Anayasa Mahkemesi · Birinci Bölüm

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, B. No: 2012/1013, 02.10.2013

Mahkeme
Anayasa Mahkemesi
Daire
Birinci Bölüm
Esas No
2012/1013
Karar Tarihi

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

AHMET FEYYAZ ÖĞÜTÇÜ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2012/1013)

Karar Tarihi: 2/10/2013

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvurucu, uzun bir süredir tutuklu olarak bulundurulduğunu, hakkında

yürütülen yargılamanın adil olmadığını, özel hayatın gizliliği ve aile

hayatının korunması hakkının ihlal edildiğini, yargılamayı yapmakta olan

mahkemenin bağımsız olmadığını ve doğal hakim güvencesine aykırı olarak

teşekkül ettiğini ileri sürerek Anayasa’nın 19., 36.,

37., 38., 41., 138. ve 139. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru, 30/11/2012

tarihinde Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve

eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına

engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm İkinci

Komisyonunca, 12/6/2013 tarihinde başvurunun karara

bağlanması için Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 33.

maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

4. Başvuru dilekçesindeki

ilgili olaylar özetle şöyledir:

5. Başvurucu, 1950 doğumlu olup

Adalet Bakanlığı Silivri Ceza İnfaz Kurumunda hüküm özlü olarak bulunmaktadır.

6. “Türkiye

Cumhuriyeti Hükümetini cebren iskat veya vazife

görmekten men etmeye teşebbüs etmek” suçunu işlediği iddiasıyla, İstanbul

Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan 6/7/2010 tarih

ve 2010/185 soruşturma, 2010/564 esas sayılı iddianame, İstanbul 10. Ağır Ceza

Mahkemesince kabul edilerek başvurucu hakkında 19/7/2010 tarihinde kamu davası

açılmıştır.

7. Başvurucunun, “dosyadaki delil durumu, kuvvetli suç şüphesini

gösteren olguların bulunması, delillerin henüz tam olarak toplanılmamış oluşu,

sanığın konumu itibariyle delillere etki yapma ihtimalinin olması, tanıkların

henüz dinlenilmemiş oluşu, atılı suçun CMK.100. maddesinde belirtilen katalog

suçlardan olması, belirtilen bu sebeplerle adli kontrol hükümlerinin

uygulanmasının yetersiz kalacağı …” gerekçesiyle İstanbul 10. Ağır

Ceza Mahkemesinin 11/2/2011 tarihli kararıyla

tutuklanmasına karar verilmiştir.

8. Başvurucu, müteaddit defalar

tutukluluk haline son verilmesini yetkili mahkemelerden talep etmiş ancak bu

talepleri ile ilgili bir sonuç elde edememiştir.

9. Başvurucunun, İstanbul 10.

Ağır Ceza Mahkemesinin 21/9/2012 tarih ve E.2010/283

sayılı kararı ile “Türkiye Cumhuriyeti

Hükümetini cebren iskat veya vazife görmekten men

etmeye teşebbüs etmek” suçundan 1/3/1926 tarih ve 765 sayılı Mülga

Türk Ceza Kanunu’nun 147. ve 61. maddeleri uyarınca 18 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve “tutuklu sanıklara verilen hürriyeti bağlayıcı

cezanın miktarı, tutuklu kaldıkları süre, verilen ceza miktarına göre kaçma

şüphesi dikkate alındığında adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağı”

gerekçesiyle tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir.

10. Başvurucu karara 26/9/2012 tarihinde itiraz etmiştir. İtiraz İstanbul 11. Ağır

Ceza Mahkemesinin 23/10/2012 tarih ve 2010/737 Değişik

İş sayılı kararı ile reddedilmiştir. Ret kararı başvurucuya 22/11/2012

tarihinde tebliğ edilmiştir.

11. Başvurucu hakkındaki dava Yargıtayda temyiz aşamasında derdesttir.

B. İlgili

Hukuk

12. Başvurucu hakkında isnat

olunan suçun işlendiği tarihte yürürlükte bulunan 765 sayılı Kanun’un 147.

maddesi şöyledir:

“Türkiye Cumhuriyeti İcra Vekilleri Heyetini cebren iskat veya vazife görmekten cebren menedenlerle bunları

teşvik eyliyenlere ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis

cezası hükmolunur …”

13. Aynı Kanun’un 61. maddesi,

işlendiği zamanda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren suçun

teşebbüs aşamasında kalması halinde failin on beş yıldan yirmi yıla kadar hapis

cezası ile cezalandırılmasını öngörmektedir.

