Bölge Adliye Mahkemesi ·
Bölge Adliye Mahkemesi 2025/963 E. 2026/379 K.
- Mahkeme
- Bölge Adliye Mahkemesi
- Esas No
- 2025/963
- Karar No
- 2026/379
- Karar Tarihi
T.C. KONYA BAM 6. HUKUK DAİRESİ Esas-Karar No: ... - ... T.C. KONYA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 6. HUKUK DAİRESİ DOSYA NO : ... KARAR NO : ... T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A B Ö L G E A D L İ Y E M A H K E M E S İ K A R A R I BAŞKAN : ..... (...) ÜYE : ..... (...) ÜYE : ..... (...) KATİP : ..... (...) İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ: Konya .... ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ TARİHİ : 19/03/2025 NUMARASI : ... Esas - ... Karar İSTİNAF EDEN DAVACI: ........ VEKİLLERİ : Av..... Av..... DAVALI : ........ VEKİLİ : Av..... DAVA : Şirket Ortağı Olunmadığının Tespiti ve Alacak İSTİNAF KARARININ KARAR TARİHİ : 17/03/2026 YAZIM TARİHİ : 02/04/2026 Taraflar arasında görülen davada Konya .... Asliye Ticaret Mahkemesi'nin ... Esas - ... Karar sayılı kararın dairemizce incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve istinaf dilekçesinin süresi içerisinde verildiği anlaşılmış olmakla, dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten ve üye hakimin görüşleri alındıktan sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: DAVA: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin Almanya'da ikamet ettiğini, 1993 yılında müvekkilinin birikimini değerlendirmek üzere davalı şirkete 31.300,00DM para yatırdığını, sonrasında vadedilen kar payı ödemelerinin yapılmadığını, müvekkilinin tüm girişimlerine rağmen davalı tarafça kar payı ödemesi ve yatırmış olduğu paranın iadesinin yapılmadığını, müvekkilinin girişimleri sonucu yatırmış olduğu paradan 27/03/2000 tarihinde 4.695DM iade aldığını, kalan bedelin alınamadığını, bu tarihte davalı şirket tarafından kendisine ortaklık durum belgesi adı altında şirket hisse senedi verildiğini, müvekkilinin parasının hileli bir şekilde alındığını, müvekkilinin davalı şirkete ortaklığına ilişkin bir durumunda söz konusu olmadığını, davalı şirketin unvan değişikliği öncesi şirketten hisse devirleri ve ortaklık durumlarına ilişkin Konya ... Asliye Ticaret Mahkemesinde görülmekte olan dava dosyasına gönderilen SPK uzman görüş raporlarının incelenmesinde müvekkilinin ismininde bu kayıtlarda olduğunun ortaya çıkacağını, davalı şirket tarafından uygulanan yöntemlerinde Sermaye Piyasaları Kanunu kapsamında suç teşkil ettiğini ve davalı şirketin cezalandırılması gerektiğini, ülkemizde faaliyet gösteren şirketlerin uymak zorunda olduğu kanunlar olduğunu, davalı şirketin bu kanunları ihlal ettiğinin açık olduğunu, davalı şirketin çok sayıda kişiyi bu şekilde mağdur ettiğini, davalı şirket yetkilileri hakkında dolandırıcılık suçu kapsamında ceza soruşturmaları olduğunu beyanla müvekkilinin davalı şirkette ortaklık ilişkisinin olmadığını tespitine, müvekkilinin ödenmeyen 26.300,00DM karşılığı olan 13.602EURO'nun 01/01/1993 tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalıdan alınarak müvekkiline ödenmesine, yargılama giderleri ve vekalet ücretlerinin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. CEVAP: Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davacı tarafın HMK'nun 84. maddesi gereğince teminat göstermek suretiyle iş bu davayı açması gerektiğini bu nedenle öncelikle bu eksikliğin giderilmesine karar verilmesini, davacının iş bu davadaki taleplerinin kesin hüküm, hak düşürücü süre ve zamanaşımı yönünden reddine karar verilmesi gerektiğini, davacının delil olarak göstermiş olduğu dayanak belgenin müvekkili şirket tarafından düzenlenmediğini, belgedeki imzaların