İlk Derece Mahkemesi ·
İlk Derece Mahkemesi 2018/152 E. 2018/152 K.
- Mahkeme
- İlk Derece Mahkemesi
- Esas No
- 2018/152
- Karar No
- 2018/152
- Karar Tarihi
T.C. ... 3. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ Esas-Karar No: 2018/152 Esas - 2026/484 T.C. ... 3. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ TÜRK MİLLETİ ADINA GEREKÇELİ KARAR ESAS NO : 2018/152 KARAR NO : 2026/484
DAVA : Tazminat DAVA TARİHİ : 09/03/2016 KARAR TARİHİ : 03/06/2026 K.YAZIM TARİHİ : 03/06/2026
Mahkememizde görülmekte olan Tazminat davasının yapılan açık yargılaması sonunda, DAVA:Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkili Sultan Kılıçarslan'ın 21/03/2011 tarihinde Zekai Tahir Burak Hastanesinde sezaryen ile müvekkili Eyüp'ü dünyaya getirdiğini, küçük Eyüp'ün down sendromlu olarak doğduğunu, ailenin bu durumu doğumdan sonra öğrendiğini, doğumdan önce gerekli tarama testleri yaptırdığını, hamilelik sürecini takip eden Dr. ...'in hastanenin ve doktorların gerekli teknik donanıma sahip olmalarına rağmen tıbbi özen eksikliği nedeniyle ailenin küçüğün down sendromlu doğacağından haberi olmadığını, küçüğün down sendromuna bağlı olarak bağırsak büyümesi tabir edilen problemden dolayı iki ameliyat geçirdiğini, kalbinde delik olduğunu, doğuştan guatr rahatlsızığı bulunduğunu, müvekkilinin yeşil kart hizmeti aldığını ayrıca küçüğün zihinsel, ruhsal, davranışsal bozukluk bakımından % 70 oranında, kas iskelet sistemi bakımından % 36 oranında engel tespit edildiğini, küçüğün down semdromlu olarak doğacağını bilmiş olsalarda hamileliği sonlandırabilmelerinin mümkün olduğunu belirterek doktorun özen yükümlülüğüne aykırı olarak müvekkilini bilgilendirmemesi nedeniyle Şakir Kılıçaslan için 75.000,00-TL, Sultan Kılıçarslan için 75.000,00-TL ve Eyüp Kılıçarslan için 75.000,00-TL olmak üzere toplamda 225.000,00-TL manevi tazminat ile fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 1.000,00-TL maddi tazminatın fiilin gerçekleşmesinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı taraftan tahsilini talep ve dava etmiştir. CEVAP: Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; Dr. ...'in 17/08/2015-05/05/2016 vadeli tıbbi kötü uygulamaya ilişkin zorunlu mali sorumluluk poliçesi düzenlendiğini, şahıs adına şirketlerinden başka bir poliçe düzenlenmediğinin tepit edildiğini, doğumun 21/03/2011 tarihinde gerçekleştiğini, küçük Eyüp Kılıçarslan'ın down sendromlu doğumundan dolayı doktor-hastane-sigortaya ne zaman başvurulduğunun tespit edilemediğini, şirketlerince düzenlenen poliçenin genel şartlarına göre sigortalının kendisine tazminat talebinde bulunulduğunu öğrendiği an rizikonun gerçekleşmiş sayıldığını ayrıca sözleşme süresi içinde sigortalıya yapılan taleplere karşı teminat sağlandığını, davacının talebinin bahse konu poliçe teminatı kapsamında bulunmadığının açık olduğunu gerekçesiyle davanın husumet yönünden reddini talep etmiştir. DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE: Davanın doktor hatası nedeniyle maddi ve manevi tazminat talebine ilişkin olduğu anlaşıldı. Davanın ... 1. Tüketici Mahkemesinin 09/11/2017 tarih 2016/334 E 2017/1100 K sayılı görevsizlik kararının kesinleşmesiyle mahkememizin işbu esasına kaydedildiği anlaşıldı. Dosya üzerinde bilirkişi incelemesi yapılmıştır. ... 1. Tükeci Mahkemesince bilirkişi heyetinden alınan 19/01/2017 tarihli raporda; Dava dışı Dr. ...'e atfedilecek herhangi bir kusur tespit edilemediğinden, dava konusu sigorta poliçesi nedeniyle davalı sigorta şirketinden tazminat talep edilemeyeceği bildirilmiştir. ... 