İlk Derece Mahkemesi · İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi
İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi 2019/572 E. 2024/643 K.
- Mahkeme
- İlk Derece Mahkemesi
- Daire
- İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi
- Esas No
- 2019/572
- Karar No
- 2024/643
- Karar Tarihi
T.C. İSTANBUL 2. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
ESAS NO : 2019/572 KARAR NO : 2024/643
DAVA : İflas (Adi Takipten Doğan İtirazın Kaldırılması Ve İflas (İİK 156)) DAVA TARİHİ : 11/10/2019 KARAR TARİHİ : 03/10/2024
Mahkememizde görülmekte olan iflas (Adi Takipten Doğan İtirazın Kaldırılması Ve İflas (İİK 156)) davasının yapılan açık yargılaması sonunda, GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: Davacı vekili dava dilekçesi ile; taraflar arasında tek satıcılık sözlemesi imzalandığını, sözleşmenin konusunun, yükümlülüklerinin, yetki belgesinin sözleşmenin süresinin sona erme halinin düzenlendiğini, sözleşme konusu olan hukuki ilişkinin temelinden sarsıldığını, sözleşme ilişkisinin devamının çekilmez hale geldiğini, bu suretle karşılıklı edimlerin yerine getirilmesinin dahi imkansız hale geldiğini, davalının tek taraflı feshinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu, davalının kusurlu olduğunu, davalının fesih bildiriminin haksız fesih niteliğinde bulunduğunu, bu çerçevede davalı tarafından feshe esas kılınan vakıaların haksız olmakla davacının portföy tazminatı ve kâr mahrumiyeti ve zararının oluştuğunu, bu nedenle de iflas yolu ile takibe başlanıldığını, yapılan açıklamalardan anlaşılacağın üzere 1.150.000,00-TL kâr mahrumiyeti, 150.000,00-TL portföy tazminatı olmak üzere toplam 1.300.000,00-TL tutarındaki takibe itiraz edildiğini, bu nedenle itirazın kaldırılmasını, davalının iflasına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; sözleşmenin 2011 yılında imzalandığını, davalının dayanak sözleşme uyarınca yükümlükleri yerine getirmediğini, bu nedenle sözleşmenin haklı olarak feshedildiğini, kaldı ki sözleşmenin iş birliği sözleşmesi olup tek satıcılık sözleşmesi niteliğini taşımadığını, davalı şirkete ait ürünlerin satımı noktasında davacıya da tekel hakkı vermediğini, davacının tek satıcılık sözleşmesi ve tek satıcı olduğu iddiasının da hukuki dayanaktan yoksun olduğunu, feshin zorunlu ve kaçınılmaz haklı nedenlere dayandığını, bu noktada davacıya gönderilen ihtarname içeriklerinin açık olduğunu, davacının sözleşme konusu ürünlerin sürüm ve pazar payını arttırma borcuna uygun hareket etmediğini, davacı şirketin fiyat politikalarını gerileme yetkisine, talimatlara aykırı hakaret ettiğini, davacı şirketin sözleşme gereği bilgi verme yükümlülüğüne uygun hareket etmediğini, düzenli stok takibini yapmadığını, sözleşme gereği sadakat borcuna uygun hareket etmediğini, davalı menfaatlerini gözetmediğini, esasen sözleşmeye göre ürün bedellerini ödemeye dair hükümlere dahi sıklıkla uyulmadığını, davalı şirkete ait marka ile dergilere reklam vererek bu konuda sözleşme hükümlerine aykırı şekilde hareket ettiğini, davalı yöneticinin müşteriler nezdindeki itibarına zarar verici olumsuz tavırlar sergilediğini, davacı şirket sahibi ve yetkilisine ağır küfür ve hakaretlerde bulunduğunu, bu durumun dayanılan somutlaştırılan deliller ile sabit olduğunu, haklı fesih gerçekleşmiş bulunduğundan davanın red olunmasını savunmuştur. Davanın itirazın kaldırılması ve iflas davası olarak açıldığı, ödeme emrinin tebliğ tarihine göre davanın süresi içinde mahkememiz önüne getirildiği, taraflar arasında 2011 yılı itibari ile akdi ilişkin varlığının ilk defa kurulduğu, sözleşmeye göre davacının satıcı, davalının ise üretici konumda bulunduğu, dayanak sözleşmenin davalı tarafından noter marifetiyle feshedildiği tartışmasızdır. Taraflar arasındaki uyuşmazlığın 2011 yılı itibari ile kurulan sözleşmedeki hak ve yükümlülükler , sözleşmenin yapılmasındaki amaç ve işletme ilişkisi çerçevesinde davacının tek satıcı konumda olup olmadığı, davacı tek satıcı değil ise sözleşme ile tarafların hedeflediği amaçlar da dikkate alındığında sözleşmenin davacıya tekel hakkı veren ve sürekli bir sözleşme niteliğinde olup olmadığı, A) Bu çerçevede ve özellikle davacının takibe konu ettiği ve 13/01/2020 tarihli dilekçesi ile ayrıştırdığı, alacak kalemlerinden gerek kâr mahrumiyeti alacağı gerekse davacının portföy tazminatı olarak adlandırdığı ve 6102 sayılı TTK m.122 hükmünde ise "denkleştirme istemi" olarak nitelendirilen alacak kaleminin kısmen dahi kabulü açısından öncelikle sözleşmenin muhasebesel, sektörel ilişkiler, işletme ve pazarlamaya dair temel ilke ve esaslar çerçevesinde davalı şirket yönünden çekilmez hale gelip gelmediği, B) Yine portföy yani denkleştirme tazminatı olarak davacının belirtmiş olduğu denkleştirme istemi yönünden davacı tarafından yeni bir müşteri çevresinin yaratıldığı, var olan müşteriler ile olan ilişkilerin geliştirildiği, bu müşteriler sebebiyle davalının önemli menfaatler elde ettiği noktasında davacının somutlaştırmış olduğu delillerin içeriğine göre davacının bu ispat yükümlülüğünü muhasebesel, sektörel ilişkiler, işletme ile pazarlamaya dair temel ilke ve esaslar çerçevesinde ortaya koyup koyamadığı, Ortaya konulmuş ise davacı lehine denkleştirme tazminatı talep edebilme şartlarını doğup doğmadığı, ne şekilde doğduğu, buna göre davalı açısından sözleşmenin çekilmez hale geldiğinin tespiti durumunda ise fesihten yararlanacak olan tarafın davalı olması ve ispat yükümlülüğünün ise feshin haklı olup olmadığı noktasında davalı tarafta bulunması karşısında davalının dayanmış olduğu cevap dilekçesi ve eki olarak sunmuş olduğu delil listeleri, yine karşı ispat faaliyeti anlamında davacının delilleri, tarafların uyuşmazlığa esas olan 2011,2012,2013,2014,2015,2016,2017,2018,2019 yılı ticari defter ve kayıtları dikkate alındığında davalı yönünden sözleşmenin çekilmez hale gelip gelmediği Sonuç olarak davacının açıklamış olduğu alacak kalemleri ilgili sözleşme hükümleri, muhasebesel, sektörel ilişkiler, pazarlama ve işletmeye dair temel ilkeler çerçevesinde doğup doğmadığı, doğmuş ise davacının kaç TL alacak kalemine hangi miktarda talep edebileceği, buna göre iflasın şartları noktalarında toplandığı anlaşılmaktadır. Dava tarihi itibariyle mahkememiz görevli ve yetkili olup özel ve genel dava şartları açısından davanın görülmesine engel bir hal bulunmamaktadır. İflas avansı ise depo ettirilmiştir. Taraflar arasındaki dava, İİK m.154 ve devamı hükümlerinden kaynaklanan iflas yoluyla yapılmış takibe itiraz nedeniyle itirazın kaldırılması ve iflas davasıdır. 