Danıştay · 5. Daire

Danıştay 5. Daire 2023/14773 E. 2025/14402 K.

Mahkeme
Danıştay
Daire
5. Daire
Esas No
2023/14773
Karar No
2025/14402
Karar Tarihi

T.C. D A N I Ş T A Y BEŞİNCİ DAİRE Esas No : 2023/14773 Karar No : 2025/14402

TEMYİZ EDEN (DAVALI) : ... Üniversitesi Rektörlüğü / ... VEKİLİ : Av. ...

KARŞI TARAF (DAVACI) :... VEKİLİ : Av. ...

İstemin Özeti : 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname eki listesinde ismine yer verilmek suretiyle kamu görevinden çıkarılan davacı tarafından, göreve iade talebiyle OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonuna yapılan başvurunun reddine ilişkin... tarih ve ... sayılı işlemin iptali ile bu işlem nedeniyle yoksun kaldığı parasal haklarının yasal faiziyle birlikte ödenmesine ve özlük haklarının iadesine karar verilmesi istemiyle açılan davada; dava konusu işlemin iptali ile davacının anılan işlemden dolayı yoksun kaldığı parasal haklarının hakediş tarihinden itibaren dönemsel olarak işleyecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesi ve özlük haklarının iadesi yolunda verilen ... İdare Mahkemesinin 1... tarih ve E:..., K:... sayılı kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun reddine ilişkin ... Bölge İdare Mahkemesi... İdare Dava Dairesinin...tarih ve E:..., K:...sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Temyiz İsteminde Bulunan Davalı İdarenin İddialarının Özeti: Davalı idare vekili tarafından, davacının hakkında disiplin soruşturması yürütülmekte iken 28/03/2016 tarihinde görevinden istifa ettiği, davacı tarafından da imzalanan Barış İçin Akademisyenler Bildirisinin zamanlaması ve içeriği itibarıyla PKK/KCK terör örgütünün yürüttüğü şiddet ve terör eylemleri ile örgütün amaç ve stratejisine paralellik gösteren ifadeler içerdiği, ulusal ve uluslararası kamuoyunu etkilemek suretiyle PKK/KCK terör örgütü lehine kamuoyu algısı oluşturmayı amaçladığının anlaşıldığı ve bu doğrultuda hendek olayları ile aynı dönemde yayınlanan ve bir grup akademisyen tarafından imzalanan bildirinin mahiyeti ile kapsamı dikkate alındığında, söz konusu bildirinin ve bildiriyi imzalayan davacının PKK/KCK terör örgütü ile irtibatlı bulunduğu sonucuna varıldığı, davacının bir kamu görevlisi olarak Devlete sadakat borcunu yerine getirmediği, dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı ileri sürülmektedir.

Davacının Savunmasının Özeti: Temyiz başvurusunun reddi gerektiği savunulmaktadır.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ ...'İN DÜŞÜNCESİ: Bölge İdare Mahkemesi kararının dava konusu işlemin iptaline ilişkin kısmı yönünden onanması, parasal ve özlük hak talebinin kabulüne ilişkin kısmı yönünden bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Beşinci Dairesince, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, dosya tekemmül ettiğinden yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca bir karar verilmeyerek gereği görüşüldü:

İNCELEME VE GEREKÇE:

TEMYİZE KONU KARARIN, DAVA KONUSU İŞLEMİN İPTALİNE HÜKMEDİLMESİNE İLİŞKİN KISMI YÖNÜNDEN DAVALI İDARENİN TEMYİZ İSTEMİNİN İNCELENMESİ:

Hukuki Değerlendirme: Bölge İdare Mahkemesi İdare Dava Daireleri kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Temyizen incelenen kararın uyuşmazlığın esasına ilişkin kısmı usul ve hukuka uygun olup, davalı idarenin dilekçesinde ileri sürülen temyiz nedenleri kararın dava konusu işlemin iptaline yönelik kısmının bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.

TEMYİZE KONU KARARIN, KAMU GÖREVİNDEN ÇIKARMA İŞLEMİ NEDENİYLE DAVACININ YOKSUN KALDIĞI ÖZLÜK VE PARASAL HAKLARININ YASAL FAİZİYLE BİRLİKTE ÖDENMESİNE İLİŞKİN KISMI YÖNÜNDEN;

Hukuki Değerlendirme: 07/02/2017 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmak suretiyle yürürlüğe giren 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname eki listede ismine yer verilmek suretiyle davacının kamu görevinden çıkarıldığı görülmekte ise de, davacının 28/03/2016 tarihinde istifa etmek suretiyle görevinden ayrıldığı dikkate alındığında, dava konusu işlemin iptali yolunda verilen kararın istifa etmek suretiyle görevinden ayrılan davacının yeniden göreve başlatılması sonucunu doğurmayacağı anlaşılmış olup, dava konusu işlem nedeniyle yoksun kaldığı parasal haklarının hak ediş tarihinden itibaren dönemsel olarak işletilecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesine, özlük haklarının iadesine karar verilmesi yönünden yapılan temyiz başvurusunun kabulüne karar verilmesi gerekmektedir.

Bu durumda, temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararının dava konusu işlemin iptaline ilişkin kısmında hukuka aykırılık, dava konusu işlem nedeniyle yoksun kaldığı parasal haklarının hak ediş tarihinden itibaren dönemsel olarak işletilecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesine, özlük haklarının iadesin ilişkin kısmında ise hukuka uyarlık görülmemiştir.

KARAR SONUCU: Açıklanan nedenlerle; 1. Davalı idarenin temyiz isteminin kısmen reddi ile, ... Bölge İdare Mahkemesi... İdare Dava Dairesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının, dava konusu işleme ilişkin kısmı yönünden ONANMASINA, 2.Davalı idarenin temyiz isteminin kısmen kabulü ile, anılan kararın parasal hakların hak ediş tarihinden itibaren dönemsel olarak işletilecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesine ve özlük haklarının iadesine ilişkin kısmı yönünden BOZULMASINA, 3. Bozulan kısım yönünden yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın ... Bölge İdare Mahkemesi ...İdare Dava Dairesine gönderilmesine, 11/12/2025 tarihinde oyçokluğuyla kesin olarak karar verildi.

(X) KARŞI OY:

I- DAVANIN KONUSU Dava, PKK/KCK terör örgütünün; Türkiye Cumhuriyeti topraklarından bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik faaliyetlerde bulunmak, Anayasal düzeni ve Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısını bozmak ve bu amaca yönelik olarak başlattığı terör eylemlerine destek vermek amacıyla bir grup akademisyen tarafından yayımlanan bir bildiriye imza veren davacının, anılan terör örgütü ile irtibat ve iltisakı nedeniyle kamu görevinden çıkarılmasına ilişkin işlemin iptal edilmesi ve kamu görevine iadesi isteminin reddine ilişkin Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu kararının iptali istemiyle açılmıştır.

II- İLGİLİ MEVZUAT

1-Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın İkinci Kısmı "Temel Haklar ve Ödevler" başlığı altında dört bölüm halinde düzenlenerek bu hakların niteliği 12. maddede, sınırlaması 13. maddede, kötüye kullanılmamaları 14. maddede “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ….amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.” şeklinde düzenlenerek, devam eden maddelerde bu hakların sınırları ödevlerle birlikte açıklanmıştır. Anayasa'nın "Yükseköğretim kurumları" başlıklı 130 maddesinde; “… Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez.” hükmüne yer verilmiştir.

2- 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin İlgili Hükmü İşlemin dayanağını oluşturan ve 08/03/2018 ve 30354 (mükerrer) sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak 7086 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun ile kanunlaşan 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin ''Kamu personeline ilişkin tedbirler'' başlıklı 1. maddesinin 1. fıkrasında, "Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır. Bu kişilere ayrıca herhangi bir tebligat yapılmaz. Haklarında ayrıca özel kanun hükümlerine göre işlem tesis edilir." hükmüne yer verilmiştir. 686 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname eki listesinde ismine yer verilmek suretiyle kamu görevinden çıkarılan davacı tarafından, göreve iade talebiyle Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonuna yapılan başvurunun reddi üzerine bakılmakta olan dava açılmıştır.

