Anayasa Mahkemesi · Birinci Bölüm

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, B. No: 2013/829, 11.12.2014

Mahkeme
Anayasa Mahkemesi
Daire
Birinci Bölüm
Esas No
2013/829
Karar Tarihi

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

SEYFİ YAYLA VE DİĞERLERİ

BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2013/829)

Karar Tarihi: 11/12/2014

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvurucular, yakınları Vedat Yayla’nın sağlık

görevlilerinin ihmali davranışları sonucu hayatını kaybettiğini, bu olayla

ilgili yapılan soruşturmaların etkin yürütülmeyerek kovuşturmaya yer olmadığına

karar verildiğini, bu nedenle yaşam hakkı ve adil yargılanma hakkının ihlal

edildiğini ileri sürmüşler ve manevi tazminata hükmedilmesini talep

etmişlerdir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvurucuların ilk başvurusu 17/1/2013 tarihinde İstanbul

5. Ağır Ceza Mahkemesi aracılığıyla yapılmıştır. 2013/829 sayılı bu başvuruya

ilişkin dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde

belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve Komisyona sunulmasına engel bir

eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 13/9/2013 tarihinde

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına,

dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

4. Bölüm tarafından 6/2/2014 tarihinde yapılan toplantıda

kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar

verilmiştir.

5. Başvuru konusu olay ve olgular 6/2/2014 tarihinde Adalet

Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı, tanınan ek süre sonunda görüşünü

7/4/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

6. Adalet Bakanlığının görüşü, başvurucuya 21/4/2014

tarihinde tebliğ edilmiş olup, başvurucu, karşı görüşlerini 6/5/2014 tarihinde

bildirmiştir.

7. Başvurucuların ikinci başvurusu 17/3/2014 tarihinde

Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. 2014/3768 sayılı bu

başvuruya ilişkin dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi

neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve Komisyona sunulmasına engel

bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

8. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca, aynı olaya ilişkin

daha önce yapılan bir başvurunun Bölümlerde bulunması nedeniyle, kabul

edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme

gönderilmesine karar verilmiştir.

9. Bölüm tarafından 4/11/2014 tarihinde yapılan toplantıda,

2014/3768 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyasının konu yönünden hukuki

irtibat nedeniyle 2013/829 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası ile

birleştirilmesine, 2014/3768 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyasının

kapatılmasına, incelemenin 2013/829 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası

üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

10. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve

UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle

şöyledir:

11. Başvuruculardan, Tekmile Yayla ve Seyfi Yayla 4/3/2012

tarihinde vefat eden Vedat Yayla’nın anne ve babası, diğer başvurucular Sedat

Yayla ve Sultan Karakaş ise kardeşleridir.

12. Vedat Yayla, 3/3/2012 tarihinde kalp krizi geçirmiş,

bunun üzerine yakınları tarafından saat 21.50’de Şişli’de bulunan bir kamu

hastanesine götürülmüş ve burada hastaya ilk müdahalede bulunulmuştur.

13. Hastaya acil serviste bir saate yakın resüsitasyon-canlandırma

yapılmış, kalp ritminin geri dönmesi üzerine yoğun bakım şartlarında entübe olarak mekanik ventilatöre

bağlı takip edilmesi gerektiğinden yoğun bakım ünitesine yatışına karar

verilmiştir. Bu hastanenin yoğun bakım ünitesinde boş yatak olmaması nedeniyle

112 Acil Komuta Merkezine bilgi verilerek uygun yoğun bakım ünitesi bulunması

için yer talep edilmiştir. 112 Acil Komuta Merkezi tarafından 9 hastane

sırasıyla arandıktan sonra saat 23.18’de Arnavutköy’de bulunan bir kamu

hastanesinde yer olduğu tespit edilmiştir. Hasta yakınları bu hastanenin uzak

olması nedeniyle ilk başta hastanın buraya naklini kabul etmemişler, telefonla

irtibat kurdukları özel bir hastanenin yoğun bakım servisine yatışın ücretli

olduğunu öğrenince Arnavutköy’deki kamu hastanesine nakli onaylamışlardır.

14. Hastanın, doktorlu ambulansla Arnavutköy’deki kamu

hastanesine götürülmek üzere yola çıktıktan 5-10 dakika sonra kalbi durmuş,

bunun üzerine resüsitasyona başlanarak (saat

00.20’de) en yakın hastane olan Okmeydanı’ndaki kamu hastanesi acil servisine

götürülmüştür. Ancak burada resüsitasyona devam

edilmesine rağmen saat 01.15’te hasta vefat etmiştir.

15. Olayın meydana gelmesini müteakip İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığı, 2012/33664 sayılı dosyayla resen soruşturma başlatmıştır.

Başvurucular da, yetkili kişilerden şikâyetçi

olduklarını beyan etmişlerdir.

16. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, aralarında hukuki ve

fiili irtibat bulunmadığı gerekçesiyle sağlık görevlilerinin görevi kötüye

kullanma suçunu işledikleri iddiası ile taksirle ölüme neden olma olayı

hakkında, 17/8/2012 tarih ve K.2012/2230 sayılı ayırma kararı vermiştir. Görevi

kötüye kullanma suçuna ilişkin evrak 2012/112623 soruşturma numarasına

kaydedilmiş, taksirle ölüme neden olma suçuna ilişkin soruşturmaya ise

2012/33664 numaralı dosya üzerinden devam edilmiştir.

