Anayasa Mahkemesi · İkinci Bölüm

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, B. No: 2015/5173, 30.10.2018

Mahkeme
Anayasa Mahkemesi
Daire
İkinci Bölüm
Esas No
2015/5173
Karar Tarihi

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

SALİH RECEP ŞİRİN BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2015/5173)

Karar Tarihi: 30/10/2018

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, tapu iptali ve tescili davasının hak düşürücü sürede

açılmadığı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal

edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 23/3/2015 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal

Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler

çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:

6. Başvurucu, bir aile şirketi olan ve hâlihazırda tasfiye olmuş

S.K. Sanayi ve Ticaret A.Ş.nin (şirket) olay

tarihinde hissedarlarındandır.

7. Başvurucu, şirkete ait arsa üzerinde inşaatına başlanan ve

muris babasının da yapımının tamamlanmasını sözlü olarak vasiyet ettiği cami

inşaatının bitirilebilmesi için kendi mal varlığını kullandığını ancak bu

durumun kendisini ekonomik anlamda zorladığını ifade etmektedir. Başvurucunun

beyanına göre bu nedenle tasfiye memuru ve ortağı olduğu şirketin bir kısım

taşınmazlarını satmaya karar vermiştir.

8. 2008 yılında alınan ve şirkete ait taşınmazların satış

yetkisini de içeren yönetim ve genel kurul kararları uyarınca şirketin on yedi

adet taşınmazı farklı tarihlerde üçüncü kişilere satılmıştır. Başvurucu anılan

kararlardaki imzaların kardeşleri (H.S.G., S.T., A.Ç., S.S.D.) tarafından değil

de kim olduğunu bilmediği başkaları tarafından atılmış olduğunu sonradan

öğrendiğini ve taşınmazların satışından elde edilen gelirin caminin

tamamlanmasında kullanıldığını açıklamaktadır.

9. Şirkete ait söz konusu taşınmazların satılması sonrasında

başvurucunun kardeşleri (şirketin diğer hissedarları) tarafından taşınmazları

satın alan üçüncü kişiler aleyhine satış işlemlerine dayanak imzaların sahte

olduğu iddiasıyla Körfez Asliye Hukuk Mahkemesinde 15/3/2010 tarihinde on yedi

ayrı tapu iptali ve tescili davası açtıkları anlaşılmaktadır.

10. Başvurucu; bir yandan taşınmazları satın alan üçüncü

kişilerin baskıları, diğer taraftan satış işlemlerine konu imzaların sahteliği

iddiasıyla kendisini Savcılığa şikâyet edeceklerine ilişkin kardeşlerinin

tehdidi altında 17/6/2010 tarihli sulh protokolünü imzalamak zorunda kaldığını

iddia etmektedir.

11. Başvurucu ile kardeşleri arasında imzalanan sulh protokolü

kapsamında başvurucunun protokole konu taşınmazlardaki hisseleri ile şirkete

ait hissesini kardeşlerine devretmesi karşılığında, şirkete ait olan ve üçüncü

kişilere satılan taşınmazlara ilişkin açılan tapu iptali ve tescili

davalarından feragat edildiği anlaşılmaktadır.

12. Başvurucu anılan protokolü, hakkında ceza davası açılması

tehdidi altında ve toplumdaki saygınlığını yitireceği korkusu ile imzaladığını

belirterek davalı kardeşleri aleyhine 9/2/2012 tarihinde Körfez 1. Asliye Hukuk

Mahkemesinde (Mahkeme) bireysel başvuru konusu olan korkutma (ikrah) hukuksal

nedenine dayalı tapu iptali ve tescili davasını açmıştır.

13. UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgelerden; şirketin

genel kurul ve yönetim kurulu toplantılarında alınan kararlarda imzalarının

taklit edildiğini bildiren davalılar, bu kararlarla başvurucunun şirkete ait

taşınmazların satışı için kendisini tek imza ile yetkili kıldığını, bu yetkiye

dayanarak hukuka aykırı satış işlemleriyle haksız kazanç elde ettiğini

belirtmişlerdir. Taşınmaz satışlarından haberdar olmaları üzerine başvurucu ile

görüşerek zararlarının telafisini istediklerini ancak başvurucunun iyi niyetli

olmadığını anlamaları üzerine üçüncü kişilere satılan taşınmazlar hakkında tapu

iptali ve tescili davalarını açtıklarını ifade etmişlerdir. Taşınmazları satın

alan üçüncü kişilerin ise başvurucudan satış bedellerinin iadesini veya

davalardan vazgeçilmesini istemeleri üzerine başvurucunun anlaşma teklifi

nedeniyle 17/6/2010 tarihli protokolünün imzalandığını bildirmişlerdir. Söz

konusu davalardan feragat ederek satışlara sıhhat kazandırdıklarını,

başvurucunun varlığını iddia ettiği baskı ve tehdit durumunun protokol

gereklerinin yerine getirildiği 8/7/2010 tarihinde ortadan kalktığını, bu

tarihten başlayacak bir yıllık hak düşürücü sürenin geçtiğini ileri

sürmüşlerdir.

14. Başvurucu ise davalıların evrakta sahtecilik yapıldığı

iddiasıyla şikâyette bulunma tehdidinin ceza zamanaşımı süresince devam etmekte

olduğunu, maddi kaybının çok büyük olması dolayısıyla davalıların şikâyette

bulunma tehditlerine rağmen sonuçlarını göze alarak bu davayı ikame ettiğini

ifade etmektedir.

15. Mahkemenin karar duruşmasında başvurucu vekili hak düşürücü

süre itirazını kabul etmediklerini belirterek öncelikle hak düşürücü süre ile

ilgili karar verilmesini istemiştir. Mahkeme aynı oturumda, suç duyurusunda

bulunmak suretiyle korkutma durumunun devam ettiğine dair başvurucu vekilinin

tanık dinletilmesi talebini reddetmiştir.

16. Mahkeme 13/11/2012 tarihli kararı ile sulh protokolünün

düzenlendiği tarihten dava tarihine kadar bir buçuk yıldan uzun bir sürede

davalıların şikâyette bulunmadıklarını ve bu durumun davacı (başvurucu)

vekilinin beyanı ile de sabit olduğunu, davalıların şikâyet hakkını kullanarak

davacının cezai soruşturmaya maruz kalacağı korkutmasının kabulünün soyut bir

iddiadan öteye geçmediğini belirterek davanın bir yıllık hak düşürücü süre

içerisinde açılmadığı gerekçesiyle reddine karar vermiştir.

17. Başvurucunun temyizi üzerine duruşmalı olarak yapılan temyiz

incelemesi sonucu Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin (Daire) 25/3/2014 tarihli kararı

ile hüküm onanmıştır. Karar düzeltme talebi Dairenin 21/1/2015 tarihli

kararıyla reddedilmiştir.

18. Ret kararı 25/2/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş,

23/3/2015 tarihinde yasal süre içerisinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

19. 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun "Korkutma" kenar başlıklı 37.

maddesinin (1) numaralı fıkrası şu şekildedir:

"Taraflardan biri, diğerinin veya üçüncü

bir kişinin korkutması sonucu bir sözleşme yapmışsa, sözleşmeyle bağlı

değildir."

20. 6098 sayılı Kanun’un 38. maddesi şöyledir:

"Korkutulan, içinde bulunduğu durum

bakımından kendisinin veya yakınlarından birinin kişilik haklarına ya da

malvarlığına yönelik ağır ve yakın bir zarar tehlikesinin doğduğuna inanmakta

haklı ise, korkutma gerçekleşmiş sayılır.

Bir hakkın veya kanundan doğan bir yetkinin

kullanılacağı korkutmasıyla sözleşme yapıldığında, bu hakkı veya yetkiyi

kullanacağını açıklayanın, diğer tarafın zor durumda kalmasından aşırı bir

menfaat sağlamış olması hâlinde, korkutmanın varlığı kabul edilir."

21. 6098 sayılı Kanun’un 39. maddesi şöyledir:

"Yanılma veya aldatma sebebiyle ya da

korkutulma sonucunda sözleşme yapan taraf, yanılma veya aldatmayı öğrendiği ya

da korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı andan başlayarak bir yıl içinde

sözleşme ile bağlı olmadığını bildirmez veya verdiği şeyi geri istemezse,

sözleşmeyi onamış sayılır.

Aldatma veya korkutmadan dolayı bağlayıcılığı

olmayan bir sözleşmenin onanmış sayılması, tazminat hakkını ortadan

kaldırmaz."

