Bölge Adliye Mahkemesi ·

Bölge Adliye Mahkemesi 2025/2546 E. 2026/1100 K.

Mahkeme
Bölge Adliye Mahkemesi
Esas No
2025/2546
Karar No
2026/1100
Karar Tarihi

T.C.

İSTANBUL

BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ

3. HUKUK DAİRESİ

ESAS NO : 2025/2546

KARAR NO : 2026/1100

T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A

K A R A R

İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ: İSTANBUL 13. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ

TARİHİ: 13/02/2025

NUMARASI : 2022/830 E - 2025/131 K

DAVANIN KONUSU: Tazminat

KARAR TARİHİ: 16/04/2026

Yukarıda tarafları ve konusu yazılı bulunan dava ile ilgili olarak, ilk derece mahkemesince verilen kararın istinaf edilmesi sebebiyle , dava dosyası üzerinde yapılan inceleme sonunda;

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Davacı müvekkili şirket ile davalı arasında 18. As.Tic.Mhk.nin 2014/346E. ve 2021/337K. Sayılı dosyası ile yapılan yargılama sonucunda müvekkilinin talebinin kısmen kabul edildiğini ve "358.235,77TL'nin dava tarihinden itibaren başlayacak avans faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine," karar verildiğini, gerekçeli kararda da belirtildiği üzere asıl dava tarihi 08.05.2007 olduğunu, bu tarihten itibaren alacağa faiz işletilmesi gerektiğinin hükme bağlandığını, bozmadan önce verilen ilk kararda müvekkili şirketin 144.252,71.-TL alacaklı olduğuna karar verildiğini ve işbu alacağın İzmir 2. İcra Md.nün ... E. Sayılı dosyasından 123.664,64.-TL faizi ile birlikte 15.02.2011 tarihinde tahsil edildiğini, bozmadan sonra verilen İstanbul 18. As.Tic.Mhk. nin kararının da Karaburun İcra Md.nün ... E. Sayılı dosyası ile icra takibine konulduğunu ve neticeten 08.05.2007 tarih itibariyle oluşan alacağın yaklaşık 15 sene sonunda 04.01.2022 tarihinde tahsil edilebildiğini, Anayasa Mahkemesinin 21.12.2017 gün ve 2014/2267 sayılı başvuru nolu kararından sonra oluşan içtihatlara göre artık başvurucuların zarara uğradığını ayrıca ispat etmesi yorumundan dönüldüğünü ve enflasyon, döviz kurları, mevduat faizleri, devlet tahvilleri ve diğer yatırım araçlarının faiz oranları ile birlikte getirilerin temerrüt faizinden fazla olması halinde munzam zararın varlığının karine olarak kabul edilmesi gerektiğinin benimsendiğini, 08.05.2077 tarihinde oluşan 358.235,77.- TL alacak iki bölümde, birinci bölümü 144.252,71.- TL si 2011 yılının Şubat ayında ve bakiyesi 2022 yılının Ocak ayı içinde tahsil edilebildiğini, alacağa ilave edilen faiz toplamının, aradan geçen süre içinde esas alacak miktarını koruyamadığı ve dolayısıyla müvekkili şirketin faizi aşan bir zararının olduğu her türlü izahtan vareste olduğunu beyanla bilirkişi incelemesi sonucunda belirlenecek miktar üzerinden müddeabihi artırmak üzere ve HMK 107 md. Kapsamında belirsiz alacak davası olarak şimdilik 5.000.-TL munzam zarar alacağımızın dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi, yargılama giderleri ve vekalet ücreti ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; talebin, belirsiz alacak davası şeklinde ileri sürülmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu, davacının, işbu davayı açmakta hukuki yararı bulunmadığını, davacı vekilince, bu davada munzam zarar iddiasına dayanak olarak sunulan İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/346 E. Sayılı dosyası ile görülerek sonuçlanan davada, davacının, müvekkili şirketten, USD cinsinden alacağı olduğu ileri sürmüş ise de dava dilekçesinde, talep sonucunu TL'ye çevirdiğini ve alacağın cinsi hakkında tercih hakkını, Türk Lirası olarak kullandığını, alacağın semerelerinin de TL cinsinden olacağını, USD olarak talep etmesi halinde ileride USD cinsinden elde edebileceği semerelerden de baştan feragat etmiş sayılacağını, , alacak talebini TL cinsinden ileri süren davacının ticari faizin ötesinde bir semere beklentisi olmadığını da peşinen kabul etmiş sayılacağını ve basiretli bir tacir gibi hareket etmekle yükümlü olduğunu, dava ve talebin zamanaşımına uğradığını, alacağın bu kısmı için de temerrüt koşulu gerçekleşmediğini, temerrüt söz konusu olmadığı için temerrüt faizi ile karşılanamayan bir zararın varlığından ve kusurdan da bahsedilemeyeceğini, bu yönüyle yasal koşulları doğmamış olan munzam zarar talebinin reddi gerektiği, munzam zararın varlığını ispat yükünün, TBK.'nun 50 ve TMK.'nun 6. Maddesinde yer alan genel kurallar gereğince alacaklıya ait olduğunu, Davacı vekili, munzam zarar iddiasını, yargılamanın uzun sürmesi ve bu konu hakkında Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuru sonucunda mahkemece verilen 21.12.2017 tarihli karara dayandırdığını ancak davacı vekilince, dava dilekçesinde bahsedilen bu karar incelendiğinde, bireysel başvuruya konu olayın, somut olayla ve dosya kapsamıyla örtüşmediğini, hukuki anlamda zararın, mal varlığına dahil olan bir şeyin kaybı veya tahribi halinde ortaya çıktığı, TBK.'nun 50. Maddesi de zararın ve kusurun ispat edilmesi yükümlülüğünü kural olarak zarar görene yüklediği,soyut enflasyonun ya da bankalarca mevduat için ödenen faizin temerrüt faizinden yüksek olması, munzam zararın gerçekleştiği ve kanıtlandığı anlamına gelmeyeceğini, davacı tarafından kanıtlanması gereken, enflasyon ve mevduat faizi gibi genel olgular değil, geç ödemeden dolayı zarar görüldüğü keyfiyeti olduğunu, aksinin kabulünün, munzam zararın, kusursuz sorumluluk olarak nitelendirilmesi anlamına geldiğini, davacı vekilince, delil olarak, dava dosyasına sunulan Anayasa Mahkemesi kararı da somut olayın özelliklerine göre verildiği, cevap ve beyanlarıyla dava ve talebin, belirsiz alacak davası şeklinde sunulması usule aykırı olduğunu beyanla davanını usulden ve esastan reddine karar verilmesini talep etmiştir.

