Anayasa Mahkemesi · Genel Kurul

Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, B. No: 2013/2319, 08.04.2015

Mahkeme
Anayasa Mahkemesi
Daire
Genel Kurul
Esas No
2013/2319
Karar Tarihi

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

GENEL KURUL

KARAR

ABDULSELAM TUTAL VE DİĞERLERİ

BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2013/2319)

Karar Tarihi: 8/4/2015

R.G.Tarih-

Sayı: 3/7/2015-29405

GENEL KURUL

KARAR

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1.

Başvurucular, tutuklu olarak devam eden yargılamada savunma kapsamındaki

taleplerin reddedilmesi, gözaltında fiziksel ve psikolojik baskı altında müdafi

olmaksızın alınan ifadelere dayalı olarak mahkumiyet kararı verilmesi ile

verilen hapis cezasının infazının ölünceye kadar devam edecek olması

nedenleriyle Anayasa’nın 17., 19. ve 36. maddelerinin

ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru,

28/3/2013 tarihinde İstanbul 12. Asliye Hukuk

Mahkemesi aracılığıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan

ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin

bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci

Bölüm Birinci Komisyonunca, 30/5/2013 tarihinde

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına,

dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm 22/11/2013

tarihinde yapılan toplantıda kabul edilebilirlik ve esas hakkındaki incelemenin

birlikte yapılmasına karar vermiştir.

4. Başvuru

konusu olay ve olgular 22/11/2013 tarihinde Adalet

Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı, görüşünü 24/1/2014

tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

5. Adalet

Bakanlığı tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş başvuruculara 10/2/2014 tarihinde bildirilmiştir. Başvurucular görüşe

karşı beyanlarını 17/2/2014 tarihinde Anayasa

Mahkemesine sunmuştur.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru

formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:

7.

Başvurucular 30/4/2004 tarihinde İ.G. ve eşi S. G.’nin evlerinde ateşli silahla öldürülmeleri kapsamında,

yasadışı İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi (İBDA/C) örgütüyle bağlantılı

olarak bu suçu işledikleri şüphesiyle 14/5/2004 tarihinde İstanbul’da polis

tarafından gözaltına alınmışlardır.

8.

Gözaltına alındığında Abdulselam Tutal 22, Emin 20

yaşında ve Selim Aydın 19 yaşındadır.

9. İstanbul

Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde başvurucuların müdafileri

olmaksızın 16-17 Mayıs 2004 tarihlerinde isnat edilen suçlamayla ilgili

ifadeleri alınmıştır. Düzenlenen tutanaklarda, başvurucuların bir avukatın

hukuki yardımından yararlanmak istemedikleri ve isnat edilen suçla ilgili ifade

vermek istedikleri beyanı ayrıca yer almaktadır.

10. Başvurucuların gözaltı ifadelerinde, cezaevinde bulunan

İBDA/C örgütü lideri S. M.’ye zihin kontrolü yoluyla

işkence edilmesinden sorumlu olduğu düşünülen İ.G.’nin

öldürülmesine karar verilmesi, bu amaçla adresinin tespiti, silah satın

alınması/temin edilmesi, olay günü bir kısmı dışarıda gözcülük yaptığı sırada

şüphelilerden birinin kurye kıyafetiyle eve giderek anılan kişiyi ve eşini

öldürmesi ile olay sonrasına ilişkin ayrıntılı anlatımlar bulunmaktadır.

11.

Başvurucular gözaltı sonrasında 18/5/2004 tarihinde

İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısına verdikleri ifadelerde,

polis tarafından hazırlanan ifade tutanaklarının baskı altında imzalandığını,

avukat yardımından yararlanmalarına imkan verilmediğini, avukatla görüşme ve

müdafi yardımından yararlanma yönündeki girişimlerin engellendiğini

belirtmişler ve anılan ifadeleri kabul etmediklerini beyan etmişlerdir.

12.

Başvurucu Abdulselam Tutal müdafii,

nöbetçi Cumhuriyet savcısı tarafından 16/5/2004

tarihinde kolluğa havale edilen yazılı müracaatına rağmen şüpheli ile

görüştürülmediğini 18/5/2004 tarihli ifade sırasında soruşturmayı yürüten

Cumhuriyet savcısına bildirmiştir. Diğer başvurucu Emin Koçhan, emniyette

boğazı tutularak ve küfredilerek konuşmaya zorlandığını, “burada avukatın bir fonksiyonu yoktur, avukat

istemenize gerek yok” şeklinde sözler söylendiğini belirtmektedir.

Başvurucu Selim Aydın ise Cumhuriyet savcısına verdiği ifadede, emniyette

psikolojik baskı altında hazırlanan ifadeyi imzalamak zorunda kaldığını beyan

etmiştir.

13.

Başvurucular, 18/5/2004 tarihinde İstanbul Devlet

Güvenlik Mahkemesi Hâkimi tarafından yapılan sorgulama sonrasında 2004/42 Sorgu

sayılı kararla Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını zorla tebdil ve ilgaya teşebbüs

etmek ve bu amaçla eylem gerçekleştirmek suçundan tutuklanmışlardır.

Başvurucular sorgularında gözaltı ifadelerini kabul etmediklerini, gözaltında

avukatla görüştürülmediklerini, uykusuz bırakıldıklarını, kendilerine küfür

edildiğini ve baskı uygulandığını belirterek suçlamaları reddetmişlerdir.

14. İstanbul

Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca başvurucuların aralarında

olduğu sanıklar hakkında düzenlenen 14/6/2004 tarihli

iddianamede, İBDA/C örgütü lideri S. M.’nin “Telegram-Zihin Kontrolü” isimli kitapta kendisine

uygulanan işkence metotlarının, ismini açıkça yazmadan İ.G.’nin

eseri olduğunu belirttiği, bu kitabın tanıtımı ile ilgili olarak bir dergide İ.G’nin adının açık olarak yazıldığı, başvurucuların bu

nedenle anılan şahsı öldürmeye karar verdikleri ve gözaltı ifadelerinde belirtilen

şekilde eylemi gerçekleştirdikleri belirtilmiştir.

15. Tutuklu

olarak devam eden yargılamada başvurucular, gözaltı ifade tutanaklarının

içeriğini kabul etmediklerini, ifade tutanaklarının baskı ve yanıltmaya dayalı

olarak imzalatıldığını, isnat edilen suçla ilgili kabul etmedikleri gözaltı

ifadeleri dışında maddi bir delil olmadığını belirterek serbest bırakılmalarını

talep etmişlerdir.

16. İlk

Derece Mahkemesi 18/10/2004 tarihli duruşmada,

başvurucuların gözaltı sonrası alınan doktor raporlarını dikkate alarak kötü

muamele iddialarıyla ilgili bir karar vermemiş, başvurucuların bu konuda ilgili

mercilere müracaat etmekte serbest olduklarını belirtmiştir.

17.

28/2/2005 tarihli duruşmada, soruşturma aşamasında şüpheli olarak gözaltına

alınan ve daha sonra tanık olarak beyanda bulunan S. A. ve İ. K., başvuruculara gözaltı sırasında kötü muamelede

bulunulduğunu, başvurucu Abdulselam Tutal’a yemek

fişinin altında avukat istemediğine dair tutanak imzalatıldığını gördüklerini

beyan etmişlerdir.

18. Davanın

11/7/2005 tarihli duruşmasında, olayın meydana geldiği

binanın bazı dairelerinde tadilat olduğu belirtilerek çalışanların tespiti ve

tanık olarak dinlenilmeleri talep edilmiş, ancak bu talep Mahkeme tarafından

reddedilmiştir.

19. Daha

önce duruşma günü olarak belirlenmeyen 2/6/2009

tarihinde başvuru üzerine celse açılarak tanık Ç.E.’nin

beyanı alınmıştır. Bununla birlikte, bu tanık yargılama kapsamında başvurucular

ve müdafilerinin olduğu 23/11/2005 tarihli duruşmada

daha önce beyanda bulunmuş ve İ.G. ve eşinin öldürülmesiyle ilgili görgüye

dayalı bilgisinin olmadığını ifade etmiştir.