1. Tükeci Mahkemesince bilirkişi heyetinden alınan 06/06/2017 tarihli ek raporda;Dava dışı Dr....'e atfedilecek herhangi bir kusur tespit edilemediğinden, dava konusu sigorta poliçesi nedeniyle davalı sigorta şirketinden tazminat talep edilemeyeceği yönünde görüşlerdinde bir değişiklik olmadığı bildirilmiştir. İstanbul Adli Tıp 7.İhtisas Kurulundan alınan 20.09.2023 tarihli raporda:Genel tıbbi bilgiye göre, vücut hücrelerindeki kromozom sayısındaki fazlalıktan kaynaklanan genetik bir anormallik olan Down Sendromunda tarama testlerinin Sağlık Bakanlığı tarafından uygulanması zorunlu bir tetkik olarak bildirilmediğini, bu testlerin tarama niteliğinde olduğu, risk değerlendirmesi yapılan bu testler ile doğacak bebekte Down Sendromu vardır veya yoktur şeklinde kesin bir sonuca gitmenin mümkün olmadığını, tarama testlerinde annenin yaşı, hormonal değerleri ve testin özelliğine göre sonografik görüntüleme sonuçları göz önüne alınarak bir risk oranı belirlendiğini, test sonuçlarının risk sınırı üzerinde çıkmasının bebekte mutlaka Down Sendromu olduğu anlamına gelmeyeceği gibi, risk sınırının altında olduğu durumlarda dahi bebekte Down Sendromu görülebileceğinin bilindiğini, test sonucunun söz konusu hastalığın kaç gebenin birinde karşılaşılabileceğini gösterdiği, oranın istatistikler ışığında risk sınırının üstünde bir değer göstermesi durumunda amniyosentez gibi ileri tetkikler önerilebileceğini, tanı koydurucu olan bu ileri girişimsel tetkiklerde %1 oranında düşük riski bulunduğunu, bebekte doğumdan sonra tespit edilen Down Sendromu’nun intrauterin rutin yapılan obstetrik ve/veya ilgili uzmanlar tarafından yapılabilen ikinci düzey ultrasonografi tetkiklerinde de tespit edilemeyebileceğinin tıbben bilindiği, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; üçlü test sonucu düşük riskli olan 31 yaşındaki gebe olan kişide amniyosentez endikasyonunun bulunmadığını, mevcut veriler doğrultusunda ilgili hekimin amniyosentez önermesinin tıbben beklenmediğini, bebekte doğumdan sonra tespit edilen parmak anomalileri ve kardiyak problemlerin intrauterin takip obstetrik ultrasonografi tetkiklerinde tespit edilmesinin tıbben beklenmediğini, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; mevcut belgelere göre Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı Dr. ...’in eylemlerine tıbbi hata atfedilmediği bildirilmiştir. İstanbul Adli Tıp 7.İhtisas Kurulundan alınan 16.01.2025 tarihli raporda:Genel tıbbi bilgiye göre, vücut hücrelerindeki kromozom sayısındaki fazlalıktan kaynaklanan genetik bir anormallik olan Down Sendromunda tarama testlerinin Sağlık Bakanlığı tarafından uygulanması zorunlu bir tetkik olarak bildirilmediğini, bu testlerin tarama niteliğinde olduğunu, risk değerlendirmesi yapılan bu testler ile doğacak bebekte Down Sendromu vardır veya yoktur şeklinde kesin bir sonuca gitmenin mümkün olmadığını, tarama testlerinde annenin yaşı, hormonal değerleri ve testin özelliğine göre sonografik görüntüleme sonuçları göz önüne alınarak bir risk oranı belirlendiğini, test sonuçlarının risk sınırı üzerinde çıkmasının bebekte mutlaka Down Sendromu olduğu anlamına gelmeyeceği gibi, risk sınırının altında olduğu durumlarda dahi bebekte Down Sendromu görülebileceğinin bilindiğini, test sonucunun söz konusu hastalığın kaç gebenin birinde karşılaşılabileceğini gösterdiği, oranın istatistikler ışığında risk sınırının üstünde bir değer göstermesi durumunda amniyosentez gibi ileri tetkikler önerilebileceğini, tanı