2004 sayılı İİK m.156/f.3 hükmüne göre "Borçlu ödeme emrine itiraz etmişse takip durur ve alacaklı bu itirazın kaldırılması ile beraber borçlunun iflasına karar verilmesini bir dilekçe ile Ticaret Mahkemesinden isteyebilir.", İİK'nun 156/4.fıkrasında ise "İflas istemek hakkı ödeme emrinin tebliği tarihinden bir sene sonra düşer." düzenlemesi yer almaktadır. Buna göre davalıya ödeme emrinin tebliğ tarihi ile mahkememizde dava açıldığı tarih arasında bir senelik hak düşürücü süre içinde itirazın kaldırılması ve iflas davası açılmıştır. Bu şekilde tahkikata yönelik delillerin toplanması ve değerlendirilmesi gerekmiştir. HMK’nın 31 maddesi ile “Hâkim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir.” hükmü düzenleme altına alınmıştır. Buna göre; dava dilekçesinin, talep sonucu veya içeriğinden dava konusunun ne olduğu anlaşılmıyorsa hâkim, davacıya dava konusunun ne olduğunu HMK’nın 31. maddesi uyarınca açıklattırmalıdır. (Yargıtay HGK ... E.... K. sayılı kararı ) Bu çerçevede dava konusunun ne olduğu ön inceleme duruşması öncesi davacıya açıklatılmış, belirsizlik giderilmiş, bu çerçevede tahkikat işlemlerine başlanılmıştır. Taraflar arasındaki uyuşmazlık hususlarının araştırılması açısından konusunda ehil bilirkişi kurulu aracılığıyla incelemeye başlanmıştır. 17/03/2021 tarihli ve 31 sayfadan ibaret bilirkişi heyet raporunda özetle; "detayı rapor içerisinde arz ve izah olunan nedenlerle, taraflar arasında 2011 yılı itibari ile akdi ilişkin varlığının ilk defa kurulduğu sözleşmeye göre davacının satıcı, davalının ise üretici konumda bulunduğu, dayanak sözleşmenin davalı tarafından noter marifetiyle feshedildiği, bu hususların tartışmasız olduğu dikkate alındığında, taraflar arasında 2011 yılı itibari ile kurulan sözleşmedeki hak ve yükümlülükler, sözleşmenin yapılmasındaki amaç ve işletme ilişkisi çerçevesinde davacının tek satıcı konumunda olduğu, davalı tarafın sözleşmeyi tek taraflı feshettiği, iddia edilen hususlara ilişkin sunulan delillerin sözleşmeye devam etmenin çekilmez hale geldiğine dair kanaate varılmasını sağlayacak nitelikte olmadığı, nitekim davalı tarafın, sözleşmeye devam etmenin kendileri için çekilmez hale geldiği iddiasıyla sözleşmeyi feshettikten sonra da ticari ilişkiye devam ettiği, bu durumun, tartışmasız biçimde sözleşmeye devam etmenin çekilmez hale geldiği iddiasını geçersiz kıldığı kanaatine varıldığı, feshin haklılığına işaret eden bir delile dosya kapsamında rastlanmadığı, bu nedenle, haksız fesih olduğu kanaatine ulaşılacak olursa, davalının davacı tarafından yaratılan portföyden gelir elde etmeye devam edecek olması nedeniyle hakkaniyete de uygun düşüyorsa, davacı tek satıcının son beş yıllık faaliyetinden dolayı komisyon veya ücret adı altında aldığı ödemeleri aşmayacak bir denkleştirme bedeline hak kazandığının kabulünün isabetli olacağı, haksız fesih halinde, sözleşmenin süresinden evvel haksız olarak feshedilmiş olması nedeniyle davacı tarafın müspet zarar tazminatına hak kazanacağı ve şartlarının oluşması halinde Türk Ticaret Kanunu m. 122 hükmünde düzenlenen denkleştirme tazminatı talebinde bulunabileceğinin kabul edilmesi gerektiği, bu bağlamda hesaplanan portföy tazminat tutarının 706.769,29 TL olduğu, davacı şirket tarafından davalı şirket aleyhine başlatılan icra takibi ile talep edilen 1.300.000,00 TL bedelin, 150.000,00 TL'lik kısmı portföy tazminatına ilişkin olup, davacının davasının kabulü halinde taleple bağlılık ilkesi gereğince, hesaplanan 706.769,29 TL bedelin, 150.000,00 TL portföy tazminatı talep edilebileceği konusunda takdirin Mahkemeye ait bulunduğu; davacı şirket tarafından davalı şirket aleyhine başlatılan icra takibi ile talep edilen 1.300.000,00 TL bedelin, 1.150.000,00 TL lik kısmı kâr mahrumiyetine ilişkin olup, davacının davasının kabulü halinde hesaplanan 354.,652,25 TL'lik kısmının talep edilebileceği konusunda takdirin Mahkemeye ait bulunduğu" yönünde kanaatine varıldığı bildirilmiştir. Hazırlanan rapora yönelik itirazlar karşısında birinci bilirkişi kurulunun hazırlamış olduğu rapor içeriğindeki gerekçelerde varılan sonuç, rapora yönelik itirazlar dikkate alındığında 06/07/2021 tarihinden sonra atanan bilirkişi kurulunun raporundaki gerekçe ve sonuç kısmı ile çelişki oluşması halinde çelişkinin dahi giderilmesi amacı ile yeni bir konusunda ehil bilirkişi kurulundan yeniden rapor alınması takdir edilmiştir. 08/04/2022 tarihli bilirkişi heyet raporunda özetle; "dava dosyasında bulunan bilgi ve belgelerle, tarafların defter ve belgelerinin incelenmesi, Mahkemece bilirkişi heyetine verilen görev ile sınırlı olarak mezkür surette tahakkuk eden değerlendirme neticesinde; a) detayları raporun içerisinde açıklandığı üzere, dava konusu sözleşmede “yetki bölgesi” kavramının düzenlenmiş olması, davacı-satıcının yetkisinin hem bölge hem de müşteri kitlesi bakımından belirli olması, sözleşmenin diğer maddelerinde de “yetki bölgesi”ne atfın yapılmış olması, davalı-sağlayıcıya davacının yetki bölgesini ilgilendiren bir ürün talebi geldiğinde davalının bu talepleri davacıya yönlendirmesi, davacının davalıyı müşterilere fiyat teklifi vermemesi hususunda uyarması gibi hususlar birarada dikkate alındığında dava konusu sözleşmenin davacı-satıcıya tekel hakkı verdiğinin kabul edilebileceği, b) uyuşmazlık konusu sözleşemenin tek satıcılık sözleşmesi olduğu, c) 8 sene aralıksız süren tek satıcılık ilişkisinin haklı bir nedene dayanmaksızın feshedildiği, d) davalının feshi nedeniyle, davacının son mal alım tarihinden sözleşmenin bitiş tarihine kadar elde edilen kâr ortalaması üzerinden kalan 803 günün tamamı için mahrum kalınan kârın 559.124,93 TL olduğu, e) davacının yarattığı müşteri çevresinin bir kısmıyla, davalının çalışmaya devam ettiği ve bu durumdan önemli menfaat elde ettiği kanaatine ulaşıldığı, Mahkeme, denkleştirme bedeli ödenmesi gerektiği kanaatine ulaşır ise hesaplamanın şu şekilde yapıldığını; davacının incelenen satış ve maliyet hesap kayıtları bilanço, mizan/alt hesap grupları, gelir tabloları kapsamında taraflar arasındaki ticari ilişkide son 5 yıllık dönem içerisinde davalının ürünlerine ilişkin davacının faaliyetlerinden dolayı elde ettiği kazancın belirlendiği ve bu kazanç üzerinden 2014-2018 yılları arası baz alındığında ortalama yıllık kazancın portföy tazminatına esas olarak 254.147,69 TL hesaplandığı, f) davalının haklı nedenle fesih ağırlığına ulaşmayan sebeplerden dolayı sözleşmeyi haksız feshettiği sonucuna ulaşıldığından davacının mali bilirkişi mahrum kalınan kâr olarak tespit ettiği 559.124,93 TL'yi davalıdan talep edebileceğinin