İlk derece mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonunda; "Mahkememizce yapılan yargılama, toplanan taraf delilleri ile tüm yargılama dosyası kapsamına göre, yukarıda değinilen hukuksal durum ve somut olayın birlikte değerlendirilmesi sonucunda; 6098 sayılı TBK’nın 122. Maddesinde düzenlenen faizi aşan aşkın (munzam) zarar taleplerinde zararın genel ekonomik olumsuzluklara (ülkede cari enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat faizleri, paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma) dayandırılamayacağı, davacının munzam zararının kendi durumuna özgü somut vakıalarla ispatlanması gerektiği, bu ispat araçlarının ekonomik şartlar sonucu ortaya çıkan olumsuzluklar gibi genel ve soyut hususlar olamayacağı, bunun aksine geç ödeme nedeniyle davacının kendisinin, şahsen ve somut olarak uğradığı zararı ispatlaması gerektiği, dosya kapsamına göre davacı tarafın TBK m.122 kapsamında talep ettiği şahsen ve somut olarak uğradığı zararı bulunduğunu kendi durumuna özgü delillerle ispatlayamadığı, talebinin varsayıma dayalı olarak, genel ekonomik olumsuzluklara (ülkede cari enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat faizleri, paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma) ilişkin olduğu, davacı tarafından munzam zarar iddiasının ispatlanamadığı..." gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karara karşı davacı tarafça istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.