3- Dava Konusu Kararın/İşlemin Hukuki Niteliği Türkiye'de 15 Temmuz 2016 gecesi, kendilerini “Yurtta Sulh Konseyi” olarak isimlendiren bir grup Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mensubu tarafından, demokratik biçimde halk tarafından göreve getirilen Türkiye Büyük Millet Meclisini (TBMM), Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ve Cumhurbaşkanını devirmek ve Anayasal düzeni ortadan kaldırmak amacıyla darbe teşebbüsünde bulunulmuş, yüzlerce asker, polis ve sivil vatandaşın şehit, binlercesinin de yaralanarak gazi olmasına neden olan bu hain darbe teşebbüsü Türk Milleti tarafından akamete uğratılmıştır. Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu 20/07/2016 tarihinde, ülke genelinde 21/07/2016 Perşembe günü saat 01.00'den itibaren geçerli olmak üzere doksan gün süreyle olağanüstü hâl ilan edilmesine karar vermiştir. Anılan karar 21/07/2016 tarih ve 29777 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve aynı gün TBMM tarafından onaylanmıştır. Olağanüstü hâl, daha sonrasında üçer aylık dönemler hâlinde Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından uzatılmış ve 18/07/2018 tarihinde sona ermiştir. Terör örgütleri ile iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen kamu görevlilerinin "kamu görevinde çıkarılmasına ilişkin tedbirler" kapsamında olağanüstü hal döneminde birçok kanun hükmünde kararname yürürlüğe konulmuştur. Kanun Hükmünde Kararnamelerle terör örgütlerine veya Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilenlerin kamu görevinden çıkarılmaları kuralı getirilmiştir. KHK ile Devlet, Devletin Anayasal düzenini ve Milletin huzur ve refahını tehdit eden silahlı terör örgütleriyle iltisaklı ve irtibatlı olan ve böylece Anayasal sadakat yükümlülüğünü ve güven ilişkisini zedeleyen kamu görevlilerinin, disiplin yaptırımından farklı olarak olağanüstü bir tedbir olarak görevlerine son vermek suretiyle iki meşru amaç gütmektedir. Bunlar milli güvenliği ve üniter devlet yapısını tehlikeye düşürecek terör örgütleriyle iltisak ve irtibatlı olan, Anayasaya sadakat yükümlüğünü yitiren kamu görevlilerinin görevlerine son vermek suretiyle hem Anayasal düzeni sağlamak ve hem de iç güvenlik tehditlerine karşı Milleti korumaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) "demokratik bir devletin, memurlarından Anayasal prensiplere sadakat göstermesini isteme hakkı bulunduğunu" belirtmektedir (Sidabras ve Džiautas/Litvanya, B. No: 55480/00 ve 59330/00, 27/07/2004, § 52; Volkmer/Almanya (k.k.), B. No: 39799/98, 22/11/2001; Petersen/Almanya, B. No: 39793/98, 22/11/2001). AİHM'e göre "kamu çalışanlarının devlete sadık kalmaları genel yararı korumakla ve güvence altına almakla yükümlü devlet otoriteleri ile çalışmalarının doğasında bulunan bir şarttır." (Sidabras ve Džiautas/Litvanya, B. No: 55480/00 ve 59330/00, 27/07/2004, § 57; Žičkus/Litvanya, B. No: 26652/02, 07/04/2009, § 28). AİHM, Devletin kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken kendileri ile Devlet aralarındaki özel güven ve sadakat bağına saygı göstermeleri ve sağlamalarının gerekliliğini dikkate alma hakkına sahip olduğunu kabul etmektedir (Karapetyan, Ermenistan Davası, 17 Kasım 2016, Başvuru no: 59001/08). Terör örgütleri ile millî güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen yapılara üyelik, mensubiyet, iltisak veya bunlarla irtibat, kamu görevlilerinin Devlete sadakat yükümlülüğünün yitirildiğini ortaya koyan ve bahse konu yaptırımın uygulanmasını gerektiren hâllerdir. Yukarıda yer verilen yapılara üyelik ve mensubiyet olmasa da bu yapılara iltisaklı veya bunlarla irtibatlı bulunulması hâli de anılan yaptırımın uygulanabilmesi için yeterlidir. Sözlüklerde iltisak ve irtibat kavramlarının tanımlarına baktığımız zaman; "iltisaklı" kavramını ''kavuşan, bitişen, birleşen, birbirine yapışma, kayırma, bir tarafı tutma, zararlı yapılarla kurulan örgütsel ilişki'', "irtibatlı" kavramını ise ''bağlantılı'' olarak tanımlamıştır. Kanun koyucu bu kavramlar ile kişilerin cezai sorumluluğunu gerektiren örgüte üyelik ve mensubiyet kavramlarından farklı olarak terör örgütleri ile daha az yoğun ve "atipik" bir ilişkiyi, bağlantıyı yeterli gördüğünü vurgulamıştır. Bu kapsamda kişilerin terör örgütleri ile irtibat ve iltisaklarının ortaya konulabilmesi için, örgütün amaçlarının gerçekleştirilmesi ya da örgütten yarar sağlamak maksadıyla gerek örgütten gelen talimatlar doğrultusunda gerekse inisiyatif alarak bulundukları hal ve hareketler neticesinde örgüte veya kendilerine yarar sağladıkları ya da örgüt ile amaç birliği veya sosyal birliktelik görünümü içinde oldukları yönünde sadece kanaat oluşması Yüksek Yargı kararlarında yeterli görülmektedir. Nitekim Dairemizce de bu çerçevede verilip kesinleşmiş binlerce karar bulunmaktadır. Terör örgütlerine veya Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplarla iltisak veya bunlarla irtibat, anayasal düzene sadakat yükümlülüğünün yitirildiğini ortaya koyan ve tedbirin uygulanmasını gerektiren hâllerdir. Burada düzenlenen “kamu görevinden çıkarma” işlemlerinin disiplin cezası verilmesine ilişkin işlemlerden ayrı, kendine özgü (suigeneris) nitelikte ve “tedbir" mahiyetinde işlemler olduğu konusunda duraksama bulunmamaktadır. İdari işlemlerde sebep unsuru, idari işlemden önce gelen ve onun dışında yer alan, idareyi bir işlem yapmaya sevk eden hukuki ve fiili etkenlerdir. İptal davalarında, sebep unsuru yönünden hukuki denetim yapılırken idareyi o işlemi yapmaya sevk eden gerekçelerin hukuka uygunluğunun incelemesi de elbette ki kendi mevzuatı çerçevesinde yapılacaktır. Uyuşmazlıkta; yükseköğretim mevzuatına bağlı olarak görev yapan davacı hakkında PKK/KCK terör örgütüne iltisakı ve irtibatı olduğu gerekçesiyle tesis edilen tedbir mahiyetindeki dava konusu kamu görevinden çıkarma işlemi; 7086 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun ile kanunlaşan 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin "Kamu personeline ilişkin tedbirler'' başlıklı 1. maddesi kapsamında tesis edilmiş olup, hukuki değerlendirmesinin de buna göre yapılması gerekmektedir.