17. Vedat Yayla’nın cesedi üzerinde İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığınca yapılan ölü muayene işlemi sonunda, kesin ölüm sebebinin tespit

edilmesi için ceset Adli Tıp Kurumu Başkanlığına gönderilmiştir. Yapılan otopsi

sonucu hazırlanan 28/6/2012 tarih ve 684 sayılı rapora göre kişinin ölümünün

akut myokard enfarktüsü (kalp krizi) ve gelişen

komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğu anlaşılmıştır

18. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı gerekli araştırmaları

yaptıktan sonra, 5/9/2012 tarih ve Soruşturma No.2011/33664, K.2012/47496

sayılı kararıyla, “otopsi raporuna göre

müteveffanın kalp krizi sonucu öldüğünün tespit edildiği ve olayda başkasına

atfı kabil herhangi bir kusur bulunmadığı” gerekçesiyle taksirle

ölüme neden olma suçu yönünden kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.

19. Anılan karara başvurucuların yaptığı itiraz, Bakırköy 10.

Ağır Ceza Mahkemesinin 22/11/2012 tarih ve 2012/363 Değişik İş No.lu kararıyla

reddedilmiştir.

20. Bu karar, 24/12/2012 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ

edilmiştir.

21. Başvurucular bu kararla ilgili olarak Anayasa Mahkemesine

17/1/2013 tarihinde bireysel başvuru yapmışlardır.

22. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 2012/112623 sayılı

soruşturmaya konu “görevi kötüye kullanma” suçu

yönünden ise 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu

Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uyarınca ilgili doktor ve

sağlık personeli hakkında İstanbul Valiliğinden soruşturma izni verilmesini

talep etmiştir.

23. İstanbul Valiliği, 2/12/2012 tarih ve 2012/247 sayılı

kararı ile 7 doktor ve 3 sağlık personeli hakkında ''soruşturma izni verilmemesine'', bir görevlinin statüsü

nedeniyle de ''karar almaya yer olmadığına''

karar vermiştir.

24. İstanbul Valiliğinin soruşturma izni verilmemesine dair

kararına başvurucular tarafından yapılan itiraz üzerine İstanbul Bölge İdare

Mahkemesi, 19/6/2013 tarih ve E.2013/206, K.2013/374 sayılı kararı ile itirazın

kabulü ile eksikliklerin giderilmesine, yeniden ön inceleme raporu hazırlanmasına

hükmetmiştir.

25. İstanbul Valiliği, anılan Mahkeme kararı doğrultusunda

yeniden ön inceleme yapmış ve “ … söz konusu

tarihte Şişli’de bulunan kamu hastanesinin yoğun bakım servisinin ve diğer

hastanelerin dolu olduğu, hastalığın tanısının tam olarak konulduğu, yapılması

gereken tedavilerin yapıldığı, eksik bir işlem veya tedavi olmadığı ve yoğun

bakım servisine yatırılması zorunluluğu kararının doğruluğunu alanında yetkin

bilirkişi uzman tıp hekimlerince de onaylandığı, eksik bir işlem veya eksik tedavi

olmadığı, herhangi bir kusur, hata veya eksiklik olmadığı anlaşıldığından”

gerekçesiyle 16/9/2013 tarih ve 2013/211 sayı ile sorumlular hakkında

soruşturma izni verilmemesine karar vermiştir.

26. Başvurucuların anılan karara yaptıkları itiraz üzerine

İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, 18/12/2013 tarih ve E.2013/755, K.2013/813

sayılı kararında “ … yapılan ön inceleme sonucunda, hazırlık soruşturması

yapılmasına yeterli bilgi ve belgenin dosya muhteviyatı itibariyle mevcut

olmadığı anlaşıldığından” gerekçesine dayanarak itirazı reddetmiş ve

karar aynı tarihte kesinleşmiştir.

27. Anılan karar, başvurucular vekiline 14/2/2014 tarihinde

tebliğ edilmiştir.

28. Başvurucular aynı olayla ilgili olarak süresinde

17/3/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır.

B. İlgili Hukuk

29. 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu

Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un “İzin

vermeye yetkili merciler” başlıklı 3. maddesinin birinci fıkrasının

(b) bendi şöyledir:

“Soruşturma izni yetkisi;

…

b) İlde ve merkez ilçede görevli memurlar ve

diğer kamu görevlileri hakkında vali,

…tarafından bizzat kullanılır.”

30. 4483 sayılı Kanun’un “Ön

inceleme” başlıklı 5. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“Ön inceleme, izin vermeye yetkili merci

tarafından bizzat yapılabileceği gibi, görevlendireceği bir veya birkaç denetim

elemanı veya hakkında inceleme yapılanın üstü konumundaki memur ve kamu

görevlilerinden biri veya birkaçı eliyle de yaptırılabilir. İnceleme

yapacakların, izin vermeye yetkili merciin bulunduğu kamu kurum veya

kuruluşunun içerisinden belirlenmesi esastır. İşin özelliğine göre bu merci,

anılan incelemenin başka bir kamu kurum veya kuruluşunun elemanlarıyla

yaptırılmasını da ilgili kuruluştan isteyebilir. Bu isteğin yerine getirilmesi,

ilgili kuruluşun takdirine bağlıdır.”