kabul edilebileceği" sonuç ve kanaatine varıldığı bildirilmiştir. Adı geçen rapor taraf vekillerine tebliğ olduktan sonra icra edilen 14/04/2022 tarihli duruşmada davacı vekili rapora göre karar verilmesini talep etmiş, hatta 18/07/2022 tarihli duruşmada ise dosyanın tekemmül ettiğini beyan etmiştir. Adı geçen rapora itiraz karşısında ise bu defa aynı bilirkişi kurulundan ek rapor alınmıştır. İkinci bilirkişi kurulunun hazırlamış olduğu 14/02/2023 tarihli bilirkişi heyeti ek raporunda özetle; "birinci bilirkişi raporuna davacının itiraz etmemiş olmamasının, davalı lehine usuli müktesep hak doğurup doğurmadığı hususunun Mahkemenin takdirinde olduğu, dosya kapsamında bulunan kapsamlı mail yazışmalarının incelenerek ilgili kısımlarının kök rapora aktarılmış, taraflar arasındaki ticari uygulama ortaya çıkarılmış ve gerek sözleşme hükümleri gerekse tarafların mail yazışmaları dikkate alındığında dava konusu sözleşmenin tekel hakkı içerdiği sonucuna ulaşılmış olup kök rapordaki görüşü değiştirecek yeni deliller sunulmadığından dava konusu sözleşmenin tekel hakkını içerdiği yönündeki görüşlerini muhafaza ettiklerini, sürekli borç ilişkisinin haklı sebeple feshedilebilmesi için haklı nedenin belirli bir ağırlığa ulaşması gerektiği, taraflar arasındaki dağıtım ağı niteliğinin sözleşmede kararlaştırılmadığı, taraflar arasındaki ticari ve hukuki ilişkinin sekiz yıldır sürdüğü, taraflar arasındaki yazışmalardan dağıtım ağının yetersizliğine dair bir ihtar tespit edilmemesi, haklı sebebe rağmen taraflardan birinin uzun süre sessiz kalmasının fesih hakkının kaybına yol açacağı gibi hususlar dikkate alındığında kök rapordaki görüşün muhafaza edildiği, kök raporda belirtildiği üzere dosya kapsamında hakarete ilişkin somut delil bulunmadığından bir değerlendirmenin yapılmadığı, iş bu ek rapor konusu itiraz edilen mali hususlarda davalının bildirdiği usuli müktesep hak doğduğu belirtilen kâr mahrumiyeti hesaplamaları açısından, öncelikle hesaplamanın Yargıtay'ın yerleşik İçtihatlarıa göre yukarıda izah edildiği şekilde yapıldığını belirterek, kök raporda sözleşmenin kalan süresi için hesaplanan 559.124,93 TL kâr mahrumiyeti üzerinden "Rebul" ile olan sözleşme sonlandığı halde davacının tüm satışlarının bir önceki yıla göre arttığı ve iş kaybının mali tablolara yansıdığının söylenemeyeceği, bu bağlamda davacının benzer mahiyette yeni bir iş bulabilmesi için altı ay süre gerektiği, altı ay için kâr kaybı 127.073,85 TL olarak hesaplandığı, davalının belirttiği önceki raporda hesaplanan sözleşmenin kalan süresine ilişkin 354.652,25 TL kâr mahrumiyeti hesabından düşük olduğu üzere usuli müktesep hakka aykırı olmayacağı değerlendirmesi ile Mahkemeye hesaplamanın arz edildiği, hukuki, tavsif ve nihai değerlendirmesi Mahkemeye ait olmakla itiraza binaen usuli müktesep hakkın kâr mahrumiyetine ilişkin doğduğunun kabulünde davacının sözleşmenin fesih döneminde davacı satışlarının düşmediği, belirlemeleri kapsamında sektör bilirkişisi öngörülen altı aylık yeniden aynı mahiyette iş bulabilme süresi için bu defa 17.03.2021 tarihli bilirkişi raporundaki yirmibeş aya tekabül eden 354.625,25 TL'nin altı aya tekabül eden kısmının 85.116,54 TL olarak hesaplanabileceği sonuç ve kanaatine varıldığı" bildirilmiştir. 27/04/2023 tarihli duruşmada:" Yargıtayın uygulaması doğrultusunda sözleşmenin davalı tarafından haksız olarak feshi hallerinde, davalının sözleşmeyi feshi üzerine öncelikle davacının sözleşmenin fesih tarihinden sonra aynı veya emsal nitelikteki bir işi alabileceği makul sürenin tespit olunması, bu süreye karşılık gelen zarar miktarına hükmolunması gerekliliği karşısında; a)Davacının kâr mahrumiyetinin bu noktada olup olmadığı, var ise kâr mahrumiyetinden "davalı şirketin sektördeki konumu, etkisi, benzer firma olup olmaması, tarafların sözleşmedeki konumları ve sektörel diğer hususlar dikkate alındığında davacı şirketin, dayanak sözleşmesinin feshinden sonra bu sözleşmenin aynısının veya benzerinin kurulmasını altı ay mı yoksa bakiye yirmibeş ay boyunca mümkün olup olmayacağı "hususlarını sektörel açıdan irdelemeleri, Davacının talep edebileceği kâr mahrumiyeti talebinden kesinti yapılmasına gerek olup olmadığı hususlarını incelemeleri, b)Yine davacı şirketin sözleşmenin feshi sonrası elde edeceği kâr mahrumiyeti alacağı hesaplanırken raporlarda yapıldığı üzere işletme için fesih sonrası yapılması gereken giderlerin düşülüp düşülmediğinin dahi tartışılması, c)Bu noktada gerek aynı veya benzeri sözleşme yapma süresi ile ayrıca faaliyet yani işletme gideri nedeniyle düşüm yapılması gereken miktarlar noktasındaki (a) ve (b) bentlerinde açıklanan hususların incelenmesi, Sonuç olarak bu noktada bilirkişi kurulunun bu konuya ilişkin birinci bilirkişi kurulu raporuna mı yoksa ikinci bilirkişi kurulu raporuna mı iştirak ettiklerini gerekçeli ve denetime elverişli şekilde açıklamaları, hangi rapora neden iştirak ettiklerini, sektörel olarak üzerinde durmaları amacıyla mevcut talepler de dikkate alınarak yeni bilirkişi kurulundan bu noktada yeni rapor alınmasına," Dair ara karar oluşturulmuş, bu konuyla ilgili ise kozmetik konusunda ehil kimya mühendisi yine kozmetik konusunda ehil başkaca bir kimya mühendisi ve SMMM atanmıştır. 18/09/2023 tarihli 3. bilirkişi heyeti raporunda özetle; "şirketin pazarlama gücünün sözleşme kapsamında satılan ürünlerin marka değerinin ve markanın piyasada bilinen kalitesinde kaynaklı olabileceği nazara alındığında davacının davalı ürünlerini sattığı müşterilerine yeni bir ürünü tanıtıp pazarlaması sonucunda iş bu ürün bazında aynı kapasiteye ulaşması için altı aylık sürenin yeterli olamayacağı kabul edilmesi gerektiğini, bu kapsamda taraflar arasında geçerli olan sözleşmenin feshinden sonra davacı şirketin benzer mahiyette yeniden iş bulabilmesi ve aynı kapasiteye ulaşabilmesi için altı aylık sürenin yeterli olamayacağı nazara alındığında hesaplamalarda yirmibeş aylık sürenin dikkate alınmasının daha uygun olacağı öngörüldüğü, dava konusu ile ilgili dosya kapsamında iki ayrı heyetten rapor alınmış olduğu, ilk heyet tarafından verilen kök raporda ise davacının son beş yıllık mali verileri sözleşme kapsamında ayrı ayrı değerlendirilip tasnif edilebilmesine karşın sözleşmenin en başından itibaren mali veriler dikkate alındığını, hesaplamalarda geçen yıla rağmen 9 yıl geçmiş gibi hesaplanmasından kaynaklı hatalar olmakla birlikte portföy tazminatı hesaplamasında şirketin faaliyet kârı yerine brüt satış kârı üzerinden hesaplamalar yapılmış olması dolayısıyla dikkate alınamayacağı kanaatine ulaşılmış olduğu, ilk