V. İNCELEME VE GEREKÇE

22. Mahkemenin 30/10/2018 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

23. Başvurucu; sulh protokolünü korkutma nedeniyle irade

bozukluğu altında imzaladığı iddiasına yönelik tanıklarının dinlenmediğini,

Dairenin onama kararının gerekçesiz olduğunu ayrıca korkutmaya ilişkin kanun

hükmünün hatalı uygulandığını ve korkutma şartlarının doğru

değerlendirilmeyerek açtığı davanın eksik araştırma sonucu hukuka aykırı

şekilde reddedilmesi nedeniyle eşitlik ilkesi ile mülkiyet ve adil yargılanma

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

B. Değerlendirme

24. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun şikâyetlerinin özü korkutma

hukuksal nedenine dayalı olarak açtığı davanın hak düşürücü süre içerisinde açılmaması

nedeniyle reddedilmesine ilişkin olduğundan ihlal iddialarının mahkemeye erişim

hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

25. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin

yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma

hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı,

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir

unsurudur. Diğer yandan Anayasa'nın 36. maddesine adil yargılanma ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede,

Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan

adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Avrupa

İnsan Hakları Sözleşmesi'ni (Sözleşme) yorumlayan Avrupa İnsan Hakları

Mahkemesi, Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının mahkemeye erişim

hakkını içerdiğini belirtmektedir (Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd.

Şti., B. No: 2014/13156, 20/4/2017,§ 34).

26. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kapsamında yaptığı

değerlendirmelerde mahkemeye erişim hakkının bir uyuşmazlığı mahkeme önüne

taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını

isteyebilmek anlamına geldiğini, kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya

mahkeme kararını anlamsız hâle getiren, bir başka anlatımla mahkeme kararını

önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamaların mahkemeye erişim hakkını ihlal

edebileceğini ifade etmiştir (Özkan Şen,

B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52).

27. Dava açmayı imkânsız kılacak ya da aşırı zorlaştıracak

ölçüde kısa olmadıkça dava açma ya da kanun yollarına başvurma için belli

sürelerin öngörülmesi, hukuki belirlilik ilkesinin bir gereğidir ve tek başına

bu durum mahkemeye erişim hakkına aykırılık oluşturmaz (Remzi Durmaz, B. No: 2013/1718, 2/10/2013,

§ 27). Bu nedenle usul kurallarını uygularken mahkemelerin yargılamanın

hakkaniyetine zarar getirecek ölçüde katı şekilcilikten ve kanunla öngörülmüş

usul şartlarının ortadan kalkmasına neden olacak aşırı esneklikten kaçınmaları

gerekir (Kamil Koç, B. No: 2012/660, 7/11/2013, § 65).

28. Diğer taraftan belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri

değerlendirme ve gösterilmek istenen delilin davayla ilgili olup olmadığına

karar verme yetkisi esasen derece mahkemelerine aittir. Mevcut yargılamada

sunulan delilin geçerli olup olmadığını, delil sunma ve inceleme yöntemlerinin

yasaya uygun olup olmadığını denetlemek Anayasa Mahkemesinin görevi kapsamında

olmayıp bu husustaki görevi başvuru konusu yargılamanın bütünlüğü içinde adil

olup olmadığını değerlendirmektir (Muhittin

Kaya ve Muhittin Kaya İnşaat Taahhüt Madencilik Gıda Turizm Pazarlama Sanayi ve

Ticaret Limited Şirketi, B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 27).

29. Somut olayda başvurucu, davalı kardeşlerinin tehdidi altında

sulh protokolünü imzalamak zorunda kaldığını ve protokol kapsamındaki

taşınmazlar ile şirket hisselerini kardeşlerine devrettiğini iddia ederek

başvuru konusu olan tapu iptali ve tescili davasını açmıştır. Mahkeme,

başvurucunun cezai soruşturmaya maruz kalacağı korkutmasının kabulünün soyut

bir iddiadan öteye geçmediğini belirterek bir yıllık hak düşürücü süre

içerisinde açılmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir (bkz. § 16).

30. Başvurucunun davasının hak düşürücü süre nedeniyle reddine

karar verilmesi mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil etmektedir. Anılan

müdahale 6098 sayılı Kanun'un 39. maddesine dayalı olup müdahalenin kanuni bir

dayanağı mevcuttur. Öte yandan hukuki güvenlik ve hukuki belirlilik ilkeleri

Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin temel ilkelerindendir. Bu

ilkelerin sağlanması amacıyla adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan

mahkemeye erişim hakkına sınırlama getirilebilir.