III- MADDİ OLAYIN SOMUT ŞARTLARI

1- Bildirinin Yayımlandığı Günlerde Yaşanan Terör/Hendek Olayları Dava konusu işlemin hukuki niteliğinin anlaşılması açısından maddi olayın somut şartlarının bilinmesi önem arz etmektedir. PKK/KCK terör örgütünün; Türkiye Cumhuriyeti topraklarından bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik faaliyetlerde bulunmak, Anayasal düzeni ve Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısını bozmak ve bu amaca yönelik olarak; bu güne kadar aralıksız sürdürdüğü silahlı terör faaliyetleri ile binlerce sivil ve güvenlik gücünün ölümüne sebep olmak ve halen bu eylemlerine devam ederek bu haliyle çok sayıda vahim sayılacak eylemler gerçekleştirmek suretiyle terör faaliyetlerinde bulunmak olan ana amacı dikkate alındığında; suç tarihi olan 11/01/2016 tarihinde ülkemizin bir bölümünde yaşanan ve ülkemizi şiddet sarmalının içine sokmaya çalışan ve çatışmaları şehir merkezlerine taşımayı amaçlamak suretiyle 2015 yılının ikinci yarısı içerisinde doğu ve güneydoğu bölgesindeki belirli ilçe merkezlerine sızdırdığı teröristlerin yollara bombalı tuzaklarla barikatlar kurup aynı zamanda içerisine patlayıcılar yerleştirilmiş barikatlar oluşturup hendekler kazarak, sözde öz yönetim adı altında işgal eylemleri gerçekleştirdikleri, işgal edilen bu yerlerde yaşayan halktan evini terk etme imkânı bulamayanları rehin alan teröristlerin kadın, çocuk, yaşlı insanları kendisine kalkan olarak kullanmak suretiyle eylemlerde bulunmaya başladıkları anlaşılmaktadır. 2015 yılının ikinci yarısında ülkemizin doğu ve güneydoğu bölgesindeki Şırnak'ın Cizre, İdil, Silopi ilçeleri; Hakkâri'nin Yüksekova ilçesi; Diyarbakır'ın Silvan, Sur ve Bağlar ilçeleri; Mardin'in Dargeçit, Nusaybin ve Derik ilçeleri ile Muş'un Varto ilçesinde PKK terör örgütü tarafından cadde ve sokaklara hendekler kazılarak barikatlar kurulmuş ve buralara patlayıcılar yerleştirilerek bu yerleşim yerlerinin bir kısmında öz yönetim adı altında hâkimiyet kurulmaya çalışılmıştır. Yaklaşık on ay süren terör olayları daha sonra "Hendek Olayları" olarak isimlendirilmiştir. Hendek operasyonları, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Genel Müdürlüğünce PKK mensuplarına karşı ortak olarak gerçekleştirilen, başta Sur, Cizre ve Nusaybin olmak üzere on bir şehirde yürütülen askerî operasyonlardır. 2015 yılının ikinci yarısında başlayıp 2016 yılının ikinci yarısında biten ve yaklaşık bir yıl süren yaşanan bu terör olaylarında; 532 güvenlik görevlisi şehit edilmiştir, 228 sivil vatandaşımız hayatını kaybetmiş, ayrıca 4.000'in üzerinde güvenlik görevlisi de yaralanmıştır. Buna ilave olarak en az 400 bin kişinin terörle çatışma bölgelerinden başka bölgelere göç etmek zorunda kalmıştır. Bahse konu ilçe merkezlerinde PKK/KCK terör örgütünden kaynaklı yaşanan terör eylemleri sonucunda 362.000 öğrenci eğitim hakkından mahrum kalmış, devlet ve millet milyarlarca maddi zarara uğratılmış, tarihi ve manevi eserlere zarar verilmiştir.

2- Terör Örgütünün Çağrısı ve Davacının İmza Verdiği Bildiri Metni PKK/KCK terör örgütünün sözde üst yönetimi tarafından 22/12/2015 tarihinde yapılan ve örgüte müzahir bazı haber sitelerinde de yer alan (ANF News gibi) "Aydın ve demokratik çevreler öz yönetimlere sahip çıksın" şeklinde talimat mahiyetinde bir çağrı yapılmıştır. Söz konusu çağrıdan kısa bir süre sonra 11/01/2016 tarihinde, içlerinde davacının da yer aldığı 2200 akademisyenin imzasıyla Türkiye'nin doğusu ve güneydoğusunda Devletin PKK/KCK silahlı terör örgütüne karşı yürüttüğü operasyonların sona erdirilmesi çağrısı yapan bir bildiri yayımlanmıştır. "Barış İçin Akademisyenler Bildirisi" veya "Bu Suça Ortak Olmayacağız Bildirisi" olarak isimlendirilen bildirinin metni şu şekildedir: "Bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak bu suça ortak olmayacağız! Türkiye Cumhuriyeti; vatandaşlarını Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir. Bu kasıtlı ve planlı kıyım Türkiye’nin kendi hukukunun ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğindedir. Devletin başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve uyguladığı bilinçli sürgün politikasından derhal vazgeçmesini, sokağa çıkma yasaklarının kaldırılmasını, gerçekleşen insan hakları ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılmasını, yasağın uygulandığı yerde yaşayan vatandaşların uğradığı maddi ve manevi zararların tespit edilerek tazmin edilmesini, bu amaçla ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesini talep ediyoruz. Müzakere koşullarının hazırlanmasını ve kalıcı bir barış için çözüm yollarının kurulmasını, hükümetin Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren bir yol haritasını oluşturmasını talep ediyoruz. Müzakere görüşmelerinde toplumun geniş kesimlerinden bağımsız gözlemcilerin bulunmasını talep ediyor ve bu gözlemciler arasında gönüllü olarak yer almak istediğimizi beyan ediyoruz. Siyasi iktidarın muhalefeti bastırmaya yönelik tüm yaptırımlarına karşı çıkıyoruz. Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesini talep ediyor, bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, bu talebimiz yerine gelene kadar siyasi partiler, meclis ve uluslararası kamuoyu nezdinde temaslarımızı durmaksızın sürdüreceğimizi taahhüt ediyoruz." Yayımlanmasından sonra kamuoyunda bildiriye yönelik gelen eleştiriler sonrasında akademisyenlerin birçoğu imza attıkları metnin vahametinin ve Devletin terörle mücadelesine vereceği büyük zararların farkına vararak bildiriden sonradan imzalarını geri çekmişlerdir. İmzacıların 785'i hakkında da terör örgütü propagandası yapma suçundan ceza davaları açılmış olup kararların kesinleşmesinin ardından bazıları bireysel başvuruda bulunmuştur. Bir kısmı hakkında disiplin işlemleri yürütülmüş veya Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilenler hakkında da bu dosyanın konusu işlem gibi hukuki niteliği yukarıda açıklanan kamu görevinden çıkarma işlemleri tesis edilmiştir.

IV- İNCELEME VE GEREKÇE Davacı hakkında tesis edilen işlemin hukuki niteliğinin doğru belirlenebilmesi için davacının imza verdiği bildiri metinin yukarıda yer verilen Anayasa, kanun ve ilgili mevzuat hükümleri kapsamında maddi olayın somut şartlarında irtibat ve iltisak açısından analiz edilerek değerlendirilmesi gerekmektedir.