31. 4483 sayılı Kanun’un “Ön

inceleme yapanların yetkisi ve rapor” başlıklı 6. maddesi şöyledir:

“Ön inceleme ile görevlendirilen kişi veya

kişiler, bakanlık müfettişleri ile kendilerini görevlendiren merciin bütün

yetkilerini haiz olup, bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda Ceza Muhakemeleri

Usulü Kanununa göre işlem yapabilirler; hakkında inceleme yapılan memur veya

diğer kamu görevlisinin ifadesini de almak suretiyle yetkileri dâhilinde

bulunan gerekli bilgi ve belgeleri toplayıp, görüşlerini içeren bir rapor

düzenleyerek durumu izin vermeye yetkili mercie sunarlar. Ön inceleme birden

çok kişi tarafından yapılmışsa, farklı görüşler raporda gerekçeleriyle ayrı

ayrı belirtilir.

Yetkili merci bu rapor üzerine soruşturma izni

verilmesine veya verilmemesine karar verir. Bu kararlarda gerekçe gösterilmesi

zorunludur.”

32. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü

Kanunu’nun “Doğrudan doğruya tam yargı

davası açılması” başlıklı 13. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş

olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya

başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem

tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine

getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi

halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek

hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği

tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.”

33. 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun

“Sorumluluk” başlıklı 49.

maddesi şöyledir:

“Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına

zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.

Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı

bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür.”

34. 6098 sayılı Kanun’un haksız fiillerden doğan borç

ilişkilerinin Ceza Hukuku ile ilişkisini düzenleyen 74. maddesi ise şöyledir:

“Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı,

ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun

sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından

verilen beraat kararıyla da bağlı değildir.

Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun

değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da,

hukuk hâkimini bağlamaz.”

35. Yargıtayın konu ile ilgili bazı içtihatları

şöyledir:

“…Bir davada dayanılan maddi olguları hukuksal

açıdan nitelendirmek ve uygulanacak yasa hükümlerini bulmak ve uygulamak HUMK.76.maddesi

gereği doğrudan hâkimin görevidir. Davacı, davalı doktor tarafından yapılan

ameliyat nedeniyle ameliyat edilen bölgede yabancı cisim bırakıldığından

yeniden ameliyat olmak zorunda kaldığını ileri sürerek maddi ve manevi tazminat

istemiştir. Davanın temeli vekillik sözleşmesi olup, özen borcuna aykırılığa

dayandırılmıştır. ( BK. 386-390 ) Vekil vekâlet

görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil

ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin,

eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı

sorumludur. Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin

kurallara bağlıdır. Vekil işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, en hafif

kusurundan bile sorumludur ( BK.321/1.md. ) O nedenle

doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun

unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor, hastasının zarar görmemesi için,

mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında

ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz

biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak

zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlarda, bu

tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da, koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi

yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri

göz önünde tutularak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan

kaçınılmalı ve en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de müvekkil ( hasta ), mesleki bir iş gören doktor olan vekilden,

tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek

hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun

394/1.maddesi hükmü uyarınca, vekâleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.

Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise

doktor sorumlu tutulmamalıdır…(Hukuk Genel Kurulunun

13/4/2011 tarih ve E.2010/13-717, K.2011/129 sayılı kararı).”

“Dava,

desteğin yanlış tedavi sonucu öldüğü iddiasına dayalı tazminat istemine

ilişkindir. Uyuşmazlık; kamu görevlisi doktorun eylemi nedeniyle açılan eldeki

tazminat davasında husumetin adı geçen doktora yöneltilip yöneltilemeyeceği

noktasında toplanmaktadır.

Davacı taraf, davalı doktorun görevi sırasında

kanamalı ve acil durumda olduğu halde destekleri olan hastaya müdahalede

bulunmayıp, dış gebelik olan başka bir hastayla ilgilendiği; böylece,

dikkatsizlik ve tedbirsizliği nedeni ile desteğin ölümüne neden olduğu

iddiasıyla ve doktoru hasım göstererek eldeki tazminat davasını açmıştır.

Davalının görevi dışında kalan kişisel

kusuruna dayanılmadığına, dikkatsizlik ve tedbirsizliğe dayalı da olsa eylemin

görev sırasında ve görevle ilgili olmasına ve hizmet kusuru niteliğinde

bulunmasına göre, eldeki davada husumet kamu görevlisine değil, idareye

düşmektedir. Öyle ise dava idare aleyhine açılıp, husumetin de idareye

yöneltilmesi gerekir. Mahkemece, davalı doktor hasım gösterilerek açılan

davanın husumet yokluğu nedeni ile reddedilmesi hukuka uygundur…(Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarih ve E. 2011/4-592,

K.2012/25 sayılı kararı).”

“…Davadaki

ileri sürülüşe ve kabule göre dava temelini vekillik sözleşmesi oluşturmakta

olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır ( BK.

386-390). Vekil, vekâlet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde

edilmemesinden sorumlu değil ise de; bu sonuca ulaşmak

için gösterdiği çabanın yaptığı işlemlerin eylemlerin ve davranışlarının özenli

olmayışından doğan zararlardan sorumludur. Vekilin sorumluluğu genel olarak

işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır ( BK.