14. 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza

Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi şöyledir:

“Tutuklama nedenleri

Madde 100 – (1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren

olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık

hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya

güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.

(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı

şüphesini uyandıran somut olgular varsa.

b) Şüpheli veya sanığın davranışları;

1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,

2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması

girişiminde bulunma,

Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.

(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe

sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer

alan;

…

9. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci

fıkralar hariç, madde 220),

10. Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (madde 302, 303, 304,

307, 308),

11. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar

(madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),

…

(4) (Değişik: 2/7/2012-6352/96 md.) Sadece adlî para cezasını gerektiren veya hapis

cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı

verilemez.”

15. 5271 sayılı Kanun’un 260.

maddesi şöyledir:

“Kanun yollarına başvurma hakkı

Madde 260 – (1) Hâkim ve mahkeme kararlarına karşı

Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve bu Kanuna göre katılan sıfatını almış

olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan

sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yolları

açıktır.

(2) Asliye ceza mahkemesinde bulunan Cumhuriyet savcıları,

mahkemenin yargı çevresindeki sulh ceza mahkemelerinin; ağır ceza

mahkemelerinde bulunan Cumhuriyet savcıları, ağır ceza mahkemesinin yargı

çevresindeki asliye ve sulh ceza mahkemelerinin; bölge adliye mahkemesinde

bulunan Cumhuriyet savcıları, bölge adliye mahkemelerinin kararlarına karşı

kanun yollarına başvurabilirler.

(3) Cumhuriyet savcısı, sanık lehine olarak da kanun

yollarına başvurabilir.”

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

16. Mahkemenin 2/10/2013 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun

30/11/2012 tarih ve 2012/1013 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği

düşünüldü:

A. Başvurucunun

İddiaları

17. Başvurucu;

i. Kuvvetli suç şüphesine mesnet olarak değerlendirilmesi mümkün

olmayan imzasız dijital belgelere dayanılarak şablon ve kalıplaşmış

gerekçelerle tutuklandığını, tutukluluğun devamına karar verilirken kullanılan

şablon gerekçelerin bu tedbiri adeta bir cezalandırma aracına dönüştürdüğünü,

uzun bir süreden beri tutuklu olduğunu, temyiz aşaması da dikkate alındığında

bu sürenin daha da uzayacağını, tutukluluk açısından bu sürenin makul olmaktan

uzak olduğunu, hakkında adlî kontrol hükümlerinin uygulanması yoluna başvurulmadığını,

bu durumun henüz kesinleşmemiş olan hükmün peşin infazı niteliğinde olduğunu

ileri sürerek Anayasa’nın 19. maddesinin;

ii. Tutukluluğa itirazlarının savcılık görüşü kendisine tebliğ

edilmeden ve bu konuda kendi görüşü alınmadan incelenerek şablon ve kalıplaşmış

gerekçelere dayanılarak reddedildiğini; duruşmasız gerçekleştirilen bu

incelemelerde çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerine riayet

edilmediğini, yargılamada hukuka aykırı yollardan elde edilen delillerin

kullanıldığını, esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmasının müdafii hazır bulunmaksızın alındığını, üzerine atılı

suçlara dayanak oluşturan imzasız dijital belgelerin gerçekdışı, sahte ve

düzmece olduğunu ve bu durumun kanıtlandığını; işbu şaibeli delillere

dayanılarak, tarafsız olmayan bir yargı organı tarafından 18 yıl süreyle

hürriyeti bağlayıcı cezaya çarptırıldığını ileri sürerek Anayasa’nın 36., 37. ve 38. maddelerinin;

iii. Yasal delil niteliği taşımayan ve kendisiyle illiyet bağı

bulunmayan delillerde isminin yer alması nedeniyle Anayasa’nın 41. maddesinin;

iv. Hiçbir kimsenin tâbi olduğu mahkemeden başka bir mahkemece

yargılanamayacağını, hakkında isnat edilen suçun askeri mahalde asker olduğu

dönemde işlendiğinin iddia edilmesi nedeniyle askeri mahkemece yargılanması

gerektiğini ve bu konuda yaptığı görev itirazının reddedildiğini ileri sürerek

Anayasa’nın 138. ve 139. maddelerinin;