koydurucu olan bu ileri girişimsel tetkiklerde %1 oranında düşük riski bulunduğu, bebekte doğumdan sonra tespit edilen Down Sendromu’nun intrauterin rutin yapılan obstetrik ve/veya ilgili uzmanlar tarafından yapılabilen ikinci düzey ultrasonografi tetkiklerinde de tespit edilemeyebileceğinin tıbben bilindiğini, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; üçlü test sonucu düşük riskli olan, Zekai Tahir Burak Kadın Hastanesinin 21/03/2011 tarihli muayene formunda dış merkezde yapıldığı belirtilen 2’li testin normal olduğunu, görülmediğini, 3’lü testin görüldüğü ve normal olduğu, ayrıntılı ultrasonun görüldüğü ve normal olduğu belirtilen 31 yaşındaki gebe olan kişide amniyosentez endikasyonunun bulunmadığını, mevcut veriler doğrultusunda ilgili hekimin amniyosentez önermesinin tıbben beklenmediğini, bebekte doğumdan sonra tespit edilen parmak anomalileri ve kardiyak problemlerin intrauterin takip obstetrik ultrasonografi tetkiklerinde tespit edilemeyebileceğini, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; mevcut belgelere göre Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı Dr. ...’in eylemlerinin tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu bildirilmiştir. İstanbul Adli Tıp 7.İhtisas Kurulundan alınan 21.10.2025 tarihli raporda:Genel tıbbi bilgiye göre, vücut hücrelerindeki kromozom sayısındaki fazlalıktan kaynaklanan genetik bir anormallik olan Down Sendromunda tarama testlerinin Sağlık Bakanlığı tarafından uygulanması zorunlu bir tetkik olarak bildirilmediğini, bu testlerin tarama niteliğinde olduğunu, risk değerlendirmesi yapılan bu testler ile doğacak bebekte Down Sendromu vardır veya yoktur şeklinde kesin bir sonuca gitmenin mümkün olmadığı, tarama testlerinde annenin yaşı, hormonal değerleri ve testin özelliğine göre sonografik görüntüleme sonuçları göz önüne alınarak bir risk oranı belirlendiğini, test sonuçlarının risk sınırı üzerinde çıkmasının bebekte mutlaka Down Sendromu olduğu anlamına gelmeyeceği gibi, risk sınırının altında olduğu durumlarda dahi bebekte Down Sendromu görülebileceğinin bilindiğini, test sonucunun söz konusu hastalığın kaç gebenin birinde karşılaşılabileceğini gösterdiğini, oranın istatistikler ışığında risk sınırının üstünde bir değer göstermesi durumunda amniyosentez gibi ileri tetkikler önerilebileceğini, tanı koydurucu olan bu ileri girişimsel tetkiklerde %1 oranında düşük riski bulunduğunu, bebekte doğumdan sonra tespit edilen Down Sendromu’nun intrauterin rutin yapılan obstetrik ve/veya ilgili uzmanlar tarafından yapılabilen ikinci düzey ultrasonografi tetkiklerinde de tespit edilemeyebileceğinin tıbben bilindiği, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; üçlü test sonucu düşük riskli olan, Zekai Tahir Burak Kadın Hastanesinin 21/03/2011 tarihli muayene formunda ‘dış merkezde yapıldığı belirtilen 2’li testin normal olduğunu, görülmediğini, 3’lü testin görüldüğü ve normal olduğu, ayrıntılı ultrasonun görüldüğü ve normal olduğu’ belirtilen 31 yaşındaki gebe olan kişide amniyosentez endikasyonunun bulunmadığını, mevcut veriler doğrultusunda ilgili hekimin amniyosentez önermesinin tıbben beklenmediğini, risk faktörleri bulunmayan gebenin hekim tarafından önerilmesi tıbben beklenmeyen bir tetkik yönünden aydınlatımasının da beklenmediğini, bebekte doğumdan sonra tespit edilen interatrial septal anevrizma, küçük sekundum tip ASD, minimal aort yetmezliği şeklindeki kardiyak problemlerin fetal EKO ile tespit edilebileceğini, intrauterin takip obstetrik ultrasonografi