1- Bildiri Metninin Genel Değerlendirmesi, Metnin İçeriği ve Kullanılan Dil Bildiri "Barış İçin Akademisyenler Bildirisi" başlığı altında yayımlanmasına rağmen; içeriği ve dili PKK/KCK'nın jargonu ile yani kullandığı dil ve kavramlarla kaleme alınmıştır. Teröristlere yönelik kolluk faaliyetleri halka yapılıyormuş gibi ifadelere yer verilmiştir. Hiçbir kıstas gösterilmeden, terörün millete verdiği zararların nasıl önlenebileceği değerlendirilmeden devletin terör örgütüne karşı yürüttüğü faaliyetleri durdurması talep edilmiştir. Güvenlik güçlerinin faaliyetlerini suçlayıcı bir dil kullanılmıştır. Terör örgütünün eylemlerinin devlete ve millete verdiği zararları eleştiren bir kelimeye bile yer verilmemiştir. Türkiye’nin terör sorununa bildiri ile uluslararası boyut kazandırılmak istenmiştir. Bildiri, PKK/KCK sözde üst yönetiminin "aydın ve demokratik çevreler öz yönetimlere sahip çıksın" şeklindeki çağrısından hemen sonra imzalanmıştır. Bildiri metninde devletin meşru hukuk zemininde yürüttüğü terörle mücadele faaliyeti "bilinçli katliam", "sürgün", " kasıtlı ve plânlı kıyım" ve "suç" olarak nitelendirilmiş ve işkence ve kötü muamele yasağı gibi temel hakların ihlal edildiği iddia edilmiştir. Bu ifadeler ile bildiri metnine konu olayın nitelik ve gelişim süreci dikkate alındığında, söz konusu metin Devletin terör örgütü ile giriştiği meşru mücadelede bölgede yaşanan sosyal veya insani sorunlara vurgu yapan açıklamalar olarak nitelendirilemez. Ayrıca, terör örgütü üye ve sempatizanlarında Devlete ve güvenlik güçlerine karşı şiddete başvurma duygularının uyanmasına, bu duygularının güçlenmesine, cesaretlenmelerine imkân sağlamayan, hatta suç işlenme riskini artıran açıklamalar olmadığı da söylenemez. Terör örgütünün ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğüne yönelik silahlı eylemlerini kamuoyunun dikkatinden kaçırmak ve olayların sorumlusunun devlet güvenlik güçleri olduğunu ve halka karşı yürütüldüğünü anlatmak amacı taşıyan bildirinin içeriğinde 'devletin uyguladığı katliam', 'işkence', 'sürgün', 'kasıtlı ve planlı kıyım' gibi kavramların bilinçli olarak seçilerek kullanıldığı nazara alındığında davacının örgütle nasıl bir ilişki içinde ve iltisak noktasında buluştuğunu göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Doğu ve Güneydoğudaki bazı yerleşim birimlerinde PKK/KCK terör örgütü militanlarının yollara barikatlar kurması, hendekler kazması ve bombalı tuzaklar yerleştirmesi ve sözde özyönetim adı altında işgal eylemleri gerçekleştirmesi ve özellikle sivil vatandaşlar açısından bölgeyi yaşanmaz hale getirmesi, evini terk edemeyenleri rehin alması ve canlı kalkan olarak kullanması şeklindeki vahim eylemlerini görmezden gelip, teröristlere karşı mücadele eden güvenlik güçlerinin operasyonlarını sivillere karşı yapılıyormuş gibi gösteren metne imza atarak destek vermesinin davacının terör örgütü ile irtibat ve iltisakını ortaya koyan kesin bir delil mahiyetini taşıdığı izahtan varestedir. Açık kaynaklardan da teyit edilebileceği üzere terör örgütünün sürekli tekrarladığı ve dava dosyasında yer alan belgeye göre bu tarihlerde sözde üst düzey bir yetkilisinin çağrısı sonrasında bu çağrı içeriğiyle benzer kavramlara yer verilerek kaleme alınan bildiri İngilizce ve Türkçe yayımlanıp, uluslararası kamuoyu Türkiye aleyhine kışkırtılmıştır. Bildiri metninde uluslararası hukukun ihlal edildiği, uluslararası gözlemcilerin de bölgeye gitmesi gerektiği yönünde çağrı yapılarak ülkemiz uluslararası kamuoyu nezdinde küçük düşürülmek ve meseleye uluslararası boyut kazandırmak istenilerek örgütle olan iltisakın ne denli güçlü olduğu izhar edilmiştir. Bildiriyle PKK/KCK silahlı terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, bu tarz yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde terör örgütünün eylemlerinin cesaretlendirilmesi aydın akademisyen kimliği ile bağdaşmamaktadır. Yayımlanan bildiride PKK/KCK silahlı terör örgütünün bu vahim eylemlerinin yüzlerce güvenlik görevlisi ve sivil vatandaşımızın ölümüne, binlercesinin yaralanmasına ve milyarlarca lira maddi zarara sebebiyet vermesine rağmen örgüt aleyhine bir kelime bile edilmemiş olan metne davacının da imza atarak destek olması irtibat/iltisak içinde hareket ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bir vatandaş olarak akademisyenlerin de terörle mücadele konusunda görüş bildirebilmesi tabii olmakla birlikte terörist eylemlerin masum gösterilmeye çalışılması suretiyle akademik görüş belirtmenin ötesinde bilinçli bir tercihte bulunularak terör eylemlerini aklama gayretine girişildiği anlaşılmaktadır. Akademik düşünce niteliği gereği objektiflik ve orjinalliği içerir. PKK/KCK terör örgütünün altına imza atacağı sıradan bir metnin içeriği benimsenerek imza verilmesi hususunun masum akademik bir faaliyet olarak değerlendirilemeyeceği de çok açık bilinmektedir. Bildirinin içeriği ve dili açık kaynaklardan kolayca teyit edilebileceği üzere PKK/KCK terör örgütünün hedefleriyle benzerlik taşımakta aynı amaç ve hedeflere hizmet etmektedir. Bu nedenle akademik çalışmalarla da bir bağlantısının bulunduğunun kabul edilmesine imkân yoktur. Üniversitelerin amacı bilimsel araştırma yapmak, bilimsel araştırmalarla toplumsal gelişmeye katkı sağlamak ve nitelikli insan gücü yetiştirmektir. Bu amaçları gerçekleştirmek bilim ve özgün fikir üretmekle, düşünmeyi ve bilim üretmeyi özendirmekle mümkündür. Akademisyenlerin açıkladıkları görüşler kendi araştırma, mesleki uzmanlık ve yeterlilik alanlarına ilişkin olmadığı gibi PKK/KCK terör örgütünün savlarından özge bir fikri özgünlük ve içeriğe de sahip değildir. Böylesine vahim bir metne okuduğunu anladığı kabul edilen akademisyenler değil terör örgütüyle güçlü bir irtibat ve iltisak ilişkisi içinde olmayan hiç kimse imza vermez. Nitekim metnin içeriğini paylaşmadığının farkına varan akademisyenlerin büyük bir kısmı sonradan imzalarını geri çekmişlerdir. Davacı ise imzasını geri çekmeyerek terör örgütünün amaç ve hedefleriyle güçlü bir irtibat ve iltisak ilişkisi içinde bulunduğunu teyit etmiştir. Bildiride devletin bölücü teröristlere yönelik kolluk faaliyetleri halka karşı kıyım ve katliam yapılıyormuş gibi gösterilmiştir. Terör örgütünün devam eden şiddet eylemlerini cesaretlendirici ifadelere yer verilerek devleti ve güvenlik güçlerini suçlayan açıklamalar yer verilmesi terör örgütünün ideolojisine, toplumsal veya siyasal hedeflerine ilişkin görüşleriyle birebir örtüşmekte olup aynı hedeflere yönelik birlikte hareket edildiğini teyit etmektedir. Örgütle iltisaklı olanların dışında hiç kimse düşünce özgürlüğü kavramının arkasına saklanarak binlerce insanımızı katleden, Devleti ve milleti milyarlarca lira zarara uğratan terörist faaliyetleri masum gösteremeyeceği gibi teröristlere karşı yürütülen operasyonları halka karşı kıyım ve katliam yapılıyormuş gibi de gösteremez. Bu bildiride yer verilen kabul edilemez terörü cesaretlendirici teşvikler sayesindedir ki, şehir merkezlerinde yürütülen anılan terör eylemleri uzun bir süre devam edebilmiştir. Bu durum, hem terör örgütü üye ve sempatizanlarında devlet ve güvenlik güçleri aleyhine ciddi bir eylemsel tavra neden olmuş olacak ki, terör eylemleri şehir merkezlerine taşınarak yayılmaya çalışılmıştır. O bölgelerde “Devlet”in hâkimiyetini kaybettiği, kontrolün terör örgütünün eline geçtiği gibi bir izlenim oluşturulmaya çalışılarak terör örgütünün amaçlarına hizmet edilmiştir. Maddi olayların somut şartlarında ne büyük tehlikelere ve kötü sonuçlara sebep olunduğunun hatırlanması irtibat ve iltisak açısından önem taşımaktadır. 2015 yılının ikinci yarısında başlayıp 2016 yılının ikinci yarısında biten ve yaklaşık bir yıl süren terör olaylarında 532 güvenlik görevlisi şehit olmuş ve 228 sivil vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Şehirlerin tarihi dokusu harap edilmiş, millete milyarlarca lira zarar verilmiştir. Terör örgütüyle iltisaklı olmak açısından terörizmin soyut olarak övülmesi yeterli iken fiilen devam eden terör eylemlerini destek mahiyetindeki bildiriye imza verilerek güçlü bir irtibat ve iltisak ilişkisi ortaya konulmaktadır. Terör örgütünün şiddet ve tehdit yöntemlerini dolaylı yoldan dahi olsa meşru gösterme veya övme veya bu yöntemlere başvurmayı teşvik etme, cesaretlendirme eleştirel açıklamalar şeklinde yorumlanarak suç ve ceza hukuku veya bireysel hak ihlali açısından davacı lehine yorumlansa bile davacının örgütle irtibat ve iltisakı açısından kesin bir delil niteliğine sahip olduğu kuşkusuzdur. Zaten bu kavramlar hukukumuza bunun için kazandırılmıştır. Terörizmin önlenmesine dair yeterince araştırma yapılıp bilimsel görüş ve önerilerin çok ötesinde adeta tabiri caizse etnik bir unsura vurgu yapılarak, buyruk niteliğinde kaleme alınan bildiri metninde Türkiye Cumhuriyeti Devletinden derhal uygulamaya geçilmesini istedikleri “kürt siyasi iradesinin yol haritası” kavramıyla neyi kasdettiklerini ve bu irade ve yol haritasının neleri içerdiğini açık ve net olarak beyan etmemekle birlikte, metnin içeriği bir bütün halinde değerlendirildiğinde, “katliam”, “planlı kıyım” dedikleri şey aslında, Devletin yarım asırdır etnik bölücülük yapan ve kimi bölücü siyasi hedeflerine ulaşmak için silahlı terörist faaliyetlerde bulunan PKK/KCK terör örgütüne karşı silahlı mücadele yönteminden hemen vazgeçip, uluslararası gözlemcilerin nezaretinde kürt siyasi iradesinin yol haritasının(!) derhal kabul edilmesini istemenin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü (üniter yapısını) tartışmaya açmaktan başka bir manaya gelmeyeceği aşikârdır. Açık kaynaklarda yer alan birçok bilimsel literatür incelendiğinde görülecektir ki, PKK/KCK bölücü terör örgütünün yarım asırdır varmak istediği yol haritası ile “kürt siyasi iradesi” denilen ve etnik amaçlar düzleminde söylem ve eylemlerde bulunan unsurların yol haritasının iltisak noktası (ortak noktası), Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne (üniter yapısına) yönelik söylem ve eylemler bütünüdür. Her ne kadar, söz konusu bildiri metninde açıkça dile getirilmekten özenle kaçınılmış ise de, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne (üniter yapısına) yönelik söylem ve terör eylemlerinde bulunan PKK terörizmine karşı silahlı mücadele edilmesi "katliam/kıyım” olarak nitelenip, kolluk faaliyetlerinden vazgeçilmesi ve terörizmin hedefleriyle aynı dili kullanan kürt siyasi iradesinin taleplerinin (!) derhal kabul edilmesinin doğru bir yöntem olduğu vurgulanmaktadır. Yarım asırdan beri Ülkemizin ve Milletimizin bölünmez bütünlüğü hedef alan PKK terör örgütünün ideolojisi, toplumsal veya siyasal hedefleri, siyasi, ekonomik ve sosyal görüşleri ile paralellik taşıyan bu bildiride yer verilen “hükümetin Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren bir yol haritasını oluşturmasını talep ediyoruz.” ifadesi de PKK/KCK terör örgütünün çağrısına destek mahiyetinde olmanın ötesinde imzacıların örgütün amaçlarını, hedeflerini ve taleplerini benimseyerek adeta sözcülüğünü yapacak kadar doğrudan kavuşan, bitişen birleşen bir ilişki/iltisak içine girildiğini açık bir şekilde göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 14. maddesinde “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ….amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.” şeklinde düzenlemeye yer verilerek, temel hakların sınırları çizilmiştir. Yine Anayasa metnine dahil olan başlangıç kısmında da hiçbir faaliyetin, Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devletin ve ülkesiyle bölünmezliği esasının karşısında korunma göremeyeceği belirtilmiştir. Bu nedenle Anayasa'ya mutlak sadakat göstermesi gereken her birey, bilim ve sanat hürriyeti, düşünceyi açıklama/ifade hürriyeti dahil hürriyetlerinden hiçbirisini Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü hedef alan, tehlikeye düşürmeyi amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanamaz. Devletin, tüm vatandaşlarından ve öncelikle kamu görevlilerinden anayasal düzene sadakat göstermesini isteme hakkı bulunduğu kuşkusuzdur. Anayasa Mahkemesinin çok sayıda kararında altını çizdiği gibi kamu görevlisi olmak sağladığı birtakım ayrıcalıklar ve avantajların yanında bazı külfet ve sorumluluklara katlanmayı ve diğer kişilerin tabi olmadığı sınırlamalara tabi olmayı gerektirmektedir. Kişi kamu görevine girerek bu statünün gerektirdiği ayrıcalıklardan yararlanmayı ve külfetlere katlanmayı kendi isteği ile kabul etmektedir. Kamu hizmetinin kendine has özellikleri ise bu avantaj ve sınırlamaları zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte kamu görevlileri yalnızca çalışma yaşamında değil çalışma düzeninin dışındaki özel yaşam alanlarında da bazı sınırlamalara tabidir. Bu sınırlamaların temelini ise kamu görevlileri açısından geçerli olan Anayasa’ya sadakat ile devlete bağlılık ve tarafsızlık ödevleri oluşturur. Bu kapsamda Anayasa'nın 129. maddesinin birinci fıkrasında memurların ve kamu görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunma yükümlülüklerinin olduğu belirtilerek Devletin kamu görevlilerinden özel bir güven ve sadakat bağlılığı ile kamu görevini yerine getirmelerini talep etme hususunda meşru bir çıkarı bulunmaktadır. Kanun koyucu kamu hizmetlerinin Anayasa’ya sadakat ödevi ile tarafsızlık yükümlülüğüne aykırı davranan ya da aykırı davranabileceği yolunda haklı ve objektif bir kanaat uyandıran kamu görevlileriyle yürütülmesini arzu etmemektedir. Bu anlamda akademisyenlerin de bir kamu görevlisi olarak özel hayatlarında da Anayasa’ya sadakat ile Devlete bağlılık ve tarafsızlık ödevlerinin devam ettiği açık olup, akademik kimlikleri anılan ödevler üzerinde herhangi bir azaltıcı etki göstermez. Kaldı ki, Anayasa Mahkemesi 23/11/2022 tarih ve 2019/18841 sayılı kararında olduğu gibi pek çok kararında söz konusu “Hendek terör olayları” ile ilgili benzer paylaşımları ifade özgürlüğü kapsamında görmemiştir. Kamu görevinden çıkarmayı gerektiren irtibat ve iltisak ilişkisi için cezai sorumluluğu gerektiren eylemlerden farklı olarak terör örgütü ile daha az yoğun ve atipik bir ilişkinin, bağlantının varlığı yeterli görülmektedir. Bu nedenle; içeriği yukarıda açıklanan bildiriye imza verilmesi eylemi düşünce açıklama kapsamında değerlendirilip cezai sorumluluğu gerektirmese bile kamu görevinden çıkarmayı gerektiren irtibat veya iltisak ilişkisi açısından kesin ve yeterli bir delil niteliğinde olduğu tartışmasızdır.