20. Yargılama

devam ettiği sırada, gözaltında kötü muamele ve baskıya maruz kalındığı

yönündeki şikayetler üzerine yürütülen soruşturmada Fatih Cumhuriyet

Başsavcılığı 27/4/2006 tarihli ve Soruşturma No:

2004/26798 sayılı kararla kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.

21.

Yargılama sonunda İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin 25/1/2012

tarihli ve E.2004/196, K.2012/7 sayılı kararıyla başvurucuların da aralarında

bulunduğu beş sanık, İBDA/C örgütü adına bu eylemi işledikleri gerekçesiyle, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tamamını veya bir

kısmını tağyir ve tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan Büyük

Millet Meclisini iskata veya vazifesini yapmaktan

mene cebren teşebbüs suçundan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 146.

maddesinin birinci fıkrası kapsamında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına

mahkûm edilmiştir.

22. Mahkumiyet

kararının gerekçesinin sonuç kısmı, “sanıklar

her ne kadar eylemi tüm ayrıntılarıyla anlattıkları emniyette alınan

ifadelerinden sonra aşamalarda ısrarla bu ifadelerini reddetmişlerse de,

yukarıda deliller kısmında izah edilen maktullerin otopsi tutanakları, otopsi

raporları, maktullerin vücutlarından çıkan kurşunlara ilişkin ekspertiz raporları, sanıkların birbirleriyle uyumlu olarak

olaya ilişkin emniyetteki anlatımlarını destekler, doğrular mahiyette

oldukları, olay mahallinde maktul İ.G.'e kargo paketi

olarak hazırlandığı belirtilen kitapların ele geçirilmiş olması, ayrıca

haklarında takipsizlik kararları verilen ancak tanık sıfatıyla ifadeleri

hazırlık aşamasında tespit edilen tanıkların anlatımlarının gerek eylem öncesinde gerekse eylem

sonrasında sanıkların davranışlarına ilişkin emniyetteki anlatımlarıyla uyumlu

olacak şekilde verdikleri ifadeleri, ayrıca sanıklardan A.E'nin

emniyetteki anlatımı sonrasında savcılıkta vermiş olduğu ifadesinde sanıklardan

B.'nin olay sonrasında evine geldiklerinde

maktullerin öldürülmesine ilişkin gazetedeki haberleri göstererek bu eylemi

kendilerinin gerçekleştirdiklerini söylediğine dair ifadesi bir bütün olarak

değerlendirildiğinde sanıkların sonradan savunmalarında yapmış oldukları ifade

değişikliklerine tüm bu nedenlerle mahkememizce itibar edilmemiş, sanıkların bu eylemi yasadışı silahlı

terör örgütü İBDA/C adına… gerçekleştirdikleri

kanaatine varılmış” şeklindedir.

23.

Mahkumiyet kararları Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 2/10/2012

tarihli ve E.2012/7356, K.2012/10175 sayılı ilamıyla onanmıştır.

24. Bu

karar başvuruculara 1/3/2013, 8/3/2013 ve 21/3/2013

tarihlerinde tebliğ edilmiştir.

25.

Başvurucular 28/3/2013 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuşlardır.

B. İlgili

Hukuk

26. Olay

tarihinde yürürlükte olan 4/4/1929 tarihli ve 1412

sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 135. maddesi şöyledir:

“Zabıta

amir ve memurları ile Cumhuriyet Savcısı tarafından ifade almada ve hâkim

tarafından sorguya çekilmede aşağıdaki hususlara uyulur:

1. İfade

verenin veya sorguya çekilenin kimliği tesbit edilir.

İfade veren veya sorguya çekilen kimliğe ilişkin soruları doğru olarak

cevaplandırmak zorundadır.

2.

Kendisine isnat edilen suç anlatılır.

3. Müdafi

tayin hakkının bulunduğu, müdafi tayin edebilecek durumda değilse baro

tarafından tayin edilecek bir müdafi talep edebileceği ve onun hukuki

yardımından yararlanabileceği, isterse müdafiin

soruşturmayı geciktirmemek kaydı ile ve vekaletname

aranmaksızın ifade veya sorguda hazır bulunacağı bildirilir; yakınlarından

istediğine yakalandığını duyurabileceği söylenir.

4. İsnad edilen suç

hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu söylenir.

5. Şüpheden

kurtulması için somut delillerinin toplanmasını talep edebileceği hatırlatılır

ve kendisi aleyhine var olan şüphe sebeplerini ortadan kaldırmak ve lehine olan

hususları ileri sürmek imkanı verilir.

6. İfade verenin

veya sorguya çekilenin şahsi halleri hakkında bilgi alınır.

7. İfade

veya sorgu bir tutanakla tesbit edilir. Bu tutanakta;

a) İfade verme veya sorguya çekme işleminin

yapıldığı yer ve tarih,

b) İfade verme veya sorguya çekme sırasında

hazır bulunan kişilerin isim ve sıfatları ile ifade veren veya sorguya çekilen

kişinin açık kimliği,

c) İfade vermenin veya sorgunun yapılmasında

yukarıdaki işlemlerin yerine getirilip getirilmediği, bu işlemler yerine

getirilmemiş ise sebepleri,

d) Tutanak içeriğinin ifade veren veya sorguya

çekilen ile hazır olan müdafi tarafından okunduğu ve imzalarının alındığı,

e) İmzadan imtina halinde bunun nedenleri yer

alır.”

27. 1412

sayılı Kanun’un 135/A maddesi şöyledir:

“İfade

verenin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici

nitelikte kötü davranma, işkence, zorla ilaç verme, yorma, aldatma, bedensel

cebir ve şiddette bulunma, bazı araçlar uygulama gibi iradeyi bozan bedeni veya

ruhi müdahaleler yapılamaz.

Kanuna

aykırı bir menfaat vaat edilemez.

Yukarıdaki

fıkralarda belirtilen yasak yöntemlerle elde edilen ifadeler rıza olsa dahi

delil olarak değerlendirilemez.”

28. 1412

sayılı Kanun’un 136. maddesi şöyledir:

“Yakalanan

kişi veya sanık, soruşturmanın her hal ve derecesinde bir veya birden fazla müdafiin yardımından faydalanabilir. Kanuni temsilcisi

varsa o da yakalanana veya sanığa bir müdafi seçebilir.

Zabıta amir

ve memurları tarafından yapılacak sorgulama işlemlerinde, ancak bir müdafi

hazır bulunabilir. Cumhuriyet Savcılığı işlemlerinde bu sayı üçü geçemez.

Zabıtaca

yapılan soruşturma da dahil olmak üzere, soruşturmanın

her safhasında müdafiin, yakalanan kişi veya sanıkla

görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukuki yardımda

bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz.”

29. 1412

sayılı Kanun’un 138. maddesi şöyledir:

“Yakalanan

kişi veya sanık müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse talebi

halinde baro tarafından kendisine bir müdafi tayin edilir. Yakalanan kişi veya

sanık onsekiz yaşını bitirmemiş yahut sağır veya

dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede malul olur ve bir müdafi'de bulunmazsa talebi aranmaksızın kendisine müdafi

tayin edilir.”

30. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun

146. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Türkiye

Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye Kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir ve

tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan Büyük Millet Meclisini iskata veya vazifesini yapmaktan men'e

cebren teşebbüs edenler, ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına mahkum olur.”

31. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun

148. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

“Müdafi

hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda şüpheli

veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz.”

32. 4/1/2011 tarihli ve 5275 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük

ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 107. maddesinin (16) numaralı fıkrası

şöyledir:

“(1)

Mevzuatta, yürürlükten kaldırılan Türk Ceza Kanununa yapılan yollamalar, 5237

sayılı Türk Ceza Kanununda bu hükümlerin karşılığını oluşturan maddelere

yapılmış sayılır.

