş olduğu gözetilmeden yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulmasının usul ve yasaya aykırı olduğu sonucuna varılmıştır. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile kabulüne karar verilmelidir. Ulaşılan sonuç karşısında asıl uyuşmazlık konuları değerlendirilmemiştir. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının DEĞİŞİK GEREKÇE İLE KABULÜNE, 2- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 15.01.2018 tarih ve 4043-35 sayı ile 02.03.2023 tarih ve 32703-15628 sayılı kararlarının KALDIRILMASINA, 3-Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesin 19.07.2018 tarih ve 208-394 sayılı kararının HUKUKİ DEĞERDEN YOKSUN OLDUĞUNUN TESPİTİNE, 4- Sanık hakkındaki kamu davasının TCK'nın 66. maddesinin 1. fıkrasının (e) bendi ve CMK'nın 223. maddesinin 8. fıkrası uyarınca gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle DÜŞMESİNE, 4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.02.2025 tarihinde yapılan müzakerede oy birliği ile karar verildi.