Danıştay · 13. Daire

Danıştay 13. Daire 2023/3228 E. 2025/870 K.

Mahkeme
Danıştay
Daire
13. Daire
Esas No
2023/3228
Karar No
2025/870
Karar Tarihi

T.C. D A N I Ş T A Y ONÜÇÜNCÜ DAİRE Esas No:2023/3228 Karar No:2025/870

TEMYİZ EDEN (DAVACI) : ... Yayıncılık A.Ş. VEKİLİ : Av. ...

KARŞI TARAF (DAVALI) : ... Kurulu VEKİLİ : Av. ...

İSTEMİN KONUSU: ... Bölge İdare Mahkemesi .... İdari Dava Dairesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ: Dava konusu istem: Davacı şirkete ait "..." logosuyla yayın yapan televizyon kanalında 15/10/2021 tarihinde yayınlanan "..." isimli programda 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun'un 8. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde yer verilen, "Yayın hizmetleri, ... insan onuruna ve özel hayatın gizliliğine saygılı olma ilkesine aykırı olamaz, kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde ifadeler içeremez." şeklindeki yayın ilkesinin ihlal edildiğinden bahisle anılan Kanun'un 32. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 79.558,00-TL idari para cezası verilmesine ilişkin... tarih ve... sayılı Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (Üst Kurul) kararının iptali istenilmiştir.

İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: .... İdare Mahkemesince verilen ... tarih ve E: ..., K:... sayılı kararda; yayında Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) tarafından hazırlanmış bazı belgelerin ele geçirildiği hususunun tartışıldığı, dava konusu işlemde sadece TÜGVA bakımından değerlendirmeler yapıldığı, idari para cezasının da TÜGVA hakkındaki değerlendirmeler nedeniyle verildiği, Türgev, Ensar, Kadem, Önder ve İlim Yayma Cemiyeti isimli kuruluşların adının programın sadece bir yerinde geçtiği, bu kuruluşlara yönelik sözler sarf edilmediği için uyuşmazlığın TÜGVA ile sınırlı bir biçimde ele alınması gerektiği; TÜGVA'nın bir sivil toplum kuruluşu olduğu, kamuoyunda çokça bilindiği, kitle iletişim araçları veya sosyal medya uygulamaları üzerinden ismi verilerek yahut bahsi geçerek bilinir hale gelmiş olan TÜGVA'nın özel hayata saygı hakkı kapsamında kurumsal kişiliğinin korunması gerekmekle birlikte kamuya mal olmuş bir kuruluş olması nedeniyle, TÜGVA'ya yöneltilecek eleştirilerin daha geniş bir çerçevede ele alınması gerektiği, herhangi bir şehirde kurulmuş ve adını sanını kimsenin bilemediği bir vakıf ile TÜGVA gibi meşhurluğunda duraksama bulunmayan bir sivil toplum kuruluşuna yöneltilecek eleştiri sınırının denk kabul edilemeyeceği, kamuya mal olmanın getirdiği eleştirilerin odağında olma ve buna katlanma yükümlülüğü kapsamındaki tüm kişi ve kuruluşlar için eleştirilerin daha esnek ele alınması gerektiği, TÜGVA'ya yöneltilecek eleştirilerin kamuya mal olmuş olma niteliği ile orantılı olarak farklı ve daha derinlikli olacağı, aktif bir sivil toplum kuruluşu olan TÜGVA'nın buna katlanması gerektiği; Yayında "haber değeri olduğu değerlendirilerek" bazı hususların tartışıldığı, basın hürriyeti gereği kişi veya kuruluşlar hakkında haber değeri olduğu kabul edilebilecek hususların haberleştirilmesinin hukuk sınırları içerisinde kabul edilmesi gerektiği, gerçeğe aykırı hususların haberleştirilmesinin basın hürriyeti kapsamında kalmayacağı, kamuya mal olma gereği programda ele alınan konuların ve ele alınış biçimindeki "olumsuz" eleştirinin makul sınırlar içerisinde kalıp kalmadığı ve açık bir biçimde küçük düşürücü, aşağılayıcı ya da iftira niteliğinde olup olmadığı yönüyle değerlendirme yapılması gerektiği, TÜGVA'ya ait olduğu iddia edilen bir kısım belgelerin bulunduğu ve bu belgelerde kamuda istihdam edilecek kişilerin isimlerinin yer aldığının belirtildiği, bunun "paralel yapılanma" olarak ifade