290/2 md.). Vekil, işçi gibi özenle davranmak zorunda

olup, hafif kusurundan dahi sorumludur ( BK. 321/1 md.). O nedenle vekil konumunda olan doktorun meslek alanı

içinde olan bütün kusurları, hafif dahi olsa sorumluluğunun unsuru olarak kabul

edilmelidir. Doktor, hastasının zarar görmemesi için mesleki tüm şartları

yerine getirmek, hastanın durumunu, tıbbi açıdan zamanında gecikmeksizin

saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun

tedavi yöntemini de gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde

dahi olsa, tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdü ortadan kaldıracak

araştırmalar yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür.

Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir tercih yaparken de hastasının ve

hastalığının özelliklerini göz önünde tutmalı, onu risk altına sokacak tutum ve

davranışlardan kaçınmalı, en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de hasta,

tedavisini üstlenen meslek mensubu doktorundan tedavisinin bütün aşamalarında

mesleğin gerektirdiği titiz bir ihtimam ve dikkati göstermesini, beden ve ruh

sağlığı ile ilgili tehlikelerden kendisini bilgilendirmesini güven içinde

beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, B.K.'nun 394/1. maddesi hükmü uyarınca, vekâleti gereği gibi ifa

etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte

sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır…(13.

Hukuk Dairesinin 16/2/2012 tarih ve E.2011/19947, K.2012/3097 sayılı kararı).”

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

36. Mahkemenin 11/12/2014 tarihinde yapmış olduğu toplantıda,

başvurucunun 17/1/2013 tarih ve 2013/829 numaralı bireysel başvurusu incelenip

gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

37. Başvurucular, ilk başvurularıyla ilgili olarak yakınları

Vedat Yayla’nın sağlık görevlilerinin ihmalleri sonucu hayatını kaybettiğini,

sağlık görevlilerinin görevi kötüye kullanma suçunu işlemiş olduklarının

ispatlanması durumunda aynı görevlilerin ölümden de sorumlu olmaları gerekeceği

halde hukuka aykırı olarak ayırma kararı verildiğini, ölüme neden olma suçu

yönünden gerekli tüm delillerin elde edilmemesi nedeniyle etkili bir soruşturma

yürütülmeden kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini, ayrıca kararların

gerekçesiz olduğunu belirterek Anayasa’nın 17. ve 36. maddelerinde güvence

altına alınan yaşam hakkı ve hak arama hürriyetinin ihlal edildiğini ileri

sürmüş ve manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

38. Başvurucular, ikinci başvurularında yakınlarının kalp

krizi geçirmesi sonucu Şişli’de bulunan kamu hastanesi acil servisine

götürüldüğünü, acil serviste 7 kez elektro şok uygulanmak suretiyle hayata

döndürülen hastanın acil serviste dahi hayatta tutulmasına uygun ekipman ve

personel bulunmasına rağmen, yoğun bakım ünitesinin de dolu olması bahane

edilerek başka hastaneye sevk edildiğini, özel bir hastanenin acil durumdaki

hastayı ücretsiz kabul etmekten imtina ettiğini, hastanın 35 km mesafedeki

Arnavutköy’de bulunan kamu hastanesine götürülürken tekrar kalp krizi geçirmesi

üzerine Okmeydanı’nda bulunan bir kamu hastanesine getirildiğini burada hayata

döndürülmeye çalışılmasına rağmen hayatını kaybettiğini, ölüm olayında ihmal ve

kusuru bulunan doktor ve sağlık personeli hakkında şikâyetçi olduklarını,

Cumhuriyet Başsavcılığınca 4483 sayılı Kanun uyarınca İstanbul Valiliğinden

soruşturma izni istendiğini, olayda sorumlulukları olduğu düşünülen doktor ve

sağlık personeli hakkında soruşturma izni verilmediğini ve buna yaptıkları

itirazın reddedildiğini, özel hastanenin başhekim yardımcısı doktor C.U.

hakkında ön inceleme sonunda olumlu veya olumsuz bir karara varılmadığını, bu

suretle taksirle ölüme sebebiyet veren kişiler hakkında etkili bir soruşturma

yapılmayarak yaşam hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri

sürmüşlerdir.

B. Değerlendirme

39. 6216 sayılı Kanun’un 46. maddesinin (1) numaralı

fıkrasında, ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal

nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenlerin bireysel başvuru

hakkına sahip oldukları kurala bağlanmıştır. Yaşam hakkının doğal niteliği

gereği, yaşamını kaybeden kişi açısından bu hakka yönelik bir başvuru ancak

yaşanan ölüm olayı nedeniyle mağdur olan ölen kişinin yakınları tarafından

yapılabilecektir. Başvurucular, başvuru konusu olayda ölen kişinin anne, baba

ve kardeşleridir. Bu nedenle başvuru ehliyeti açısından bir eksiklik

bulunmamaktadır (B.No:

2013/841, 23/1/2014, § 65).

40. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp, olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder. Bu nedenle ceza soruşturmasında şikâyetçi konumunda olan

başvurucuların “adil yargılanma",

hakkına bağlı olarak Anayasa’nın 36. maddesinin ihlal edildiği şeklindeki

iddiaları Anayasa’nın 17. maddesi ile ilişkili görülerek, yaşam hakkı kapsamda

değerlendirilmiştir.

41. Başvurucular, yakınlarının ölüm olayında ihmalleri olan

görevliler hakkında etkili soruşturma yapılmayarak Anayasa’nın 17. maddesinin

ihlal edildiğini iddia etmiştir.

