Bölge Adliye Mahkemesi ·
Bölge Adliye Mahkemesi 2015/77 E. 2010/536 K.
- Mahkeme
- Bölge Adliye Mahkemesi
- Esas No
- 2015/77
- Karar No
- 2010/536
- Karar Tarihi
T.C. İSTANBUL BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 43. HUKUK DAİRESİ DOSYA NO: 2020/1262 KARAR NO: 2023/231 T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A İ S T İ N A F K A R A R I İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ: İSTANBUL 17. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ TARİHİ: 25/09/2019 NUMARASI: 2016/473 Esas - 2019/372 Karar DAVA: Alacak (Gemi Ve Yük Alacaklılığından Kaynaklanan) İSTİNAF KARAR TARİHİ: 02/03/2023 Taraflar arasında görülen dava neticesinde ilk derece mahkemesince verilen hükmün davacı vekilince istinaf edilmesi üzerine düzenlenen rapor ve dosya kapsamı incelenip gereği görüşülüp düşünüldü; TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ DAVA: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin maliki olduğu ... isimli gemi ile davalıya ait 4.118,875 metrikton sülfürik asit yükünün İtalya'dan Ceyhan Yumurtalık Limanına taşınması konusunda anlaşma yapıldığını, anlaşma uyarınca gemi yükleme limanına vardığında hazırlık ihbarı verildiğini, gözetleme şirketi olan ... tarafından görevlendirilen uzman tarafından gerekli incelemelerin yapıldığını, yükün gemiye yüklenmesinde ve taşınmasında engel bir durum olmadığının saptandığını, dolayısıyla bu kapsamda düzenlenen raporda gemide yükün bozulmasına yol açacak herhangi bir eksiklik ve kirlilik bulunmadığının belirtildiğini, yükleme işlemleri tamamlandıktan sonra gemi kaptanı tarafından konişmento düzenlenerek geminin sefere başladığını, gemi Yumurtalık Limanına geldiğinde ...'ya tahliye için hazırlık ihbarının yapıldığını, bu aşamada ...'nın yükte bozulma olduğu iddiasını ileri sürerek yükü tahliye etmekten imtina edip, zararlarının ödenmesini talep ettiğini, müvekkili tarafından geminin başka bir sefere gönderilmesi gerektiğinden hadisenin sulh yolu ile çözümü için ... ile görüşmelere başlandığını, ...'nın yükün tamamına yakınının zayi olduğunu ileri sürerek zararın 150.000,00 ABD Doları olduğunu iddia ve beyan ettiğini, müvekkilinin bu iddia ve beyanın gerçek olduğunu düşünerek ayrıca geminin bir sonraki sefere yetişmesini sağlamak düşüncesiyle 30/09/2015 tarihinde davalı ile sulh - ibra protokolü imzaladığını, bu sayede yükün gemiden tahliye edildiğini, protokol gereğince müvekkilinin yaptığı bu taşıma nedeniyle doğan 119.447,38 ABD Doları navlun alacağını davalıdan tahsil edemediğini, daha sonra müvekkiline esasen yükte ciddi bir bozulma olmadığı, yükün ... tarafından piyasaya satılmaya başlandığının haber verildiğini, bunun üzerine Ceyhan 1 Asliye Hukuk Mahkemesine müracaat edilerek 2015/77 D İş sayılı dosyada yük üzerinde tespit talebinde bulunulduğunu, mahkemece atanan bilirkişiler tarafından yükten numuneler alındığını, Çukurova Üniversitesi Kimya Bölümünde numuneler üzerinde yapılan incelemeler sonucu bozulmanın % 1-2 gibi düşük bir seviyede olduğunun tespit edildiğini, yine bilirkişiler tarafından yükteki bozulmaya bağlı değer kaybının % 10 ila % 20 arasında olacağının belirtildiğini, dolayısıyla tespit raporu ve yapılan analizler çerçevesinde davalı şirketin yükle ilgili iddialarının doğru olmadığını, sulh ve ibra protokolünün imza edilmesi aşamasında müvekkilinin aldatıldığı kanaatine varıldığını, kabul anlamına gelmemek kaydıyla en yüksek had olan %20 seviyesinde bozulma olduğu kabul edilse dahi zarar miktarının 30.927,00 Euro'yu geçmeyeceğini, bu çerçevede öncelikle davalının ticari defter kayıtları ile serbest bölge kayıtları incelenerek gerçek zarar tespitinin yapılabileceğini, şayet müvekkilinin davalı tarafından yükün bozulduğu yönündeki iddialar ile aldatılmış olması idi 30/09/2015 tarihli sulh ve ibra protokolünü imzalamayacağını, müvekkilinin protokolün düzenlendiği aşamada iradesinin sakatlanmış olduğundan delil tespiti neticesinde tanzim edilen bilirkişi raporu ile haberdar