edildiği, idari yaptırım uygulanmasında esas olarak bu nitelendirmenin etkili olduğu; Mahkemelerinin 29/11/2022 tarihli ara kararıyla dava dışı TÜGVA'dan ilgili yayında bahsi geçen belgelere ilişkin bir tekzip yayımlanıp yayımlanmadığı veya bu konuya ilişkin ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulunulup bulunmadığının bildirilmesinin istenildiği, ilgili yayındaki belgelerin ve belge içindeki bilgilerin doğru olup olmadığının Mahkemelerinin yargılama alanına girmese de, sarf edilen ifadeler ile kullanılan belgelerin paylaşılmasının haber niteliğinde olup olmadığı ile haber kapsamında değilse TÜGVA hakkında eleştiri sınırları içerisinde kalıp kalmadığının belirlenmesi bakımından önemli olduğu, TÜGVA tarafından ara kararına bir cevap verilmediği, yargılamada taraf olmasa dahi, sorulan hususların yanıtlanmasının eleştiri sınırlarının tespitinde yargılamanın çözümüne katkıda bulunacağı gözetildiğinde, cevap verilmemiş olması nedeniyle esasen TÜGVA'nın hukuken lehine sonuçlar doğuran idari işleme yönelik yapılacak değerlendirmede, konuya yönelik tekzip yayımlanmadığının ve konuyla ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığına başvurulmamış olduğunun kabul edilmesi gerektiği, programda tartışılan belgelerde kamuda istihdam edilmek üzere bazı isimlerin yer aldığının belirtildiği, bu hususun henüz yargı mercileri tarafından doğrulanmadığı veya aksinin ortaya koyulmadığı dikkate alındığında, bunların haberleştirilmesinin basın hürriyeti sınırları içerisinde kaldığının kabulü gerektiği, TÜGVA tarafından sunulmuş bir beyan olmadığı gözetildiğinde, ortada "yalan" veya "yalanlanmış" bir haberden söz edilemeyeceği, haberciliğin elde edilen bir bilgi veya belge ya da görgüyü hukuki sınırlar içerisinde kalarak ve sırf "yalan" ya da "algı oluşturma" amaçlarına yönelik şahsi ya da kurumsal çıkarlar için kullanılmayan bir alan olması gerektiği, dava konusu uyuşmazlığa esas belgelerin kamuoyuyla paylaşılması ve bunlar hakkında yorum yapılmasının basın hürriyeti sınırları içerisinde kaldığı, haber paylaşımının eleştiri olmadığı ve doğrudan haberin paylaşımını içerdiği, bu kısım yönünden eleştiri sınırlarını aşan bir durumun söz konusu olmadığı; Haberin iftira niteliğinde olup olmaması yönünden bir değerlendirme yapılabilecekse de, bu konu hakkında adli mercilerce yalan bir haber niteliğinde olduğuna ilişkin ortaya koyulmuş hukuki bir başvuru ya da haberin muhatabı TÜGVA tarafından yapılmış bir çalışmanın bulunmadığı, yayında 6112 sayılı Kanun'un 8. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde öngörülen yükümlülüğü ihlal eden tipikliğe uygun bir davranış bulunmadığından iftira niteliğinde yayın yapılması nedenine dayalı bir yaptırım uygulanamayacağı; Yayında TÜGVA'ya yönelik "paralel yapılanma" şeklinde niteleme yapıldığı belirtilerek yaptırım uygulama yoluna gidildiğinden bu yönüyle de inceleme yapılması gerektiği, FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün bir dönem ve halen "paralel yapılanma" olarak anıldığı, "paralel yapılanma" olarak anılmasının sebebinin Devlet organları içerisinde milli güvenliğe aykırı olarak iç ve dış güçlerin etkin biçimde faaliyette bulunabilmesi için yapılanma kurmak ve bu yapılanmayı doğrudan kendisi yönetmek amacına yönelik olmasından kaynakladığı, sırf FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün "paralel yapılanma" olarak nitelendirilmesinin paralel yapılanma tabirinin bundan bağımsız bir anlamı olmadığı sonucuna varmaya yeterli olmadığı, paralel yapılanma ile kastedilen mevcut bir yapıyla aynı özellikleri gösteren yapılanmayı ifade eden bir kullanım olduğu, sırf paralel yapılanma şeklinde bir niteleme yapmanın doğrudan FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne yönelik bir benzetme yapmaya yöneldiğininin söylenemeyeceği, idari yaptırıma esas programa ait yayın içeriği izlendiğinde "paralel yapılanma" şeklinde niteleme yapan kişinin bu şekilde bir amacının olmadığı, aksine devam eden cümlelerinde TÜGVA isimli sivil toplum kuruluşu ile FETÖ/PDY silahlı terör örgütünü birbirinden ayrı tutacak sözler sarf ettiğinin görüldüğü, kamuya mal olmuş bir sivil toplum kuruluşu olan TÜGVA'ya yönelik eleştirilerin sınırlarının daha esnek ele alınması gerektiği, haber yapılmaya çalışılan konu ile konunun yöneldiği durum esas alındığında, "paralel yapılanma" şeklinde eleştiri yapılmasının, doğruluğu veya yanlışlığı henüz belli olmayan haberin kaynağı ve yöneldiği konuyla doğrudan ilintili olduğu, kamu önünde sağlanan meşhurluğuna karşın yüklenen eleştirinin her zaman hedefinde olabilme yükümlülüğüne katlanması gereken TÜGVA'ya yönelik "paralel yapılanma" şeklindeki nitelemenin doğrudan verilen haberle ilgili olduğu, haberin kaynağı ve yöneldiği sonuçtan farklı bir duruma işaret etmediği, söyleniş tarzı olarak bir terör örgütüne benzetmekten ziyade "paralel yapılanma" şeklinde anlaşılması gereken sözlükteki karşılığıyla kullanılan tamlamanın Türkçe sözlük ile kamuoyundaki karşılığına denk gelecek bir kullanım sergilendiği, yapılan bu nitelemenin eleştiri sınırları içerisinde olduğu, eleştiri sınırları ötesine geçecek biçimde küçük düşürücü veya aşağılayıcı ya da iftira niteliğinde olmadığı; Bu durumda, 6112 sayılı Kanun'un 8. maddesinde belirtilen yayın ilkelerini ihlal etmeyen yayın nedeniyle davacı şirkete idari para cezası verilmesine ilişkin dava konusu Üst Kurul kararında hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Belirtilen gerekçelerle hukuka aykırı bulunan dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir.

Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: ... Bölge İdare Mahkemesi .... İdari Dava Dairesince; programın olaya ilişkin CD içeriğinin, deşifre metinlerinin ve değerlendirme raporunun birlikte irdelenmesinden, yayında program konuğu M.C. tarafından Türgev, Tügva, Ensar, Kadem, Önder, İlim Yayma gibi vakıf ve dernekler için, "Bu bir paralel yapılanma belgesiydi aynı zamanda (...) Diğer boyutları da acayip. Başka yanları da var tabii. Ama paralel yapılanmanın en çok göstergesi olan evet şimdi getirdiniz ekrana. Yurtlarla ilgili aslında. Ne yapıyorlar? Bunların yurtları var. Cemaat yurtları bunlar. Dini eğitime dayalı. Ben onu dini istismar diye kullanmayı tercih ediyorum. Gençleri alıyorlar. Yurtlarda yetiştiriyorlar. O yerleşme, tıpkı eskiden olduğu gibi, cemaatin yaptığı gibi, Fethullahçıların yaptığı gibi, kim orduya yerleşecek, kim emniyete yerleşecek, kim hakim olacak, savcı olacak? Bunların referansları kimler? Çoğunlukla TÜGVA yöneticileri. Bu bir paralel yapı. Bunun örnekleri ile dolu Türkiye gündemi. Dolayısıyla bunun bir paralel yapılanma olduğunu gördüm. Yedi tane, artık dernek vakıf demekte inanın zorlanıyorum, böyle oluşum mu diyeyim? Ne diyeyim? Yedi tane oluşum var, evet. Organizasyon var." şeklinde sözler sarf edildiği, bu ifadelerin adı geçen dernek, vakıf ve kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ve aşağılayıcı nitelikte olduğu, ayrıca haklarında terör örgütü mensubu olduklarına veya paralel bir yapılanma olduklarına yönelik olarak herhangi bir mahkeme kararı ve idari bir karar olmaksızın, özelde TÜGVA, genelde ise ismi geçen diğer dernek ve vakıflar hakkında geçerliliği hukuken ortaya koyulmamış iddialara dayanılarak, anılan dernek ve vakıflar hakkında iftira niteliğinde ifadeler içerdiği gibi, eleştiri sınırlarının ötesinde, bir terör örgütü benzetmesi yapılarak, anılan kuruluşların toplum nezdinde küçük düşürülmesine yol açabilecek ifade ve beyanlarda bulunulduğu ve bu konularda izleyicileri yanlış bilgilendirecek içerikler taşıdığı, bu durumda, anılan programda geçen konuşmalarda ifade edilen sözlerle 6112 sayılı Kanun'un 8. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde yer alan yayın ilkesinin ihlal edildiğinden bahisle davacı şirkete idari para cezası verilmesine ilişkin dava konusu Üst Kurul kararında hukuka aykırılık, anılan kararın iptali yönündeki İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Açıklanan nedenlerle, davalı idarenin istinaf isteminin kabulüne, dava konusu işlemin iptali yolundaki İdare Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 45. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca yeniden yapılan inceleme sonucunda davanın reddine karar verilmiştir.

TEMYİZ EDENİN İDDİALARI : Davacı tarafından, ülke gündemini meşgul eden ve TÜGVA hakkında çıkan bilgi ve belgelere ilişkin olarak basının haber verme ve kamuoyunu bilgilendirme görev ve sorumluluğu kapsamında ve sorumlu gazetecilik anlayışıyla yayın yapıldığı, programda yer verilen ifadelerin önemli bir kısmının kişisel değer yargısı niteliğinde olduğu, Türkiye Gençlik Vakfı'nın kamuya mal olmuş bir vakıf olduğu, bu nedenle söz konusu vakıf bakımından eleştiri sınırlarının daha geniş bir biçimde ele alınması gerektiği, programda yer verilen ifadelerin basın ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğu, dava konusu işlemde hukuka uygunluk bulunmadığı ileri sürülmektedir.

KARŞI TARAFIN SAVUNMASI: Davalı idare tarafından, idari para cezasına konu edilen yayın faaliyetinin gerek ulusal mevzuat gerekse ülkemizin tarafı olduğu uluslararası sözleşmeler uyarınca yayın ilkelerinin ihlali niteliğinde olduğu, yapılan yayınla bazı özel hukuk tüzel kişilerine yönelik eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı ve iftira niteliğinde ifadelere yer verildiği, dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı belirtilerek istemin reddi gerektiği savunulmuştur.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ ...'NUN DÜŞÜNCESİ : Dava konusu işlemin yukarıda belirtilen gerekçeyle iptali yolundaki usul ve yasaya uygun İdare Mahkemesi kararına yönelik istinaf başvurusunun reddine karar verilmesi gerekirken, İdare Mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden yapılan inceleme sonucunda verilen davanın reddi yolundaki Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmesi gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Onüçüncü Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

HUKUKİ DEĞERLENDİRME : Bölge idare mahkemesi kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür. Temyizen incelenen karar usul ve hukuka uygun olup, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.

KARAR SONUCU: Açıklanan nedenlerle; 1. Davacının temyiz isteminin reddine, 2. Dava konusu işlemin iptaline ilişkin İdare Mahkemesi kararına yönelik istinaf başvurusunun kabulü ile İdare Mahkemesi kararının kaldırılması ve yukarıda özetlenen gerekçeyle davanın reddi yolundaki ... Bölge İdare Mahkemesi .... İdari Dava Dairesinin ... tarih ve E:... K:... sayılı temyize konu kararında, 2577 sayılı Kanun'un 49. maddesinde sayılan bozma nedenlerinden hiçbirisi bulunmadığından, anılan kararın ONANMASINA, 3. Temyiz giderlerinin istemde bulunan üzerinde bırakılmasına, 4. Posta giderleri avansından artan tutarın davacıya iadesine, 5. 2577 sayılı Kanun'un 50. maddesi uyarınca, bu kararın taraflara tebliğini ve bir örneğinin de ... Bölge İdare Mahkemesi .... İdari Dava Dairesine gönderilmesini teminen dosyanın .... İdare Mahkemesine gönderilmesine, 20/02/2025 tarihinde kesin olarak oyçokluğuyla karar verildi.