42. Adalet Bakanlığı görüşünde şikâyetlerin kabul

edilebilirliği açısından değerlendirme yapılırken, 6216 sayılı Kanun’un 45.

maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca bireysel başvurunun ancak başvuru

yollarının tamamının tüketilmesi sonrasında yapılabileceği, bu koşulun yerine

getirilmediği hususunun dikkate alınması gerektiği, AİHM kararlarında, yaşam

hakkına ya da fiziksel bütünlüğe yönelik ihlallerin kasıtlı olmadığı

durumlarda, özellikle de tıbbi hata konusunda “etkili

bir adli sistem” oluşturmayı kapsayan pozitif yükümlülüğün her

davada cezai işlem başlatmayı gerektirmediğinin belirtildiği, başvurucunun ceza

soruşturması açılması talebi dışında yetkililerin idari veya hukuki

sorumluluklarına ilişkin herhangi bir kanun yoluna başvurmadığı ve bu yöndeki

başvuru yollarının tüketilmediği ifade edilmiştir.

43. Başvurucular, başvurunun kabul edilebilirliği hakkındaki

Bakanlık görüşüne karşı, ceza hukuku anlamında soruşturma başlatılması ve sürdürülmesi

için yeterli şüphe bulunduğunu, tazminat davası açma imkânı olmasının taksirle

ölüme neden olma suçunun kamu görevlileri için uygulanmaması sebebi

olamayacağını, etkili bir soruşturma ile kusur tespiti yapılmadan idare

aleyhine tazminat davası açmanın daha sonrasında davada kusurun olmadığına

yönelik bir tespit yapılması durumunda zararlarına olacağını bu nedenle

Bakanlığın başvuru yollarının tüketilmediği görüşünün yerinde olmadığını ileri

sürmüştür.

44. Anayasa’nın “Kişinin

dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesi

şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddî ve

manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

45. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma

hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez

haklardan olup devletin bu konuda pozitif ve negatif yükümlülükleri

bulunmaktadır. Devletin, negatif bir yükümlülük olarak, yetki alanında bulunan

hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme, bunun yanı

sıra, pozitif bir yükümlülük olarak, yine yetki alanında bulunan tüm bireylerin

yaşam hakkını gerek kamusal makamların, gerek diğer

bireylerin, gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere

karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 50-51).

46. Anayasa Mahkemesinin yaşam hakkı kapsamında devletin

sahip olduğu pozitif yükümlülükler açısından benimsediği temel yaklaşıma göre,

devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında gerçekleşen ölüm

olaylarında Anayasa’nın 17. maddesi, devlete, elindeki tüm imkânları

kullanarak, bu konuda ihdas edilmiş yasal ve idari çerçevenin yaşamı tehlikede

olan kişileri korumak için gereği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik

ihlallerin durdurulup cezalandırılmasını sağlayacak etkili idari ve yargısal

tedbirleri alma görevi yüklemektedir. Bu yükümlülük, kamusal olsun veya

olmasın, yaşam hakkının tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet bakımından

geçerlidir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 52).

47. Söz konusu pozitif yükümlülük sağlık alanında yürütülen

faaliyetleri de kapsamaktadır. Nitekim Anayasa’nın 56. maddesinde herkesin

sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, devletin “herkesin hayatını(,) beden

ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak (…) amacıyla sağlık kuruluşlarını

tek elden planlayıp hizmet vermesini” düzenleyeceği ve bu görevini

kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları

denetleyerek yerine getireceği kurala bağlanmıştır.

48. Devlet, yaşam hakkı kapsamında ister kamu isterse özel

sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin, sağlık hizmetlerini,

hastaların yaşamlarının korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini

sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (B. No: 2013/2839, 3/4/2014, § 35).

49. Devletin yaşam hakkı kapsamında sahip olduğu pozitif

yükümlülüklerin bir de usuli yönü bulunmaktadır. Bu

usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal olmayan her ölüm olayının

sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek

etkili resmi bir soruşturma yürütmek durumundadır. Bu tarz bir soruşturmanın

temel amacı, yaşam hakkını koruyan hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını

güvenceye almak ve kamu görevlilerinin ya da kurumlarının karıştığı olaylarda,

bunların sorumlulukları altında meydana gelen ölümler için hesap vermelerini

sağlamaktır (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 54).

50. Usul yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma

türünün, yaşam hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin cezai bir yaptırım

gerektirip gerektirmediğine bağlı olarak tespiti gerekmektedir. Buna göre,

genel olarak ihmal suretiyle ortaya çıkan diğer ölümlerde olduğu gibi tıbbi

ihmal sonucu meydana geldiği ileri sürülen ölüm olaylarında “etkili bir yargısal sistem kurma”

yönündeki pozitif yükümlülük her olayda mutlaka ceza davası açılmasını

gerektirmez. Mağdurlara hukuki, idari ve hatta disiplinle ilgili hukuk

yollarının açık olması yeterli olabilir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 59).