tetkiklerinde tespit edilemeyebileceği, tariflenen parmak anomalilerinin intrauterin takip obstetrik ultrasonografi tetkiklerinde tespit edilemeyebileceğini, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; mevcut belgelere göre Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı Dr. ...’in eylemlerinin tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu bildirilmiştir. ... Üniversitesi Adlitıp Anabilim Dalı Başkanlığından alınan 15.11.2021 tarihli raporda:Muayene ve rapor tetkik bulguları bildirilen Şakir-Sultan oğlu, 21.03.2011 doğumlu, 13813072690 T.C numaralı, Eyüp Kılıçarslan'ın 21.03.2021 tarihinden itibaren, Vücut genel çalışma gücünden %84(yüzdeseksendört) oranında kaybettiğini, Maluliyet Tespiti İşlemleri Yönetmeliği'nin 12.Maddesine (03.08.2013-28727 sayılı resmi gazete) göre; hastanın mevcut durum ve yaşı itibariyle devamlı surette başka birinin bakımına muhtaç olduğunu, erişkin olması halinde bakıma muhtaç durumunun tekrar değerlendirilmesi gerektiği bildirilmiştir. Aktüer bilirkişiden alınan 30.06.2024 tarihli raporda:Davacı vekilince; davacı Sultan Kılıçarslan için 75.000,00 TL, davacı Şakir Kılıçarslan için 75.000,00 TL ve davacı Eyüp Kılıçarslan için 75.000,00 TL olmak üzere toplam 225.000,00 TL manevi ve davacı Eyüp Kılıçarslan için 1.000,00 TL maddi tazminat talebinde bulunulduğunu, 21.03.2011 doğumlu Eyüp Kılıçarslan’in vücut genel çalışma gücünden % 84 oranında kaybettiğini, başka birinin bakımına muhtaç olduğu, erişkin olması halinde bakıma muhtaçlık durumunun tekrar değerlendirilmesi gerektiğinin tespit edildiğini, T.C. Adli Tıp Kurumu Başkanlığı tarafından düzenlenen 21.08.2023 tarihli raporda, meydana gelen kazanın oluşumunda, davalı konusu olayda Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. ...’in eylemlerine tıbbi hata atfedilemeyeceği tespit edildiğini, dava konusu olayda Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. ...’in eylemlerine tıbbi hata atfedilemeyeceği tespit edildiğinden davalı sigorta şirketinden tazminat talep edilemeyeceği bildirilmiştir. Aktüer bilirkişiden alınan 21.09.2024 tarihli ek raporda: Davacı vekilince; davacı Sultan Kılıçarslan için 75.000,00 TL, davacı Şakir Kılıçarslan için 75.000,00TL ve davacı Eyüp Kılıçarslan için 75.000,00 TL olmak üzere toplam 225.000,00 TL manevi ve davacı Eyüp Kılıçarslan için 1.000,00 TL maddi tazminat talebinde bulunulduğunu, 21.03.2011 doğumlu Eyüp Kılıçarslan’in vücut genel çalışma gücünden % 84 oranında kaybettiğini, başka birinin bakımına muhtaç olduğu, erişkin olması halinde bakıma muhtaçlık durumunun tekrar değerlendirilmesi gerektiğinin tespit edildiğini, T.C. Adli Tıp Kurumu Başkanlığı tarafından düzenlenen 21.08.2023 tarihli raporda, meydana gelen kazanın oluşumunda, davalı konusu olayda Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. ...’in eylemlerine tıbbi hata atfedilemeyeceği tespit edildiğini, dava konusu olayda Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. ...’in eylemlerine tıbbi hata atfedilemeyeceği tespit edildiğinden davalı sigorta şirketinden tazminat talep edilemeyeceği bildirilmiştir. Tüm dosya kapsamında davacılardan küçük Eyüp'ün down sendromlu olarak doğduğunu, ailenin bu durumu doğumdan sonra öğrendiğini, doğumdan önce gerekli tarama testleri yaptırdığını, hamilelik sürecini takip eden hastanenin ve doktorların gerekli teknik donanıma sahip olmalarına rağmen tıbbi özen eksikliği nedeniyle ailenin küçüğün down sendromlu doğacağından haberi olmadığını küçüğün down sendromuna bağlı olarak bir çok