(X) KARŞI OY : Davacı şirkete ait "..." logosuyla yayın yapan televizyon kanalında ... tarihinde yayınlanan "..." isimli programda 6112 sayılı Kanun'un 8. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde yer verilen yayın ilkesinin ihlal edildiğinden bahisle 79.558,00-TL idari para cezası verilmesi üzerine bakılan dava açılmıştır. Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti; eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir. Yine Anayasa'nın 25. maddesinin birinci fıkrasında; herkesin düşünce ve kanaat hürriyetine sahip olduğu belirtildikten sonra, 26. maddesinin birinci fıkrasında; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar" hükmüne yer verilerek ifade özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Anayasa'nın 28. maddesinde ise basın özgürlüğü güvence altına alınmış, maddenin birinci fıkrasının ilk cümlesinde "Basın hürdür, sansür edilemez" hükmü yer alırken, ikinci fikrada "Devlet basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır" düzenlemesi yer almaktadır. Maddenin üçüncü fıkrasında ise basın özgürlüğünün sınırlanmasında, Anayasa'nın 26. ve 27. maddeleri hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiştir. İfade ve basın özgürlüğüne sınırlama getirilirken temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesinin gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Anayasa'nın 13. maddesinde "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz" denilmektedir. Anayasa'nın anılan maddesi uyarınca ifade ve basın özgürlüğü, yalnızca kanunla ve Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak sınırlanabilir. Ayrıca getirilen bu sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine de aykırı olamayacaktır. Anayasa'nın "Hak arama hürriyeti" başlıklı 36. maddesinde ise; herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu açıkça belirtilmiştir. Görüldüğü gibi Anayasa'nın anılan düzenlemelerinde sadece düşünce ve kanaatler değil, ifadelerin biçimleri ve araçları da güvence altına alınmıştır. Nitekim Anayasa'nın 26. maddesinde ifade özgürlüğünün kullanımında başvurulabilecek araçlar söz, yazı, resim veya başka yollar olarak ifade edilmiş ve başka yollar ifadesiyle her türlü ifade aracının anayasal koruma altında olduğu gösterilmiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasının son cümlesinde; ifade özgürlüğünün radyo, televizyon ve benzeri yollarla yapılan yayınların izin sistemine bağlanmasına engel olmadığı ifade edilerek radyo ve televizyon yayınlarının da 26. maddenin koruması altında olduğu belirtilmiştir. Radyo ve televizyon yayınlarının ifade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olduğu konusunda hiçbir kuşku bulunmamaktadır. Bu çerçevede, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, insanın serbestçe haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine ulaşabilmesini de kapsamaktadır. Bu özgürlük, Anayasa'da yer alan diğer hak ve özgürlüklerin önemli bir kısmını doğrudan etkilemektedir. Zira, gazete, dergi, kitap, radyo veya televizyon biçiminde basın yayın yoluyla düşüncenin yayılmasının başlıca aracı olan basın, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanılma biçimlerinden biridir. Anayasa Mahkemesinin 05/06/1997 tarih ve E:1996/70, K:1997/53 sayılı kararında da belirtildiği üzere, basın özgürlüğü; gazete, dergi, kitap gibi araçlar ile düşünce ve kanaatleri açıklama, yorumlama, bilgi, haber ve eleştirilerin yayın ve dağıtım haklarını da kapsayarak, düşüncenin iletilmesini ve dolaşımını gerçekleştirip bireyin ve toplumun bilgilenmesini sağlamaktadır. Toplumun küçük bir bölümü de dâhil olmak üzere düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye taraftar sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme konusunda ikna etme çabasında bulunulması çoğulcu demokratik düzenin en temel gereklerindendir. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile basın özgürlüğü demokrasinin işleyişi açısından yaşamsal bir öneme sahiptir. Basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü iken, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıyla yakından ilgilidir. Ayrıca, demokratik bir sistemde, kamu gücünü elinde bulunduranların yetkilerini hukuki sınırlar içinde kullanmalarını sağlamak açısından basın ve kamuoyu denetimi en az idari ve yargısal denetim kadar etkili bir rol oynamakta olup, bu yönüyle büyük önem taşımaktadır. Yine Anayasa Mahkemesinin 23/10/1997 tarih ve E:1997/19, K:1997/66 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, halk adına kamunun gözcülüğü işlevini gören basının, işlevini yerine getirebilmesi özgür olmasına bağlı olduğundan, bu özgürlük, herkes için geçerli ve yaşamsaldır. Uyuşmazlığın çözümü için basın özgürlüğünün kapsam ve çerçevesinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatları yönüyle irdelenmesi gerekmektedir. Zira bu yaklaşım, Anayasa'nın 90. maddesinden hareketle aynı zamanda anayasal bir zorunluluktur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "İfade özgürlüğü" başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrasında, "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir." kuralı ile ifade özgürlüğünün üç unsuru güvence altına alınmıştır; bunlar, bilgi ve fikir alma özgürlüğü, kanaat sahibi olma özgürlüğü, bilgi ve fikir açıklama özgürlüğüdür. Dolayısıyla ifade özgürlüğünden söz edebilmek için, kişinin farklı fikir ve düşüncelere özgür bir şekilde ulaşması, bu fikirler arasında (özgür bir şekilde) tercih yapabilmesi (kanaat sahibi olması) ve tercih ettiği düşünce ve kanaati başkalarıyla paylaşma özgürlüğünün mevcut olması gerekmektedir. Bu üç unsurun bileşimi, düşünce özgürlüğünü meydana getirmektedir. Sözleşmenin 10. maddesinde ifade özgürlüğünün resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestisini de kapsadığı belirtilerek bu temel şarta işaret edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) haber ve bilgi alma hakkının, her şeyden önce duyurulmak istenen bilgi ve düşüncelerin üçüncü kişiler tarafından alınmasının, üye devletler tarafından engellenmesini yasakladığını açıkça belirtmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Handyside/Birleşik Krallık kararında (B. No:5493/72,07/12/1976), ifade özgürlüğünün toplumsal ve bireysel işlevini yerine getirebilmesi için, sadece toplumun ve devletin olumlu, doğru ya da zararsız gördüğü "haber" ve "düşüncelerin" değil, devletin veya halkın bir bölümünün olumsuz ya da yanlış bulduğu, onları rahatsız eden haber ve düşüncelerin de serbestçe ifade edilebilmesi ve bireylerin bu ifadeler nedeniyle herhangi bir yaptırıma tabi tutulmayacağından emin olmaları gerektiğini vurgulayarak, ifade özgürlüğünün, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin temeli olduğu, bu özgürlük olmaksızın "demokratik toplumdan" bahsedilemeyeceği belirtilmiştir. Yine Mahkeme, Lingens/Avusturya, Özgür Radyo/Türkiye, Erdoğdu ve İnce/Türkiye, Jersild/Danimarka kararlarında, kamuyu ilgilendiren meselelerde, kamuoyunun bilgilendirilmesini engelleyen tedbirler söz konusu olduğunda, 10. madde yönünden çok daha dikkatli bir incelemede bulunacağına, kamuoyunda görüş oluşturma fonksiyonunun korunması olgusunun sadece medya ve profesyonel gazetecilerle sınırlı olmadığına işaret etmiştir. AİHM, Müslüm Gündüz/Türkiye davasında, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birini ve bu toplumlardan her birinin ilerlemesi ve gelişmesi için vazgeçilmez şartlardan birini oluşturduğunu, Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkra hükmü saklı kalmak kaydıyla ifade özgürlüğünün, sadece hoşa giden ya da insanları incitmeyen veya önemsenmeyen bilgi ve düşünceler için değil aynı zamanda devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şok eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğu, demokratik toplumun olmazsa olmaz koşullarını oluşturan, çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülüğün bunu gerektirdiğini ifade etmiştir (B. No:35071/97, 04/12/2023). Aynı şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Zana/Türkiye kararında, Sözleşme'nin 10/2. maddesinde yer alan özgürlüğü kısıtlamaya yönelik istisnaların, dar olarak yorumlanması ve müdahalenin gerekliliğinin "inandırıcı' şekilde ortaya konulması zorunluluğuna işaret edilmiştir. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Axel Springer AG/Almanya ve Von Hannover/Almanya kararlarında, müdahalenin demokratik toplumda gerekli olmasını, "zorlayıcı sosyal ihtiyaç"ın varlığına dayandırmaktadır. Buna göre, sınırlayıcı tedbir, zorlayıcı bir sosyal ihtiyacın karşılanması ya da gidilebilecek en son çare niteliğinde değilse, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilmemektedir. Görüldüğü üzere, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, içtihatlarının gelişimi sürecinde "bilgi edinme hakkı" kavramını daha geniş yorumlamaya başlamış ve kamuyu ilgilendiren konuları takip eden ve toplum için hayati önem taşıyan kişi ve oluşumları caydırabileceği gerekçesiyle, birçok kararında ifade özgürlüğüne ilişkin 10. maddenin ihlal edildiğine hükmetmiştir. Öte yandan, ifade özgürlüğüne müdahalenin, demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının incelenmesi bakımından, Mahkemeye, bu müdahalenin toplumsal ihtiyaç baskısını karşılayıp karşılamadığı, meşru amaçla orantılı olup olmadığı, müdahaleyi haklı kılmak için ulusal makamlar tarafından gösterilen gerekçelerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası açısından ilgili ve yeterli olup olmadığını araştırma görevi yükler. (Sunday Times/Birleşik Krallık, (no1), B.No:6538/74, 26.05.1979). Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları değerlendirildiğinde, basın özgürlüğünün bir yönünü, halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü; diğer yönünü ise, halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkının oluşturduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, ancak bu şekilde basının, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan "halkın gözcülüğü" ya da "bekçiliği" görevini yapabileceği, basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılabileceği, bu ilkelerin öncelikle yazılı basın için geliştirilmiş olmakla birlikte, görsel-işitsel basın için de geçerli olduğu vurgulanmalıdır. Bu çerçevede, gazetecilik mesleğini yapma konusunda getirilen bir sınırlama ancak çok istisnai koşullarda meşru görülebilir. Çünkü, haber çok hızla eskiyen bir üründür ve kısa bir süre için dahi olsa onun yayınlanmasını geciktirmek, tüm önemini ve yararını ortadan kaldırma riski taşır. İfade özgürlüğü konusunda devletin pozitif ve negatif yükümlülükleri bulunmaktadır. Kamu makamları, negatif yükümlülük kapsamında zorunlu olmadıkça ifadenin açıklanmasını ve yayılmasını yasaklamamalı ve bunu yaptırımlara tabi tutmamalıdır. Bunun yanında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Özgür Gündem/Türkiye kararında da belirtildiği üzere, pozitif yükümlülük kapsamında ise, ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili korunması için gereken tedbirler Devletçe alınmalıdır. Nitekim, Anayasanın 28. maddesinde "Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır" hükmüne yer verilmiş; böylece, basının ve bireylerin haber alma özgürlüğünün kısıtlanmasının aksine, özgürlüğün önünü açacak, özgürlüğün korunması ve güvence altına alınması için pozitif edimler Devlete bir görev olarak yüklenmiştir. Basın özgürlüğünün sağlanması, sadece Devletin elde edilmesine imkan tanıdığı, sınırlı alandaki haberlerin değil, basın tarafından haber niteliğinde görülen tüm bilgilere herhangi bir engelle karşılaşmadan ulaşılabilmesiyle mümkündür. Aksine bir yaklaşım, sınırlama konusunda Devlete tanınan yetkinin kötüye kullanılması anlamına gelir. İfade