51. Bu şekildeki bir kabul, bu tür olaylarda yürütülen ceza

soruşturmalarının Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirilmeyeceği anlamına

gelmemektedir (B.No:

2013/2839, 3/4/2014,§38). Diğer bir ifadeyle, bir ihlal iddiasına ilişkin

olarak başvurulabilecek birden fazla etkili başvuru yolunun bulunması

durumunda, kural olarak başvurucudan aynı amacı taşıyan başvuru yollarının

tamamının tüketilmesi beklenemez (B. No: 2013/2355, 7/11/2013, § 30). Ancak

ilke olarak tıbbi ihmallere ilişkin şikâyetler konusunda temel başvuru yolu hukuki

sorumluluğu tespit adına takip edilecek olan hukuk veya idari tazminat davası

yoludur (B. No: 2013/2839, 3/4/2014, § 38).

52. Hukuka veya sözleşmeye aykırı bir fiil nedeniyle

başkasına verilmiş olan zararın tazmin edilmesi yükümlülüğünü ifade eden hukuki

sorumluluk, ceza hukuku alanında suç diye adlandırılan insan davranışına göre

daha geniş bir hukuka aykırı davranış grubunu kapsamaktadır. Bir eylemin suç

teşkil edebilmesi için ilgili kanunda açıkça tanımlanması gerekirken haksız

fiil için böyle bir sınırlamaya yer verilmemektedir. Ayrıca, ceza hukuku

alanında taksire dayalı sorumluluğun istisnai nitelik taşımasına rağmen, kasten

veya taksirle başkalarına verilen zararın hukuki sorumluluk kapsamında giderim

imkânının daha fazla olduğu, ceza hukuku alanında objektif sorumluluğa yer

verilmezken hukuki sorumluluk alanında objektif sorumluluk esasının da etkin

şekilde uygulandığı ve hukuki sorumluluk alanında aynı maddi vakıalar

çerçevesinde daha düşük bir ispat standardı kullanılarak kişisel sorumluluğun

söz konusu olabildiği anlaşılmaktadır. Bunun yanı sıra, hukuk sistemimizde ceza

muhakemesinde şahsi hak iddiasında bulunma imkânı ortadan kaldırılırken, hukuki

sorumluluk alanındaki tazmin yükümlülüğünün asıl gayesinin zarar görenin

zararının telafi edilmesi olduğu nazara alındığında, özellikle somut başvuruya

konu ihlal iddiasına benzer uyuşmazlıklar açısından, hukuki tazmin yolunun daha

yüksek başarı şansı sunabilecek, kullanılabilir ve etkili bir başvuru yolu

olduğu anlaşılmaktadır (B. No: 2013/2284, 15/4/2014, § 44).

53. Buna göre somut olaya bakıldığında, 3/3/2012 tarihinde

kalp krizi geçirerek hastaneye götürülen Vedat Yayla’ya

Şişli’de bulunan kamu hastanesinin acil servisinde bir saate yakın resüsitasyan-canlandırma yapıldığı, akabinde yoğun bakım

şartlarında entübe olarak mekanik ventilatöre

bağlı takip edilmesi gerektiğinden yoğun bakım ünitesine yatışına karar

verildiği, yoğun bakım ünitesinde boş yatak olmaması nedeniyle yapılan

görüşmeler sonunda Arnavutköy’de bulunan bir kamu hastanesine ambulansla sevk

edilirken durumu kötüleşince en yakın hastane olan Okmeydanı’ndaki kamu

hastanesine getirildiği ancak burada yapılan müdahaleye rağmen kurtarılamayarak

vefat ettiği görülmüştür. Bunun üzerine başvurucular, Cumhuriyet Başsavcılığına

başvurmuş ve yakınlarının ölümünden sorumlu gördüğü doktorlar ve sağlık

personeli hakkında şikâyetçi olmuşlardır.

54. Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı

kapsamında devletin yerine getirmek zorunda olduğu pozitif yükümlülüklerin usuli boyutu, yaşanan ölüm olayının tüm yönlerinin ortaya

konulmasına ve sorumlu kişilerin belirlenmesine imkân tanıyan bağımsız bir

soruşturma yürütülmesini gerektirmektedir (B. No: 2013/841, 23/1/2014, § 94). Soruşturmanın etkililik ve yeterliliğini temin

adına soruşturma makamlarının resen harekete geçmesi ve ölüm olayını

aydınlatabilecek, sorumluların tespitine imkân sağlayacak bütün delilleri

toplaması gerekmektedir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 57).

55. Başvuru konusu olayda, başvurucuların yakınının yaşamını

kaybetmesi üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından derhal

soruşturma başlatıldığı, yapılan ölü muayene ve otopsi işlemleri sonucunda Adli

Tıp Kurumu raporuna göre kişinin kalp krizi sonucu öldüğünün belirlendiği, “olayda başkasına atfı kabil herhangi bir kusur

bulunmadığı” gerekçesiyle taksirle ölüme neden olma suçu yönünden

kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği, bu karara başvurucuların yaptığı

itirazın, “ … kararda açıklanan gerekçeler,

hastane ve görevli doktorlar hakkında ayrıca bir soruşturma bulunduğu ile

itiraz dilekçesinde ileri sürülen hususlar da gözetilerek verilen kararda usul

ve yasaya aykırılık bulunmadığından” gerekçesiyle Bakırköy 10. Ağır

Ceza Mahkemesince reddedildiği görülmüştür. Ölüm olayında kusuru bulunduğu iddia

edilen doktorlar ve sağlık personeli hakkında yürütülen diğer soruşturma

kapsamında ise İstanbul Valiliğinden ilgili kamu görevlileri hakkında görevi

kötüye kullanma suçu yönünden 4483 sayılı Kanun gereğince inceleme yapılarak

soruşturma izni verilip verilmeyeceğine dair kararın Savcılığa gönderilmesinin

talep edildiği görülmektedir. Bu talep sonucunda İstanbul Valiliği, ön inceleme

raporuna istinaden söz konusu doktorlar ve sağlık personeli hakkında ““ … söz konusu tarihte Şişli’de bulunan kamu hastanesinin