sağlık sorunu yaşadığını ve tedavi gördüğünü küçüğün down semdromlu olarak doğacağını bilmiş olsalarda davacıların hamileliği sonlandırabilmelerinin mümkün olduğunu belirterek doktorun özen yükümlülüğüne aykırı olarak bilgilendirmemesi iddiasıyla, tıbbi kötü uygulamaya ilişkin zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesi kapsamında maddi ve manevi tazminat talepli eldeki dava açılmıştır. Davacı ile dava dışı doktor arasındaki ilişkinin temeli vekalet sözleşmesidir. Vekil, vekalet görevini yerine getirirken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışı nedeniyle doğan zararlardan sorumludur. Bu nedenle vekil konumunda olan doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktorların bilim ve teknolojinin getirdiği bütün imkanları kullanmak suretiyle özen borcunu yerine getirmeleri gerekir. Vekil, hastanın zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutularak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en emin yolu seçmek gerekir. Gerçekten de hasta mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil TBK 510.md (eski BK 394.md) hükmü uyarınca vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır. Tıbbî müdahalede rızanın hukuk düzeninde geçerli olarak yerini alabilmesi için hekim tarafından aydınlatma yükümlülüğünün usulüne uygun bir şekilde yerine getirilmesi gerekir. Gerçekten de kişinin kendisine yapılacak tıbbî müdahale konusunda karar verebilmesi için neye rıza gösterdiğini bilmesi ve aydınlatılmış olarak rıza (onam) göstermesi gerekir. Başka bir deyişle tıbbî müdahale, hastanın tam olarak aydınlatılmasından sonra “aydınlatılmış rızanın (onamın)” verilmesi üzerine yapılmalıdır. Aydınlatılmış rıza (onam), Türk Tabipler Birliği Meslek Etiği Kuralları’nın 26. maddesinde; “Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konusunda aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir.” şeklinde ifade edilmiştir. Dolayısıyla aydınlatılmış rıza, riskleri, yararları ile alternatifleri ve onların da risk ve yararlarını kapsayan tedavi uygulamasının, hekim tarafından yeterli düzeyde ve uygun şekilde açıklanmasından ve hasta tarafından hiçbir tereddüde yer kalmayacak şekilde anlaşılmasından sonra, tıbbî tedavinin ve uygulamanın hasta tarafından “gönüllülükle kabulü” anlamına gelmektedir. Öte yandan hekimin aydınlatma yükümlülüğü, aydınlatılmış rızayı kapsamına alan ancak ondan daha kapsamlı bir yükümlülüğü ifade eder. Başka bir deyişle aydınlatma yükümlülüğünün kapsamına aydınlatılmış rıza yanında hekimin hastasını uygulanan tedavi sonrasında yapılması gerekenler konusunda bilgilendirmesi de girer (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.11.2021 tarihli ve 2018/(13)3-849 E., 2021/1385 K. sayılı kararı). Görüldüğü üzere hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğünün fonksiyonu, hastanın bedensel ve ruhsal bütünlüğü ile ilgili olarak serbestçe karar alma özgürlüğünü temin etmeye yöneliktir. Bu kapsamda aydınlatma yükümlülüğü açısından önem taşıyan husus, kişinin kendisini ilgilendiren konularda yalnız olarak ve üçüncü şahısların etkisi altında kalmaksızın kendiliğinden karar alabilmesi anlamına gelen kişinin kendi geleceğini belirleme hakkıdır. Kişinin kendi geleceğini belirleme hakkı, kişiye tanınan en yüksek değerdeki haklardan olup esasında hekimin aydınlatma yükümlülüğünün hukuksal temelini oluşturmaktadır. Zira hasta, kendi geleceğini belirleme hakkına sahip olarak vücudu üzerinde gerçekleştirilecek her türlü müdahaleye ilişkin olarak olumlu ya da olumsuz bir