özgürlüğü, büyük ölçüde eleştiri özgürlüğünün güvence altına alınmasını hedeflemektedir ve düşüncelerin açıklanması ve yayılması sırasında kullanılan ifadelerin sert olması doğal karşılanmalıdır. Öte yandan, siyasi tartışma özgürlüğünün “tüm demokratik sistemlerin temel ilkesi” olduğu göz önüne alındığında diğer ifade türlerine nazaran, politikaları ve siyasileri eleştiren, politikaları veya siyasi açıklamaları muhalif bir tarzda ele alan siyasî ifade özgürlüğüne ayrıca önem vermek gerekmektedir (AYM kararı, Tansel Çölaşan, B. No:2014/6128, 07/07/2015). Öte yandan, kamuoyuna mal olmuş kişilerin kendilerine yönelik sert, ağır ve hatta incitici eleştirilere katlanması gerektiği, bu eleştiri sınırlarının özel kişilere kıyasla daha geniş olduğu, toplum önünde bulunan kişiler hakkında sarf edilen ifadelerin dar yorumlanması hâlinde demokratik teamüllere aykırı şekilde kamunun ifade ve haber alma özgürlüklerinin kısıtlanabileceği ve hattâ kamuoyuna mâl olmuş kişilerin kamuoyu tarafından eleştirilmesinin imkansız hâle gelebileceği açıktır. Bu bağlamda, basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda, hukuk düzeninin, çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek görsel basın gerekse yazılı medya organları bu işlevini yerine getirirken özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Topluma mâl olmuş kişilerin özel kişilerle karşılaştırıldığında şahıslarına yönelik eleştirilerin, özel hayatlarının sınırlarının daha geniş olduğu ve bu hususta kamu yararı olduğu açıktır. Uyuşmazlık konusu programda; davacı şirkete ait televizyon kanalında yayınlanan "Perdenin Önü Arkası" adlı programda geçen konuşmalarda sarf edilen ifadelerin; ülke gündemini ilgilendiren güncel bir konunun değerlendirilmesi sırasında dile getirildiği, yorum yapan kişilerin bakış açısıyla yazılı veya görsel medyada daha önce yer almış olan hususlar hakkında değerlendirme yapılarak farklı noktalara değinmeyi amaçladığı, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün araçlarından birinin de eleştiri yapmak olduğu, eleştiri övgü niteliğinde olmadığından, eleştiri sırasında kullanılan ifadelerin sert, kırıcı ve incitici olması doğal olup, hoşgörüyle karşılanmasının gerektiği, kamu otoriteleri veya toplumun bir kesimi için rahatsız edici nitelikteki düşüncelere; şiddeti teşvik etmediği, terör eylemlerini haklı göstermediği, nefret duygusunun oluşmasını desteklemediği, kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde olmadığı sürece sınırlama getirilmemesinin gerektiği, buna göre dava konusu programda sarf edilen ifadeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, anılan ifadelerin kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde olmadığı, ifade özgürlüğünün, sadece memnuniyetle karşılanan zararsız veya önemsiz sayılan insanların kayıtsız kalabileceği bilgi ve fikirler için değil, aynı zamanda demokratik toplumu şekillendiren çoğulculuğun hoşgörünün ve geniş fikirliliğin doğasında bulunan bir gereklilik olarak şok eden, rahatsızlık veren fikirler için de uygulanması gerektiğinden, programda kullanılan ifadelerin eleştiri sınırları içerisinde kaldığı, bu nitelikteki iddiaların ifade ve basın özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği anlaşıldığından, söz konusu programda 6112 sayılı Kanun'un 8. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinin ihlâl edilmediği sonucuna varılmıştır. Açıklanan nedenlerle, idari para cezası verilmesine ilişkin Üst Kurul kararında hukuka uygunluk bulunmadığından, dava konusu işlemin iptaline ilişkin İdare Mahkemesi kararına yönelik istinaf başvurusunun kabulü ile İdare Mahkemesi kararının kaldırılması ve davanın reddi yolundaki ... Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği oyuyla, karara katılmıyoruz.

Atıf: Danıştay 13. Daire, E. 2023/3228, K. 2025/870, T. 20.02.2025, www.arakarar.com/karar/danistay-13-daire-2023-3228-e-2025-870-k-4e3569ea957f