da müvekkili şirket yetkililerine ait olmadığını, davacının verdiğini iddia etmiş olduğu paranın müvekkili şirkete ödenmediğini, aracı olarak Mustafa Akalın'a verildiğinin iddia edildiğini, davacı tarafın dava dışı 3. kişilerden devren iktisap etmesi ile müvekkili şirketle ortaklık ilişkisinin olduğunu, davacının dosyaya sunulmuş olan belge ile 27/03/2000 tarihinde ortaklık kar payını almış olduğu ve ortaklığı kabul etmiş olduğunun açık olduğunu, bu durumda davacının iddialarının geçersiz olduğunun ortada olduğunu, davacının iş bu davada bankacılık mevzuat hükümlerinin uygunlanması gerektiği yönündeki beyanlarının ve SPK mevzuatlarının ihlal edildiği yönündeki beyanlarının gerçeğe aykırı olduğunu, davacının hile iddiasının da kabul edilemez olduğunu ve yasal dayanağı olmadığını, iş bu davaya konu uyuşmazlıkta haksız fiil hükümlerinin uygulanmasının da mümkün olmadığını, davacının faiz talebinin de hukuki dayanağının olmadığını beyanla açılan davanın reddine, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davacı üzerine bırakılmasına karar verilmesini talep etmiştir. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ: Mahkemece "...Somut olayda, zamanaşımı bakımından 818 sayılı Borçlar Kanunu hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Zira, 818 sayılı Borçlar Kanunu, 11.01.2011 tarihinde kabul edilen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 647 nci maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ise de; 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 5 inci maddesinin birinci fıkrası; “Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan hak düşürücü süreler ile zamanaşımı süreleri, eski kanım hükümlerine tabi olmaya devam eder. Ancak, bu sürelerin henüz dolmamış kısmı, Türk Borçlar Kanununda öngörülen süreden uzun ise, yürürlüğünden haşlayarak Türk Borçlar Kanununda öngörülen sürenin geçmesiyle, hak düşürücü süre veya zamanaşımı süresi dolmuş olur” hükmünü haizdir. 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesi; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazam olan tarafın zarara ve failine ıttıla tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz. Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru zaman tatbik olunur.” hükmünü içermektedir. 818 sayılı Borçlar Kanunun 60. maddesinde haksız fiilden kaynaklı maddi ve manevi tazminat istemleri için 1 yıllık ve 10 yıllık ile ayrıca uzamış ceza zamanaşımı süreleri düzenleme altına alınmıştır. Genel kural, davanın, zararın ve tazminat borçlusunun öğrenilmesinden başlayarak 1 yıl içinde açılması gerektiğidir. Ayrıca ilgili kanun maddesinde üst sınır olarak 10 yıllık süre tayin edilmiştir. Söz konusu 10 yıllık sürenin başlangıcı ise eylem günüdür. Ayrıca tazminata ilişkin eylem, ceza kanunlarında suç oluşturuyorsa ve daha uzun bir zamanaşımı süresini öngörüyorsa, tazminat talep süresi de ceza kanunundaki öngörülen zamanaşımına kadar uzamış kabul edilir. Davalı şirketin yetkilileri hakkında Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/155 Esas sayılı dosyasıyla açılan en son kamu davasında; mahkemenin 25.03.2011 tarih ve 2011/127 Karar sayılı ilamıyla "Örgüt Kurma ve Örgüte Üye Olma, Hizmet nedeniyle Görevi kötüye Kullanma, Nitelikli Dolandırıcılık" suçlamaları nedeniyle tüm sanıklar (davalı şirket yetkilileri) hakkında açılan davalarının 765 sayılı TCK'nun 102/4. ve 104/2. maddelerinde öngörülen zamanaşımı süresinin dolduğundan CMK'nun 223/8 maddesi gereğince davaların ayrı ayrı düşürülmesine karar verildiği, bu kararın Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 12.11.2012 tarih ve 2012/13279 Esas, 2012/44069 Karar sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.765 sayılı TCK'nun 102. ve 104. maddelerinde bahsi geçen suçlara ilişkin öngörülen zamanaşımı süresi 5 yıl, uzamış ceza zamanaşımı süresi ise 7,5 yıldır. Ceza davası zamanaşımı süresinin amacı gözetildiğinde, daha uzun olmak şartıyla bu sürenin hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresi hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresi açısından uygulanması gerekir. On yıldan fazla ceza davası zamanaşımı süresinin söz konusu olduğu bir durumda artık nispi ve mutlak zamanaşımı süresi dikkate alınmayacaktır. Bu durumda ceza davası zamanaşımı süresi hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresinin hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin yerini alacak, tazminat davası en geç bu sürenin sonuna kadar açılabilecektir. Öte yandan ceza davası zamanaşımı süresi bir yıllık nispi zamanaşımı süresinden uzun ancak on yıllık mutlak zamanaşımı süresinden kısa ise bu durumda sadece nispi zamanaşımı süresinin yerine uygulanma imkanına sahip olacaktır. (Tekinay/Akman Burcuoğlu/Altop, s. 725.). Zarar gören, zarar ve faili ne zaman öğrenmiş olursa olsun on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin geçmemiş olması şartıyla ceza davası zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. Bununla birlikte ceza davası zamanaşımı süresi dolmuş olsa dahi zarar gören on yıllık mutlak zamanaşımı süresi içerisinde zarar ve faili öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık nispi zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2022/2012 E. 2023/1479 K.) Nitekim Konya Bam 6. Hukuk Dairesi'nin benzer mahiyetteki davaya ilişkin olarak verdiği 26/12/2023 tarih ve 2023/1481 Esas 2023/2563 Karar Sayılı kararı: "..davacının, şirkete 30/06/2000 tarihinde para yatırdığı buna karşın eldeki davanın 19/01/2018 tarihinde zamanaşımı süreleri geçtikten sonra açıldığı, bu nedenle davalılar ........ A.Ş ve ........'na yönelik açılan davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya uygun bulunmadığından davalı ........ A.Ş ve ........'nun istinaf taleplerinin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, HMK'nın 353/1.b.2 maddesi gereğince; ........ A.Ş ve ........'na yönelik açılan davanın zamanaşımı nedeniyle reddine,.." şeklindedir. Söz konusu İstinaf Mahkemesi kararının temyizi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince verilen 29/04/2024 tarih, 2024/1802 Esas, 2024/3297 Karar sayılı karar ise: "... Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere ve her ne kadar Bölge Adliye Mahkemesi kararında zamanaşımına ilişkin hangi sürenin karara esas alındığı açıkça belirtilmişse de Dairemizin bu husustaki müstakar kararlarında belirtildiği üzere davalıların eyleminin haksız fiil niteliğinde olduğu, cezanın üst sınırına göre ceza zamanaşımı süresinin 765 sayılı Kanun’un 102 nci maddesinin dördüncü fıkrası ve 104 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 5 yıl, uzamış zamanaşımı süresinin ise 7,5 yıl olduğu, davanın da davalı tarafa paranın yatırıldığı tarihten itibaren 7.5 yıldan sonra yani zamanaşımı süresinden sonra açılmış olmasına göre usul ve kanuna uygun olup, temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir..." şeklindedir. Yukarıda yer verilen yüksek mahkeme kararlarında belirtildiği gibi, davalıların eylemlerinin haksız fiil niteliğinde olduğu, süresi içerisinde zamanaşımı definde bulunulduğu, davacının davalı şirkete para yatırdığı 01/01/1999 tarihten itibaren 7,5 yıl sonra - yani zamanaşımı süresi geçtikten sonra - eldeki davanın açıldığı, bu sebeple davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar vermek gerektiği