(2) Mevzuatta, yürürlükten kaldırılmış Türk

Ceza Kanununun kitap, bab ve fasıllarına yapılmış

olan yollamalar, o kitap, bab ve fasıl içinde yer

almış hükümlerin karşılığını oluşturan 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun

maddelerine yapılmış sayılır. ”

33. 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik

Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 107. maddesinin (16) numaralı fıkrası

şöyledir:

“5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap, Dördüncü Kısım,

"Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar" başlıklı Dördüncü Bölüm,

"Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı

Beşinci Bölüm, "Milli Savunmaya Karşı Suçlar" başlıklı Altıncı Bölüm

altında yer alan suçlardan birinin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi

dolayısıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde, koşullu

salıverilme hükümleri uygulanmaz.”

34. 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun

17. maddesinin son fıkrası şöyledir:

“Ölüm

cezaları, 14/7/2004 tarihli ve 5218 sayılı Kanunun 1

inci maddesi ile değişik 3/8/2002 tarihli ve 4771 sayılı Çeşitli Kanunlarda

Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunla müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülen

terör suçluları ile ölüm cezaları ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına

dönüştürülen veya ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına mahkûm olan terör

suçluları koşullu salıverilme hükümlerinden yararlanamaz. Bunlar hakkında

ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası ölünceye kadar devam eder.”

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

35.

Mahkemenin 8/4/2015 tarihinde yapmış olduğu

toplantıda, başvurucuların 28/3/2013 tarihli ve 2013/2319 numaralı bireysel

başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların

İddiaları

36. Başvurucular,

i. Gözaltında baskı ve tehditle ifade

tutanaklarının imzalatıldığını, müdafi yardımından yararlandırılmadıklarını,

yargılama sürecinde tanıkları sorgulama imkânı verilmediğini, yargılama konusu

olayın araştırılması taleplerinin reddedildiğini, lehe deliller dikkate

alınmadan müdafi olmaksızın alınan ifadelere dayalı olarak ve tutuklu olarak

devam eden yargılama sonunda mahkûmiyet kararı verildiğini belirterek adil

yargılanma hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliğinin,

ii. Yargılama

sonunda ölünceye kadar infazı devam edecek bir cezaya hükmedilmesi nedeniyle

yaşam hakkı ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir muameleye tabi tutulma

yasağının,

ihlal edildiğini

ileri sürmüşler ve yargılamanın yenilenmesiyle birlikte tazminata

hükmedilmesini talep etmişlerdir.

B. Değerlendirme

1. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

a. Kişi Hürriyeti ve Güvenliğine İlişkin İddialar

37. 6216

sayılı Kanun’un geçici 1. maddesinin (8) numaralı fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, 23/9/2012 tarihinden sonra kesinleşen nihai işlem ve

kararlar aleyhine yapılacak bireysel başvuruları inceler.”

38.

Başvurucular 14/5/2004 tarihinde İstanbul’da polis

tarafından gözaltına alınmışlar ve 18/5/2004 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik

Mahkemesi hâkimi tarafından tutuklanmışlardır.

39. Devam

eden tutukluluğun hukuka aykırı olduğu iddiasıyla yapılan bireysel başvurularda

şikâyetlerin temel amacı, tutukluluğun hukuka aykırı olduğunun ya da devamını

haklı kılan sebep veya sebeplerin bulunmadığının tespitidir. Bu tespit

yapıldığı takdirde buna bağlı olarak ilgilinin tutukluluk halinin devamına

gerekçe olarak gösterilen hukuki sebeplerin varlığı sona erecek ve böylece

kişinin serbest kalmasının yolu açılabilecektir. Dolayısıyla belirtilen

nedenlerle ve serbest bırakılmayı temin edebilecek bir karar alma amacıyla

yapılacak bireysel başvuruların, olağan kanun yolları tüketilmek şartıyla,

tutukluluk hali devam ettiği sürece yapılabilmesi mümkündür (Korcan Pulatsü, B. No:

2012/726, 2/7/2013, § 30).

40. “Bir suç isnadına bağlı olarak” tutuklulukta geçen sürenin başlangıcı, başvurucunun

ilk kez yakalanıp gözaltına alındığı durumlarda bu tarih, doğrudan tutuklandığı

durumlarda ise tutuklama tarihidir. Sürenin sonu ise kural olarak kişinin

serbest bırakıldığı ya da ilk derece mahkemesince hüküm verildiği tarihtir. Belirtilen

tarihler arasında geçen süre esas alınarak “bir

suç isnadına bağlı olarak” tutuklulukta geçen sürenin makul olup olmadığı değerlendirmesi

yapılacaktır (M. Emin Kılıç, B.

No: 2013/5267, 7/3/2014, § 27).

41. Bu kapsamda “bir suç

isnadına bağlı olarak tutuklu olma” durumunda, tutukluluk süresinin

makul olmadığı iddiasıyla yapılacak bireysel başvurunun ilk derece yargılaması

devam ederken tutukluluğun devamına karar verilen her aşamada başvuru yolları

tüketildikten sonra ve serbest bırakılma dışında, nihayet bu durumun ortadan

kalktığı mahkûmiyet kararından itibaren süresi içinde yapılması gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

(AİHM) de, mahkumiyet kararından itibaren altı ay

içerisinde yapılmayan “bir suç isnadına

bağlı” tutma kapsamındaki başvurunun süresinde olmadığını

belirtmiştir (M. Emin Kılıç, §

28).

42. Somut

olayda başvurucular İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin 25/1/2012

tarihli kararıyla müebbet hapis cezasına mahkûm edilmişlerdir.

43. Başvurucuların

yargılama kapsamında 14/5/2004-25/1/2012 tarihleri

arasında “bir suç isnadına bağlı olarak”

özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları, mahkûmiyet kararından sonraki

özgürlükten yoksun bırakmanın “mahkûmiyete

bağlı tutma” olduğu anlaşılmaktadır.

44. Bu

belirlemeler karşısında, “bir suç isnadına

bağlı olarak” tutukluluğun Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru

kapsamındaki yetkisinden önce gerçekleştiği dikkate alınarak, başvurunun bu

kısmının “zaman bakımından yetkisizlik”

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Adil Yargılanma Hakkına İlişkin İddialar

45.

Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle

yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil

yargılanma hakkına sahiptir.”

46. Avrupa

İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Adil

yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası ve (3)

numaralı fıkrasının (c) ve (d) bentleri şöyledir:

“1. Herkes davasının, … cezai

alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan,

yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, adil ve kamuya

açık olarak, … görülmesini isteme hakkına sahiptir...

…

3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara

sahiptir:

…

c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafiin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için

gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli

görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak

yararlanabilmek;

d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının

da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve

dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;

…”

47.

Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin iddia ve savunma ile

adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Anayasa’da adil yargılanma

hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Avrupa

İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6.

maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013,

§ 22)

48.

Başvurucuların iddialarının açıkça dayanaktan yoksun olmadığı, ayrıca başka bir

kabul edilemezlik nedeni de bulunmadığından, başvurunun adil yargılanma hakkına ilişkin kısmının

kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas

Yönünden

49. Adalet

Bakanlığı, Anayasa’nın adil yargılanma hakkına ilişkin hükümlerinin, AİHS’nin

6. maddesi ve bu maddeye ilişkin AİHM’nin içtihatları ışığında yorumlanması ve

uygulanmasının doğru olacağını değerlendirdiğini belirtmekte ve AİHM’nin Salduz/Türkiye kararında ilgilinin kolluk

aşamasında avukattan yararlanma hakkını incelediğini (Salduz/Türkiye [BD], B. No. 36391/02, 27/11/2008),

bu kararda öncelikle adil yargılanma hakkının hazırlık soruşturmasını da

kapsayan en temel haklardan biri olduğunu vurguladığını, delillerin toplanması

aşamasında ilgili mevzuat karmaşık olduğundan, ilgilinin haklarının korunması

için avukat yardımından faydalanmasının zorunlu olduğunu, ayrıca adil

yargılanma hakkının, iddia makamının baskı ve zorlama olmaksızın elde ettiği

delillerle iddiasını ispat etmesi gerekliliğini de kapsadığını belirtmektedir.