olduğunu, dolayısıyla protokol hükümlerinin mahkemece saptanacak gerçek zarar miktarına göre düzeltilmesi ile sebepsiz zenginleşmenin önlenmesi gerektiğini ileri sürerek taraflar arasında imzalanan 30/09/2015 tarihli sulh ve ibra protokolünün geçersizliğinin müvekkilinin protokol ile bağlı olmadığının tespiti ile bu çerçevede protokolün iptaline, gerçek zarar miktarının saptanmasına, protokolün gerçek zarar miktarına göre yeniden tashihine, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 119.447,38 USD tutarındaki navlun alacağının 22/09/2015 tarihinden itibaren işleyecek en yüksek mevduat faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. CEVAP: Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; dava tarihi itibariyle TBK'nun 39.maddesinde öngörülen bir yıllık hak düşürücü sürenin geçtiğini, bu nedenle davanın öncelikle süre yönünden reddi gerektiğini, söz konusu olayda irade bozukluğu hallerinden olan aldatma şartının oluşmadığını, zira davacının kaptanı tarafından imzalanan ve kaşelenen konişmentoda yükün yükleme limanından temiz olarak yüklendiği anlaşıldığı halde tahliye limanına bozulmuş olarak ulaştığının anlaşıldığını, ayrıca Ceyhan 1 Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/77 D İş sayılı dosyasında alınan tespit raporunda da yükün bozuk olduğunun saptandığını ancak söz konusu raporda belirtildiği üzere numunelerin alındığı tankta gemiden tahliye edilen yükten önce halihazırda temiz sülfürik asit bulunması ve bozulmuş yükün temiz sülfürik asit ile karıştırılması sonucunda raporda belirtilen bozulma durumunun gerçek bozulmayı yansıtmadığını, gemiye temiz şekilde yüklenen bir yükün tahliye limanına bozuk olarak gelmesinin yükün taşıma sırasında bozulduğunu ortaya koyduğunu, davacının yükün bozulmasında kusurlu olduğunu bildiği için kendi iradesi ile ticari görüşmeler sonucunda dava konusu protokolü imzaladığını, protokolün ilk sayfasında yer alan "konu" başlıklı paragrafta daha önce taşınan yüklerin iyi temizlenmemesi sebebiyle kimyasal reaksiyon meydana gelerek yükün kendi kusuru ile bozulduğunu ikrar ettiğini, bu nedenle davacının aldatılarak protokolü imzaladığını beyan etmesinin mesnetsiz olduğunu, öte yandan bozulmuş yükün satılması sebebine dayanılarak aldatıldığını iddia etmesinin de kabul edilemeyeceğini, nitekim müvekkilinin bozulan yük nedeniyle daha fazla zarara uğramamak için yükü imha etmek yerine masraf yapıp filtreleme işlemlerinden geçirdikten sonra peyderpey piyasa değerinin altında satmak durumunda kaldığını, protokol imzalanmadan önce davacının yükü teste tabi tutarak bozulma olup olmadığını belirlemesini de herhangi bir engel durum bulunmadığını, davacı tarafın basiretli bir tacir olarak araştırma ve öğrenme yükümlülüğünü yerine getirmeden müvekkilinin herhangi bir aldatma unsuru içermeyen beyanlarına dayanarak protokolü imzaladığını ve aldatıldığını iddia etmesinin kötü niyetli bir davranış olduğunu, dolayısıyla tarafların bizzat kendi iradeleri ile dava konusu protokolü imzaladıklarını savunarak davanın hak düşürücü süre ve esastan reddine karar verilmesini istemiştir. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI: İstinaf incelemesine konu kararı veren ilk derece Mahkemesince eldeki dava hakkında yapılan yargılama sonunda, "Yapılan yargılama, toplanan deliller ve bilirkişi raporlarına göre; taraflar arasında davalıya ait kimyasal malın İtalya'dan Türkiye'ye taşıması konusunda taraflar arasında anlaşmaya varıldığı, 4.118,875 metrikton sülfürik asit yükünün davacı donatana ait ... isimli gemi ile Ceyhan Yumurtalık Limanına getirilmesinden sonra yükte bozulma olduğu gerekçesi ile davalının yükü teslim almaktan kaçındığı gibi navlun bedelini ödemeyi de kabul etmediği, taraflar arasında yapılan görüşmeler neticesinde 30/09/2015 tarihli sulh ve ibra sözleşmesi imzalanarak yükün gemiden tahliye edildiği, söz konusu protokol ile donatanın maldaki hasara ilişkin olarak alıcıya 150.000,00 USD tutarında tazminat ödemeyi kabul ettiği, bu tutardan 