yoğun bakım servisinin ve diğer hastanelerin dolu olduğu, hastalığın tanısının

tam olarak konulduğu, yapılması gereken tedavilerin yapıldığı, eksik bir işlem

veya tedavi olmadığı ve yoğun bakım servisine yatırılması zorunluluğu kararının

doğruluğunu alanında yetkin bilirkişi uzman tıp hekimlerince de onaylandığı,

eksik bir işlem veya eksik tedavi olmadığı, herhangi bir kusur, hata veya

eksiklik olmadığı anlaşıldığından” gerekçesi ile soruşturma izni

verilmemesine karar vermiş, bu karara yapılan itiraz üzerine İstanbul Bölge

İdare Mahkemesi “ … yapılan ön inceleme

sonucunda, hazırlık soruşturması yapılmasına yeterli bilgi ve belgenin dosya

muhteviyatı itibariyle mevcut olmadığı anlaşıldığından” gerekçesiyle

itirazın reddine karar vermiştir.

56. Ceza soruşturmasına ilişkin süreç incelendiğinde, ölüm

olayının akabinde Savcılık tarafından resen soruşturmaya başlandığı, olayla

ilgili iki ayrı soruşturma yürütüldüğü, kişinin kesin ölüm sebebinin tespitine

yönelik soruşturmada yapılan klasik otopsi işlemiyle kesin ölüm sebebi kalp

krizi sonucu ölüm olarak belirlendikten sonra konuyla ilgili kovuşturmaya yer

olmadığına karar verildiği, bu karara başvurucular tarafından yapılan itirazın

Bakırköy 10. Ağır Ceza Mahkemesince reddedildiği, olayda yaşanan ölümden

sorumlu olduğu ileri sürülen doktorlar ve sağlık personeli hakkında görevi

kötüye kullanma suçundan dolayı yürütülen diğer soruşturmada, derhal hazırlık

soruşturmasının başlatıldığı, sonrasında 4483 sayılı Kanun hükümleri uyarınca

soruşturma dosyasının İstanbul Valiliğine gönderildiği, hakkında şikâyet

bulunan doktorlar ve sağlık personeli hakkında yapılan ön inceleme sonucunda

hazırlanan rapor doğrultusunda İstanbul Valiliği tarafından soruşturma izni

verilmediği, bu karara başvurucular tarafından itiraz edilmesi üzerine İstanbul

Bölge İdare Mahkemesince, yapılan ön incelemedeki eksik bırakılan hususlar

gerekçe gösterilerek, ön incelemenin yeniden yapılması için Valilik kararının

bozulmasına karar verildiği, bunun üzerine farklı bir kurumda görevli ve

konunun uzmanı doktor tarafından yapılan ön incelemede, olayda ihmali olduğu

öne sürülen doktorların ifadesinin alındığı, olay saatinde 112 Acil Komuta

Merkezi ile yapılan telefon görüşme kayıtlarının incelendiği, olay tarihine

ilişkin olarak Şişli’de bulunan kamu hastanesinin yoğun bakım servisi yataklı

hasta kayıtlarının incelendiği, konuyla ilgili olarak acil tıp ve kardiyoloji

dalında uzman doktorların bilirkişi olarak görüşlerine başvurularak kalp krizi

geçiren hastaya yapılan müdahalelerin yeterli olup olmadığının sorulduğu, tüm

tedavi evrakları getirtilerek incelendiği, sonuç olarak hastalığın tanısının

tam olarak konulduğu, yapılması gereken tedavilerin yapıldığı, eksik bir işlem

ve tedavi olmadığı ve yoğun bakım servisine yatırılması zorunluluğu kararının

doğruluğunun, alanında yetkin bilirkişi uzman tıp hekimlerine müracaat edilerek

belirlendiği, söz konusu doktorların sorumluluğunun bulunmadığı kanaatiyle

hazırlanan ön inceleme raporuna istinaden soruşturmaya izin verilmediği,

başvurucuların karara itiraz ettiği, ancak İstanbul Bölge İdare Mahkemesince

hazırlık soruşturması yapılmasına yeterli bilgi ve belgenin dosya muhteviyatı

itibariyle mevcut olmadığı gerekçe gösterilerek soruşturma izni verilmemesine

dair yetkili merci kararına yapılan itirazın reddedildiği, bu şekilde

başvurucuların soruşturmanın açıklığını temin edecek ve meşru menfaatlerini

koruyabilecek bir şekilde soruşturma sürecine dâhil olabildiği görülmektedir.

4483 sayılı Kanun'un konu hakkındaki hükümleri göz önünde bulundurulduğunda,

yürütülen soruşturmanın yetersiz olduğunu ortaya koyacak bir eksiklik veya

soruşturmayı yürüten yetkililere yüklenilebilecek ihmali bir davranış da

saptanmamıştır.