heyet tarafından verilen rapor kapsamında dikkate alınabilecek hususun mahkemenin ara kararında da belirtildiği üzere bakiye kalan sürenin yirmibeş ay olması ile birlikte ikinci heyet tarafından da dikkate alınan mali veriler ile sınırlı olduğunun tespit ve mütalaa edildiği, arz edilen hususlar nedeniyle, takdiri Mahkemeye ait olmak üzere, davaya konu sözleşme ile ilgili davacının kâr mahrumiyeti hesaplamasının yapılan sektörel değerlendirme kapsamında bakiye 25 ay üzerinden yapılması gerektiği, bu kapsamda yapılan incelemeler sonucunda hesaplanan portföy tazminatı tutarının 254.147,69 TL'si olduğu, davacının iş bu davadaki portföy tazminatı talebinin ise 150.000,00 TL'si olduğu, davacının rapor içeriğinde açıklandığı üzere hesaplanan kâr mahrumiyeti tazminat tutarının 529.474,36 TL'si olduğu, davacının iş bu davadaki kâr mahrumiyeti tazminatı talebinin ise 1.150.000,00TL'si olduğu, rapor içeriğinde de açıklandığı üzere iş bu rapordaki değerlendirmeler ile ikinci heyet tarafından verilen kök raporun sonuç kısmının birbiri ile yakın olduğu, söz konusu rapor ile farklılığın ise ilgili raporda mahrum kalınman kâr hesabında bakiye kalan sürenin 803 gün alınmasına karşın iş bu raporda Mahkemenin kararı doğrultusunda yirmişbeş ay olarak dikkate alınmış olmasından kaynaklandığı" görüş ve kanaatine varıldığı bildirilmiştir. Bunun üzerine mahkememizce oluşturulan 14/12/2023 tarihli duruşma ara kararında: " "Mevcut dosya kapsamı ve rapor içeriği ve 18/09/2023 tarihli rapor içeriği karşısında, bilirkişi kurulunun 19/09/2023 tarihli raporlarındaki hesap yöntemlerinin yani hesaplamanın brüt kâr üzerinden mi net kâr üzerinden mi, yine erken feshe dayalı kâr mahrumiyet hesabının hangi yıl üzerinde yapılması gerektiği, yine düşülmesi gereken miktar olup olmadığı hususları başta olmak üzere davalı vekilinin diğer itirazları da dikkate alındığında Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin benimsediği yöntem karşısında hesaplamalarda revize edilmesi gereken bir durum olup olmadığı noktasında bilirkişi kurulundan ek rapor alınmasına" Dair ara karar oluşturularak tahkikat genişletilmiştir. 22/02/2024 tarihli bilirkişi heyeti ek raporunda özetle; "hazırlanan kök raporda kâr mahrumiyeti hesabı brüt kâr üzerinden değil faaliyet kârı üzerinden hesaplamalar yapıldığı, diğer bir ifade ile faaliyet kârı bir ürün ile ilgili yapılan hizmet ve üretim maliyeti ile birlikte söz konusu ürünün satışı ile ilgili yönetim- pazarlama ve diğer faaliyet giderlerinin düşülmesi sonrasında hesaplanan tutar üzerinden değerlendirildiğini, tabloda da görüldüğü üzere brüt satış kâr ve zararından sonra şirketin ar-ge, pazarlama ve yönetim giderlerinin düşülmesi sonrasında faaliyet kârına ulaşıldığı, iş bu tutarın aynı zamanda ürün ve/veya hizmetin satışından elde edilen net kâr olarak değerlendirilebileceği, her ne kadar davalı beyanlarında net kâr deyimi ifade edilmiş ise de gelir tablosu kalemleri düşünüldüğünde faaliyet kârından sonra şirketin, satışa konu ettiği ürünlerden kaynaklı herhangi bir gelir ve gider unsurunun olmadığının görüleceği, bu noktada yapılan değerlendirme ve hesaplamanın tamamıyla yerinde olduğunun kabulünün gerektiği, sektörel açıdan yapılan inceleme açısından önceki raporlarda yapılan değerlendirmeler saklı kalmak kaydı ile davacının davalı ile olan ilişkisinin 2011 yılında başladığı, yıllar itibari ile yapılan cirolarda artışın görülebildiği, bu durumu daha belirgin kılmak açısından söz konusu dönemlerdeki enflasyon oranlarına dikkate çekmek gerekirse; 2016 yılı haricinde sürekli olarak yükseliş gösterdiği, bu durumun davacının sözleşme kapsamındaki işi altı ay gibi bir zamanda yapılamayacağına delil olabileceği gibi iş bu tabloya ve önceki raporlardaki değerlendirmelere göre iş bu sürenin kâr mahrumiyeti bedeli hesaplaması açısından kalan sözleşme süresi dikkate alınmak sureti ile hesaplamaların yapılmış olduğu, bu durumda önceki raporda yapılan yirmibeş aylık süre ile ilgili kanaatlerini aynen koruduklarını, davalının 2011-2019 yılları arasında ki net kâr ortalaması üzerinden hesaplamapılması gerektiğine dair beyanları ile ilgili yapılan yeniden inceleme sonucunda kök raporda yapılan hesaplamaların; bu noktada davacının yukarıda açıklanan hususlar dahilinde kâr mahrumiyeti alacağını hesaplamak için ikinci heyet tarafından ifade edildiği üzere davaya konu ürünlere ait işlemlerin ayrıştırılmış olduğu, söz konusu ayrışım kapsamında şirketin son beş yıllık mali verilerine salt sözleşme kapsamında satışı yapılan ürünlere göre yapılmasının mümkün olduğu nazara alındığında kâr mahrumiyeti hesabının da son beş yıllık mali veriler kapsamında yapılmasının yerinde olacağı, yine Mahkeme tarafından bakiye kalan sürenin yirmibeş ay olduğu belirtilmiş olduğunun dikkate alınması gerektiği, tafsilen arz edilen hususlar nedeniyle, takdiri Mahkemeye ait olmak üzere, hesaplama ve süreler ile ilgili yapılan itirazlar kapsamında yapılan incelemeler sonucunda kök rapordaki görüş ve kanaatlerinde herhangi bir değişikliğe yer olmadığı, kâr mahrumiyeti ile ilgili kök raporda da iki ayrı hesaplama yapılmış olduğu, sözleşme başlangıcından itibaren mali verilerin değerlendirilmesi durumunda hesaplanan kâr mahrumiyetinin 404.806,31 TL'si olduğu, son beş yıl mali verilere göre hesaplanan kâr mahrumiyetinin ise 529.474,36 TL'si olduğu, iş bu iki hesaplamadan hangisine uyulacağı hususundaki hukuki değerlendirme ve takdirin Mahkemeye ait olduğu görüş ve kanaatine varıldığı" bildirilmiştir. Mevcut itirazların devamı karşısında bu defa 25/04/2024 tarihli ara kararda ise: "Bilirkişi kurulunun 22/02/2024 tarihli ek raporundaki davalı ile davacı arasındaki sözleşmenin feshedilmesi sonrası, Davacının kâr mahrumiyetinin bu noktada olup olmadığı, var ise kâr mahrumiyetinden "davalı şirketin sektördeki konumu, etkisi, benzer firma olup olmaması, tarafların sözleşmedeki konumları ve sektörel diğer hususlar dikkate alındığında davacı şirketin, dayanak sözleşmesinin feshinden sonra bu sözleşmenin aynısının veya benzerinin kurulmasının kaç ayda olabileceği, bu noktada son ek raporda bu yönden revize edilmesi gerekli bir hal olup olmadığı hususunun çok özet olarak ve yeniden teyiden açıklanması için bilirkişi kurulundan ek rapor alınmasına, Bu suretle rapordaki belirsizliğin giderilmesine" Dair ara karar oluşturularak davalı vekilinin savunduğu belirsizlik üzerinde yeniden durulmuş, ancak değişen bir görüş ise olmamış ve belirsizlik giderilmiştir. Öncelikle belirtmek gerekir ki mahkememizce atanan birinci bilirkişi kurulunun 17/04/2021 tarihli raporun