119.447,38 USD navlun bedelinin mahsup edilerek bakiye 30.552,62 USD'nin sözleşme tarihinden itibaren 30/11/2015 tarihine kadar işleyecek faizi ile birlikte ödenmesinin donatan tarafından taahhüt edildiği, davacı işbu davada ise sulh protokolü imzalanırken ... tarafından yükün tamamına yakınının bozularak zayi olduğunun iddia ve beyan edilmesine karşın daha sonra yapılan incelemeler ile yükteki bozulmanın % 1-2 gibi çok düşük seviyede olduğunun tespit edildiğini, dolayısıyla protokolün imzalanması aşamasında donatanın aldatıldığını ileri sürdüğünden uyuşmazlık noktasının sulh ve ibra protokolü imzalanırken davacı donatanın iradesinin sakatlanıp sakatlanmadığı hususuna ilişkin olduğu, TBK'nun 36.maddesinde taraflardan biri diğerini aldatması sonucu bir sözleşme yapmışsa yanılması esaslı olmasa bile sözleşmeye bağlı değildir hükmünün düzenlendiği, yasada belirtilen aldatma unsurunun aktif bir davranış yada pasif bir davranış ile ortaya çıkabilecek bir durum olup, eğer karşı taraf ayrıca bilgilendirmeye gerek duyulmaksızın gerçek durumu öğrenebilecek konumda ise aldatmanın varlığından bahsedilmeyecektir. Bu çerçevede somut olay ele alındığında taraflar arasında imzalanan protokolün "konu" başlıklı maddesinde uyuşmazlık konusu malların taşıma esnasında davacıya ait geminin iyi temizlenmemesi nedeniyle bozulduğu, alıcı ...'nın bu bozukluğu farkederek ilgili sigorta kuruluşuna haber verip bozuk malda inceleme yaptırdığı ifade edilmektedir. Ek raporda, sektör bilirkişisinin yapmış olduğu değerlendirmede, mal gemi ile varış noktasına ulaştırdığında donatanın tahliye öncesi ilgili denetim ve incelemeleri yaptırdığında malda bozulmaya dair somut belirtilerin ve buna bağlı itirazların farkına varabileceği gibi bundan da öte armatörlerin müşterek koruma ve tazminat birliğine (...) başvurarak, malın ivedilikle incelenmesi talebinde bulunabilme hak ve imkanlarına sahip olduğu belirtilmiştir. Dosyaya sunulan ...'nın görevlendirdiği ... Ticaret AŞ tarafından düzenlenen raporda, geminin rıhtıma yanaşmasından sonra tahliyeden önce herbir gemi tankından alınan numuneler ve görünümleri kırmızımsı renkte olduğu, aynı şekilde geminin diğer tanklarından alınan örneklerin de alıcıya göre pazarda kabul edilemez renkte olduğu belirtilmiştir. Davacı donatanın ... sigortasını temsilen ... Ltd tarafından düzenlenen raporda da, 28/09/2015 tarihinde gemiye gidilerek kaptan ile yapılan görüşmeden, alıcının müfettişinin tahliye operasyonundan önce yerel saatle 20:00 ve 21:30 arasında numuneler aldığı, tüm yük tanklarında alınan numuneler görsel olarak incelendiğinde içerisinde koyu/siyah parçacıklar tespit edildiği, bu nedenle yükün tahliyesine izin verilmediği, yerel saatle 22:30'da 1P/S ve 2S numaralı tanklardan tekrar numune alındığı, bu sefer yük içerisindeki parçacıkların daha az olduğu ve yükün renginin farklılaştığının gözlendiği, alıcının müfettişi tarafından gemi aleyhine protesto mektubu düzenlendiği, ancak kaptanın ... elemanları gelinceye kadar mektubu imzalamayı kabul etmediği, dolayısıyla yükün tahliyesine başlanamadığı, ... elemanlarının olay mahalline gelmesinden sonra 1P/S ve 2S numaralı tanklardan numuneler aldıkları, bu numuneler incelendiğinde içerisinde siyah parçacıklar tespit edildiği, ayrıca yükün renginin de açık olması gerekirken koyu olduğunun gözlemlendiği açıklamalarına yer verildiği belirlidir. Bu durumda davacı donatanın, sulh protokolünün imzalanması aşamasında yükteki bozulma ile ilgili ... kuruluşu tarafından düzenlenen rapordan haberdar olduğu gibi yargılama sırasında dosyaya celbedilen donatanın ...ını temsilen ...