V- AYM’NİN “İHLAL” KARARLARININ HUKUKİ NİTELİĞİ

1- AYM’nin İptal ve İhlal Kararlarının Hukuki Niteliğinin Farklılığı Anılan bildiri metninin imzalanması sebebiyle terör örgütü propagandası yapma suçundan adli yargı mahkemelerince verilen hapis cezalarının kesinleşmesi sonrasında ilgililer tarafından yapılan bireysel başvuru üzerine AYM tarafından ihlal kararı verilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 148. maddesi ile Anayasa Mahkemesine norm denetimi ve bireysel başvuruların karara bağlanması görevleri verilmiştir. İhlal kararlarının hukuki niteliğinin doğru anlaşılabilmesi için Mahkemenin bu iki görev kapsamında verdiği iptal ve ihlal kararlarının karşılaştırılmasında yarar görülmektedir. Norm Denetimi: Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasa’ya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Norm denetiminde “iptal davası/ soyut norm denetimi” ve “itiraz yolu/somut norm denetimi” olmak üzere iki tür başvuru usulü vardır. Anayasa Mahkemesi iptal ve itiraz yolunda “ret” ya da “iptal” kararı verebilir. Bireysel Başvuru: 2010 yılında Anayasa'da yapılan değişiklikle bireysel başvuru müessesesi getirilerek 148. maddeye eklenen fıkralarla kapsamı ve sınırları şu şekilde çizilmiştir: "...(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/18 md.) Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır. (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/18 md.) Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz. (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/18 md.) Bireysel başvuruya ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.” Anayasa'nın 149. maddesinde Anayasa Mahkemesinin iki bölüm ve Genel Kurul halinde çalışacağı, bölümlerin, başkanvekili başkanlığında dört üyenin katılımıyla toplanacağı ve bireysel başvuruların ise bölümlerce karara bağlanacağı açıklanmıştır. Anayasa'nın, “Anayasa Mahkemesinin kararları” başlığını taşıyan 153. maddesi ise aşağıdaki şekildedir: “Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. Anayasa Mahkemesi bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez. Kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez. İptal kararının yürürlüğe girişinin ertelendiği durumlarda, Türkiye Büyük Millet Meclisi, iptal kararının ortaya çıkardığı hukuki boşluğu dolduracak kanun teklifini öncelikle görüşüp karara bağlar. İptal kararları geriye yürümez. Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un "Esas hakkındaki inceleme" kenar başlıklı 49. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "(1) Kabul edilebilirliğine karar verilen bireysel başvuruların esas incelemesi bölümler tarafından yapılır... (6) Bölümlerin, bir mahkeme kararına karşı yapılan bireysel başvurulara ilişkin incelemeleri, bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği ve bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi ile sınırlıdır. Bölümlerce kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz." 6216 sayılı Kanun'un "Kararlar" kenar başlıklı 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir: "(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez. (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir." Anayasa'nın 153. maddesinde iptal kararlarına tam beş kez vurgu yapılarak bu kararların bağlayıcı olduğu düzenlemesine yer verilmesine rağmen ihlal kararlarına hiçbir atıfta bulunulmamıştır. 2010 yılında Anayasa'da yapılan değişiklikle hukuk sistemimize bireysel başvuru müessesesi getirilmesine rağmen, bireysel başvuru üzerine Mahkemenin vereceği ihlal kararlarının hukuki niteliğine ilişkin bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Kanun koyucu bilinçli bir tercihle bu hususa ilişkin usul ve esasları yürürlükteki kanuni düzenlemeye bırakmıştır.