kararı, aydınlatma yükümlülüğü gereği gibi yerine getirildiği durumlarda verecektir. Hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğünün hukukî dayanaklarını genel olarak hekimin özen yükümlülüğü ve aydınlatma yükümlülüğünün rızanın bir koşulu olması nedeniyle hastanın rızasına ilişkin kanuni düzenlemeler oluşturmaktadır. Örneğin 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 70. maddesi; “Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.)” hükmünü haizdir. Bununla birlikte bu genel nitelikli düzenlemeler yanında bazı özel nitelikli düzenlemelerde de hekimin aydınlatma yükümlülüğünün hukukî dayanaklarını bulmak mümkündür. Nitekim 04.04.1997 tarihinde imzalanan ve 09.12.2003 tarihli ve 25311 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Avrupa Biyotıp Sözleşmesi’nin 5. maddesinde; 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanunun 7. maddesinde; Tıbbî Deontoloji Nizamnamesi’nin 14. maddesinde; Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 15. maddesinde hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğü altında olduğu dolaylı da olsa belirtilmiş bulunmaktadır. Hekimin aydınlatma yükümlülüğünün ispatı hususunda mevzuatta bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak her tıbbî müdahalenin hukuksal açıdan kişinin vücut bütünlüğünün ihlali anlamını taşıdığı gözetildiğinde ve TMK’nin 24. maddesi gereğince kişinin müdahaleye rızasının bulunmadığına ilişkin yasal karine dolayısıyla hekimin aydınlatma yükümlülüğünde ispat yükü hekim üzerinde olmalıdır. Zira rıza, hukuka aykırılığı ortadan kaldırdığına göre rızanın bulunduğunu ve hastanın aydınlatıldığını savunan hekimin yasal karinenin aksi olan bu hususları ispatlaması gerekir. Öte yandan hekim tarafından ispat edilmesi gereken hukuksal haklılık sebebinin kapsamına hem aydınlatma yükümlülüğünün ispat edilmesi hem de mevcut riskler hakkında hastanın aydınlatılmış rızasının alınması dâhildir. Gerçekten de aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiğinin ispat külfetinin hekime yüklenmesi hastanın gereği gibi aydınlatılmış olmaması halinde geçerli bir rızanın da söz konusu olmayacağı düşüncesine dayanmaktadır. Bu itibarla hasta ile hekim arasında sözleşme ilişkisi bulunsun veya bulunmasın hekimin mesleğini icra ederken göstermesi gereken özen yükümlülüğü gereğince, kendisi karşısında zayıf ve güçsüz konumda olan hastasını aydınlattığını ve hastanın aydınlatılmış rızasının alındığını ispatlaması gerekmektedir. Aydınlatma yükümlülüğünü ispat külfetinin hekim üzerinde olmasının bir diğer sebebi de hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının tıbbî açıdan gerekli olan hususlarda arşivleme ve kayıt tutma yükümlülüğünün bulunmasıdır. Bu yükümlülük her şeyden önce hekimin, teşhis ve tedavi süreci içerisinde sağlıklı karar verebilmesini ve aldığı kararları kontrol edebilmesini kolaylaştırmakta ve ayrıca yapılan işlemlerin belgelenmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla arşivleme ve kayıt tutma yükümlülüğü hekim ve hastaların menfaatlerinin bir gereğidir. Arşivleme ve kayıt tutma yükümlülüğünün ihlali bizatihi tazminat sebebi olmasa da hasta lehine tıbbî müdahalenin yapılmadığı yönünde fiili bir karine yaratmaktadır. Bu açıdan bakıldığında da tıbben gerekli olan müdahalenin yapıldığını ispat yükü hekime düşmektedir. Türk hukukunda girişimsel bazı müdahalelerde hastanın yazılı rızasının alınması gerektiği öngörülmüş ise de aydınlatma yükümlülüğünün yazılı olarak yapılması gerektiğine ilişkin bir düzenleme yer