31. Kanun koyucu korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı andan

başlayarak bir yıllık hak düşürücü süre öngörerek mahkemeye erişim hakkına

ilişkin bir sınırlama getirmiştir. Bu sınırlama, mahkemelerin uzak geçmişte

meydana gelmiş olaylar hakkında sağlıklı karar vermeleri ve hukuk güvenliğini

sağlamak gibi önemli ve meşru amaçlara hizmet eder. Diğer yandan usule ilişkin

işlemlerin bir süre ya da sınırlamaya tabi tutulması davanın diğer tarafının

sürekli bir biçimde dava açılma tehdidi altında kalmasını engellediği gibi

dolaylı şekilde yargılamaların hızlandırılması ve mahkemelerin iş yükünün

azaltılmasını da hedeflemektedir. Dolayısıyla protokolün korkutmaya dayalı

olarak yapıldığı iddiasının korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı andan

başlayarak bir yıllık süre koşuluna bağlanmasının meşru bir amaca yönelik olduğu

anlaşılmaktadır. Anılan bu sürenin mahkemeye erişimi imkânsız hâle getirdiği,

önemli ölçüde zorlaştırdığı ya da öngörülemez olduğunu söylemek mümkün

değildir.

32. Somut olayda Mahkeme, korkutmanın etkisinin devam ettiği

diğer bir deyişle hak düşürücü süresinin başlangıcıyla ilgili olarak öne

sürülen cezai soruşturmaya maruz kalınacağı iddiasının soyut bir iddia olduğunu

kabul etmiştir. Protokol tarihinde taraflar arasındaki hukuki ihtilafın sona

erdiğini ancak bu tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde

davanın açılmadığı değerlendirmesiyle kararını vermiştir. Bu sonuca varırken

tarafların kardeş olmasını, aralarındaki hukuki ihtilafı protokol sonrası devir

işlemiyle çözmüş olmalarını, protokol sonrasında bir buçuk yıldan fazla geçen

süreyi ve ceza zamanaşımı süresinin doğrudan esas alınamayacağı gibi objektif

bir kısım sebepleri vurgulamıştır. Diğer yandan başvurucunun dinletmek istediği

tanıkların dava dilekçesinde ifade edildiği üzere sulh protokolünü korkutma

altında imzaladığı iddiasına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Sulh protokolü

tarihinde ve sonrasında başvurucu hakkında suç duyurusunda bulunularak hakkında

ceza davası açılabileceği şeklinde bir kimsenin öznel hâline bağlı korku

durumunun tanık beyanlarıyla aydınlatılmasının yeterli olmayacağının yorumu ve

değerlendirmesi derece mahkemesinin görevidir. Mahkemenin, hak düşürücü süre

içerisinde açılmadığı gerekçesiyle davayı reddederken diğer tarafın tanıklarını

da dinlemeye lüzum görmeyerek başvurucuyu usule ilişkin imkânlar yönünden

dezavantajlı konuma düşürmediği anlaşılmaktadır.

33. Bu itibarla yapılan açıklamalar ışığında; bir yıllık hak

düşürücü süresinin kanuni bir dayanağının ve meşru bir amacının bulunduğu, ilk

derece mahkemesince kanun hükmünün hangi nedenlerle uygulandığının somut

uyuşmazlık ve delillerle bağlantı kurularak gerekçesiyle birlikte açıklandığı,

Dairenin de değerlendirme konusu hüküm ve gerekçesini uygun bulunduğu dikkate

alındığında, usul kurallarının yargılamanın hakkaniyetine zarar getirecek

ölçüde katı bir şekilde uygulanmadığı ve varılan sonucun gözetilen meşru amaç

ile korunmak istenen hak açısından orantılı olduğu görüldüğünden mahkemeye

erişim hakkına yönelik bir ihlalin olmadığının açık olduğu anlaşılmaktadır.

34. Açıklanan gerekçelerle başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA

30/10/2018 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Recep

KÖMÜRCÜ

Muammer

TOPAL

M. Emin KUZ

Recai AKYEL

Raportör

:

Volkan

SEVTEKİN

Başvurucu

:

Salih Recep

ŞİRİN

Vekili

:

Av. Özlem Fidoş YILDIZ

Atıf: Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, B. No: 2015/5173, T. 30.10.2018, www.arakarar.com/karar/anayasa-mahkemesi-ikinci-bolum-2015-5173-basvuru-30-10-2018-78938f1d807a