Yargıtay · 4. Ceza Dairesi

Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2024/8616 E. 2026/9806 K. – Türkiye Cumhuriye

Konu: Türkiye Cumhuriyeti Devletini Aşağılama

Mahkeme
Yargıtay
Daire
4. Ceza Dairesi
Esas No
2024/8616
Karar No
2026/9806
Karar Tarihi
Konu
Türkiye Cumhuriyeti Devletini Aşağılama

MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 2022/942 E., 2023/840 K. SUÇ : Türkiye Cumhuriyeti Devletini aşağılama HÜKÜM : İstinaf başvurusunun esastan reddi TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama

Yapılan ön inceleme neticesinde; sanık hakkında verilen hükmün temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteminin süresinde yapıldığı, temyiz dilekçesinde temyiz sebeplerine yer verildiği ve temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, gereği düşünüldü: I. HUKUKÎ SÜREÇ Sanık hakkında Türkiye Cumhuriyeti Devletini aşağılama suçundan İlk Derece Mahkemesince verilen mahkumiyet hükmüne yönelik olarak, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. II. TEMYİZ SEBEPLERİ Sanık müdafiinin temyiz istemi özetle; suçun sübut bulmadığına, davaya konu sözlerin eleştiri ve düşünce açıklama hürriyeti kapsamında olduğuna, sanığın özel aşağılama kastının olmadığına, belirtilen ve re'sen dikkate alınacak sebeplerle hukuka aykırı mahkumiyet hükmünün bozulmasına ilişkindir.