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

B. Değerlendirme

18. Anayasa Mahkemesi, olayların

başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp, olay ve

olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun,

imzasız dijital belgelere dayanılarak şablon ve kalıplaşmış gerekçelerle

tutuklandığı, tutukluluğun devamına karar verilirken kullanılan şablon

gerekçelerin bu tedbiri adeta bir cezalandırma aracına dönüştürdüğü, uzun bir

süreden beri tutuklu olduğu, hakkında adlî kontrol uygulamasına başvurulmadığı,

bu durumun henüz kesinleşmemiş olan hükmün peşin infazı niteliğinde olduğu

yönündeki şikâyetlerinin “kişi özgürlüğü ve

güvenliği hakkı”; tutukluluğa itirazlarının savcılık görüşü

kendisine tebliğ edilmeden ve bu konuda kendi görüşü alınmadan incelenerek

şablon ve kalıplaşmış gerekçelerle reddedildiği, duruşmasız gerçekleştirilen bu

incelemelerde çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerine riayet

edilmediği, yargılamada hukuka aykırı yollardan elde edilen delillerin

kullanıldığı, esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmasının müdafii

hazır bulunmaksızın alındığı, üzerine atılı suçlara dayanak oluşturan imzasız

dijital belgelerin gerçekdışı, sahte ve düzmece olduğu, sahte delillere

dayanılarak tarafsız olmayan bir yargı organı tarafından 18 yıl süreyle

hürriyeti bağlayıcı cezaya çarptırıldığı, hiç bir kişinin tabi olduğu

mahkemeden başka bir mahkemece yargılanamayacağı, hakkında isnat olunan suçun

askeri mahalde asker olduğu dönemde işlendiği iddia edildiğinden askeri

mahkemede yargılanması gerekirken sivil mahkemelerce yargılandığı ve bu konuda

yaptığı görev itirazının reddedildiği, yasal delil niteliği taşımayan ve kendisiyle

illiyet bağı bulunmayan delillerde isminin yer aldığı yönündeki şikâyetlerinin “adil yargılanma hakkı” kapsamında

değerlendirilmesi gerekir.

1. Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği Hakkı Yönünden

19. Başvurucu, hakkında kuvvetli

suç şüphesi olmadığı halde tutuklandığından, tutukluluğun makul süreyi

aştığından, tutukluluğa itirazlarının duruşmasız ve çekişmeli yargılama

ilkesine riayet edilmeden incelendiğini iddia etmiştir.

20. 6216 sayılı Kanun’un geçici

1. maddesinin (8) numaralı fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, 23/9/2012 tarihinden

sonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar aleyhine yapılacak bireysel

başvuruları inceler.”

21. Bu hüküm gereğince Anayasa

Mahkemesi, 23/9/2012 tarihinden sonra kesinleşen nihai

işlem ve kararlar aleyhine yapılacak bireysel başvuruları inceler. Dolayısıyla

Mahkeme’nin zaman bakımından yetkisi ancak bu tarihten sonra kesinleşen nihai

işlem ve kararlar aleyhine yapılan bireysel başvurularla sınırlıdır. Kamu

düzenine ilişkin bu düzenleme karşısında, anılan tarihten önce kesinleşmiş

nihaî işlem ve kararları da içerecek şekilde yetki kapsamının genişletilmesi

mümkün değildir (B. No: 2012/832, 12/2/2013, § 14).

22. Devam eden tutukluluğun

hukuka aykırı olduğu iddiasıyla yapılan bireysel başvurularda şikâyetlerin

temel amacı, tutukluluğun hukuka aykırı olduğunun ya da devamını haklı kılan

sebep veya sebeplerin bulunmadığının tespitidir. Bu tespit yapıldığı takdirde

buna bağlı olarak ilgilinin tutukluluk halinin devamına gerekçe olarak gösterilen

hukuki sebeplerin varlığı sona erecek ve böylece kişinin serbest kalmasının

yolu açılabilecektir. Bu amaçla yapılan bir başvuruda, itiraz kanun yolunda

çekişmeli yargılama ve/veya silahların eşitliği gibi ilkelere uygun olarak bir

inceleme yapılıp yapılmadığı da dikkate alınacaktır. Dolayısıyla belirtilen

nedenlerle ve serbest bırakılmayı temin edebilecek bir karar alma amacıyla

yapılacak bireysel başvuruların, olağan kanun yolları tüketilmek şartıyla,

tutukluluk hali devam ettiği sürece yapılabilmesi mümkündür (B. No: 2012/726, 2/7/2013, § 30).