Davacı vekili istinaf başvurusunda önceki iddialarını tekrarla birlikte özet olarak; munzam zararın ispat edildiğini, yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 13.01.2025 tarih ve 2024/3534 E. Ve 2025/15K. Sayılı kararında " temerrüt tarihi olan 29.12.2017 tarihinden alacağın tahsil edildiği 24.07.2023 tarihine kadar ülkemizdeki enflasyon oranları, yabancı paranın değer artışı, altın fiyatlarının artışı, vadeli mevduat faiz oranları, devlet tahviline verilen faiz oranı, asgari ücret artışı gibi ekonomik göstergeler yine o dönem içerisindeki yasal faiz oranları dikkate alındığında, davacı alacaklının parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için bir çabada bulunmasının hayatın olağan akışına da uygun olduğu, en azından paranın değer kaybını önlemek için döviz, altın, vadeli mevduat hesabı, devlet tahvili gibi yatırımlara yönelmesinin doğal olduğu kanaatine varılmakla, davacı alacaklının temerrüt faiz oranı üzerinde aşkın zararı (munzam) oluştuğunun kabulü gerekir." dendiğini, munzam zararın tazmininin şartlarının olayda gerçekleştiğini, 1998 yılında doğmuş olan bir alacak 24 yıl sonra tahsil edilmiş olduğunu ileri sürerek kararın kaldırılmasını talep ve istinaf etmiştir.

Dava, davalı hakkında başka bir mahkemede verilen hükmün zararı karşılamadığı iddiasıyla uğranılan munzam zararın tahsili talebine ilişkindir.

Davacı, 08.05.2017 tarihinde oluşan 358.235,77.- TL alacağın iki bölümde, birinci bölümü 144.252,71. TL si 2011 yılının Şubat ayında ve bakiyesi 2022 yılının Ocak ayı içinde tahsil edilebildiğini, alacağa ilave edilen faiz toplamının, aradan geçen süre içinde esas alacak miktarını koruyamadığını, faizi aşan bir zararının olduğunu ileri sürmektedir.

6098 sayılı TBK'nun "Aşkın Zarar" başlıklı 122. maddesinde;" Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür.Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder." denilmiştir.

Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukukî kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.

HGK'nun 2021/11-938 Esas 2022/401 Karar Nolu 29.03.2022 tarihli ilamında da belirtildiği üzere;

Borcun ifasının geciktirilmesi borçlunun temerrüdü sonucunu doğuracaktır. Borçlunun temerrüdü hâlinde ise ortaya çıkacak olan hukukî sonuçlar TBK’nın 117 ve devamındaki maddelerde düzenlenmiştir. Bu sonuçlar arasında uyuşmazlığın niteliği itibariyle önem arz edenlerden ilki; TBK’nın 122. maddesinde düzenlenen aşkın (munzam) zarar kavramıdır. Öte yandan aşkın (munzam) zararın anlaşılabilmesi için öncelikle, borçlu temerrüdünün bir diğer sonucu olan temerrüt faizinin hukuksal niteliği üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.

Temerrüt faizi, borçlunun para borcunu zamanında ödememesi ve temerrüde düşmesi üzerine TBK’nın 120. maddesi gereği kendiliğinden işlemeye başlayan ve temerrüdün devamı süresince varlığını sürdüren bir karşılık olması itibariyle zamanında ifa etme olgusuyla doğrudan bir bağlantı içerisindedir. Bu kapsamda borçlu, kusurlu olsun veya olmasın borcunu zamanında ifa etmemiş olması durumunda temerrüt faizi ödemekle yükümlü olup bu durum ve temerrüt faiz oranları, 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un (3095 sayılı Kanun) 2. maddesinde; “Bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırıl- madıkça, geçmiş günler için 1 inci maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeye mecburdur.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda açıklanan miktardan fazla ise, arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur.

Temerrüt faizi miktarının sözleşmede kararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdi faiz miktarı yukarıdaki fıkralarda öngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizi, akdi faiz miktarından az olamaz.” şeklinde düzenlenmiştir.