57. Bu tür olaylarda yürütülen ceza soruşturmalarının amacı,

yaşam hakkını koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve

vuku bulan ölüm olayında varsa sorumluları ve sorumluluklarını tespit etmek

üzere adalet önüne çıkarılmalarını sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil,

uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 56).

Tıbbi ihmaller sonucunda meydana geldiği ileri sürülen ölüm olaylarına ilişkin

yürütülen soruşturma sonucunda mutlaka herhangi bir kişinin cezai

sorumluluğunun belirlenmesi zorunluluğu bulunmamaktadır. Anayasa'nın 17. maddesi,

başvuruculara üçüncü kişileri (başvuru konusu olayda doktoru) belirli bir suç

(görevi kötüye kullanma ve taksirle ölüme neden olma suçu) nedeniyle yargılatma

ya da cezalandırma hakkı verdiği, tüm yargılamaların mahkûmiyetle ya da belirli

bir ceza kararıyla sonuçlandırma yükümlülüğü verdiği şeklinde yorumlanamaz (B.

No: 2013/2839, 3/4/2014, § 45).

58. Başvuruda ileri sürülen kalp krizi geçiren hastaya

zamanında ve yeterli tıbbi müdahalelerin yapılmaması suretiyle yaşamı koruma

yükümlülüğünün ihlal edildiği iddiaları açısından yaşam hakkına ilişkin bir

ihlal söz konusu ise bu ihlalin giderilmesi öncelikle idari makamların ve

derece mahkemelerinin yükümlülüğü altındadır (B.No: 2013/2075, 4/12/2013, § 75). Başvurucu, olayda

ihmali olduğunu ileri sürdüğü doktorlar ve sağlık personeli hakkında suç

duyurusunda bulunarak ceza soruşturması açılması talebinde bulunmuş olmakla

birlikte, doktorların veya hastanelerin idari ve hukuki sorumluluklarına

ilişkin herhangi bir kanun yoluna başvurmadığı görülmektedir. Yargıtayın yukarıda (§ 35) yer verilen konu hakkındaki

içtihatları (B. No: 2013/2839, 3/4/2014, § 24-27) dikkate alındığında, ceza

kanunları uyarınca suç oluşturmayan eylem ve ihmallere karşı da, husumetin

yöneltileceği kişiye bağlı olarak, 2577 sayılı Kanun ile 6098 sayılı Kanun’un

yukarıda belirtilen (§ 32-34) hükümleri uyarınca kusura ve hatta kusursuz

sorumluluğa dayalı olarak idareye veya kişilere yönelik idare ve hukuk

mahkemeleri önünde uğranılan zararları tazmin yolları düzenlenmiştir (B. No: 2013/2075,

4/12/2013, § 74).

59. Ayrıca başvurucular özel hastanenin başhekim yardımcısı

doktor C.U. hakkında herhangi bir karara varılmadığını iddia etmektedirler.

Özel bir hastanede çalışan bu doktorun kamu görevlisi olmaması sebebiyle

hakkında 4483 sayılı Kanun uyarınca bir karar verilmediği anlaşılmıştır.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından doktorlar ve sağlık personeli

hakkında yürütülen 2012/112623 sayılı soruşturma sonunda soruşturma izni

verilmemesi nedeniyle 4/6/2014 tarihinde 2014/41537 sayılı kovuşturmaya yer

olmadığına dair karar verilmiştir. Ancak burada da doktor C.U. hakkında bir

karar verilmemiştir. Başvurucuların, özel hastanede görev yapan doktor ile

ilgili olarak kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda bir sonuca varılmaması nedeniyle,

bu karara itiraz etme hakları olmasına rağmen, UYAP kayıtlarına göre,

başvurucuların tüketilmesi gereken itiraz kanun yolunu kullanmadan bireysel

başvuruda bulundukları görülmüştür.

60. Bu açıklamalara göre, başvuru konusu olayda cezai sorumluluğun

tespiti için ilgili kanun yoluna başvuran ancak sonuç alamayan başvurucular

açısından da değinilen hukuki ve idari kanun yollarına başvurma imkânı

bulunmaktadır. Dolayısıyla, yapılan tıbbi müdahale açısından ihlale neden

olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve

yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce

tüketilmiş olduğundan söz edilemeyecektir.

61. Açıklanan nedenlerle, zamanında ve yeterli tıbbi

müdahalelerin yapılmaması suretiyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddialarının

diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin “başvuru yollarının tüketilmemiş olması”

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle, başvurucunun, zamanında ve yeterli tıbbi müdahalelerin

yapılmaması suretiyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddialarının “başvuru yollarının tüketilmemiş olması”

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

yargılama giderlerinin başvurucular üzerinde bırakılmasına, 11/12/2014

tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar

verildi.

Başkan

:

Serruh KALELİ

Üyeler

:

Hicabi DURSUN

Erdal TERCAN

Zühtü ARSLAN

Hasan Tahsin GÖKCAN

Raportör

:

Recep BENLİ

Başvurucular

:

Seyfi YAYLA

Tekmile YAYLA

Sedat YAYLA

Sultan KARAKAŞ

Vekili

:

Av. Osman SALMAN

Atıf: Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, B. No: 2013/829, T. 11.12.2014, www.arakarar.com/karar/anayasa-mahkemesi-birinci-bolum-2013-829-basvuru-11-12-2014-a466bdfd2eab