2- İhlal Kararlarının Bağlayıcı Olup Olmadığı Meselesi Yukarıda yer verilen Kanun maddelerinde; kabul edilebilirliğine karar verilen bireysel başvuruların esas incelemesinin genel kurulca değil bölümler tarafından yapılacağı, bir mahkeme kararına karşı yapılan bireysel başvurulara ilişkin incelemenin bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği ve bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi ile sınırlı olduğu ve bölümlerce kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamayacağı, yerindelik denetimi yapılamayacağı, kararların kesin ve bağlayıcı olduğu, mümkünse ihlal kararlarını ortadan kaldıracak şekilde dosya üzerinden karar verileceği düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruların esasını Genel Kurulca değil, bölümlerce karara bağlar. Bu başvuruların Genel Kurula taşınarak karara bağlanması, kararın hukuki niteliğini değiştirmeyecektir. Başvurunun kabul edilebilirliğine ve esas inceleme sonunda başvurucunun hakkının ihlal edildiğine karar verirse; ya tazminata hükmeder, ya mahkemelerde dava açma yolunu gösterir ya da yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı ilgili mahkemeye gönderir. a- Tazminata hükmederse, bu karar kesin ve uygulanabilir sonuç doğurur. b- Mahkemelerde dava açma yolunu gösterirse, bu karar yol gösterici, tavsiye mahiyetinde bir sonuç doğurur. c- Yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı ilgili mahkemeye gönderirse, kesin ve doğrudan uygulanabilir bir karardan söz edilemez. Görüldüğü gibi Anayasa Mahkemesinin ihlal ve iptal kararlarının hukuki niteliği birbirinden çok farklılık arz etmektedir. Aynı kesinlik ve bağlayıcılık etkisine sahip değildir. Mahkeme kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün iptaline karar verdiği zaman doğrudan sonuç doğurarak uygulanabilen kararlardır. Bu nedenle iptal kararlarının kesin ve bağlayıcılığı hususunda yasama, yürütme ve yargı mercileri arasında görüş farklılığı bulunmamaktadır. Anayasa'nın 153. maddesinin özellikle iptal kararları için geçerli olduğu hususu bu maddede iptal kararlarına beş kez atıf yapılırken ihlal kararlarına yer verilmemiş olmasıyla da teyit edilmektedir. İptal kararlarını Genel Kurul verirken ihlal kararları bölümlerce verilmektedir. İptal kararlarının hüküm kısmı ile ihlal kararlarının hüküm kısmı bile çok farklılık arz etmektedir. İhlal üzerine verilen üç farklı hükmün hukuki sonuçları bile birbirinden farklıdır. Bu da bağlayıcılık etkisi açısından iptal ve ihlal kararlarını farklı değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. İhlal kararlarının bağlayıcılığına ilişkin Anayasa'da açıkça herhangi bir düzenlemeye yer verilmediği gibi Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile Anayasa Mahkemesine sadece ilgili mahkemelerce yeniden yargılama yapılmasına karar verme yetkisi verilmiştir. Bu nedenle iptal kararları için geçerli olan bağlayıcılık etkisinin, hukuki niteliği farklı olan ihlal kararları için de geçerli olduğu söylenemez. Anayasa ve 6216 sayılı Kanunda bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamayacağı, yerindelik denetimi yapılamayacağı, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemeyeceği yasağı getirilerek, ihlal kararlarında Anayasa Mahkemesinin kullanacağı yetkinin sınırları çizilmiştir. Nitekim kanun koyucu da Anayasa koyucunun iradesine uygun olarak 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesi ile Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurular kapsamındaki görev ve yetkisini geniş bir takdir yetkisi olarak belirlememiş, hakkın ihlal edilip edilmediğinin tespiti ile tazminata hükmedilmesi, mahkemelerde dava açma yolunun gösterilmesi veya yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesi ile sınırlandırmıştır. Yani kanun koyucu ihlalin nasıl giderileceğine ilişkin belirleme ile AYM’ye yönelik bu üç seçeneğe işaret etmektedir. Bunun aksine yeniden yargılamayı yapacak mahkemenin nasıl karar vereceği sonucunu çıkarmak yargılama hukukunun ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. İhlal kararı bir mahkeme kararından kaynaklanmış ve yeniden yargılamaya karar verilmiş ise Anayasa Mahkemesinin bu kararlarının doğrudan uygulanma imkânı bulunmamaktadır. Burada yeniden yargılama devreye girmektedir. Bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi bölümlerince verilen ihlal ve yeniden yargılama kararlarının doğrudan uygulanabilir olmaması nedeniyle 6216 sayılı Kanunla “yeniden yargılama” müessesesi getirilerek iptal kararlarından farklı bir yol izleneceği açıkça ortaya konulmuştur. İhlal kararı üzerine, mahkemelerce gerçekleştirilmesi gereken yargısal işlemler, usul hukukundaki yargılamanın yenilenmesi kurumu gibi farklı bir müessese olmayıp, olağan kanun yolundaki yargılamanın tekrarlanmasından ibarettir. Usul hukukumuzda özel olarak düzenlenmiş bir "yeniden yargılama" kurumu bulunmadığı gibi kanun koyucu bireysel başvuru ile ilgili düzenlemeleri yaparken yeni bir düzenleme yapılmasına gerek görmemiş, yeni usul kuralları getirmemiştir. Anayasa ve Kanun koyucu AYM’nin mahkeme kararlarından kaynaklanan ihlal kararını nihai bir karar olarak görmediği için kararın sonuçlarının doğrudan uygulanmasını uygun görmemiş, gerekli yargısal yetkilerle donatılmış ve konusunun uzmanı olan ilgili mahkemelerce yeniden yargılama yapılmak suretiyle kendi kararlarını gözden geçirme imkânı tanınmış, nihai karar mercii olarak kanun yolundaki mahkemeler belirlenmiştir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin bir ihlal kararı kendisine ulaşan mahkemenin Anayasal ve yasal yükümlülüğü, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarının uygunluğunu veya yerindeliğini tasdik etmek değil kendisinin tabi olduğu ilgili usul hukukunun imkân ve gereklilikleri çerçevesinde yargısal işlemlere başlamaktır. İlgili mahkemeler, yeniden yargılama sürecinde tabi oldukları rutin usul hukuku kuralları çerçevesinde dosya kapsamındaki delilleri değerlendirerek yargılama yapar. Aksine bir düzenlemeye Anayasa ve usul Kanunlarında yer verilmemiştir. Mahkemeler de elbette ki tabi oldukları usul hukukuna uygun olarak Anayasa, kanunlar ve vicdani kanaatlerine göre Türk Milleti adına kararlarını vereceklerdir. Kanun koyucu yeniden yargılama konusunda uyuşmazlığın esasını tüm yönleriyle inceleyecek araçlardan yoksunluğu nedeniyle AYM’yi ehil bir mahkeme olarak görmediği için yeniden yargılama görevini işin ehli, uyuşmazlığın esasını inceleme ve karara bağlama kapasitesini haiz adli ve idari mahkemelere bırakmıştır. Bu mahkemeler maddi gerçeğin araştırılması ve bulunması için öngörülen görev, yetki ve araçlarla donatılmıştır. Zira Anayasa Mahkemesinin; yetkili olmadığı, sadece adli ve idari yargı mahkemelerinin yetkisine giren ve münhasıran kanun yolunda incelenebilecek olan bir konuda karar vermesi, derece mahkemelerinin yetki alanlarına müdahale teşkil edeceği gibi kanuni düzenlemelerin ölçüsüz yorumuyla, kanun koyucunun öngörmediği bir şekilde uygulanmaya başlanması tehlikesini de beraberinde getirir. Anayasa Mahkemesinin bölümlerince esası incelenen bireysel başvuruda ihlalin varlığının tespiti halinde kural olarak ilgili merci ihlal kararının niteliğini dikkate alarak bu ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için gerekenleri kendisi takdir eder. 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin "...İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir..." biçimindeki birinci fıkrası Anayasa Mahkemesinin nasıl karar vereceğini (tazminata hükmedilmesi, mahkemelerde dava açma yolunun gösterilmesi, yeniden yargılama yapılması) belirlemeye yönelik olup mahkemelerin nasıl karar vereceğine ilişkin bir hüküm değildir. Norm denetimi sonucunda Mahkemenin vereceği iptal kararlarının başka bir yargı merciince değerlendirileceğine ilişkin bir düzenleme bulunmadığından bu kararların kesin ve bağlayıcı olması tabiidir. Ancak bireysel başvuru yoluyla AYM’nin önüne gelen dosyalarda verdiği yeniden yargılama kararlarından sonra yapacağı iş dosyayı ilgili mahkemeye göndermekle sınırlı olup, temyiz mercileri gibi sonraki sürece ilişkin herhangi bir görev ve yetkisi bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi kararlarında savunulan şekilde bir bağlayıcılıktan söz edilebilmesi için “yeniden yargılama” uygulamasının getirilmemesi gerekirdi. Burada illa bir bağlı yetkiden söz edilecekse o da ancak yeniden yargılama yapılması hususuyla sınırlıdır. Anayasa Mahkemesi süper temyiz hatta temyiz mahkemesi bile olmadığına göre bu noktadan sonra ilgili mahkeme kendi usul kuralları çerçevesinde yargılama yapacaktır. Yargı yolundaki bu mahkemeler suçun unsurlarının oluşup oluşmadığına delilleri değerlendirmek suretiyle Anayasa, kanunlar ve vicdani kanaatlerine göre karar vereceklerdir. İstinaf ve temyize tabi bu kararların nihai yargısal denetimi içtihat oluşturma ve nihai karar verme mercileri Danıştay ve Yargıtay tarafından yapılmaktadır. Anayasa Mahkemesinin bölümlerince verilen ihlal kararları, iptal kararları gibi doğrudan uyulabilen/uygulanabilen kararlar olmadığından yerine getirilmemesinden söz edilemeyeceği gibi, Anayasa'nın 153. maddesinin altıncı fıkrasında Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı hükmü ile çatışan bir durum ortaya çıkarmaz. İhlal kararları sonrası yeniden yargılama müessesesi de bunun için getirilmiştir. Mahkemenin bölümlerince görüşülüp karara bağlanacak bireysel başvuruları Genel Kurula taşıması da bu kararların hukuki niteliğini değiştirmeyecektir. Belirtmek gerekir ki Anayasal birer yüksek mahkeme olan Yargıtay ve Danıştay adli ve idari yargıda en üst temyiz mercileridir. Bunların üstünde başka bir temyiz mercii bulunmamaktadır. Yargıtayın yetki ve görevlerini düzenleyen Anayasa'nın 154. maddesinin "Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adlî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar." biçimindeki birinci fıkrası ile Danıştay’ın görevlerini düzenleyen 155. maddesinin “Danıştay, idari mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idari yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.” şeklindeki birinci fıkrasında bu iki temyiz merciinin dışında başka bir temyiz mercii bulunmadığı açıkça vurgulanmıştır. Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı hükmün kesinleşmesi ile uygulanabilir hale gelir. Anayasa'nın 138. maddesinin son fıkrasında, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları ifade edilmiştir. Temel hak ve özgürlüklerle ilgili uyuşmazlıkların asıl çözüm yeri olağan kanun yolları olan adli ve idari yargı mercileridir. Anayasa mahkemesine verilen görev ikincil niteliktedir. Nitekim Anayasa koyucu Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasının son cümlesinde "Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır.” hükmünü getirerek bu hususu teyit etmiştir. Başka bir deyişle bireysel başvuru hakkı, Anayasa ile güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin ihlal edildiğini ileri süren herkese olağan kanun yollarını tükettikten sonra ihlalin tespiti amacıyla başvuru yapma imkânı tanıyan tali bir haktır. Aslolan temel hakların olağan kanun yollarında aranmasıdır. Demokratik toplumlarda, kamu gücünü kullanan organların kararlarının hukuka uygun olduğuna olan inanç, kamu gücünü kullananların kararlarını meşru hâle getirir. Bu meşruiyet, kamu gücünü kullanan organların tüm eylemlerinde ve kararlarında sürekli bulunduğu kabul edilir. Söz konusu demokratik meşruiyetin sağlanması zorunluluğunun sonucunda idarenin her türlü eylem ve işlemi yargısal denetime açılmış, mahkeme kararlarına uyulması zorunluluğu getirilmiştir. Mahkeme kararlarına uyulacağına ilişkin meşru beklenti sadece AYM kararları için değil, Yargıtay, Danıştay dâhil olmak üzere adli ve idari yargı yolundaki tüm mahkeme kararları için geçerlidir. Anayasa Mahkemesinin ihlal/yeniden yargılama kararları doğrudan uygulanabilir kararlar olmadığından, mahkemeler tarafından bir içtihat geliştirilmesinde yararlanılabilir kararlardır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu bir kararında "... Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı (iptal kararları) ve içtihadi anlamda yol gösterici (ihlal kararları) niteliği tartışmasızdır..." diyerek Anayasa koyucunun Anayasa'nın 153. maddesinin altıncı fıkrasında yer verdiği Anayasa Mahkemesi kararlarının hukuki niteliğine ilişkin iradesinin altını çizmiştir. Yargıtay 3. Ceza Dairesi bir kararında da AYM’nin verdiği ihlal kararına uymak zorunda olmamasına rağmen "Asıl olanın haksız, ölçüsüz bir müdahaleye maruz bırakılan temel hakkın bir an önce teslimi olduğuna göre, sair çatışma ve tartışmaların bu değerin önüne geçmesine 'hukuk düzeninin tekliği' ilkesi de müsaade etmez." denilmek suretiyle bu kararların hukuki niteliği konusundaki görüşünü izhar etmiştir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi E:2022/6872 K:2022/17896 sayılı kararında; “…bu özel bağlayıcı etki sınırsız değildir. Anayasa Mahkemesi kararlarının özel bağlayıcı etkisi Anayasa’nın yorumlanması ve uygulanmasına ilişkin meselelerle sınırlı olup bu etki, münhasıran kanun yolunda gözetilmesi gereken alelade kanun hükümlerinin yorumlanması bakımından geçerli değildir. Zira Anayasa Mahkemesi, genel yetkili en üst derece mahkemesi olmayıp özel bir mahkemedir ve vazifesi de anayasa hukuku meseleleri ile sınırlıdır. Bu nedenle yukarıda ifade edildiği üzere, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru incelemesinin kapsamını aşan, alelade kanun hükümlerinin uygulanmasına ilişkin olan ve münhasıran kanun yolunda gözetilmesi gereken söz konusu değerlendirmelerin bağlayıcı etkisinden söz edilemez. Usul hukuku kuralları çerçevesinde kabulü mümkün görünmeyen söz konusu değerlendirmeler, Yargıtay ve derece mahkemeleri bakımından Anayasa’nın 153 üncü maddesinin altıncı fıkrasında öngörülen bağlayıcılıktan istifade edemez…” denilmek suretiyle AYM’nin iptal kararları için geçerli olan bağlayıcılık etkisinin ihlal kararları için geçerli olmadığını açıkça ifade etmektedir. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin E:2023/12611, K:2023/144 sayılı kararında; Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru üzerine verdiği ihlal ve yeniden yargılama kararı üzerine "Anayasa Mahkemesi kararına uyulmamasına" şeklindeki kararı da ihlal kararlarının Anayasa'nın 153. maddesindeki iptal kararlarıyla ilgili bağlayıcılığın dışında kalan karar olmasının bir örneğini teşkil etmektedir. Anayasa Mahkemesine başvuru ise bir kez daha yargılanma hakkı tanıyan ilave bir yoldur. Bu yola başvuru sonrasında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen ihlal kararlarının doğrudan icra edilmesi mümkün olmadığından yeniden yargılama müessesesi getirilmiştir. Anayasa Mahkemesinin temyiz mercii olmaması nedeniyle yeniden yargılama sürecindeki usul ve esasa ilişkin takdir yetkisi mevcut usul hukuku hükümleri çerçevesinde adli ve idari yargı mercilerine aittir. Yeniden yargılama yapılması sonrasında Anayasa Mahkemesinin verdiği yeniden yargılama kararlarının yerine getirilmediğinden de söz edilemez. Bir ihlal kararının kesinliğinden söz edebilmek için hemen sonuç doğurması ve uygulanabilir olması gerekir. Dolayısıyla AYM’nin bu kararlarının kesinliği ve birebir bağlayıcılığından söz etmek yargılama hukukunun temel ilkeleriyle uyumlu olmayacaktır. Sürecin bu şekilde işletilmesi Anayasa Mahkemesi ihlal kararına uyulmadığı anlamına gelmeyeceği gibi bu kararların çoğunluk kararında kabul edildiği şekilde bir bağlayıcılık etkisinden de söz edilemez.