Buna göre hukukumuzda alacaklıya, zararın varlığını, miktarını ve borçlunun kusurunu ispat zorunda kalmaksızın temerrüt faizini talep edebilme hakkı tanınmıştır. Ayrıca temerrüt faizi yükümlülüğünün doğumu için borçlunun alıkoyduğu paradan yarar sağlaması şart olmadığı gibi bu yararların iadesi amacı da bulunmaz. Temerrüt faizi talep edebilmek için borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olması şart değildir. Borçlu, bu konuda kendisine hiçbir kusur yüklenemeyeceğini ileri sürerek ve bunu kanıtlayarak faiz ödeme yükümlülüğünden kurtulamaz. Bunun yanında temerrüt faizi, sözleşmeden doğan para borçlarının yanı sıra, sözleşme dışı hukukî ilişkiden kaynaklanan para borçlarında da uygulama alanı bulur (Barlas, Nami; Para Borçlarının İfasında Borçlunun Temerrüdü ve Temerrüt Açısından Düzenlenen Genel Sonuçlar, İstanbul 1992, s. 127).

Uyuşmazlık konusunun temelini oluşturan aşkın (munzam) zarara ilişkin olarak ise TBK’nın 122. maddesi “Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiç bir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür.

Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder.” hükmünü haizdir. Bu hükümle uygulamada munzam zarar, kanunî tanımı ile aşkın zarar olarak adlandırılan hukukî kurum düzenleme altına alınmış olup mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 105. maddesi de bu hususta aynı yönde düzenleme içermektedir.

Aşkın (munzam) zarar, para borcunun ifasında borçlunun kusuruyla temerrüde düşmesi nedeniyle alacaklı nezdinde ortaya çıkan zararın temerrüt faiziyle karşılanamaması hâlinde söz konusu olan bir zarar olup bu zarar, borçlunun temerrüdü ile borcun ödendiği tarih aralığındaki dönemi kapsamaktadır. Bu anlamda aşkın (munzam) zarar, temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğuna dair ilke- lere bağlı bir zarar türü olarak kabul edilir (Uygur, Turgut: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, Cilt I, 2012, s. 810). Aşkın (munzam) zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır.

Aşkın (munzam) zararın varlığı için gereken ilk koşul, bir para borcunda borçlunun temerrüdünün varlığıdır. Bu para borcunun kaynağının, aşkın (munzam) zararın talep edilebilirliği için herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Bu anlamda TBK’nın 122. maddesi, kaynağı ne olursa olsun temerrüt faizi yürütülebilir nitelikte olmak koşuluyla bütün para borçlarında uygulanma olanağına sahiptir. Borcun dayanağı haksız fiil, sözleşme, sebepsiz zenginleşme, kanun yahut vekâletsiz iş görme olabilir. Öte yandan hemen belirtilmelidir ki; aşkın (munzam) zarar borcunun hukukî sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka aykırılıktır. Bu nedenle borçlunun aşkın (munzam) zararı tazmin yükümlülüğü, asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun, ifasına kadar geçen zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur.

Aşkın (munzam) zararın varlığı için gereken ikinci koşul; borçlunun temerrüdü nedeniyle temerrüt faiziyle karşılanamayan alacaklı zararının mevcudiyetidir. Ancak alacaklının zararının temerrüt faizinden az yahut temerrüt faizine eşit olması durumunda, zararın temerrüt faiziyle karşılanacak olması sebebiyle aşkın (munzam) zararın varlığından söz edilemez. Bu aşamada önemle belirtilmelidir ki; TBK’nın 122. maddesi kapsamına kanunî temerrüt faizinin yanında akdi temerrüt faizinin uygulandığı borç ilişkileri de dâhildir. Eş söyleyişle alacaklının, borçlu ile arasındaki hukukî ilişkiden doğan temerrüt faizinin akdi yahut yasal olması, aşkın (munzam) zararın talep edilebilirliğine engel teşkil etmez. Burada önem arz eden husus alacaklının temerrüt faiziyle karşılanamayan zararının mevcudiyetinin ispatıdır.