Sonuç olarak AİHM’nin, her davanın kendine has koşulları içinde bazı

kısıtlamalar mümkün olmakla birlikte, ilgiliye kolluk tarafından ilk

sorgulanmasından itibaren avukat yardımından yararlanma hakkı tanınmasının

zorunlu olduğunun belirtildiği ifade edilmektedir.

50. Adalet

Bakanlığı, yargılama kapsamında 18/10/2004 tarihli

duruşmada, başvuruculardan Abdulselam Tutal vekilinin

“…polisteki ifadesinde müvekkilimin 2 ve 6

sayfasındaki imzalar kendisine ait değildir bu hususta adli tıp incelemesi

yapılmasını talep ederim…” şeklindeki talebi üzerine, aynı

duruşmanın 5 no.lu ara kararı ile bu hususun araştırılmasına karar verildiğini,

başvuran vekilinin bu talebi ile ilgili 18/3/2010 tarihli Adli Tıp Kurumu

raporunun, 4/6/2010 tarihli duruşmada başvuruculara bildirildiğini, incelenen

belgedeki imzanın başvurucu Abdulselam Tutal’ın eli

ürünü olduğu yönünde görüşüne yer verildiğini belirtmiştir.

51.

Başvurucular Adalet Bakanlığı görüşüne karşı başvuruda ifade ettikleri

hususları tekrarlamışlardır.

52. Adil

yargılanma hakkı kişilere dava sonucunda verilen kararın değil, yargılama

sürecinin ve usulünün adil olup olmadığını denetletme imkânı verir. Bu nedenle,

bireysel başvuruda adil yargılanmaya ilişkin şikâyetlerin incelenebilmesi için

başvurucunun yargılama sürecinde haklarına saygı gösterilmediğine, bu çerçevede

yargılama sürecinde karşı tarafın sunduğu deliller ve görüşlerden bilgi sahibi

olamadığı veya bunlara etkili bir şekilde itiraz etme fırsatı bulamadığı, kendi

delillerini ve iddialarını sunamadığı ya da uyuşmazlığın çözüme

kavuşturulmasıyla ilgili iddialarının derece mahkemesi tarafından dinlenmediği

veya kararın gerekçesiz olduğu gibi, mahkeme kararının oluşumuna sebep olan

unsurlardan değerlendirmeye alınmamış eksiklik, ihmal ya da açık keyfiliğe

ilişkin bir bilgi ya da belge sunmuş olması gerekir (Naci Karakoç, B. No: 2013/2767, 2/10/2013,

§ 22).

53.

Başvurucular genel olarak yargılamanın hakkaniyete uygun yürütülmediğini ve bu

kapsamda esas olarak, gözaltında avukata erişim imkânından

yararlandırılmadıkları sırada, baskı altında imzalanan ancak içeriği kabul

edilmeyen tutanaklarda yer alan ifadelere dayanılarak karar verildiğini ileri

sürmektedirler.

54.

AİHS’nin 6. maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendi kapsamında, isnat altında

bulunan kişi savunma hakkının kullanılmasında üç ayrı hakka sahiptir. Bunlar

kendisini bizzat savunma, seçtiği bir müdafi yardımından yararlanma ve bir

müdafi tayin etme olanağından yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için

gerekli görülürse resen atanacak bir müdafi yardımından yararlanma haklarıdır.

Dolayısıyla, suç isnadı altında bulunan kişinin kendisini bizzat savunması

talep edilemez (Pakelli/Federal Almanya, B.No: 8398/78, 25/4/1983, Kazım

Albayrak, B. No:2014/3836, 17/9/2014, § 28).

55. Müdafi

yardımından yararlanma hakkı, adil yargılama için suç isnadı altındaki kişilere

savunma hakkı verilmesinin tek başına yeterli olmadığını, ayrıca bu kişilerin

kendilerini savunma imkânına da sahip olmaları gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bu kapsamda savunma hakkının etkin bir şekilde kullanma imkânını sağlayan

müdafi yardımından yararlanma hakkı aynı zamanda adil yargılanma hakkının diğer

bir unsuru olan “silahların eşitliği”

ilkesinin de gereğidir (Kazım Albayrak, B.

No:2014/3836, 17/9/2014, § 29).

56.

AİHS’nin anılan maddesi herhangi bir istisna gözetmeksizin suç isnadı altında

bulunan herkesi kapsamakta ve ceza yargılamasının her aşamasında

uygulanmaktadır. Dolayısıyla soruşturma aşamasında yapılan işlemler bakımından

da bu hak güvence altına alınmıştır. Bu kapsamda AİHM, adil yargılanma hakkının

güvencelerinin yargılama öncesi işlemlere de uygulanması gerektiğini

belirtmiştir (Imbrioscia/İsviçre, B.No:

13972/88, 24/11/1993, § 36-38). Diğer taraftan AİHM,

müdafi ile temsil hakkının sınırsız olmadığını, geçerli bir nedenle dava öncesi

aşamada avukata erişimin kısıtlanabileceğini, her durumda yargılamaya bir bütün

olarak bakıldığında kısıtlamanın adil yargılamaya engel olup olmadığının

değerlendirileceğini belirtmiştir (John Murray/Birleşik Krallık, B.No: 18731/91, 8/2/1996, § 63, Magee/Birleşik Krallık, 6/6/2000, B. No:

28135/95, § 41). Bu kapsamda suç isnadı

altında bulunan kişinin, gerekirse resen atanan bir avukat tarafından etkili

bir şekilde savunulma hakkı adil yargılanma hakkının temel unsurlarında biridir

(Poitrimol/Fransa, B.No:

14032/88, 23/11/1993, § 34, Kazım Albayrak, B. No:2014/3836,

17/9/2014, § 30).

57. Bununla

birlikte AİHM, AİHS’nin adil yargılanma hakkına ilişkin 6. maddesinin, bu

hakkın güvencelerinden kişilerin kendi iradeleriyle vazgeçmelerini engelleyecek

şekilde yorumlanamayacağını belirtmektedir (Aksin

ve diğerleri/Türkiye, B. No: 4447/05, 1/10/2013,

§ 48).

58. Adil

yargılanma hakkı kapsamında yer alan müdafi yardımından yararlanmadan

vazgeçmenin geçerli ve etkin olabilmesi için her türlü şüpheden uzak bir

açıklıkta olması, ayrıca sonuçlarının ağırlığı itibariyle asgari garantileri

içermesi, önemli hiçbir kamu menfaatine ters düşmemesi ve vazgeçmenin

sonuçlarının makul olarak öngörebileceğinin ortaya konulması gerekir (Salduz/Türkiye, B. No: 36391/02, 27/11/2008, § 59; Talat

Tunç/Türkiye, B. No: 32432/96, 27/3/2007, Aksin ve diğerleri/Türkiye).

59. AİHM,

bazı durumlarda kişinin talebi olmasa da, resen ücretsiz olarak avukat tayin

edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Kişinin olanağının olmaması yanında,

ayrıca suçlama nedeniyle alabileceği özgürlükten mahrum bırakılmayı gerektiren

bir ceza ve davanın karmaşıklığı, avukat yardımının sağlanmasını gerektiren bir

hukuki menfaati ortaya çıkarmaktadır (Talat

Tunç/Türkiye, § 55, 56; Kazım

Albayrak, § 31).

60. Somut

olayda, başvurucuların 14/5/2004 tarihinde

yakalanmaları sonrasında 18/5/2004 tarihinde Cumhuriyet savcısına ifade

verinceye kadar gözaltında tutuldukları görülmektedir. Gözaltı ifade

tutanaklarında başvurucuların kendileri ve diğer şüpheliler hakkında isnat

edilen suç konusunda sorumluluk doğuracak ayrıntılı anlatımlar yer almaktadır.

61.

Başvurucuların gözaltında bulundukları sırada yürürlükte olan mevzuat kişilerin

bir avukatın hukuki yardımından yararlanmalarını engelleme sonucunu doğuracak

bir kısıtlama öngörmemektedir. Bununla birlikte, avukat yardımı kural olarak

kişinin talebine bağlıdır (§ 28, 29).

62.