23. Ancak başvurucu hali hazırda

tahliye olmuş ya da hakkında ilk derece mahkemesinde hüküm kurulmuş ise

bireysel başvuru açısından talebi, hukuka aykırılığın tespiti ve gerekiyorsa

belli bir miktar tazminata hükmedilmesiyle sınırlı kalacaktır. Dolayısıyla bu

tür ihlal iddiaları bakımından varsa başvuru yolları denendikten sonra bireysel

başvuru yapılmalıdır (B. No: 2012/726, 2/7/2013, §

31).

24. Ne var ki başvurunun kabul

edilebilmesi için ihlal iddiasına dayanak teşkil eden nihai işlem veya

kararların 23/9/2012 tarihinden evvel kesinleşmemiş

olmaları da gerekmektedir. Nihai işlem veya kararların anılan tarihten önce

kesinleştikleri tespit edildiği takdirde ilgili şikâyetler bakımından

başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir. Mahkemenin yargı

yetkisine ilişkin bu tespitin bireysel başvuru incelemesinin her aşamasında

yapılabilmesi mümkündür (B. No: 2012/726, 2/7/2013, §

32).

25. Ancak kişi serbest

bırakılmadan yargılanmakta olduğu davada ilk derece mahkemesi kararıyla mahkûm

olmuşsa, mahkûmiyet tarihi itibarıyla da tutukluluk hali sona erer. Çünkü bu

durumda kişinin hukuki durumu “bir suç

isnadına bağlı olarak tutuklu” olma kapsamından çıkmaktadır.

Bireysel başvuru incelemesi açısından, tutuklamanın şartları ile mahkûmiyete

hükmedilmesi arasındaki esaslı fark bunu gerektirir. Zira mahkûmiyete karar

verilmiş olmakla, isnat olunan suçun işlendiği, bundan failin sorumlu olduğunun

sübuta erdiği kabul edilmekte ve bu nedenle sanık hakkında hürriyeti bağlayıcı

cezaya ve/veya para cezasına hükmedilmektedir. Mahkûmiyetle birlikte kişinin

kuvvetli suç şüphesi ve bir tutuklama nedenine bağlı olarak tutukluluk hali

sona ermektedir. Bu açıdan mahkûmiyet kararının kesinleşmiş olması ayrıca

gerekmez. Nitekim gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“AİHM”), gerekse

Yargıtay, mahkûmiyet kararı sonrası tutulma halini tutukluluk olarak

nitelendirmemektedir. AİHM, ilk derece mahkemesi kararıyla mahkûm olan bir

sanığın, söz konusu mahkûmiyet kararından sonraki tutulmasını Sözleşme’nin 5.

maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi hükmü uyarınca “mahkûmiyet sonrası tutma” olarak

değerlendirmekte ve tutukluluk süresinin hesabında dikkate almamaktadır. (Bkz: Solmaz/Türkiye, 27561/02, 16/1/2007, §§ 23, 24; Şahap Doğan/Türkiye, 29361/07, 27/5/2010, § 26). Aynı

yaklaşım Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından da benimsenmektedir. Kurul, 12

Nisan 2011 tarih ve E.2011/1-51, K.2011/42 sayılı kararında, “hakkında mahkûmiyet hükmü kurulmakla sanığın atılı

suçu işlediği yerel mahkeme tarafından sabit görülmekte ve bu aşamadan sonra

tutukluluğun dayanağı mahkûmiyet hükmü olmaktadır.” gerekçesiyle,

temyizde geçen sürenin tutukluluk süresine dâhil edilmeyeceğine karar vermiştir

(B. No: 2012/726, 2/7/2013, § 33).

26. Somut olayda başvurucu 11/2/2011 tarihinde İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesince

tutuklanmış, ilk derece mahkemesinin mahkûmiyet kararını verdiği 21/9/ 2012

tarihinde tutukluluk hali bu anlamda sona ermiştir.

27. 21/9/2012 tarihli

karar duruşmasında verilen tutukluluğun devamına ilişkin karara karşı başvurucu

26/9/2012 tarihinde itiraz etmiş ve itirazı İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinin

23/10/2012 tarih ve 2010/737 Değişik İş sayılı kararı ile reddedilmiştir. Anayasa

Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin başladığı tarihten sonra verilmiş olsa

bile, kişi hakkındaki tutmanın niteliği üzerinde bu kararın herhangi bir etkisi

yoktur. Zira başvurucunun tutukluluk hali 21/9/2012

tarihinde davanın esasına ilişkin kararın açıklanmasıyla birlikte ve bu tarih

itibarıyla sona ermiştir. Kararla birlikte başvurucuya isnat olunan suç sabit

görülerek 18 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına hükmedilmiştir.