&... Ltd şirketinin düzenlediği "daha önce taşınan yük nedeni ile geminin tank temizliğinin düzgün şekilde yapılmaması sonucunda önceki yükten kalan kalıntılar nedeni ile davacıya ait sülfürik asit yükünün kontaminasyona ve bozulmaya uğradığına" ilişkin survey raporundan haberdar olması nedeni ile TTK 20.maddesi gereğince yaptığı iş ve işlemlerde basiretli bir tacir gibi hareket etmek zorunda olan donatanın, uyuşmazlık konusu sulh protokolünün imzalanması aşamasında yük hasarı ile ilgili olarak davalı yük ilgilisi ... tarafından aldatıldığının söylenemeyeceği, tüm bu değerlendirmeler neticesinde taraflar arasında imzalanan sulh ve ibra protokolünün geçerli olup, tarafları bağlayacağı kanaatine varıldığından protokolün geçersizliği hukuki nedenine dayanılarak talep edilen navlun alacağına ilişkin davanın reddine," karar verilmiştir. İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ: Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; dosya kapsamında tanzim edilen 16/10/2018 tarihli kök rapor ve Ceyhan 1.AHM'nin 2015/77 E. Sayılı dosyası tahtında tanzim edilen raporların dava konusu yüke ilişkin olarak sektör bilirkişileri tarafından tanzim edilmiş ancak hükme esas alınan ek raporun tanzim edilmek üzere dosyaya atanan ...'in ürün sektör bilirkişisi olmadığını, mahkemece aldırılan kök rapor ve ek rapor arasındaki çelişkinin giderilmediğini, davaya konu talebin temel sebebinin; davalının sulh protokolünün imzalanması öncesinde ve imzalanma aşamasında yükün tamamen zayi olduğu iddiasında bulunması akabinde iş bu yükün tamamını satmış olması olduğunu, davacının asıl işinin deniz taşımacılığı olduğunu ve davalı kadar taşınan yük hakkında bilgi sahibi olması beklenemeyeceğini, yapılan delil tespiti neticesinde düzenlenen raporda davalı tarafın beyanının aksine yükün büyük kısmında herhangi bir bozulma olmadığı ve yükün büyük bir kısmının halihazırda davalı tarafça satılmış olduğunun tespit edildiğini, davacı şirketin söz konusu rapor ile birlikte protokolün imzalanması aşamasında iradesinin davalı tarafça fesada uğratılmış olduğunu öğrenmiş ve iş bu davanın açıldığını, zira protokolün imzalanmasının davalının beyanı ile tüm emtianın bozuk olduğu iddiasına dayandığını, oysa emtianın bozuk olmadığı hatta büyük bir bölümünün davalı tarafça üçüncü kişilere satılmış olduğunun daha sonra ortaya çıktığını, davacı şirket tarafından konu protokolün akdedilmesinin en önemli sebebinin yükün tekrara satılamayacak halde olduğu hususunda aldatılmış olunması olup bu haliyle ortada TBK md 36/1 anlamında bir aldatma olduğunu, mahkemece yapılan değerlendirmenin usul ve yasaya aykırı olduğunu, somut olayda davacının karşı taraftan ayrıca bilgilendirilmediği sürece gerçeği öğrenebilecek durumda olmadığını, mahkemece aldatma unsurunun gerçekleşmiş sayılmayacağı yönündeki değerlendirme ile hüküm kurulmuş olmasının çelişkili olduğunu, davacı şirket tarafından navlun ücreti tahsil edilmediği gibi cezai şart ödemek zorunda da kalındığını, bunun sonucunda davalı şirket tarafından yükün tamamının serbest bölgeden geçirilmiş ve satılmış olmasının davacı şirketin aldatılmış olduğunun göstergesi olduğunu, davalı tarafça gerçekte bozuk olmayan malın bozuk olduğu öne sürülerek yükün tahliyesinden kaçınıldığını ve davanını davaya konu sülfürik asitten dolayı herhangi bir zararının oluşmadığı hatta en az 199.500 TL kârın oluştuğunun sabit olduğunu, ayrıca hükme esas alınan survey raporunda gemi tanklarının önce ortam sıcaklığında her b iri 2 saat olmak üzere yıkandığı daha sonra 20-21 santigrat derece sıcaklıkta tatlı su ile durulandığı ve açık havada kurutulduğu belirtilmiş ve gemi kiralayıcı müfettişleri tarafından kontrolünden sonra temizlik sertifikası düzenlendiği hususuna yer verildiğini, yükün gemiye gelmesi sırasında yükten herhangi bir numune alınıp alınmadığına ilişkin de dosya kapsamında bir bilgiye yer verilmediğini, bu kapsamda yükün gemiye gelmesi sırasında yükten herhangi bir numune alınıp alınmadığına ilişkin de dosya kapmasında bir bilgiye yer verilmediğini, bu kapsamda davacı şirketi tarafından gemi tanklarının temizliğinin uygulamada doğru yapılıp yapılmadığı ve davacı şirket tarafından taşıması yapılan sülfürik asidin davacı şirket gemisindeki tanklara yüklenmeden önce bozulup bozulmadığı hususunda araştırma yapılmaksızın karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu beyanla, ilk derece Mahkemesince verilen kararın kaldırılmasını ve davanın kabulüne karar verilmesini talep ve istinaf etmiştir. Davalı vekili istinafa cevap dilekçesinde özetle: “... Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi”nin ... Gıda Maddeleri Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi ile birleştiği Bu itibarla icra sürecinde yaşanacak zorlukların giderilmesi amacı ile Sayın Başkanlığınız’dan, Davacı tarafın unvanının “... Turizm Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi” olarak tashihini talep zorunluluğu doğmuş olduğunu, somut olayda da tahliye limanında, anılan mühürlü numuneler ile tanktan alınan örnekler karşılaştırılarak yükün bozulup bozulmadığı hususunda testler yapıldığını, nitekim tarafsız bir firma olan ... ve Davacının sigortacısınca atanan ... tarafından yapılan testlerde yükün açıkça bozulduğu ve bunun Gemi tanklarının iyi temizlenmemesinden kaynaklandığı bizzat ... tarafından aşağıdaki bulgulara varılmak sureti ile tespit edildiğini, bu kapsamda somut olay incelendiğinde; davalı firmanın yükte bozulmaya ilişkin hiçbir delili davacı taraftan gizlemediği, bizzat kendi sörveyörünün bozulan mal üzerinde detaylı inceleme yapmak sureti ile Davacı tarafı aydınlattığı ve Davacı tarafın gerçek durumu öğrendiği, ne Protokol’de ne de Protokol öncesi yapılan görüşmelerde bozulan yükün satıl(a)mayacağına ilişkin Davacı tarafa bir taahhütte bulunulmadığı gibi aksini gösterir hiçbir belgenin de dava dosyasına sunulamadığının görülmekte olup davacı tarafın esaslı bir “yanılgıya” düştüğünü, nitekim Bilirkişi Kök Raporu’nu hazırlayan heyet, Ek Raporu hazırlayan heyet ile aynı olup yalnızca denizcilik sektöründe aktif olarak faaliyet gösteren ...'ün heyete dahil olduğunu, davacı tarafın iddiasının aksine kimya mühendisinin bu dosyada, denizcilik alanında faaliyet gösteren Davacının basiretli olma kriterini değerlendirmesi mümkün olmayıp bunun yalnızca denizcilik alanında faaliyet gösteren sektör bilirkişisi tarafından değerlendirilmesi mümkün olduğunu, anılan heyetin Kök Raporu’ndaki görüşlerini Ek Rapor ile tamamen değiştirmesinin diğer bir sebebinin ise; ancak sonradan ulaşılabilen ve Davacı tarafından tayin olunan ...’nın raporu olup (dosyaya Davacı tarafça sunulmayan) bu rapor neticesinde de Davacı tarafın iddialarının mesnetsiz kalmış olması olup, yükün satılamayacağını düşünen bir armatörün ...’nın raporunda da görüldüğü üzere bozulan yük bakımından potansiyel alıcılardan fiyat teklifi aldırması hayatın olağan akışına pek uygun bir davranış olmadığını, Davacı tarafın, ... tarafından hazırlanan raporu mahkemeye sunmaktan imtina etmekle kalmamış sanki “kimyasal yük taşımacılığı işi ile uğraşan bir tacir” değil de bu konularda hiçbir bilgisi olmayan “tüketici” algısı yaratmaya çalıştığını, fakat tüm araştırma ve çabalarımız ile anılan raporun ortaya çıkartılmış ve esasında Davacı tarafın basiretli bir tacir gibi davranmak sureti ile ... Kulübü aracılığı ile yük üzerinde detaylı bir inceleme yaptırdığı, hatta daha da ötesi Anılan bozulma oranına sahip bir yükün satışı bakımından piyasadan fiyat teklifi dahi aldırdığının görüldüğünü, Davacının somut olayın tüm detaylarını kavrayarak iradesi fesada uğramaksızın ticari bir karar vermiş ve her iki taraf da sulh ve ibra protokolünü imzalayarak kendi riskine katlanmış ve aralarındaki ticari ilişkiyi ve uyuşmazlığı gayri kabil-i rücu sona erdirdiğini, istinaf talebinin reddine karar verilmesini talep etmiştir. GEREKÇE: Dava, taraflar arasındaki protokolün aldatma nedeniyle iptali, olmadığı takdirde protokolün 3. Maddesine müdahale edilerek navlun ücretinin tahsili davasıdır. İstinafa gelen uyuşmazlık temelde, davaya konu sulh ve ibra protokolünün imzalanması aşamasında davacının iradesinin fesada uğratılıp uğratılmadığı noktasındadır. Taraflar arasında davalıya ait kimyasal malın İtalya'dan Türkiye'ye taşıması konusunda anlaşmaya varılmış ve 4.118,875 metrikton sülfürik asit davacı donatana ait ... isimli