taraflara tebliğ olunmasına müteakiben davalı vekili rapora açıkça itiraz etmiştir. Buna mukabil davacı vekilinin ise alınan bilirkişi kurulu raporuna yazılı veya sözlü bir itirazı bulunmamaktadır. Zaten davalı vekilinin itirazı nedeniyle ikinci bilirkişi kurulundan yeni bir rapor alınmasına dair ara karar oluşturulmuş, ikinci bilirkişi kurulu raporu dosyaya sunulmuştur. Her ne kadar ikinci bilirkişi kurulunca yapılan hesaplamalar sonucunda bulunan rakamlar davacı lehine olsa dahi bu rapordaki rakamların davacı lehine ve davalı aleyhine hükme esas alınabilmesi mümkün görülmemiştir. Bir başka deyişle ilk bilirkişi kurulunda belirtilen hesaplamalar sonucunda bulunan rakamlardan çok daha yüksek miktar hesaplanmış olsa dahi söz konusu ilk rapora itiraz edilmemesi nedeniyle artık davalı lehine usuli kazanılmış hak olduğu mahkememizce benimsenmiştir. Nitekim gerek doktrin görüşü ve gerekse bu görüşü benimseyen Yargıtay uygulaması dahi benzer haller açısından rapora itiraz etmeyen taraf aleyhine ve itiraz eden lehine kazanılmış hak oluştuğunu kabul etmektedir. Buna göre; " HMK’nın “Bilirkişi raporuna itiraz” başlıklı 281. maddesinin birinci fıkrasında “Taraflar, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler.” hükmü mevcuttur. Bir tarafın bilirkişi raporuna itiraz etmemesi ile, diğer (bilirkişi raporuna itiraz eden) taraf lehine usulî kazanılmış hak doğar. Yani, bir taraf bilirkişi raporuna itiraz etmez, diğerinin itirazı (veya mahkemenin kendiliğinden gerekli görmesi) üzerine yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırılır (veya aynı bilirkişiden ek rapor alınır) ve ikinci bilirkişi raporu (veya ek rapor) birinci rapora itiraz edenin daha da aleyhine olursa, ilk rapora itiraz etmeyen taraf bakımından ilk bilirkişi raporu kesinleştiğinden ve bununla diğer (itiraz eden) taraf lehine usulî kazanılmış hak doğduğundan, mahkemenin ilk bilirkişi raporuna göre karar vermesi gerekir" (Yargıtay HGK 18/02/2021 tarih ve ...K. sayılı kararı ve bu kararda atıf yapılan (Prof.Dr.Baki KURU, Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul, 2001, Cilt:3, S, 2753) Bu çerçevede talepler değerlendirilmiştir. Davacının denkleştirme talebi TTK m. 122'de düzenlenmiştir. TTK m. 122 şu şekildedir: (1) Sözleşme ilişkisinin sona ermesinden sonra; a) Müvekkil, acentenin bulduğu yeni müşteriler sayesinde, sözleşme ilişkisinin sona ermesinden sonra da önemli menfaatler elde ediyorsa b) Acente, sözleşme ilişkisinin sona ermesinin sonucu olarak, onun tarafından işletmeye kazandırılmış müşterilerle yapılmış veya kısa bir süre içinde yapılacak olan işler dolayısıyla sözleşme ilişkisi devam etmiş olsaydı elde edeceği ücret isteme hakkını kaybediyorsa ve c) somut olayın özellik ve şartları değerlendirildiğinde, ödenmesi hakkaniyete uygun düşüyorsa, acente müvekkilden uygun bir tazminat isteyebilir. (2) Tazminat, acentenin son beş yıllık faaliyeti sonucu aldığı yıllık komisyon veya diğer ödemelerin ortalamasını aşamaz. Sözleşme ilişkisi daha kısa bir süre devam etmişse, faaliyetin devamı sırasındaki ortalama esas alınır. 3) Müvekkilin, feshi haklı gösterecek bir eylemi olmadan, acente sözleşmeyi feshetmişse veya acentenin kusuru sebebiyle sözleşme müvekkil tarafından haklı sebeplerle feshedilmişse, acente denkleştirme isteminde bulunamaz. (4) Denkleştirme isteminden önceden vazgeçilemez. Denkleştirme istem hakkının sözleşme ilişkisinin sona ermesinden itibaren bir yıl içinde ileri sürülmesi gerekir. (5) Bu hüküm, hakkaniyete aykırı düşmedikçe, tek satıcılık ile benzeri diğer tekel hakkı veren sürekli sözleşme ilişkilerinin sona ermesi hâlinde de uygulanır" Adı geçen kanun hükmünün beşinci fıkrasından da anlaşılacağı üzere denkleştirme tazminatının mevcut kanun kıyası karşısında uygunlanması mümkündür. Mahkememizce alınan tüm bilirkişi raporlarında davalı tarafın mevcut ticari ilişki çerçevesinde davacının müşterek çevresinden yararlandığı, hatta müşterek çevresinden fesih sonrası dahi önemli ölçüde menfaat elde ettiği, davacının yaratmış olduğu müşterilerle davalının fesih sonrası çalışmaya devam ettiği, davacı tarafın davalı ile olan ticari ilişkisinin göstermiş olduğu özellikler dikkate alındığında tek satıcılık sözleşmesinin mevcut olduğu, devam eden sözleşmenin feshinde ise davacıya atfedilebilir kusur durumunun tespit edilemediği, bir başka deyişle davalının sözleşmeyi tek taraflı feshettiği açık olsa da bu feshin haklılığının davalı tarafından ispatlanamadığı, davalının göstermiş olduğu tanıkların beyanının yer, zaman, konu, kişi ve eylem açısından davacı aleyhine sonuç doğuracak bir içerik taşımadığı anlaşılmaktadır. Öte yandan sözleşmenin davalı bakımından çekilmez hale geldiği, davacının pazarlama sistemini kurmadığı, davacının satış rakamlarını artıramadığı, davacının davranışları nedeniyle ise davalının bazı müşterilerinin kaybedildiği, davacının fiyatlara ilişkin talimatlara uygun hareket etmediği, davacının bilgi verme yükümlülüğüne aykırı davrandığı, davacının bütçe çalışması yapmayarak düzenli stok takibi dahi yapmadığı, davalının menfaatlerinin korunmasına dair yükümlülüklerine aykırı hareket ettiği, davacının ürün bedellerini ödeme yükümlülüğünü ihlal ettiği, davacının ayrıca davalının rızası dahi olmaksızın davalı markalarını kullanarak reklam verdiği, davanın müşterilerle olan ilişkisinde davalı şirketin ticari itibarına zarar verdiği yönündeki savunmaların dahi tek tek araştırıldığı halde işletmesel, muhasebesel ve sektörel açıdan davalı lehine sonuç doğurabilecek bir delil elde edilememiştir. Hal böyle olunca taraflar arasında kurulan ticari sözleşmenin devam etmesi noktasında davalı yönünden ticari hayatın gerekleri ve taraflar arasındaki sözleşmenin özelliği gözetildiğinde davalı yönünden haklı feshin gerçekleştiği ispatlanamamıştır. Öte yandan ve bir an için savunulan sebeplerin varlığı kabul olunsa dahi davalı tarafın, taraflar arasında sekiz yılı aşkın devam eden ticari ilişki içinde gerçekleştiğini ileri sürdüğü olaylar karşısında sessiz kalması ve akabinde sözleşmenin haklı nedenle feshedildiği savunması dahi iyi niyet kuralına göre kabul olunamaz. Süresi içinde ileri sürülen denkleştirme tazminatının hesabında, gerek davacı ... gerek davalının ticari ilişkiye devam ettiği dönemler arasındaki ilişkilerin boyutu ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bu incelemelere göre taraflar arasındaki ticari ilişkinin devam ettiği dönem ile fesih sonrası dönem karşılaştırıldığında davalının fesih sonrası dahi önemli sayılabilecek menfaat elde ettiği görülmektedir. İlk bilirkişi kurulu