Aşkın (munzam) zararın varlığı için gereken üçüncü koşul; borçlunun temerrüde düşmede kusurlu olmasıdır. Zira aşkın (munzam) zarar sorumluluğu, temerrüt faizinden sorumluluktan farklı olarak kusur sorumluluğuna dayanmakta olup burada aranan kusur, borçlunun temerrüde düşmekteki kusurudur. Ancak aşkın (munzam) zarar iddiasının ileri sürüldüğü durumlarda sorumluluk için, diğer koşulların varlığı durumunda borçlunun temerrüde düşmedeki kusurunun varlığı asıldır. Başka bir anlatımla temerrüt sonrasında borçlunun temerrüde düşmedeki kusurunun alacaklı tarafından ispatı gerekmez. Aksine borçlu, temerrüde düşmede kusursuz olduğunu ispatlamadıkça ortaya çıkan aşkın (munzam) zarardan sorumludur.

Aşkın (munzam) zararın varlığı için gereken son koşul ise; borçlunun temerrüdü ile alacaklının aşkın (munzam) zararı arasındaki illiyet bağının mevcudiyetidir. Bu çerçevede alacaklı, borçlunun temerrüde düşmesi ile ileri sürdüğü aşkın (munzam) zarar olgusu arasındaki illiyet bağını ispatla yükümlüdür.

Aşkın (munzam) zarar bu hukukî niteliği ve karakteri itibariyle, asıl alacak ve faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sona ermeyeceği gibi, icra takibi veya dava açılması sırasında asıl alacak ve temerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması hâlinde dahi (TBK m. 122/2) takip veya davanın konusuna dâhil bir borç olarak da kabul edilemez. Bu nedenle asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazî kayıt dermeyanına da gerek bulunmamakta olup ayrı bir dava ile de zamanaşımı süresi içerisinde her zaman istenmesi mümkündür.

Uyuşmazlık çerçevesinde üzerinde durulması önem arz eden bir diğer husus ise, aşkın (munzam) zararın ispatı olup esasen aşkın zararın ispatına ilişkin yükümlülük, bu zararın varlığını iddia eden alacaklının üzerindedir. Bu bağlamda aşkın (munzam) zarar alacaklısı, TBK’nın 122. maddesine dayalı olarak tazminat talebinde bulunabilmesi için öncelikle kaynağı ne olursa olsun evvela bir alacağı olduğunu, borçlunun temerrütte bulunduğunu, illiyet bağını ve bu alacağını tahsil edememesinden veya geç ödeme yapılmasından doğan ve duruma göre malvarlığında azalma veya engellenen kazançlardan oluşan zararını kanıtlamak durumundadır.

Aşkın (munzam) zararın talebinde varlığı iddia olunan zararın, yine alacaklı tarafından yasal ispat vasıtalarıyla somut, inanılır ve açık bir biçimde ispatlaması gerekir. Başka bir anlatımla alacaklı tarafça aşkın (munzam) zarar olgusu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 194. maddesi gereğince ispata elverişli şekilde somutlaştırılarak ileri sürülen iddianın ispatı için gerekli tüm deliller somut olarak ortaya konulmalıdır. Bu itibarla salt ülkenin ve piyasanın içinde bulunduğu ekonomik olumsuzluklardan olan enflasyon, yüksek faiz, para değerindeki düşüş gibi olgulara dayalı olarak ileri sürülen aşkın (munzam) zarar talebi, alacaklının bu sebeple zarara uğradığını açık ve somut bir biçimde iddia ve ispat etmediği müddetçe, TBK’nın 122. maddesi kapsamında aşkın (munzam) zararın kanıtı olarak ileri sürülemez ve anılan şartlar sebebiyle ortaya çıkan olumsuzluklar alacaklı zararı olarak kabul edilemez. Dolayısıyla TBK’nın 122. maddesinde karşılanması öngörülen faizi aşan aşkın zararın, genel ekonomik olumsuzlukların (ülkede cari enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat faizleri, paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma) dışında davacının durumuna özgü somut vakıalarla ispatlanması gerekir. Başka bir anlatımla yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış, serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksek oluşu, paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma, davacıyı ispat yükünden kurtarmayacağı gibi herhangi bir ispat kolaylığı da sağlamaz. Bu itibarla ülkenin içinde bulunduğu ekonomik olumsuzluklardan hareketle ileri sürülen soyut ve varsayıma dayalı zarar iddiaları hükme esas alınamaz (Uygur, s. 816).