3- AYM’nin 2018/17635 Başvuru Numaralı Kararı Emsal Alınabilir Mi? Anayasa Mahkemesine yapılan bu bireysel başvurunun konusu, bu bildiri metninin imzalanması sebebiyle “terör örgütü propagandası yapma” suçundan Ceza Hukuku usul ve esaslarına göre ceza mahkemelerince verilen hapis cezasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Nitekim çoğunluk görüşünde sözü edilen AYM kararı da, bir başvurucunun bu bildiri metnini imzalamış olması nedeniyle terör örgütü propagandası suçunu işlediği gerekçesiyle Ceza Hukuku hükümlerine göre verilen mahkûmiyet kararının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği yönünde bir değerlendirmeden ibarettir. Her şeyden önce anılan ihlal kararına konu yargı düzeni farklı, uygulanan hukuk farklı, isnat edilen suç farklı ve verilen ceza/yaptırım çok farklıdır. Anayasa ve hukuk düzeni gereği bu karar idari yargı açısından emsal alınabilecek hukuki bir değer taşımamaktadır. Bunun ötesinde İdare Hukuku alanında yeni bir kavram olan “terör örgütleriyle iltisaklı ve irtibatlı olmak” kavramı ve “kamu görevinden çıkarma” tedbiriyle ilgili hiçbir değerlendirmeyi içermemektedir. Dolayısıyla çoğunluk kararında yer verilen Anayasa Mahkemesi kararı bu dosya hakkında olmadığı gibi terör örgütleriyle irtibat ve iltisak ilişkisi nedeniyle 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin "Kamu personeline ilişkin tedbirler'' başlıklı 1. maddesi kapsamında tesis edilmiş kamu görevinden çıkarma işlemi üzerine idari yargıda açılan davalarda verilen herhangi bir kararla da alakalı değildir. İdari yargıda anılan bildiriye imza verenlerden terör örgütleriyle irtibat ve iltisak sebebiyle kamu görevinden çıkarılan davacılar tarafından açılmış ve kanun yollarında görülüp kesinleşen ya da görülmekte olan dosyalar üzerine bireysel başvuru yoluyla AYM önüne gidip verilmiş bir karar bulunmadığı gibi gittiği takdirde de ilerleyen hukuki sürecin nasıl gelişeceği bilinmemektedir. Çünkü ceza hukuku hükümlerini uygulayan adli yargı mercilerinin verdiği kararlarla, idare hukuku ve OHAL hukukunu uygulayan idari yargı mercileri tarafından verilen kararların hukuki niteliği ve sonuçları farklı olduğu gibi temel hak ve hürriyetlerin ihlal edip edilmediği noktasında yapılacak hukuki değerlendirmesi de elbette farklı olacaktır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi 23/11/2022 tarih ve 2019/18841 sayılı kararında olduğu gibi pek çok kararında söz konusu “Hendek terör olayları” ile ilgili benzer paylaşımları ifade özgürlüğü kapsamında görmemiştir. Bu kararda kamu görevlisi olmanın bazı külfet ve sorumluluklar getirdiğine işaret edilerek kamu görevine giren kişinin bunları peşinen kabul ettiği vurgulanmıştır. Meslek farkı gözetilmeksizin kamu görevlilerinin yalnızca çalışma yaşamında değil özel yaşamında da tabi olduğu bu sınırlamaların temelini Anayasaya sadakat, devlete bağlılık ve tarafsızlık ödevlerinin oluşturduğu belirtiliştir. Bu noktada akademisyenlere de bir ayrıcalık tanınmamıştır. Kaldı ki, bir fiil düşünce açıklama hürriyeti kapsamında değerlendirilip ceza hukuku bakımından suç teşkil etmese bile terör örgütleriyle daha az yoğun bir ilişkiyi ifade eden irtibat veya iltisak açısından yeterli görülmektedir. Bu çerçevede davacı hakkında tesis edilen işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Yüksek yargının ve Dairemizin irtibat veya iltisak noktasında yaptığı değerlendirmeler ve verdiği binlerce kararda bu ince ayrım ortaya konulmuştur.