raporunda denkleştirme tazminatı Yargıtay'ın benimsediği yöntem çerçevesinde 706.769,29-TL hesaplanmış ise de, taleple bağlılık gereği bu rakamın 150.000,00-TL olacağı bildirilmiştir. Zaten 08/04/2024 tarihli bilirkişi kurulu raporunda da yapılan hesaplamalara göre davacının talep edebileceği tazminat miktarı 254.147,69-TL olarak hesaplanmıştır. Bu yönüyle objektif dava yığılmasına konu olan denkleştirme tazminatı kalemiyle ilgili her bilirkişi kurulu raporu birbiriyle uyumludur. Esasen her iki bilirkişi kurulu raporunda da talep edilen tazminattan çok daha yüksek rakamlar hesaplanmıştır. Ne var ki HKM m. 26 taleple bağlılık esastır. Bu nedenle iflaslı takibe konu alacak ile ilgili davacının bir yıllık süre içinde talep ettiği tazminat nedeniyle 150.000,00-TL tutarında denkleştirme tazminatı talep edebileceği kabul olunmuştur. Davacının talebine konu diğer alacak ise yoksun kalınan kâr kaybına ilişkindir. Taraflar arasında gerçekleşen ticari ilişkinin davalı tarafından haklı olarak fesih olunduğunun ispatlanamadığı yukarıda ayrıntılı şekilde açıklanmıştır. Yargıtayın yerleşik uygulamalarında kabul olunduğu üzere "sözleşmenin" davalı tarafından haksız feshedildiği kanaatine varıldığı takdirde, davalının sözleşmeyi haksız feshi üzerine, öncelikle davacının sözleşmenin feshinden sonra aynı veya emsal nitelikte bir işi ikame etmesi için gereken makul süre tespit edilip, bu süreye karşılık gelen zarar miktarına hükmedilmesi gerekir. (Yargıtay 11. HD'nin ... sayılı kararı) Mahkememizce atanan ve konusunda ehil birinci bilirkişi kurulu 17/03/2021 tarihli raporda davalı tarafından sözleşmenin haksız olarak fesholunduğunu, sözleşmesel, muhasebesel ve işletmesel açıdan irdelemiş, akabinde sunulan kurumlar vergisi beyannameleri de sözleşmenin yürürlükte kaldığı yıllar itibariyle satış maliyeti ve kârlılık oranlarını gelir tablosu üzerinden aylık faaliyet kârını, hesap tablosunun tek tek irdelemiştir. Yapılan bu hesaplamalara göre mahrum kalınan kâr payı 354.652,25-TL olarak hesaplanmıştır. Daha sonradan alınan yeni atanan ikinci bilirkişi kurulu dahi taraflar arasındaki ilişkiye devam ettiği yıllar içinde düzenlenen faturaları, ödemeleri tek tek incelemiş, bu bilirkişi kurulunda da birinci bilirkişi kurulu raporunda olduğu gibi pazarlama konusunda ehil bilirkişinin dahi yer aldığı bilirkişiler sözleşmelerin feshi sebebiyle davacının tekrar aynı mahiyette kazanç sağlayabilecek bir iş için sürenin fesih nedeniyle sözleşmenin bitim tarihine kadar kalan 803 gün için 559.124,93-TL olduğunu açıklamışlardır. Ne var ki, davalının kâr mahrumiyeti oluşmadığına dair sektörel itirazları karşısında bu defa kozmetik sektörü konusunda ehil iki kimya mühendisinin dahi yer aldığı yeni bir bilirkişi kurulu atanmıştır. İçinde SMMM bilirkişi kurulunun yer aldığı bu bilirkişi kurulunun hazırlamış olduğu 18/09/2023 tarihli raporlarında davalının markası, pazarlama gücü ve somut olayın özellikleri karşısında sözleşmenin feshinden sonra davacı şirketin benzer mahiyette yeniden bir iş kurabilmesi ve aynı kapasiteye ulaşabilmesi için 6 aylık sürenin yeterli olamayacağı, 25 aylık süren dikkate alınmasının daha uygun olacağı, buna göre somut olayda kâr mahrumiyeti hesaplaması yapılırken sadece ürünün kendisiyle ilgili giderleri somut olayda düşünülmesinin yeterli olmayacağı, hesaplamalarda faaliyet kârının esas alınmasının daha doğru olduğu, buna göre ikinci heyet tarafından verilen kök raporun sonuç kısmının kendi raporuyla uyum içinde olduğu, farklılığın tek nedeni ise bakiye kalan sürenin 803 gün alınmasına karşı kendilerince 25 ay olarak dikkate alınmasından kaynaklandığı noktasında raporlarını sunmuşlar, belirsizliğin giderilmesi noktasında da alınan raporda da aynı görüşlerini tekrar etmişlerdir. Zaten davacının tarafı olduğu sözleşmenin davalı tarafından haklı nedenlerle feshedildiğinin ispatlanamadığı dahi mahkememizce benimsenmiştir. Yapılan genel açıklamalarda da belirtildiği üzere ilk raporda belirtilen ve hesaplanan tutar oranında davacının yoksun kaldığı kâr miktarının olduğunun kabul edildiği, bu miktar yönünden davacı aleyhine ve davalı lehine usuli kazanılmış hakkın olduğu, her ne kadar ikinci ve üçüncü bilirkişi kurulu raporlarında bu miktardan çok daha yüksek oranda yoksun kalınan kâr kazancı hesap olunmuş ise de bu rakamlar değil ilk bilirkişi kurulu raporunda hesaplanan ve yoksun kalınan kâra ilişkin 354.652,25-TL tutarındaki miktar kabul edilmiştir. Türk Medeni Kanunu'nun 6.maddesine göre "Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür."İspat yükü ayrıca HUMK'da da (yeni HMK) düzenlenmiştir. HMK'nun 187. (HUMK 238) maddesinde; "İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir. Herkesçe bilinen vakıalarla, ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz" hükmü yer almıştır. Buna göre mahkememizce benimsenen raporlar ve açıklanan gerekçeler karşısında her iki alacak kalemi açısından davacı iddiasını bu miktarlar kadar ispatlamıştır. İspat hukuku şekli hukukun içinde yer alsa da, ispat yükü maddi hukuk tarafından belirlenir... Delil ikamesi, bir davada tarafların kendi vakıalarının, iddialarının doğru olduğu veya karşı tarafın iddialarının doğru olmadığı hususunda ispat sonucuna ulaşabilmek ve kendi lehine karar verilmesini sağlamak amacı ile çekişmeli vakıalar ile ilgili deliller sunarak gerçekleştirdikleri bir hukuki faaliyettir. Delil ikame yükü ise, ispat yükü kuralları çerçevesinde hakimin aleyhte karar verme tehlikesini ortadan kaldırmak amacı ile tarafların delil ikamesi faaliyeti ile kendi vakıa iddialarının doğruluğu veya karşı taraf iddialarının yerinde olmadığı yolunda hakimde kanaat oluşturmasıdır. (Bilge Umar, İspat Yükü Kavramı ve Bununla İlgili Bazı Kavramlar, İÜHFM, 1962, Cilt: 3, Sayfa: 4, 64) Buna göre davalının savunmasında dayanmış olduğu vakıalar önem arz etse de davacının 354.652,25-TL tutarında kâr mahrumiyeti alacağı ve 150.000,00-TL denkleştirme tazminatı alacağının bulunduğu noktasında varılan yargısal yorumu ortadan kaldırabilecek bir ispat halinin varlığı anlaşılamamıştır. Esasen ayrıntılı olarak açıklanan ve birbirinden farklı üç bilirkişi kurulunun raporlarındaki muhasebesel, işletmesel ve sözleşmesel açıdan yapılan tüm teknik yorumlar dahi davacı lehinedir. Genel hükümlere göre davacının takip tarihi itibariyle toplam ve her iki farklı alacak kalemi nedeniyle 504.625,25-TL tutarında alacaklı olduğu anlaşılmıştır. İspatlanan bu alacak miktarlarına yönelik itirazın kaldırılmasına ve bu suretle adı geçen takibin kesinleşmiş olduğuna dair karar oluşturulmuştur. İflas