Başvurucuların ifade tutanaklarında 1412 sayılı Kanun’un 135. maddesinde

düzenlenen ifade vermeye ilişkin kurallar ve haklar belirtilmektedir.

Başvurucuların kolluk ifade tutanaklarında bir avukatın hukuki yardımından

yararlanmak istemedikleri hususu matbu olarak yer almaktadır.

63. Bununla

birlikte, başvurucular gözaltı sonrasında 18/5/2004

tarihinde Cumhuriyet savcısına verdikleri ifadelerinde, emniyette psikolojik ve

fiziksel baskı altında ifade tutanaklarını imzalamak zorunda kaldıklarını,

tutanakların içeriğini ve isnat edilen suçlamaları kabul etmediklerini beyan

etmişlerdir.

64.

Başvurucular hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet

Başsavcılığınca düzenlenen 14/6/2004 tarihli

iddianamede isnat edilen suçun işlenişine dair anlatım genel olarak gözaltı

ifadelerine dayanmaktadır. Mahkûmiyet kararının gerekçesi (§ 22) dikkate

alındığında, gözaltı ifadelerinin belirleyici biçimde hükme esas alındığı

görülmektedir.

65. AİHM,

soruşturma aşamasındaki ikrarın kötü muamele veya işkence altında verildiği

belirtilerek hakim önünde reddedilmesi halinde, bu

konu irdelenmeksizin esasa geçilerek ikrarın dayanak olarak kullanılmasını bir

eksiklik olarak değerlendirmiştir (Hulki

Güneş/Türkiye, B. No: 28490/95, 19/6/2003, § 91).

66. Sanığın

hâkim önüne çıkarılmadan uzun süre tecrit halinde gözaltında tutulması

nedeniyle şüpheler ortaya çıktığında, ikrara yönelik kuşkuların hakkaniyete

aykırılıklar yaratabileceği belirtilmektedir (Barbera,

Messegue ve Jabardo/İspanya,

B. No: 10590/83, 6/12/1988, § 87, Magee/Birleşik Krallık, § 43).

67. Bu

kapsamda, başvurucuların gözaltında kötü muameleye maruz kaldıkları ve bu

nedenle ifade tutanaklarını imzaladıkları yönündeki iddialarını doğrulayan

somut bir bulgu sunulmamıştır. Başvurucuların bu iddialar temelinde insan

haysiyetiyle bağdaşmayan muamelede bulunma yasağının ihlal edildiği yönünde

ayrı bir şikâyetleri de yoktur.

68. Baskı

ve zorlamaya maruz kalındığına ilişkin iddiaların ayrı bir şikâyet olarak ifade

edilmemesi ve buna ilişkin somut olguların ortaya konulmaması, adil yargılanma

hakkı kapsamında yapılacak incelemede belirtilen koşulların göz önünde

bulundurulmasına engel değildir (Kolu/Türkiye,

B. No: 35811/97, 2/8/2005).

69.

Başvurucular, yasadışı bir örgütün amacı doğrultusunda iki kişiyi öldürmek ve

böylece anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs etmek suçunu işlemekle

suçlanmışlar ve yargılama sonunda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm

edilmişlerdir.

70.

Yargılama sırasında suçsuz olduklarını ve suçla ilgilerini ortaya koyan delil

bulunmadığını savunan başvurucuların gözaltı sonrasında Cumhuriyet savcısı ve hakim huzurunda kolluk ifadelerini kabul etmedikleri, ifade

tutanaklarının baskı ve yanıltmayla imzalatıldığını belirttikleri görülmektedir.

71.

Başvurucuların savunmaları ve şüpheli olarak gözaltına alınan ancak haklarında

kamu davası açılmayan kişilerin beyanları ile avukata erişim imkânının

sağlanmadığına ilişkin diğer iddialar irdelenmeksizin anılan ifadeler hükme

esas alınmıştır.

72. Bu

çerçevede, suçlamanın niteliği ve cezanın ağırlığı ile gözaltı sonrası

savunmalar ve beyanlar dikkate alındığında, başvurucuların dört günlük gözaltı

sırasında bilinçli ve anlayışlı bir biçimde avukat yardımı istemeyerek ifade

vermeyi kabul ettikleri her türlü şüpheden uzak görünmemektedir. Başvurucuların

bu vazgeçmenin sonuçlarını makul olarak öngörebildikleri somut olarak ortaya

konulamamıştır.

73.

Başvurucuların kabul etmedikleri ifadelerinin mahkûmiyetlerine dayanak

oluşturduğu, daha sonra sağlanan avukat yardımı ve yargılama usulünün diğer

güvencelerinin soruşturmanın başında savunma haklarına verilen zararı

gideremediği görülmektedir.

74.

Yargılama devam ederken yürürlüğe giren 5271 sayılı Kanun’un 148. maddesinin

(4) numaralı fıkrası, kovuşturma aşamasında savunmanın etkinliğini sağlayacak

nitelikte ise de, dava anılan ifadelerin oluşturduğu çerçevede sonuçlanmış ve

bu durum temyiz aşamasında değerlendirilmemiştir.

75.

Başvurucuların gözaltında avukat yardımından yararlanamamaları ve bu nedenle

savunma haklarına verilen zarar, yargılamanın bir bütün olarak adil olmasını

engellemiştir. Bu sebeple, yargılamanın daha sonraki aşamalarında adil

yargılanma hakkının diğer güvencelerinin yerine getirilip getirilmediğinin

ayrıca incelenmesine gerek görülmemiştir.

76.

Açıklanan nedenlerle, başvurucuların Anayasa’nın 36. maddesinin birinci

fıkrasında düzenlenen adil yargılanma haklarının ihlal edildiğine karar

verilmesi gerekir.

77.

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının ölünceye kadar infaz edilmesinin Anayasa’nın

17. maddesini ihlal ettiğine ilişkin iddianın tespit edilen ihlal nedeniyle

ayrıca incelenmesine gerek görülmemiştir. Serruh

KALELİ bu görüşe katılmamıştır.

3. 6216 Sayılı

Kanunun 50. Maddesi Yönünden

78. 6216

sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas

inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine

karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit

edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını

ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye

gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde

başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması

yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa

Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan

kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

79.

Başvuruda Anayasa’nın 36. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

80.

Başvurucular maddi tazminat taleplerinin dayanağını yargılama kapsamında

özgürlükten yoksun kalma nedeniyle elde etmeleri muhtemel çalışma gelirlerinden

mahrum kalmaları olarak göstermişlerdir. Ancak, ihlalin gözaltında avukat

yardımından yararlanamama nedenine dayandığı göz önüne alındığında, maddi

tazminata ilişkin taleplerin ihlalin doğrudan sonucu olmadığından reddine karar

verilmesi gerekir.

81. Adil yargılanma hakkı kapsamındaki

ihlalin giderilmesi için en uygun yolun başvurucuların yeniden yargılanmaları

olacağı açıktır.

82.

Başvurucular tarafından yapılan 198,35 başvuru harcı ve 1.500,00 TL vekâlet

ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin başvuruculara

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. Başvurucuların kişi hürriyeti ve güvenliğinin ihlal

edildiği yönündeki iddialarının “zaman

bakımından yetkisizlik” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

B. Başvurucuların adil yargılanma

hakkının ihlal edildiği yönündeki iddialarının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

C. Başvurucuların gözaltında avukat yardımından yararlanamamaları

nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma

haklarının İHLAL EDİLDİĞİNE, OYBİRLİĞİYLE,

D. Adil yargılanma hakkı kapsamındaki

diğer şikâyetlerin ayrıca incelenmesine yer olmadığına, OYBİRLİĞİYLE,

E. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden

yargılama yapılmak üzere karar örneğinin ilgili mahkemeye GÖNDERİLMESİNE, OYBİRLİĞİYLE,

F. Başvurucuların tazminat

taleplerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

G. Tespit edilen ihlal kapsamında yeniden yargılamaya karar

verildiğinden, ölünceye kadar infazı devam edecek müebbet hapis

cezası verilmesi nedeniyle Anayasa’nın 17. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin

iddiaların ayrıca incelenmesine YER OLMADIĞINA, Serruh

KALELİ’nin karşı oyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

H. Başvurucular tarafından yapılan

198,35 başvuru harcı ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35

TL yargılama giderinin başvuruculara müştereken ÖDENMESİNE, OYBİRLİĞİYLE,

İ. Ödemenin, kararın tebliğinden sonra

Maliye Bakanlığına yapılacak başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde

yapılmasına; ödemede gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten

ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal faiz uygulanmasına, OYBİRLİĞİYLE,

8/4/2015 tarihinde karar verildi.