netice ve kanaatine varılarak davanın reddi yönünde hüküm tesisi gerekli olmuştur. Yargılama Giderleri ve Vekalet Ücreti Yönünden Yapılan Değerlendirme; Gerek İlk Derece Mahkemelerinin, gerekse de İstinaf Mahkemeleri ve Yargıtay ilgili hukuk dairelerinin benzer davalara ilişkin önceki kararlarında, ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı olması sebebiyle zamanaşımı def'ileri reddedilmekte iken, özellikle Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu'nun 22.04.2022 tarih, 2021/7 E. ve 2022/2 K. sayılı kararı üzerine Yargıtay uygulamasında değişikliğe gidilerek, yukarıda yer verilen yakın tarihli Yargıtay kararlarında da görüleceği üzere; bu davaların haksız fiilden kaynaklı tazminat davası olduğu, zamanaşımı süresinin başlangıç tarihinin şirkete para yatırılan tarih olarak belirlenmesi gerektiği ve para yatırılan tarihten dava tarihine kadar uzamış ceza zamanaşımı sürelerinin dolduğu gerekçeleriyle davaların zamanaşımından reddinin gerektiği görüşü benimsenmiş ve bu görüş uygulamada istikrar kazanmıştır. Mahkememizce yürütülen yargılamada da bu görüşe itibar edilerek, dava zamanaşımından reddedilmiştir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 2020/3075 Esas, 2020/5402 Karar sayılı 06/10/2020 tarihli kararı; "...Yargılama harç ve giderleri, kural olarak davada haksız çıkan tarafa, eş söyleyişle aleyhine hüküm verilen tarafa yükletilir (HMK m.326/1). Bu cümleden olarak, davayı kazanan taraf, davayı bir vekil aracılığı ile takip etmişse, haksız çıkan taraf, yargılama gideri olarak vekalet ücreti ödemeye de mahkum edilir (HMK m.323/ğ). Bir tarafın, dava açıldığı andaki mevzuata veya içtihat durumuna göre davasında veya savunmasında haklı olup da, dava açıldıktan sonra yürürlüğe giren yeni bir kanun hükmü veya yeni bir içtihadı birleştirme kararı gereğince davada haksız çıkmış olması halinde, yargılama giderlerine mahkum edilemeyeceği kuşkusuzdur. Burada önemle vurgulanmalıdır ki, bir kimseye diğer tarafın dava giderlerinin yükletilmesinin nedeni, o kimsenin diğer tarafın gider yapmasına haksız olarak sebebiyet vermiş olmasıdır. İşte bu nedenledir ki, dava açıldığı anda haklı durumda bulunan tarafın, yargılama sırasında meydana gelen mevzuat değişikliği sonucu haksız duruma düşmesi halinde yargılama giderlerinden, dolayısıyla karşı tarafın vekalet ücretinden sorumlu tutulması olanaklı değildir (HGK’nın 18/11/2009 tarihli ve 2009/18-421 E. 2009/526 K. sayılı kararı da aynı yöndedir). Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacıların, davanın açıldığı andaki mevzuat ve içtihat durumuna göre dava açmakta haklı oldukları, yargılama sırasında yürürlüğe giren yasa nedeniyle haksız duruma düştükleri ortadadır. Eş söyleyişle, davanın açıldığı sırada haksız bulunan davalı kurum yararına vekalet ücretine hükmedilmesi, usul ve yasaya aykırıdır..." şeklindedir. Yapılan açıklamalar ve yukarıda yer verilen Yargıtay içtihadı dikkate alındığında; İş bu davanın Yargıtay'ın sözü edilen içtihat değişikliğinden önceki tarihte açılması sebebiyle davalının yapmış olduğu yargılama giderlerinin ve vekalet ücretinin davacıya yükletilmesinin hukuki güvenlik ilkesi ile adalet ve hakkaniyete uygun düşmeyeceği..." gerekçesiyle davanın zamanaşımından reddine karar verilmiştir. İSTİNAF SEBEPLERİ: Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davanın 08/11/2008 tarihinde açıldığını, yerel mahkemenin gerekçeli kararında dayanak gösterdiği içtihat değişikliğinin ise 2022 yılına ilişkin olduğunu, davanın 5 yıldır devam etmekte olduğunu, mahkemece makul sürede yargılama yapılmadığı için sürecin uzadığını ve sonrasında ise görüş değişikliği gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verildiğini, bu gerekçe ve iddianın açıkça adil yargılanma hakkının ihlali olduğunu, TBMM ve SPK raporlarında, davalı şirketin ortaklık vaadiyle halktan para topladıkları, para toplama faaliyetleri sırasında ortaklık payı karşılığında ödedikleri miktarı her zaman geri alabilecekleri ve şirketin faaliyet sonuçlarından bağımsız kar payı ödeneceği taahhüdünde bulunduğu tespitine yer verildiğini, bu sebeple huzurdaki davanın zamanaşımına uğradığının iddia edilmesinin hatalı ve hukuka aykırı olduğunu, bu nedenle ilk derece mahkemesi kararının hatalı ve hukuka aykırı olduğunu belirterek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davalıya yükletilmesine karar verilmesini talep etmiştir. DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE: Dava; davalı şirkete ortak olmadığının tespiti, kâr payı alınması maksadıyla verilen paranın iadesi istemiyle açılan davada yargılamanın yenilenmesi istemine ilişkindir. İstinaf incelemesi HMK 355. madde gereğince istinaf dilekçesinde ileri sürülen sebeplerle ve re'sen kamu düzenine aykırılık yönünden sınırlı olarak yapılmıştır. Davalı tarafın süresinde zamanaşımı definde bulunduğu, zamanaşımı def'i yönünden davacı taraf lehine usuli kazanılmış bir hakkın söz konusu olmadığı, davalının eyleminin haksız fiil niteliğinde olduğu, haksız fiilin işlendiği tarihin tespitinin önem arzettiği, dosyadaki bilgilere göre taraflar arasındaki haksız fiil tarihi ve davanın açıldığı tarih nazara alındığında; davalı tarafın zamanaşımı def'inin 818 sayılı Borçlar Kanunu ve 765 sayılı TCK hükümlerine göre değerlendirilmesi gerektiği, buna göre; 818 sayılı yasada genel zamanaşımı süresinin 10 yıl olduğu, 765 sayılı yasanın 102/4 ve 104/2. maddelerinde ise, eyleme uyan zamanaşımı süresinin 5 yıl, uzamış zamanaşımının 7,5 yıl olduğu, dosya içerisinde mevcut ortaklık durum belgesine göre davacının davalı şirketteki en son işlem tarihinin 27/03/2000 tarihi olduğu, buna karşın eldeki davanın ceza zamanaşımı süresi olan 7,5 yıllık süre geçtikten sonra 08/11/2018 tarihinde açıldığı, ilk derece mahkemesince davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesinin usul ve yasaya uygun olduğu anlaşıldığından davacının istinaf başvuru talebinin HMK'nın 353/1.b.1 maddesi gereğince esastan reddine ilişkin aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur. HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere; 1-Davacının istinaf başvuru talebinin ESASTAN REDDİNE, 2-Alınması gereken 732,00 TL harçtan, peşin alınan 615,40 TL harcın mahsubu ile bakiye 116,60 TL karar ve ilam harcının davacıdan tahsili ile Hazineye irad kaydına, 3-İstinaf incelemesi duruşmalı yapılmadığından ücret-i vekalet ile ilgili hüküm kurulmasına yer olmadığına, 4-İstinafa başvuran davacı tarafından yapılan istinaf yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına, 5-Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 359/4. maddesi gereğince kararın tebliği işlemlerinin Dairemiz tarafından yapılmasına, 6-Kararın temyiz edilmeden kesinleşmesi halinde dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine, Dair, dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda verilen kararın HMK'nın 361/1 maddesi gereğince taraflara tebliğinden itibaren iki hafta içerisinde Dairemize, temyiz edenin bulunduğu yer Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesine veya İlk Derece Mahkemesine verilecek dilekçe ile temyiz kanun yoluna başvurma talebinde bulunulabileceğine 17/03/2026 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Başkan ... e-imzalıdır
Üye ... e-imzalıdır
Üye ... e-imzalıdır
Katip ... e-imzalıdır
.....