müdürlükleri tarafından bildirilen miktar dikkate alınarak iflas avansı davacı tarafından mahkememizce takdir edilen kesin süre içinde depo edilmiş, bu yöne ilişkin eksiklik dahi giderilmiştir. Ayrıca takibin, mahkememiz ara kararı ile kesinleştiğinin açıklanmasına müteakiben ilan hususu takdir olunmuştur. Zira İİK m.158 hükmüne göre "Alacaklının iflas takibi kesinleştiğinde l66 ncı maddenin ikinci fıkrasındaki usulle ilan edilir. İflas talebinin ilanından itibaren onbeş gün içinde diğer alacaklılar davaya müdahele veya itiraz ederek iflası gerektiren bir hal bulunmadığını ileri sürerek mahkemeden talebin reddini isteyebilirler. Mahkeme, icra dosyasını celbeder ve basit yargılama usulüne göre duruşma yaparak, gerek iflas talebini gerek itiraz ve defileri umumi hükümler dairesinde tetkik ve intac eder. Şu kadar ki, borçlu takibe karşı usulü dairesinde itiraz etmemiş veya itiraz ve defileri varit görülmemişse mahkeme yedi gün içinde faiz ve icra masrafları ile birlikte borcunu ifa veya o miktar meblağın mahkeme veznesine depo edilmesini borçluya veya iflas davasında kendisini temsil etmiş olan vekiline, dava vicahda devam ediyorsa duruşmada, aksi takdirde Tebligat Kanunu hükümleri dairesinde yapılacak tebliğ ile emreder. Borçlu imtina ederse ilk oturumda iflasına karar verilir." Mahkememizce oluşturulan ara karar çerçevesinde iflas talebi ve duruşma gün ve saati ile ilgili gerekli ilanlar yapılmış, itiraz ve müdahale olmamıştır. Ayrıca bilirkişi tarafından hesaplanan depo emrine esas olan miktar kanun hükmüne ve Yargıtay uygulamalarına uygun şekilde TL olarak hesaplanmıştır. Bilirkişi tarafından hesaplanan miktar, ilgili ilanda belirtilen süreler tamamlandıktan sonra usulüne uygun olarak ve ayrıntılı şekilde davalı vekiline bildirilmiştir. Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 26/10/2020 tarihli ...E.... K.sayılı ilâmına göre "...Dava, iflas istemine ilişkindir. İİK'nın 158. maddesine göre depo emrinin, verildiği güne kadar alacağın esas ve eklentileri hesaplattırılıp, buna göre bulunacak miktar üzerinden verilmesi ve bu miktarın yedi gün içinde depo edilmemesi halinde iflasa karar verileceği ihtarını içermesi gerekir. Depo kararı, verildiği gün için hesaplanan alacağı içermelidir..." Bu şekilde ve usulüne uygun olarak gerekli ihtaratlar yapılmış, şekle riayet edilmiştir. Davalının, yasal süresi içerisinde ve öngörülen şekilde depo emrine konu miktarı vezneye depo ettiği, bu suretle ve yasal açıdan takibe konu alacağın depo edilmesi nedeniyle iflas davası hakkında konusu kalmayan davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına hüküm oluşturulmuştur. Esasen doktrinde de davalı borçlunun depo emrinde istenen miktarının tamamını süresi içinde mahkeme veznesine depo etmesi durumunda konusu kalmayan davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilmesi gerektiği benimsenmektedir. Zira bu şekilde, alacaklının alacağına kavuşması (tatmini) amacı sağlanmış olur. Bir başka deyişle artık iflas kararına gerek kalmamıştır. (Halihazırda Yargıtay 6.Hukuk Dairesi Başkanı ... Tarafından Kaleme Alınan Konkordato Ve İflas Kitabı, Ankara 2019, Sayfa 463; Ebru UZGÖREN BAYKAL, Sayfa 206-207) Nitekim halihazırda Yargıtay 6.HD'nin 31.05.2023 tarih, ...E...K.sayılı kararında; "Taraflar arasındaki itirazın iptali ve iflas davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece Mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemece bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Mahkeme kararı davalı vekili tarafından duruşmalı temyiz edilmişse de mahiyet itibariyle duruşma istemi reddedildikten sonra süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: (...) Oluşan alacak tutarı üzerinden hesaplanan depo emri gereğinin davalı tarafından yerine getirildiği gerekçesiyle ortadan kalkan dava konusu nedeniyle esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. (...) Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; hesaptaki usulsüz işlemlerden önce mevcut bulunan miktarın davacı ...'ya ödendiğine ilişkin iddianın davalı tarafından ispatlanamadığı, bu konudaki ispat külfetinin davalı bankada olduğu, hesap farklılıklarının son aldırılan heyet raporunda ayrıntılı olarak açıklandığı, bu nedenle bu miktarın esas alındığı, diğer davacıların hesaplarında bulunan mevduatlarında ilgililere ödenmiş olduğunun banka tarafından ispatlandığı, ...'nun mevduat hesabındaki paranın da tespit edilen alacak miktarının da depo emriyle davalı tarafından yatırılmış olduğu, bu nedenle davanın konusunun kalmadığı gerekçesiyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; takip tarihi itibariyle davacı ...'nun alacağının mevcut olmadığını, bu durumun raporlarda tespit edildiğini, usulsüz çekilen paranın fazlasıyla tekrar hesaba yatırıldığını, depo emrine esas alacağa yasal faiz işletilmesi gerektiğini, temyiz sebepleri olarak ileri sürmüştür. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, itirazın kaldırılması ve iflas istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427 ncı ve devamı maddeleri, 3. Değerlendirme 1. Mahkemelerin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanunun geçici 3 ncü maddesinin ikinci fıkrası atfıyla uygulanmasına devam olunan mülga 1086 sayılı Kanunun 427 nci maddesi ile 439 ncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre mahkemece uyulan bozma kararı gereğince inceleme yapılarak hüküm verilmiş olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre usul ve kanuna uygun olup temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davalı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan kararın ONANMASINA," şeklinde karar oluşturulmuştur. Görüldüğü üzere Yargıtay 6.HD 31.05.2023 tarihli kararında dahi itirazın kaldırılması ve iflas davasında depo emrine konu miktarın ödenmesi nedeniyle "Oluşan alacak tutarı üzerinden hesaplanan depo emri gereğinin davalı tarafından yerine getirildiği gerekçesiyle ortadan kalkan dava konusu nedeniyle esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir" şeklinde verilen kararı onamıştır. Bir başka deyişle Yargıtay'ın HMK m.370/f.2 hükmü uyarınca ve bir kısım ve benzeri dosyalardaki uygulaması çerçevesinde kanunun olaya uygulanmasında hata edilmiş olmasından dolayı bozulması gerektiği ve kanuna uymayan husus hakkında yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç duyulmadığı takdirde kararı düzelterek onaması yapması mümkün iken bu imkanı dahi kullanmadığı açıktır. Halihazırda Yargıtay 6.HD'nin güncel 31/05/2023 tarihli kararında yer alan ve yukarıda atıf yapılan eser sahibi Sayın Başkan ...'un çalışmasında dahi bu yöndeki uygulama ve görüşü adı geçen kararda devam ettirdiği anlaşılmaktadır. Zaten genel olarak ve öteden beri uygulama bu yöndedir. (Yargıtay Kapatılan 19.HD 01/07/2004 T. ...; 12/10/2000 T....; 25/03/1999 T. ... vb.; 10/10/1995 T....