almamaktadır. Öte yandan Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 18. maddesi gereğince bilgi, mümkün olduğunca sade şekilde, tereddüt ve şüpheye yer verilmeden, hastanın sosyal ve kültürel düzeyine uygun olarak anlayabileceği şekilde verilir; hasta, tıbbî müdahaleyi gerçekleştirecek sağlık meslek mensubu tarafından tıbbî müdahale konusunda sözlü olarak bilgilendirilir. Dolayısıyla hastanın aydınlatılması sözlü ya da yazılı şekilde gerçekleştirilebilir. Başka bir deyişle hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğü kapsamında yazılı aydınlatma belirli ölçüde ispat kolaylığı sağlasa da şekil serbestisi söz konusudur. O hâlde aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiği hususu hekim tarafından her türlü delille ispatlanabilir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2020/11-592 esas 2022/356 karar sayılı ilamı) Somut olayda Adli Tıp Kurulundan alınan raporlar, ... Üniversitesinden alınan rapor hükme esas alınarak yapılan değerlendirmede, davacı annenin gebelik takiplerinde bebeğin sağlık durumunun iyi olduğu bilgisi verildiği, ancak doğum sonrası bebeğin fiziksel noksanlıklar ile doğduğu, doktorlar tarafından yapılan takiplerin tıbben uygun olduğu vücut hücrelerindeki kromozom sayısındaki fazlalıktan kaynaklanan genetik bir anormallik olan Down Sendromunda tarama testlerinin Sağlık Bakanlığı tarafından uygulanması zorunlu bir tetkik olarak bildirilmediği, bu testlerin tarama niteliğinde olduğu, risk değerlendirmesi yapılan bu testler ile doğacak bebekte Down Sendromu vardır veya yoktur şeklinde kesin bir sonuca gitmenin mümkün olmadığı, tarama testlerinde annenin yaşı, hormonal değerleri ve testin özelliğine göre sonografik görüntüleme sonuçları göz önüne alınarak bir risk oranı belirlendiği, test sonuçlarının risk sınırı üzerinde çıkmasının bebekte mutlaka Down Sendromu olduğu anlamına gelmeyeceği gibi, risk sınırının altında olduğu durumlarda dahi bebekte Down Sendromu görülebileceğinin bilindiği, test sonucunun söz konusu hastalığın kaç gebenin birinde karşılaşılabileceğini gösterdiği, oranın istatistikler ışığında risk sınırının üstünde bir değer göstermesi durumunda amniyosentez gibi ileri tetkikler önerilebileceği, tanı koydurucu olan bu ileri girişimsel tetkiklerde %1 oranında düşük riski bulunduğu, bebekte doğumdan sonra tespit edilen Down Sendromu’nun intrauterin rutin yapılan obstetrik ve/veya ilgili uzmanlar tarafından yapılabilen ikinci düzey ultrasonografi tetkiklerinde de tespit edilemeyebileceğinin tıbben bilindiği, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; üçlü test sonucu düşük riskli olan, Zekai Tahir Burak Kadın Hastanesinin 21/03/2011 tarihli muayene formunda dış merkezde yapıldığı belirtilen 2’li testin normal olduğu, görülmediği, 3’lü testin görüldüğü ve normal olduğu, ayrıntılı ultrasonun görüldüğü ve normal olduğu belirtilen 31 yaşındaki gebe olan kişide amniyosentez endikasyonunun bulunmadığı, mevcut veriler doğrultusunda ilgili hekimin amniyosentez önermesinin tıbben beklenmediği, bebekte doğumdan sonra tespit edilen parmak anomalileri ve kardiyak problemlerin intrauterin takip obstetrik ultrasonografi tetkiklerinde tespit edilemeyebileceği, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; üçlü test sonucu düşük riskli olan 31 yaşındaki gebe olan kişide amniyosentez endikasyonunun bulunmadığı, mevcut veriler doğrultusunda ilgili hekimin amniyosentez önermesinin tıbben beklenmediği, risk faktörleri bulunmayan gebenin hekim tarafından önerilmesi tıbben beklenmeyen