KARŞIOY

Başvurucular,

şikayetlerine konu eylem ve kamu gücü işlemlerini müracaat dilekçelerinde

anlatırken, önce yakalanmalarından başlayarak, savcılıkta ve hakimlikte

verdikleri ifadeleri ve duruşmalarda yapılanları kronolojik sırayla yazmışlar,

ifadelerinden, emniyette uğradıkları kötü muamele, eziyet ve gördükleri

işkenceye dayalı ifade sonucu tutuklu yargılandıkları ve tahliye taleplerinin

de reddedildiği bir yargılama süreci geçirdiklerini anlattıkları anlaşılmıştır.

Başvurucuların

temel şikayeti ilk olarak, Anayasa’nın 17. maddesinde

yer alan kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığının gelişim hakkı ve bu

hakla ilintili, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinde yer alan

yaşama hakkı ve 3. maddesinde yer alan işkence yasağı yönündedir. İkinci olarak

da Anayasa’nın 19. maddesinde yer alan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile

Anayasa’nın 36. maddesinde yer alan yargı mercileri önünde iddia ve savunma

hakkına sahiplik olgusu ile bu kapsamda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6.

maddesinin ilgili suç ile itham edilen kişilerin sahip olduğu haklar

kapsamından bahsettiği görülmektedir.

Nitekim, bu maddeler kapsamına giren

olayları da başvuru formunda;

-

Tehdit, hakaret, psikolojik ve manevi baskıya uğramak, kafalarına vurulmak,

-

Gözaltında ve emniyette avukat yardımından faydalandırılmamak,

-

Zorla istem dışı yazılı evrak imzalatılmak,

-

Hukuka aykırı alınan ifadelere dayalı hüküm kurmak,

-

Lehe olan tanık ve belgelerin dinlenme ve elde edilme taleplerine itibar

edilmemek,

- Sanık

ve avukatların tanıklara çapraz soru yapma hakkını tanımamak ve,

-

Müebbet hapis cezasının niteliği itibarı ile yaşam hakkını korumadığı şeklinde

ifade etmişlerdir.

Ayrıca

uğradıkları haksızlığın giderimi için ise mahrum kaldığı gelir miktarını ispatlayabilmek

ve çalışmadığı süreyi anlatabilmek için tutukluluk haline vurgu yaparak

tazminat istemişlerdir. Tazminatın hak edilebilirliği için tutuklulukta geçen

süreyi, kaybedilmiş- kazanılamamış kâr dönemini açıklayabilmek için ifade

ettikleri, Asli şikayetlerinin tutuklanma ve tutuklu

yargılanma değil, yargılama sürecinin tutuklu geçmesine sebep olan hukuksuz

uygulamalar ve yargılama sürecindeki hukuka aykırılıklar olarak anlamak

gerekir.

Özetle

başvurucular Anayasa’nın 19. maddesinde ki kişi hürriyet ve güvenliğine yönelik

iddialardan ziyade temelde ifadelerinin alınışından başlayan hukuksuzluklara

atıfta bulunmuş bununda işkence ve eziyet altında alınan ifadeler nedeniyle

oluştuğunu, eylemsel kamu gücü müdahalesinin, netice hukuksal haksız zarara yol

açtığını ifade etmeye çalışmışlardır.

O

halde Mahkemenin incelemesi kabul edilebilirlik yönünden gerçek şikayet konusu olmayan kişi hürriyeti ve güvenliğine ilişkin

tutma, tutukluluğun kanuniliği iddiaları açısından değil, kişi

dokunulmazlığını, maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkına yönelmiş

Anayasa’nın 17. maddesi yönünden yapmalıydı.

Gerekçeli

kararımızda yer alan kişi hürriyeti ve güvenliğine ilişkin iddialar başlığı

altındaki 34 ve 41. paragraflar hukuki içerik itibarı ile doğru olmakla birlikte,

başvurucunun talebinin karşılığı değildir.

Mahkemece

ulaşılan netice değerlendirme adil yargılanma hakkı ihlali iddiası kapsamında

başvurucuların sorgulanmasında Avukat yardımından yararlandırılmamaya

özgülenmiş (45. - 48. paragraflar) ancak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına

ilişkin iddialar kabul edilebilirlik yönünde hiçbir incelemeye bu aşamada tabii

tutulmamıştır. Bu eksik inceleme sonucunda esasa ilişkin değerlendirmede ise

Avukat yardımından yararlandırılmadan yapılmış yargılamanın, hak ihlali

olduğunu tespit eden mahkememiz dosyayı yeniden yargılama yapılması için

mahkemesine gönderme kararı vermiştir.

Bu

karar ile yapılacak yeniden yargılamada Avukat yoksunluğunda alınan ifadeler,

gözaltında uğradıklarının iddia edildiği eziyet, işkence, baskıya uğradıklarına

ilişkin itibar edilmemiş iddialar ve lehe tanıkların ifadelerine başvurma

gerekliliği yargılama bütünlüğü içinde yeniden gözden geçirilecektir.

Hal

böyle iken, verilen bu karar gereği gözden geçirilemeyecek tek husus ise

başvurucunun Adil yargılanma hakkı kapsamında görülen ağırlaştırılmış müebbet

hapis cezasına ilişkin iddiaları olacaktır. Çünkü Mahkememizin bu açık iddiayı,

yapılacak yeniden yargılama sürecinde önceki cezadan sanık lehine çıkabilecek

farklı bir sonuç ihtimaline bırakmış, iddiayı karşılamaktan uzak durmuştur.

Başvurucular,

ölünceye kadar sürecek bir cezanın insan hakkı ihlali olduğunu, kendilerinin de

terör suçlusu sayıldığını ve bu kapsamda hükmedilmiş ağırlaştırılmış müebbet

hapis cezasın da cezaların infazı hakkındaki kanunda yer alan şartlı

salıvermeye ilişkin hükümlerin uygulanmayacağını ve cezanın ölene kadar devam

edeceğini söylemektedirler.

Anayasa’nın

17. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi kapsamındaki bu

iddianın kararımızda esas yönünden incelenmediğine göre kabul edilemez,

incelenemez bulunuşunun ya da kabul edilebilirlik kriterlerine

uymadığının bir açıklanması bulunması gerekirken, bu konuda bir gerekçe

kullanılmamış, somut iddianın dosyada Anayasa’nın 36. maddesi ile karşılanan

Avukat yardımından yararlandırılmamış olması haline ilişkin ihlalin gölgesinde

kaldığı anlaşılmaktadır. Bu kabule katılmaya olanak yoktur.

Mahkememiz

başvuranların iddialarının hukuki tavsifi ile bağlı olmayıp iddiaları kendisi

niteleyebilmekte ve bu kapsamda karşılamaktadır.

Somut

davada anılan iddia ne kabul edilebilirlik ne de esas yönünden aşamaları da

değerlendirilmeye alınmamıştır. Başvuruda yer alan bir başka iddia kapsamında

Mahkememizce bulunmuş ihlalin varlığı ve onun niteliği, özü insan onuruna saygıya

dayalı İnsan Hakları Sözleşme sisteminin ve temel insan hak ve hürriyetinin

ihlali sayılabilecek son derece önemli bu iddiayı incelemenin önüne geçmemeli,

hukuki değerlendirmesini, yeniden yargılamanın olası sonuçlarına

bırakmamalıydı.