- 12.HD. ...T. ...; 19.HD 14/12/2006 T. ...; 28/09/2006T. ...; 22/05/2003 T. ...; 19.HD. 12/04/2001 T. ...; 19.HD. 02/05/2002 T. ...; 19.HD. 27/05/2003 T. ...; 24/09/1998 T. ...; 13/11/1997 T.... vb.; 19.HD 02/03/2006 T. 1023/2069; 09/03/2000 T. ...; 02/07/1998 T. ...; 19.HD. 30/12/2004 T. ...; 19.HD 01/07/2004 TL....; 12/10/2000 T. ...; 25/03/1999 T. ...; 19.HD. 10/04/1983 T. ...; 19.HD 13/02/2001 T. ...; 28/02/1995 T. 562/1729; 02/07/1993 T. 4322/4865vb; 19.HD. 13/02/1996 T. ...; 14/10/1994 T. 7...; 11.HD. 19/03/1990 T...., 19.HD 10/10/1995 T. ...; 12.HD. 20/06/1986 T....; Yargıtay Kapatılan 23HD....E...K.; Yargıtay Kapatılan 19.HD 13/03/2008 T. ...K; Yargıtay 23.HD 29/03/2012 T. ...Yargıtay 23.HD 03/05/2012 T. ....sayılı kararları, yukarıda açıklanan Yargıtay 6.HD'nin güncel 31.05.2023 tarih, ...E....K.sayılı kararları ve bu kararları benimseyen bir kısım BAM kararları) Zaten ve kaldı ki bu yöne ilişkin herhangi bir istinaf olmadığı sürece dahi bu husus ile ilgili BAM tarafından dahi başkaca bir karar oluşturulamayacağı benimsenmektedir. (İstanbul BAM 45.HD ...E. ...K.sayılı kararı) Depo emrine konu bedelin yasal süresi içinde Mahkememiz veznesine depo edilmiş olması karşısında, bu bedelin davalı tarafın talebi nedeniyle nemalandırılmasının gerekip gerekmediği hususu ise ayrıca Mahkememizce değerlendirilmiştir. Buna göre sorun, mülkiyet hakkı kapsamında bu bedelin nemalandırılmasına dair Mahkememizce karar verilip verilemeyeceği noktasındadır. Bilindiği üzere mülkiyet hakkı, Anayasanın 35.maddesinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1.nolu ek protokolün 1.maddesinde düzenlenmiştir. Anayasa m.35 hükmüne göre "Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz." Esasen yukarıda açıklanan madde ile ek protokol içerik olarak benzer düzenleme taşımaktadır. Depo emrine konu olan bedelin bir mülkiyet hakkına konu olduğu, kanun gereği bu bedelin Mahkeme veznesine depo olunduğu, ne var ki bu ödemenin kanun yoluna gidilmesi halinde geç şekilde ödenme ihtimalinin olduğu, nemalandırma yapılmaması durumunda ve hükmün mevcut haliyle kesinleşmesi durumunda davacının, hükmün kanun yollarından geçerek kaldırılması veya Yargıtayca bozulması durumunda ise davalının enflasyon nedeniyle oluşan değer kayıplarına katlanmak zorunda kalacağı açıktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında dahi, "ödemelerin gecikmesinin makul süreyi aşması halinde gecikme faizinin gecikme nedeniyle ortaya çıkan zararı karşılamaması halinde enflasyonun oluşan değer kayıplarını karşılayamaması mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirilmektedir." (AİHM Akkuş/Türkiye Kararı. B. No:19263/92 sayılı kararı) O halde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince de kabul olunduğu üzere "cebri icra sürecinin uzaması ve makul bir süre içerisinde sonuçlanmaması halinde, tarafların hak ve menfaatlerin korunması amacıyla her türlü tedbirin alınması, devletin hakimiyeti ve kontrolü altında bulunan borçlu veya alacaklıya ait hakların ekonomik değerini koruyan, idareye normal idari işleyişin dışında bir külfet yüklemeyecek tedbirlerin alınmaması mülkiyet hakkının ihlali" olarak kabul edilmektedir. Gerek yasal düzenlemeler gerek yargısal uygulamalar karşısında mülkiyet hakkının ihlâline yol açılmaması açısından depo edilen bedelin üçer aylık vadeli hesaba aktarılması gerektiği takdir olunmuştur. Yapılan açıklamalar karşısında takipli iflas davasında takibe konu alacağın davalı tarafça depo edilmesi nedeniyle konusu kalmayan davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. HÜKÜM : Yukarıda açıklanan nedenlerle; 1-Takipli iflas davasında takibe konu alacağın davalı tarafça depo edilmesi sebebiyle konusu kalmayan davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına, Depo emri uyarınca mahkeme veznesine yatırılması emrolunan 971.446,35-TL paranın davacı tarafa ödenmesine; ancak hükmün verildiği 03/10/2024 tarihi ile kanun yollarına başvuru süresinin bitimine kadar olan süreç içinde adı geçen bedel üzerine mahkememizce ihtiyati tedbir konulmasına ve bu aradaki süreç içinde herhangi bir ödemenin yapılmamasına, Depo emrine konu bedelin, tehir-i icra talepli olarak kanun yollarına başvuru olmadığı taktirde tüm feriler ile birlikte davacı alacaklıya ödenmesi için icra müdürlüğüne ve bankaya müzekkere yazılmasına, Depo emrine konu bedelin, tehir-i icra talepli olarak kanun yollarına başvurulması durumunda ise depo emrine konu bu miktarın, hükmün davacı lehine kesinleşmesi sonrası ve tüm ferileri ile birlikte davacı tarafa ödenmesi için icra müdürlüğüne ve bankaya müzekkere yazılmasına, Bu aşamada taraflar yönünden mülkiyet hakkının ihlaline yol açılmaması açısından, davalı tarafından depo emri uyarınca mahkememiz veznesine yatırılan 971.446,35-TL bedelin, ...Bankası T.A.O ... Şubesinde açılan vadeli bir hesapta kalmaya bu aşamada devam etmesine, Depo emrine esas miktar dışında davalının bankaya depo ettiği 1.347,95-TL nin ise talep halinde ve işlemiş faize zarar vermemek koşuluyla davalı vekiline işlemiş faizi ile birlikte ödenmesine, 2-492 sayılı Harçlar Kanunu gereğince alınması gereken 427,60 TL harçtan peşin alınan 44,40 TL harcın mahsubu ile bakiye 383,20 TL'nin davalıdan alınarak hazineye gelir kaydına, 3-Davacı tarafından yatırılan 44,40 TL peşin harç, 44,40 TL başvuru harcı gideri toplamı olan 88,80 TL harcın davalıdan alınarak davacıya verilmesine, 4-Davacı tarafından harcanan 826,20 TL tebligat, posta gideri ile 4.284,00TL basın ilan kurumu ücreti, 244,85 TL ticaret sicil gazetesi ilan ücreti, 22.100,00 TL bilirkişi ücreti olmak üzere toplam 27.455,05 TL yargılama giderinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, 5-Davalı tarafından harcanan yargılama giderinin kendi üzerinde bırakılmasına, 6-Davacı vekil ile temsil edildiğinden yürürlükte olan AAÜT gereğince 30.000,00 TL maktu vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, 7-Karar kesinleştiğinde ve talep halinde bakiye tüm avansların depo edene iade edilmesine, Kararın tebliğinden itibaren iki haftalık süre içinde mahkememize veya bulunulan yer asliye ticaret mahkemesine dilekçe ile başvurmak koşuluyla İstanbul BAM nezdinde İstinaf yasa yolu açık olmak üzere vekillerin huzurunda ve oy birliği ile karar verildi.
Başkan ...
Üye ...
Üye ...
Katip ...