Dolayısıyla, hükmen tutukluluğa itiraz ve incelemesinin 23/9/2012

tarihinden sonra gerçekleştirilmiş olmasının Anayasa Mahkemesinin zaman

bakımından yetkisi üzerinde herhangi bir etkisi olamaz.

28.

Açıklanan nedenlerle, başvurucunun “kişi

özgürlüğü ve güvenliği hakkı”nın

ihlal edildiği yönündeki şikâyetlerine konu olayda tutuklamaya ilişkin nihai

kararın, Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin başladığı 23/9/2012 tarihinden önce verildiği anlaşıldığından

başvurunun “zaman bakımından yetkisizlik”

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Adil Yargılanma Hakkı Yönünden

29.

Başvurucu, tutukluluğa itirazlarının

savcılık görüşü kendisine tebliğ edilmeden ve bu konuda kendi görüşü alınmadan

incelenerek şablon ve kalıplaşmış gerekçelerle reddedildiğini, duruşmasız

gerçekleştirilen bu incelemelerde çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği

ilkelerine riayet edilmediğini, yargılamada hukuka aykırı yollardan elde edilen

delillerin kullanıldığını, esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmalarının

müdafileri hazır bulunmaksızın alındığını, üzerine atılı suçlara dayanak

oluşturan imzasız dijital belgelerin gerçekdışı, sahte ve düzmece olduğunu,

sahte delillere dayanılarak tarafsız olmayan bir yargı organı tarafından 18 yıl

hürriyeti bağlayıcı cezaya çarptırıldığı, hiç bir kişinin tabi olduğu

mahkemeden başka bir mahkemece yargılanamayacağını, hakkında isnat olunan suçun

askeri mahalde asker olduğu dönemde işlendiği iddia edildiğinden askeri

mahkemede yargılanması gerekirken sivil mahkemelerce yargılandığını ve bu

konuda yaptığı görev itirazının reddedildiğini, yasal delil niteliği taşımayan

ve kendisiyle illiyet bağı bulunmayan delillerde isminin yer aldığını ileri

sürmüştür.

30.

6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal

için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel

başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.”

31. Bu

hüküm uyarınca Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmak için ihlale

neden olduğu iddia edilen işlem veya eylem için idari ve yargısal başvuru

yollarının tamamının tüketilmiş olması gerekir.

32. Temel hak ve özgürlüklere

saygı, devletin tüm organlarının uyması gereken bir ilke olup bu ilkeye uygun

davranılmadığı takdirde ortaya çıkan ihlale karşı öncelikle yetkili idari

mercilere ve derece mahkemelerine başvurulmalıdır. Anayasa Mahkemesine bireysel

başvuru, ikincil nitelikte bir kanun yoludur. Temel hak ve özgürlüklerin ihlal

edildiği iddialarının öncelikle genel yargı mercilerinde olağan kanun yolları

ile çözüme kavuşturulması esastır. Bireysel başvuru yoluna, iddia edilen hak

ihlallerinin bu olağan denetim mekanizması içinde giderilememesi durumunda

başvurulabilir (B. No: 2012/946, 26/3/2013, §§ 17-18).

Başvurucu hakkındaki dava derdest olup, temyiz aşamasındadır. Bu şikâyet

bakımından başvuru yolları henüz tüketilmemiştir.

33. Açıklanan nedenlerle,

başvurunun bu kısmının “başvuru

yollarının tüketilmemiş olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

A.

Açıklanan nedenlerle;

1. “Kişi özgürlüğü ve

güvenliği hakkı”nın

ihlal edildiğine yönelik iddiaların “zaman

bakımından yetkisizlik”,

2. “Adil yargılanma hakkı”nın

ihlal edildiğine yönelik iddiaların “başvuru yollarının tüketilmemiş olması”

nedenleriyle KABUL

EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına,

2/10/2013 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Serruh KALELİ

Üyeler

:

Zehra Ayla PERKTAŞ

Hicabi DURSUN

Erdal TERCAN

Zühtü ARSLAN

Raportör

:

Serhat ALTINKÖK

Başvurucu

:

Ahmet Feyyaz ÖĞÜTÇÜ

Atıf: Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, B. No: 2012/1013, T. 02.10.2013, www.arakarar.com/karar/anayasa-mahkemesi-birinci-bolum-2012-1013-basvuru-02-10-2013-ad3777e2696a