Örneğin,

işkence görüldüğü sabit bir olayda, etkin soruşturma yapılmadığı iddiasının da

kabulü halinde, işkence iddiası yapılacak bir etkili soruşturma içinde tespit

edilebilir, o halde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 13. maddesinden ihlal

bulduk Sözleşmesi’nin 2. maddesinden ihlal incelemesine gerek yok denilebilecek

midir?

Yeniden

yargılanıp beraat etme veya koşullu salıverme hükümlerinden yararlanma hakkına

sahip olacağı varsayımı başvurucuda insan haysiyeti ile bağdaşmamış bir cezaya

çarptırılmış olmak duygusuyla yaşanmışlığı yok etmiş ya da, ortadan kaldırmış

mı olacaktır.

Bir

ihlal ya da ihlale konu iddianın yer aldığı olgu, somut da ve geçmiş zaman

sürecinde doğmuş ve sabittir.

Anılan

aykırılık tespit edilmeli ve hukuk dünyasında olması gereken etkili alanında

yer almalıdır. Bugün, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 3.madde kapsamında bu

konuda verdiği ihlal kararları önümüzde durduğunda, infazda şartlı salıverme

haklarını ortadan kaldıran düzenlemelerin Anayasa ve Sözleşme’ye

uygunluğu net bir tartışma alanı olup, yasa koyucu ve mahkemelere düşen

(Anayasa Mahkemesi gibi) ihlalleri tespit ve uygulanabilirliğini önlemedir. Bu

nedenle de Anayasa Mahkemesi, somut davada ki gibi bir başka ihlal sonucuna

bağlı olarak somut iddiayı incelemekten kaçınmamalı, bu yönde oluşmuş kararda

yer alan inceleme usulü görüşü Anayasa Mahkemesi’nin hukuk düzeni bütünündeki

etkili Anayasal şikayetleri inceleme görevi karşısında

geçerli olmamalıdır.

Somut

iddianın değerlendirilmesine gelince;

Başvurucular

ölünceye kadar infazı devam edecek bir ceza verilmesi nedeniyle yaşam hakkı ve

işkence yasağının ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.

Adalet

Bakanlığı başvuruya konu somut olaydaki şikâyetin Anayasa’nın 17. maddesi ve

AİHS’nin 3. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirttikten

sonra, AİHM’nin yerleşmiş içtihatlarına göre, AİHS’nin 3. maddesi “Sözleşme’de… tanımlanan hak ve özgürlükleri egemenliği altında bulunan

herkes için güvence altına alır”

diyen AİHS’nin 1. maddesi ile birlikte yorumlandığında, devletlerin kendi egemenlik

alanlarında bulunan bireylerin, özel kişilerin kötü muameleleri dahil, herhangi

bir şekilde işkenceye ve insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleye tabi

tutulmalarını engellemeyi amaçlayan tedbirler almalarını gerektirir.

9/7/2013 tarihli Vinter/İngiltere (B. No:66069/09, 130/10,

3896/10) Büyük Daire kararında, müebbet hapis cezasının tek başına AİHS’nin

ihlaline neden olmayacağını, bu tür bir cezanın AİHS’nin 3. maddesi ile uyumlu

olması için, serbest bırakılma olasılığı ile birlikte yeniden gözden geçirme

olasılığının da bulunmasının gerekli olduğu,

Müebbet hapis cezasının süre bakımından hukuki ve fiili olarak

indirilebilir bir ceza olması gerektiği, aksi halde AİHS'nin 3. maddesinin

ihlal edilmiş olacağının belirtildiği, ayrıca, hükmün verildiği an itibarıyla

belirli olan bir süre sonunda yetkililer tarafından cezanın gözden geçirilerek,

hükümlünün rehabilitasyonuna yönelik önemli

gelişmelerin olup olmadığının ve kişiye müebbet hapis cezası verilmesi için

geçerli olan gerekçelerin halen devam edip etmediğinin belirlenmesine yönelik

bir sistem kurulması gerektiği, bununla birlikte yapılacak değerlendirmenin

kişinin serbest bırakılacağı anlamına gelmeyeceği,

Hükümlü şahsın, hüküm verildiği tarih

itibarıyla ne kadar süre sonra cezasının yeniden gözden geçirileceğini, tahliye

şartlarını, serbest bırakılabilmesi için cezaevinde nasıl davranması, neler

yapması gerektiğini bilebilmesi hususları üzerinde durulduğu, yerel mevzuatta

yukarıdaki paragrafta belirtilen mekanizmaların ve imkânların bulunmaması

durumunda, sanığın müebbet hapis cezasına mahkûm edildiği an itibarıyla

AİHS'nin 3. maddesi ihlal edilmiş olacağını ifade etmiştir.

Başvurucular ölünceye kadar infazı devam edecek bir hapis cezası

verilmesi nedeniyle ayrıca yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerse

de, ölünceye kadar infazına devam edilecek bir hapis cezasına ilişkin şikâyetin

insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza veya muameleye tabi tutulma yasağı

çerçevesinde Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası ve AİHS’nin 3. maddesi

kapsamında değerlendirilmesi gerekir.

Anayasa'nın

"Kişinin dokunulmazlığı, maddî ve manevî varlığı"başlıklı

17. maddesinde "Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve

geliştirme hakkına sahiptir" denilmektedir. Buna göre kişinin yaşama,

maddî ve manevî varlığını koruma hakkı birbirleriyle sıkı bağlantıları olan,

devredilmez, vazgeçilmez temel haklardandır. Bu haklara karşı her türlü engelin

ortadan kaldırılması da Devlete görev olarak verilmiştir. Bu itibarla kişilerin

yaşayışlarına ilişkin yasal düzenlemeler "maddî

ve manevî varlığını koruma hakkını” önemli

ölçüde zedeleyecek veya ortadan kaldıracak kuralları içeremez (Anayasa

Mahkemesinin 22/5/2014 tarih ve E.2013/137, K.2014/94

sayılı kararı)

Anayasa'nın

17. maddesinin üçüncü fıkrasında "Kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir

cezaya veya muameleye tabi tutulamaz"denilerek, bireyin

başkalarının ya da kendisinin gözünde küçük düşüren,insan haysiyetiylebağdaşmayan

veya onur kırıcı ceza ya da muameleye tabi tutulamayacağı öngörülmüş ve Anayasa

Mahkemesi kararlarında, insan haysiyeti kavramı da insanın hangi durum ve

şartlar altında bulunursa bulunsun sırf insan olması nedeniyle sahip olduğu

değerin tanınması ve sayılması olarak ifade edilmiştir. Bu bağlamda, işlediği

bir suç nedeniyle bireyin dayak, teşhir, aleni infaz ve benzeri bedensel ceza

ya da muameleye maruz kalmasının insan onuruyla bağdaşmayacağı belirtilmiştir

(E.2013/137, K.2014/94 sayılı karar)

Cezanın

caydırıcılığı ve suçlunun toplumla uyum sağlayabilmesi başka bir deyişle

topluma yeniden kazandırılması, ceza politikasının temel ilkelerden birini

oluşturur. Suçun niteliği ve toplumun buna verdiği önem, cezanın tür ve

miktarına esas olur. Bu husus, devletin cezalandırma politikasına uygun olarak

yasa koyucunun bu konudaki değerlendirmesine ve takdirine göre belirlenir.

Ancak, cezanın infazı, suçlunun topluma uyum sağlamasını ve topluma yeniden

kazandırılmasını amaçlar (E.1991/18, K.1992/20, 31/3/1992).

Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasına uygun olarak5275

sayılı Kanun'un "İnfazda temel ilke" başlıklı 2. maddesinin (2)

numaralı fıkrasında "Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazında zalimane,

insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz." denilmiş; yine Kanun'un 6.

maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde "Hürriyeti bağlayıcı

cezanın zorunlu kıldığı hürriyetten yoksunluk, insan onuruna saygının

korunmasını sağlayan maddî ve manevî koşullar altında çektirilir."hükmüne

yer verilmiştir. Böylelikle, ceza infaz kurumlarında tutulan hükümlülerin

cezaları infaz edilirken, infazın hükümlü üzerinde zalimane, aşağılayıcı ve

insanlık dışı etki yapmasının engellenmesi ve cezanın insan onuruna yakışır bir

biçimde yerine getirilmesi ve infazda gerekli özenin gösterilmesi yükümlülüğü

ifade edilmiştir (E.2013/137, K.2014/94, 22/5/2014)

Bir

mahkûmiyetin sonucu olan hapis cezasının infazının doğuracağı psikolojik

etkilerin de, cezanın insan onuruna yakışır bir biçimde yerine getirilmesi

ilkesine uygun olması gerekir. Bu kapsamda bir cezanın infazının onur kırıcı olmaması,

maddi ve manevi varlığı yok edici nitelik taşımaması gerekir. Bu nedenle

belirli suçlar nedeniyle verilen müebbet hapis cezasının infazının, suçlunun

topluma yeniden kazandırılması amacının gerçekleştirilmesi imkânını ortadan

kaldıracak nitelikte olması nedeniyle temel ilkelere uygun olduğu söylenemez.

Müebbet

hapis cezasından yatanlar dâhil, bütün mahkûmlara rehabilitasyon

ve bu rehabilitasyon başarıyla sonuçlanırsa serbest bırakılma şansının

sunulması ilkesine artık Avrupa ve uluslararası hukukta açık destek

bulunmaktadır (Vinter ve diğerleri/İngiltere,

§ 114).

İnfaz sürecinde belirli bir süre sonunda bu

kapsamdaki cezanın gözden geçirilerek, rehabilitasyona

yönelik önemli gelişmelerin olup olmadığının ve müebbet hapis cezası verilmesi

için geçerli olan gerekçelerin halen devam edip etmediğinin belirlenmesine

yönelik bir uygulama yapılamamaktadır. Bu durum, başvurucuların bir gün serbest

kalma umudu olmaksızın, af veya sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile

cezalarının hafifletilmesi veya kaldırılması durumu olmaması halinde, ölünceye

kadar hapsedilmeleri sonucunu doğurmaktadır.

Kanunda yer

alan suçlar nedeniyle verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının

hafifletilmesi, sonlandırılması veya şartlı tahliye amacıyla gözden geçirilmesi

imkânının sağlamasının, (geçerli nedenlerle cezanın infazına devam edilse dahi)

insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza verilmesi yasağı yönündeki Anayasal

ilke bakımından gerekli olduğu sonucuna varılmıştır.

Açıklanan

nedenlerle, başvurucuların müebbet hapis cezalarının sabit ve gözden geçirilmez

bir şekilde infaz edilmesi nedeniyle Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü

fıkrasında düzenlenen insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza verilmesi

yasağının ihlal edildiğine karar verilmesi gerektiği düşünülmektedir.

Nitekim, 18/3/2014 tarihli 2.

Dairenin B. No: 24069/03, 197/04, 6201/06, 10464/07sayılı başvurularına karşı

verilen ÖCALAN kararında,

- Şikayetin hiçbir kabul edilemezlik engeli ile

karşılaşmadığını(bizim kararın aksine) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3.

maddesi kapsamında inceleneceğini mahkemenin müebbet hapis cezasına mahkum

edilen bir mahkumun serbest kalma şansına sahip olup olmadığının

değerlendirileceğini Mahkemenin bu konudaki içtihatına

bakıldığında, ulusal hukukun, müebbet hapis cezasının infazını askıya alındığı

veya sonlandırıldığı veyahut da hükümlünün şartlı tahliyesi amacıyla cezasının

indirilmesi amacıyla tekrar gözden geçirilmesine imkan tanıdığı durumlarda,

3.maddenin gereklerine uygun davranıldığı sonucu ortaya çıkacağına vurgu yaparak

(Vinter ve diğerleri (BD) kararı, par. 108 ve 109)

Cezalandırmanın BİEBER davasında denildiği gibi caydırıcılığı, kamu korumasını

ve ıslahını içermesi gerektirdiğini, bu temeller müebbet hapis cezası

verildiğinde de mevcut olmalıdır demektedir.

Ayrıca,

şartlı tahliye olmaksızın bir müebbet hapis mahkumu

serbest bırakılma ümidi olmaksızın ve cezasının gözden geçirilmesini isteme

ihtimali olmadan hapsedilirse, suçunu asla telafi edememe riski bulunmaktadır:

mahkûm cezaevinde ne yaparsa yapsın, ıslah yoluyla gelişimi ne kadar olağanüstü

olursa olsun, cezası sabit ve gözden geçirilemez kalacaktır. Gerçek şu ki,

cezalandırma zamanla daha ağır hale gelmektedir: mahkûm ne kadar çok yaşarsa,

cezası da o kadar çok olacaktır. Böylece, bir şartlı tahliye olmaksızın müebbet

hapis cezası uygulanma zamanında hak edilmiş bir ceza olsa bile, zamanın

geçmesiyle birlikte - Wellington davasında Lord Justice Laws’ın kelimeleriyle

ifade edilirse – adaletin ve orantılı cezalandırmanın zayıf bir güvencesi

haline gelecektir(…).

Mahkeme

aynı zamanda, önündeki karşılaştırmalı ve uluslararası hukuk materyallerinin,

müebbet hapis cezasının uygulanmasından sonra yirmi beş yılı geçmeyecek bir

gözden geçirmeyi ve sonrasında da periyodik gözden geçirmeyi güvence altına

alan özel bir mekanizma kurulmasına açık bir destek verdiğini de gözlemler.

Dolayısıyla

iç hukukun böyle bir yeniden değerlendirme ihtimalini düzenlemediği durumlarda,

bir mutlak müebbet cezası Sözleşme’nin 3. maddesinin gereklerine aykırı olarak

kabul edilecektir.

Gerekli

yeniden değerlendirme, zorunlu olarak hükmün verilmesinden sonra ileriye dönük

bir olgu olmasına karşın, bir mutlak müebbet hapis cezası mahkumu,

cezasına eklenen hukuki koşulların 3. madde gereklerini bu açıdan yerine

getirmediği şikayetini ileri sürebilmeden önce, süresi belli olmadan yıllarca

beklemek ve cezasını çekmek yükümlülüğünde olmamalıdır. Bu hem hukuk güvenliği

ilkesine hem de Sözleşme’nin 34.maddesinde mağdur kavramına verilen anlam

kapsamında mağdur statüsü hakkındaki genel ilkelere aykırı olacaktır. Bundan

başka, bir cezanın verildiği zaman iç hukuka göre indirim yapılamaz olduğu

durumlarda, belirsiz, gelecekteki bir tarihte, gösterdiği ıslaha göre serbest

bırakılmasının değerlendirilmesine olanak sağlayacak bir mekanizmanın uygulanacağını

bilmeden, bir mahkumun kendi ıslahı yönünde

çalışmasını beklemek tutarsız olacaktır.

Dedikten

sonra özetle, şikayetleri haklı ve Sözleşme’nin 3.

maddesini ihlal eder nitelikte bulmuştur.

Yukarıda

açıklanan gerekçeler ile Genel Kurul’un 8/4/2015 günlü

toplantıda Anayasa’nın 17. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin iddiaların

incelenmesine yer olmadığına şeklinde oluşan çoğunluk görüşüne katılınmamıştır.

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Serruh KALELİ

Başkanvekili

:

Alparslan ALTAN

Üyeler

:

Serdar ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep KÖMÜRCÜ

Burhan ÜSTÜN

Engin YILDIRIM

Nuri NECİPOĞLU

Hicabi DURSUN

Erdal TERCAN

Muammer TOPAL

M. Emin KUZ

Hasan Tahsin GÖKCAN

Kadir ÖZKAYA

Raportör

:

Muharrem İlhan KOÇ

Başvurucular

:

Abdulselam TUTAL

Selim AYDIN

Emin KOÇHAN

Vekili

:

Av. Mehmet ERBİL

Başkanvekili

Serruh KALELİ

Atıf: Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, B. No: 2013/2319, T. 08.04.2015, www.arakarar.com/karar/anayasa-mahkemesi-genel-kurul-2013-2319-basvuru-08-04-2015-9486fe6fbef4