bir tetkik yönünden aydınlatımasının da beklenmediği, bebekte doğumdan sonra tespit edilen parmak anomalileri ve kardiyak problemlerin intrauterin takip obstetrik ultrasonografi tetkiklerinde tespit edilmesinin tıbben beklenmediği, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; mevcut belgelere göre Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı Dr. ...’in eylemlerine tıbbi hata atfedilmediği belirtilmiştir. Tüm bu bulgular birlikte değerlendirildiğinde küçükte mevcut ekstremite anomalisinin rutin gebelik kontrollerinde tespit edilemeyebileceği, bu durumda davalı doktorların uygulamalarının tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu, uygulamaların her türlü dikkat ve özene rağmen gelişebilecek olan davalı doktorların herhangi bir ihmal ve kusurunun bulunmadığı davalının sigortalısının özen yükümlülüğünü yerine getirdiği raporlardan anlaşılmıştır. Mahkememizce tekrardan davalının sigortalısının aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediğinin, tespiti için iki tane kadın doğum doktoru (perinataloji ve kadın hastalıkları uzmanı), bir tane sağlık hukukundan anlayan nitelikli hesap uzmanı bilirkişi olmak üzere 3 kişilik heyetten dosya da ki evraklar değerlendirilerek rapor alınması için ara karar kurulduğu birden fazla kez kesin süre verilmesine rağmen bilirkişi ücretlerinin yatırılmadığından sübut bulmayan davacıların maddi tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir. Manevi tazminat talebi yönünden ise; TBK'nın 58. maddesine göre; "kişilik haklarının zedelenmesinde zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir" yine TMK'nın 24. maddesi kapsamında; "Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir" düzenlemelerine göre manevi tazminat yasal şartları oluşmayan manevi tazminat talebinin reddine karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki hüküm kurulmuştur. HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle; Davanın REDDİNE, A) Maddi Tazminat davası yönünden; Maddi tazminat davası yönünden alınması gereken 732,00TL harçtan peşin alınan 771,90TL harcın mahsubu ile fazla alınan 39,90TL harcın talep halinde ve karar kesinleştiğinde davacı tarafa iadesine, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi 13/3. maddesi gereğince gereğince davalı lehine hükmedilecek olan maddi tazminat vekalet ücreti davacı vekiline hükmedilen vekalet ücretini geçemeyeceğinden reddolunan miktar bakımından davalı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden Karar Tarihindeki Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 13/3. maddeleri gereğince hesap ve takdir olunan 1.000,00TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak bu davalıya verilmesine, B) Manevi Tazminat davası yönünden; Manevi tazminat davası yönünden alınması gereken 732,00TL harcın davacıdan alınarak hazineye gelir kaydına, Manevi tazminat davası yönünden Anayasa Mahkemesinin 14.03.2025 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 25.12.2024 tarih ve 2024/29 - 226 Esas-Karar sayılı ilamı uyarınca davalı vekili lehine vekalet ücreti takdirine yer olmadığına, Davacı tarafından yapılan yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, Kullanılmayan gider avansının karar kesinleştiğinde yatırına iadesine, Dair, Davacı vekilinin yüzüne karşı davalıların yokluğunda gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 2 haftalık sürede verilecek dilekçe ile ... Bölge Adliye Mahkemesinde istinaf yolu açık olmak üzere verilen karar açıkça okunup, usulen anlatıldı.03/06/2026