4- AYM’nin Yeniden Yargılama Kararlarıyla İlgili Yeni İçtihadı Nitekim Anayasa Mahkemesi, 2023/38006 Başvuru Numaralı 29/5/2025 tarihli Kararında olduğu gibi bireysel başvurularla ilgili yukarıdaki görüşlerimizi teyit eden yeni bir içtihat geliştirmiştir. “167. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir. (…) 168. Öte yandan hak ihlali kararından Anayasa Mahkemesinin davanın sonucuyla ilgili olarak bir tutum sergilediği sonucu çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararı uyuşmazlığın sonuçlarından bağımsız olup davanın kabulüne, reddine ya da beraate veya mahkûmiyete karar verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Kural olarak yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir.”

VI- S O N U Ç

Uyuşmazlıkta; kamuoyunda "Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” olarak bilinen bildiriye imza veren davacı hakkında, 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin "Kamu personeline ilişkin tedbirler'' başlıklı 1. maddesi kapsamında PKK/KCK terör örgütü ile irtibat ve iltisakı nedeniyle tedbir mahiyetinde kamu görevinden çıkarma işlemi tesis edilmiştir. Bu durumda; dava konusu işlemin gerekçesi olan, niteliği ve içeriği yukarıda açıklanan bildiriye davacı tarafından imza verilerek geri çekilmediği de dikkate alındığında, PKK/KCK silahlı terör örgütü ile irtibat ve iltisak için işlemin hukuki niteliği gereği tek başına yeterli olduğu anlaşıldığından dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmemiştir. Açıklanan nedenlerle; dava konusu işlemin iptaline, dava konusu işlem nedeniyle yoksun kaldığı parasal haklarının hak ediş tarihinden itibaren dönemsel olarak işletilecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesine ve özlük haklarının iadesine ilişkin İdare Mahkemesi kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun reddine ilişkin temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararının yukarıda açıklanan gerekçeyle bozulması gerektiği oyuyla onanması yönündeki çoğunluk kararına katılmıyoruz.

Atıf: Danıştay 5. Daire, E. 2023/14773, K. 2025/14402, T. 11.12.2025, www.arakarar.com/karar/danistay-5-daire-2023-14773-e-2025-14402-k-8e8b1b05b17f