gemi ile Ceyhan Yumurtalık Limanına taşınmıştır. Ancak taşımaya konu yükte bozulma olduğu iddiası ile davalının yükü teslim almaktan imtina etmesi üzerine taraflarca 30/09/2015 tarihli sulh ve ibra protokolü imzalanmış ve bu protokolde yükteki hasar nedeniyle kabul edilen zarar miktarı 150.000,00 USD'den, 119.447,38 USD navlun bedelinin mahsup edilerek bakiye 30.552,62 USD'nin sözleşme tarihinden itibaren 30/11/2015 tarihine kadar işleyecek faizi ile birlikte donatan tarafından, alıcıya ödeneceği kararlaştırılmıştır. Davacı tarafından, 30/09/2015 tarihli sulh ve ibra protokolünün davalının aldatması ile imzalandığından bahisle bu protokolün iptaline, olmadığı takdirde protokolün 3. Maddesine müdahale edilerek gerçek zarar belirlenip navlun ücretinin davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle eldeki dava açılmıştır.6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu(TBK)'nun 36/1. Maddesinde, taraflardan birinin, diğerinin aldatması sonucu bir sözleşme yapmışsa, yanılması esaslı olmasa bile, sözleşmeyle bağlı olmadığı düzenlenmiştir. Kanunda aldatmanın tanımına doğrudan yer verilmemiş ise de aldatma (hile); genel olarak, bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı korumak yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hilede irade sakatlığı iradenin beyanında değil, iradenin oluşumunda meydana gelmektedir. İradenin oluşumundaki sakatlık ise kişinin kendisi dışında başka birinin kasıtlı bir aldatma fiiliyle gerçekleşmektedir. Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 20.10.2010 tarih ve 2010/1-502 E., 2010/536 K.; 08.07.2020 tarih ve 2017/1-1831 E., 2020/549 K. sayılı kararlarında, hilenin; gerçek durumu bilmesi hâlinde bir kimsenin kabul etmeyecek olduğu bir şeyi kabul etmesine diğer bir kimse tarafından yol açılması olduğu vurgulanmıştır. Aldatmadan bahsedebilmek için aldatma olmasaydı sözleşmenin hiç veya en azından mevcut şekliyle yapılmayacak olması gerekir. Aldatma ya aktif bir davranış yoluyla ya da pasif bir davranışla ortaya çıkabilir. Aktif davranışta gerçekte var olmayan olgular varmış gibi gösterilir ya da gerçek bazı olgular gizlenir. Eğer karşı taraf ayrıca bilgilendirmeye gerek duyulmaksızın gerçek durumu öğrenebilecek konumdaysa aldatmanın varlığından söz edilemez. Pasif bir davranış sonucu gerçekleşen aldatmada ise, karşı tarafça bilinseydi sözleşmenin yapılmasını engelleyecek bazı hususlarda açıklama yapmaktan kaçınma vardır (bkz., Oğuzman/Öz, Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, Cilt 1, 14. Bası, İstanbul 2016, s. 109 vd.). Hilenin varlığının kabulü için, aldatan şahısın diğerini yanıltmış (hataya düşürmüş) olması gerekir. Yani bir aldatma fiili bulunmalıdır. Fakat karşı tarafın düştüğü bu yanılmanın esaslı olması gerekmez. Çünkü aldatan hiçbir surette korunmaya layık değildir. Aldatan, sözleşmenin yapılması ve özellikle görüşmeler sırasında, belirli konu ve hususlarda doğru olmayan bilgiler vermekte veya bazı hususları dürüstlük kuralına göre açıklaması gerekirken kasten gizlemektedir. Bunun yanı sıra aldatan, karşı tarafı sözleşme yapmaya ikna etmek için ona bilerek ve isteyerek (kasten) gerçek dışı beyanda bulunmuş olmalıdır. Yani aldatma kastı bulunmalıdır. Başka bir deyişle, yalan söyleyende karşı tarafı aldatmak ve onun gerçeği bilmesi hâlinde yapmayacak olduğu bir sözleşmeyi yapmağa sevk etmek niyeti bulunmalıdır. Eğer bir kimse, bilmemesi ağır bir kusur teşkil etmesine rağmen, durumu bilmeden bir beyanda bulunmuş ise aldatma kastı yoktur. Son olarak sözleşme aldatma sonucu, onun etkisi ile yapılmalıdır. Yani “illiyet bağı” bulunmalıdır. Aldatılan yapmış olduğu sözleşmeyi, aldatma olmasıydı ya hiç yapmayacak ya da daha iyi şartlarda yapacak idiyse, illiyet bağı gerçekleşmiş olur. Aldatma fiili, sözleşmenin kurulmasının asli şartı olmalı, aldatma ile sözleşmenin kurulması arasında tabi bir illiyet bağı bulunmalıdır (Fikret Eren: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s. 414 vd., HGK'nın 20.10.2010 tarih ve 2010/1-502 E., 2010/536 K.; 08.07.2020 tarih ve 2017/1-1831 E., 2020/549 K. sayılı kararları). Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere taraflardan biri diğer tarafı hileyle sözleşme yapmaya yöneltmişse hata esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı hâlinde aldatılan taraf, hakkını kullanmak suretiyle hukukî ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırılabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir. Diğer taraftan, aldatmayı (hileyi) ispat yükü, aldatılan tarafa aittir. Hata, hile ve ikrah iddialarının senede bağlanması mümkün olmadığından senetle ispat edilmesinde maddi imkânsızlık vardır. Bu nedenle hukukî işlemlerdeki irade bozukluğu iddialarının tanık dâhil her türlü delille ispatı mümkündür. Hiç kuşkusuz hile iddiasının hiç kuşkusuz tacirler arasında da ileri sürülmesinin hukuken mümkündür. Bununla birlikte, tacir, ticaretine ilişkin bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi davranmak zorundadır. Tacirin, ticarî işletmesini ilgilendiren hususlarda sözleşme yaparken ve bu sözleşmeler gereğince meydana gelen borçlarını ifa ederken, bu yükümlülüğe uygun davranması gerekmektedir. Tacirin basiretli davranma yükümlülüğünün, karşı tarafın sorumluluğuna etkisinin, tacir olmayanlara nazaran farklı değerlendirilmesi gerekecektir. 6102 sayılı TTK’nın 18/2. maddesi hükmünün göz ardı edilmesi mümkün değildir. Tacir, tacir olmayan kişilerin ileri sürebileceği savunmalardan yararlanamayacak ve gelişi güzel bir şekilde, haklarını kullanırken ve borçlarını ifa ederken, bazı hususları bilmediğini iddia edemeyecek ya da gerekli tüm özeni gösterseydi bile, farkına varamayacağını ileri süremeyecektir. Basiretli davranma yükümlülüğü, tacirin ticaretine ait bütün faaliyetlerine inhisar eder. Tacirin uzmanlığı, faaliyet alanına ilişkin olmalıdır. Tacirin faaliyet alanına ilişkin durumlarda, basiretli bir iş adamı gibi davranma yükümlülüğü katı bir şekilde uygulanmalıdır. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu(TTK)'nun 1184/1. Maddesine göre, gönderilen; eşyayı teslim almadan, taşıyan, kaptan veya gönderilen, eşyanın hâl ve durumunu, ölçü, sayı veya tartısını tespit ettirmek amacıyla onları mahkemeye veya yetkili diğer makamlara ya da bu husus için yetkili uzmanlara inceletebilir. Mümkün oldukça diğer taraf da incelemede hazır bulundurulur. Dava konusu yükte de alıcı yükü teslim almadan bozukluğu fark ederek inceleme yaptırmıştır. ... Ticaret A.Ş. Tarafından davalı alıcının talebiyle hazırlanan 28/09/2015 tarihli raporda gemi tankından alınan numuneler ve görünümlerinin kırmızımsı renkte olduğu ve alıcının beyanına göre bu şartlarda pazarda kabul görmeyecek kargo rengine sahip olduğu belirtilmiştir. Davacının ... & ... Ltd. tarafından hazırlanan 12/02/2016 tarihli raporda, 28/09/2015 tarihinde gemiye çıkıldığı, yükleme limanında alınan numunelerin berrak ve temiz olduğu, tüm yük tanklarından alınan numuneler incelendiğinde içerisinde küçük siyah parçacıklar tespit edildiği, gemi tankları arasında yapılan yük aktarımında da yükün renginin genel itibariyle daha koyu olduğu, alıcının müfettişi tarafından da yükten numune alındığı, bozulmanın tankların düzgün bir şekilde yıkanmamış ve önceki yükün kalıntılarından kaynaklanmış olabileceği ifade edilmiştir.Buna göre, 30/09/2015 tarihli sulh ve ibra protokolü imzalandığı tarihte, yükteki bozulmanın taraflarca bilindiği açıktır. Yükteki hasar/bozulma nedeniyle davacının ödeyeceği tazminatın kapsamının TTK'nın 1186. Maddesi kapsamında belirlenmesi gerekir. Ancak zararı ispat yükü alıcıda olmasına rağmen, 30/09/2015 tarihli sulh ve ibra protokolünde yükteki hasara ilişkin olarak zarar tutarı 150.000,00 USD olarak kabul edilmiş, zararın nevi ve miktarına ilişkin bir inceleme yaptırılmamıştır. Davacının iddiası, bozulduğu kabul edilen yükün protokolden sonra davalı tarafından satılmış olması karşısında, yükün ticari değerini kaybetmeyeceğinin davacıya açıklanmadığı sebebine