III. GEREKÇE Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede; 5237 sayılı Kanun'un 301. maddesinde yer alan düzenleme ile Türk Milletinin, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin ve Devletin yargı organlarının alenen aşağılanması suç sayılmış, bahsi geçen kavram ve kuruluşların itibar ile saygınlığı güvence altına alınmıştır. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere iktidarın tahkir ve tezyifi halinde fiilin Hükümete yönelik bulunduğu hususunda duraksanmayacak işaret ve alametlerin varlığı gerekir. Anayasa'nın 26. maddesinde, "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmiştir. Bunun yanında, bu hak, birçok uluslararası belgeye ve mahkeme kararına da konu olmuştur. Türkiye'nin de yargılama yetkisini kabul ettiği AİHM, Sözleşme'nin 10. maddesinin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen "bilgi" ve "fikirler" için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu pek çok kararında yinelemiştir. AİHM'e göre ifade özgürlüğü, yokluğu halinde "demokratik bir toplum"dan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. Bununla birlikte, ifade özgürlüğü de mutlak ve sınırsız değildir. Bu hak kullanılırken bireylerin hak ve özgürlüklerini ihlal edecek tutum ve davranışlardan kaçınılması hem ulusal hem de uluslararası mevzuatlarda yer almaktadır. Nitekim Anayasa'nın 26. maddesinde koruma altına alınan ifade özgürlüğü, aynı maddenin ikinci fıkrasında belirtilen sebeplerle sınırlandırılabilir. Dolayısıyla anılan madde ile Anayasanın 13. maddesine göre, ifade özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ancak kanunla yapılabilir ve demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz. Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafı, kamu makamlarının bu özgürlüğün kullanılmasına getirebilecekleri sınırlama rejimini düzenlemektedir. Önemine binaen, ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler çok istisnai hallerde kabul görmekte ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafının öngördüğü sınırlama kayıtları dar yorumlanmaktadır. Bu nedenle, bir kamu makamının ifade özgürlüğüne yaptığı “müdahalenin gerekliliği” mutlaka ikna edici bir şekilde açıklanmalıdır. Sözleşme’nin anılan maddesinde, belirtilen “gerekli” olma koşulu, müdahalenin bir ‘toplumsal ihtiyaç baskısına karşılık gelmesi ve özellikle izlediği meşru amaçla orantılı olması anlamına gelir. Bir müdahalenin bu kriterleri yerine getirdiği ve dolayısıyla haklı olduğu, ulusal makamların gösterdiği gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olmasıyla anlaşılabilecektir. Gerek Anayasa gerekse Sözleşme hükümlerine uygun davranılmaması, devletin pozitif ve negatif yükümlülüklerine aykırı hareket etmesi anlamına gelebilecektir. Zira, negatif yükümlülük kapsamında yetkili makamlar, zorunlu olmadıkça ifadenin açıklanmasını ve yayılmasını yasaklamamalı ve yaptırımlara tabi tutmamalı; pozitif yükümlülük kapsamında ise ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili korunması için gereken tedbirleri almalı ve denge unsurunu sağlamalıdırlar. Aksi takdirde AİHM, kişinin şeref ve itibarının haksız bir saldırı altında olmasına rağmen ulusal mahkemeler tarafından gereken ölçüde korunmadığı gerekçesiyle AİHS'nin 8. maddesi açısından ihlal kararı verebilmektedir. Zira AİHM açısından, başvuranların özel hayata saygı hakkı ve ifade özgürlüğü eşit derecede önemlidir. Denge unsurunun sağlanmasında içtihatlara göre göz önünde bulundurulması gereken temel ilkeler ise, başvuruya konu ifadelerin kamu yararına ilişkin tartışmaya katkısı, ifade sahibinin tanınırlığı ve daha önceki tutumları, ifadenin içeriği, şekli ve etkileridir. AİHM, birçok içtihadında Sözleşme’nin 10. maddesinin sadece ifade edilen düşünce veya bilginin esasını değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimlerini de güvence altına aldığını belirtmiştir. Bu anlamda, AİHM içtihatlarında, basın, toplumun sözcülerinden biri olarak kabul edilmekte ve herkesin kamuoyunu ilgilendiren bilgileri edinme hakkı bulunduğu düşüncesiyle, kamuoyunu ilgilendiren konulara dair bilgi ve fikirleri vermeyi sağlayan basın özgürlüğüne ayrı bir önem atfedilmektedir. Basında yayınlanan bilginin tüm yönleri ile doğruluğunun ortaya koyulması gerekmez. Thorgeir Thorgeirson/İzlanda (B. No: 13778/88, 25/06/1992) kararına konu olan davada başvuranın mahkûmiyeti, polis şiddetine ilişkin iddiaların gerçekliğini ortaya koyamamasına dayanmaktadır. AİHM, başvurucuyu sert bir dille dile getirdiği bazı iddiaların doğruluğunu ortaya koyma yükünden muaf tutmuştur. AİHM’e göre, başvurucu başkaları tarafından söylenenleri haberleştirmiştir. Bu nedenle, iddiaların içeriği ile ilgili olarak sorumlu görülmemiştir. Ayrıca iddiaların tamamen asılsız olduğu da ortaya koyulamamıştır. Ayrıca, başvurucunun amacı polisin itibarına zarar vermek değil, Adalet Bakanlığını polis şiddetine ilişkin iddialarla ilgili bir soruşturma başlatmaya sevk etmektir. Verilen cezaların niteliği ve ağırlığı, madde 10 ile güvence altına alınan ifade özgürlüğüne müdahalenin orantılılığını değerlendirirken dikkate alınması gereken faktörlerdir (Cumpǎnǎ ve Mazǎre/Romanya [B.D.], B. No: 33348/96, 17/12/2004, § 111). Ulusal makamlar tarafından alınan önlemler veya uygulanan yaptırımlar, basının meşru kamuoyu ilgisini çeken konuların tartışılmasına katılmasını engellemeye yönelik olduğunda azami dikkat gösterilmelidir (aynı yer). Sözleşmenin 8. Maddesi uyarınca sahip oldukları pozitif yükümlülükler gereği, taraf devletler bireylerin itibarının hukuken yeterli şekilde korunmasını sağlamak amacıyla ifade özgürlüğünün kullanımını düzenleme yetkisine sahip olsalar da, bunu medyanın “kamu bekçisi” rolünü yerine getirmesini (örneğin kamu gücünün açıkça veya şüphelenilen kötüye kullanımına karşı kamuoyunu uyarmak suretiyle) gereksiz yere caydıracak şekilde yapmamalıdırlar (Cumpǎnǎ ve Mazǎre/Romanya, § 113). Araştırmacı gazeteciler, özel kişilerin itibarına yönelik haksız saldırılar için uygulanabilecek standart yaptırımlardan biri olarak hapis cezasına veya mesleklerini icra etme yasağına çarptırılma riskiyle karşı karşıya kalırlarsa, genel kamu yararına olan konularda (örneğin, ticari kuruluşlara kamu ihalelerinin verilmesindeki şüpheli usulsüzlükler gibi) haber yapmaktan men edilebilirler (aynı yer). Bu tür yaptırımların korkusunun gazetecilik ifade özgürlüğünün kullanımına getirdiği caydırıcı etki, toplumun geneline zarar vermekte olup, aynı zamanda kamuoyunun dikkatine önemli bir genel ilgi konusunu getirme hakkına sahip olan bir başvuru sahibine uygulanan yaptırımların orantılılığı ve dolayısıyla gerekçelendirilmesi açısından da bir faktördür. Cezalandırma prensipte ulusal mahkemelerin yetkisinde olsa da, medya ile ilgili bir suç için hapis cezası (hatta ertelenmiş bir hapis cezası bile) verilmesi, Sözleşmenin 10. maddesi ile güvence altına alınan gazetecilerin ifade özgürlüğüyle ancak istisnai durumlarda, özellikle diğer temel hakların ciddi şekilde ihlal edildiği durumlarda, örneğin nefret söylemi veya şiddete teşvik gibi durumlarda bağdaşabilir (bkz. Sallusti v. İtalya , no. 22350/13 , § 59, 7 Mart 2019 ve yukarıda belirtilen Cumpǎnǎ ve Mazǎre , § 115). Gazetecilerin faaliyetlerine getirilen ön kısıtlamalar en dikkatli şekilde incelenmeyi gerektirir ve yalnızca istisnai durumlarda haklı görülebilir (Atamançuk/Rusya, B. No: 4493/11, 11/2/2020, §§ 65-66). Açıklamalar ışığında, somut olayda; sanığın ilgili gazetenin sorumlu yazı işleri müdürlüğü görevi gözetildiğinde; iddiaya konu sözler basın özgürlüğü kapsamında kaldığından, Türkiye Cumhuriyeti Devletini aşağılama suçunu oluşturmadığı gözetilmeden mahkumiyet kararı verilmesi, Hukuka aykırı bulunmuştur.

IV. KARAR Gerekçe bölümünde açıklanan nedenle sanık müdafii tarafından öne sürülen temyiz sebepleri yerinde görüldüğünden, Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi kararının 5271 sayılı Kanun’un 302/2. maddesi gereği, tebliğnameye aykırı olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA, Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun'un 304. maddesi uyarınca İstanbul Anadolu 2. Asliye Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 20.05.2026 tarihinde karar verildi.

Atıf: Yargıtay 4. Ceza Dairesi, E. 2024/8616, K. 2026/9806, T. 20.05.2026, www.arakarar.com/karar/yargitay-4-ceza-dairesi-2024-8616-e-2026-9806-k-77945dfa7d59