Ayrıca bir para borcunun ödenmesinde temerrüde düşülmesinden dolayı alacaklının zarara uğrayacağı kabul edilerek bu zararın, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durum dikkate alınarak belli bir oranda olacağı benimsenmiş ve TBK’nın 120. maddesi yollaması ile 3095 sayılı Kanun’un hükümleri çerçevesinde temerrüt faiz oranları belirlenmiştir. Buradan hareketle kanun koyucu tüm bu ekonomik olumsuzlukları değerlendirip, bunların doğuracağı zarar dolayısıyla tazminat oranını T.C. Anayasası’ndan aldığı yasa yapma yetkisine dayanıp temerrüt faizi olarak belirlemiş iken, zımnen bu takdirin yerinde olmadığı ileri sürülüp sadece aynı ekonomik göstergelere dayanılarak tazmin edilecek zararın geçmiş günler faizinden fazla olduğu kabul edilemez. Uğranıldığı iddia olunan zararın, yetkili merciin belirlediğinden fazla ve bu nedenle TBK’nın 122. maddesine dayanılarak aşkın (munzam) zarar istenilmesi hâlinde ise artık açılmış olan davaya özgü somut vakıalara dayanılması gerekir. Bunlar da yasal, elverişli ve geçerli delillerle, geçerli ispat kuralları dairesinde kanıtlanmalıdır. Burada kanıtlanacak olgular geç ödeme ile davacının maruz kaldığı zararı doğuran vakıalar ve bu vakıalar nedeniyle uğranılan fiili zarardır.

Ülke koşullarında aşır enflasyon ve ekonomik verilerdeki öngörülemez değişiklikler kapsamında davacının faiziyle tahsil ettiği bedel yönünden munzam zararının doğduğu davacı tarafça ispatlanamamıştır.

Somut davada, davacı temerrüt faizini aşan munzam zararının varlığını ispat edememiştir.

Açıklanan nedenlerle, ilk derece mahkemesince verilen kararda vakıa ve hukuki değerlendirme noktasında, usul ve esasa aykırılık tespit edilmediğinden, davacının istinaf başvurusunun HMK 353/1-b-1 md gereğince reddine karar vermek gerekmiştir.

K A R A R : Yukarıda açıklanan nedenlerle;

Davacının istinaf başvurusunun HMK 353/1-b-1 maddesi uyarınca reddine,

Alınması gereken 732,00 TL karar ve ilam harcından, peşin alınan 615,40 TL harcın mahsubu ile bakiye 116,60 TL'nin bu taraftan alınarak hazineye irat kaydına, (Harç tahsil müzekkeresinin temyiz edilen dosyalarda Dairemizce, temyiz edilmeden kesinleşen dosyalarda İlk Derece Mahkemesince ilgili Vergi Dairesine yazılmasına,)

İstinaf yargılama giderlerinin istinaf eden üzerinde bırakılmasına,

İstinaf sebebiyle yatırılan gider avansı bakiyesi varsa karar kesinleştiğinde olmakla istinaf edene ilk derece mahkemesince iadesine,

Dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda gerekçeli kararın taraflara tebliğinden itibaren 2 hafta içerisinde Yargıtay'da temyiz yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi. 16/04/2026

Atıf: Bölge Adliye Mahkemesi, E. 2025/2546, K. 2026/1100, T. 16.04.2026, www.arakarar.com/karar/bam-karar-2025-2546-e-2026-1100-k-ee8fb3ba8141