dayalıdır. Ancak protokolde, hasarın miktarı ve nevine göre bir ayırım bulunmayıp maldaki mevcut hasara dair düzenleme yapılmıştır. Yani protokolde tespit edilen hasar tutarının yükün tam hasarına ilişkin olduğuna ilişkin bir ibare bulunmamaktadır.Davalının yükün tamamının hasarlandığı ve pazarda değerlendirilemeyeceği beyan üzerine ve yükün daha sonra değerlendirilebileceğine ilişkin bilgilendirme yapılmadan protokolün imzalandığı iddia edilmekte ise de, davacının gerçek hasar ve zarar miktarının tespitini beklemeden hareket ettiği de nazara alındığında davalının yükün tamamının hasarlandığı ve pazarda değerlendirilemeyeceği beyanının bir aldatma eylemi olarak kabulü mümkün değildir. Zira, yükün tamamının hasarlandığı ve pazarda değerlendirilemeyeceği davalının iddiası olup bu iddianın davacı tarafından kabul edilmesinde davalının başkaca bir aldatma eylemi bulunduğu da iddia ve ispat edilememiştir.Davacı taraf, deniz taşımacılığı alanında faaliyet gösterdiğini ve kimyevi maddeler hakkında uzmanlığının bulunmadığını, yükteki bozulmanın giderilmesinin mümkün olduğunun kendisinden gizlendiğini ifade etmiş ise de, davacıdan her taşıdığı yükün vasıf ve mahiyetini bilmesi beklenemeyecek olsa da, deniz taşımacılığıyla iştigal eden davacının taşıma sırasında hasarlanan yükün tazmin prosedürü ve yükün alıcı tarafından teslim alınmaması halinde izlenecek usulü bilmesi beklenir. Dava dilekçesindeki anlatımlara göre geminin bir sonraki sefere yetiştirilmesi gerekçesiyle bu hususların göz ardı edildiği anlaşılmaktadır. Davacı tacir olup TTK'nın18/2. Maddesi uyarınca basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir. Kendisine yapılan hasar ve tazmin bildirimi üzerine kendi sigortası aracılığıyla veya resen bir eksper atayarak inceleme yaptırması gerekirken davalının zarara ilişkin beyanlarının kabul edilmesinin tek başına aldatma olarak kabulü mümkün değildir. Zira karşı taraf ayrıca bilgilendirmeye gerek duyulmaksızın gerçek durumu öğrenebilecek konumdaysa aldatmanın varlığından söz edilemez. Bu kapsamda taşımaya konu yükün davalı alıcı tarafından satılması da protokol tarihi itibariyle TBK'nın 36. Maddesi anlamında aldatma eyleminin bulunduğunun ispatı için yeterli değildir. Davacı tarafça, yükün gemiye yüklenmeden önce bozulup bozulmadığının araştırılmadığı ileri sürülmüş ise de, gerek konşimentoda yükün temiz olarak yüklendiği kaydının bulunması, gerek dava konusu protokolde yükün taşıma sırasında önceki taşımadan kalan artıklarla kimyasal reaksiyona girerek yükün bozulduğunun belirtilmesi ve gerekse yükleme sırasında alınan numunelerin beyaz renkte ve temiz olması karşısında davacının bu iddiası dinlenebilir değildir.Yukarıdaki açıklamalar kapsamında davacının deniz ticaretiyle uğraşan basiretli bir iş adamı olarak zararın kapsamını öğrenebilecek durumda olduğu nazara alındığında, mahkemece davanın reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir. HMK'nın 355. Maddesi uyarınca kamu düzenine aykırılık ve istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılan istinaf incelemesi sonunda; ilk derece mahkemesi kararının usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu anlaşıldığından davacı vekilinin yerinde görülmeyen istinaf başvurusunun reddine karar vermek gerekmiştir. KARAR: Yukarıda ayrıntısı ile açıklanan nedenlerle; 1-Davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nın 353(1)b-1 maddesi uyarınca ESASTAN REDDİNE, 2-Davacı tarafından başvuru sırasında istinaf karar harcı peşin olarak yatırıldığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, 3-Davacı tarafından istinaf aşamasında yapılan yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına, 4-Kararın, HMK'nın 359/4 maddesi uyarınca Dairemiz Yazı İşleri Müdürlüğünce taraflara resen tebliğine, Dair, dosya üzerinden yapılan inceleme sonunda, gerekçeli kararın taraflara tebliğinden itibaren 2(iki) hafta içerisinde Yargıtay'a temyiz yasa yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. 02/03/2023