Yargıtay · 11. Hukuk Dairesi

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2023/4539 E. 2024/7904 K.

Mahkeme
Yargıtay
Daire
11. Hukuk Dairesi
Esas No
2023/4539
Karar No
2024/7904
Karar Tarihi

MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/581 Esas, 2023/956 Karar HÜKÜM : Kısmen kabul İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul Anadolu 7. Asliye Ticaret Mahkemesi SAYISI : 2019/178 E., 2021/846 K. Bölge Adliye Mahkemesi kararı Yargıtayca duruşma istemli olarak taraf vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildi. Duruşma için belirlenen 05.11.2024 günü hazır bulunan davacı vekilleri Av. ..., Av. ... ile davalı vekili Av. ... dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip, gereği düşünüldü. KARAR I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı akaryakıt dağıtıcısı şirket ile müvekkili arasında 13.12.2010 tarihinde "Akaryakıt Bayilik Sözleşmesi" imzalandığını, sözleşmenin 25.05.2012 tarihinde davalı şirket tarafından haksız şekilde feshedildiğini, feshin haksız olduğunun bir başka mahkeme kararı ile sabit olduğunu, bayilik sözleşmesinin 5 yıllık olduğunu, fesihten geriye 4 yıl 2 aylık bir süre kaldığını, bu bakiye süre yönünden davacının mahrum kalınan kârının tazmininin gerektiğini, ayrıca bu iş nedeniyle müvekkilinin bankadan kredi kullandığını, kredi için taşınmaz devri yaptığını, taşınmaz üzerinde vefa hakkı bulunduğunu, fesihten dolayı kredi taksitlerini ödeyemeyince banka tarafından taşınmazın üçüncü şahıs konumundaki ...'e devredildiğini, bu nedenle taşınmaz mülkiyeti kaybından dolayı da bir zararının oluştuğunu ve bunun da tazmini gerektiğini ileri sürerek, ıslahla kâr mahrumiyetinden doğan 14.737.352,67 TL'nin ve taşınmaz mülkiyetinin kaybından kaynaklanan 42.324.377,18 TL'nin davalıdan tahsiline, tüm alacak kalemlerine akdin fesih tarihinden itibaren işleyecek mevduata uygulanacak en yüksek banka faizinin uygulanmasına karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; feshin hukuka uygun olduğunu, davacının taleplerinin mesnetsiz olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesince, davacının fesih tarihi ile sözleşmenin bitiş tarihi arasında geçen 4 yıl 2 aylık sürede kâr mahrumiyetinin 16.260.547,67 TL olduğu; ancak belirlenen bu bedelden dosyada bulunan vefa sözleşmesi gereğince ...'e davacı tarafından ödenen bedelin düşülmesi gerektiği; zira ... tarafından sözleşme fesih edilmemiş olsa elde edeceği kârla davacının ...'e ödeme yapacak olduğu; bu sebeple vefa sözleşmesi gereğince ödenmesi gereken taksitlerin belirlenen kâr kaybından mahsup edilmesi gerektiği; mahsup edilmesi gereken iki ödemenin toplamının 1.523.195,00 TL olduğu; bunun hesaplanan kâr kaybından düşülmesiyle 14.737.352,67 TL kâr kaybı zararının oluştuğu; bu zarardan davalı ...Ş.'nin sorumlu olduğu ve ödemesi gerektiği, davacı her ne kadar fesih ihbarından itibaren işlemiş faiz talep etmişse de; davalının kendi çektiği ihtar ile temerrüte düşmeyeceği, temerrüt ihtarı niteliğinde bir ihtarın gerekli olduğu, davadan önce de bu tür bir ihtar çekilmediğinden dolayı hükmedilen miktara dava tarihine kadar faiz işletilemeyeceği; taraflar arabuluculuğa gitmiş iseler de bunun da temerrüt ihtarı sayılamayacağı, nazara alınarak; dava tarihinden itibaren faiz uygulanması gerektiği belirlenmiş; davacının fesih tarihi ile sözleşmenin bitiş tarihi arasında geçen 4 yıl 2 aylık sürede kâr mahrumiyetinin 16.260.547,67 TL olduğu; ancak belirlenen bu bedelden dosyada bulunan vefa sözleşmesi gereğince ...'e davacı tarafından ödenen bedelin düşülmesi gerektiği; zira ... tarafından sözleşme fesih edilmemiş olsa elde edeceği kârla davacının ...'e ödeme yapacak olduğu; bu sebeple vefa sözleşmesi gereğince ödenmesi gereken taksitlerin belirlenen kâr kaybından mahsup edilmesi gerektiği; mahsup edilmesi gereken iki ödemenin toplamının 1.523.195,00 TL olduğu; bunun hesaplanan kâr kaybından düşülmesiyle 14.737.352,67 TL kâr kaybı zararının oluştuğu; bu zarardan davalı ...Ş.'nin sorumlu olduğu ve ödemesi gerektiği, davacı her ne kadar fesih ihbarından itibaren işlemiş faiz talep etmişse de; davalının kendi çektiği ihtar ile temerrüte düşmeyeceği, temerrüt ihtarı niteliğinde bir ihtarın gerekli olduğu, davadan önce de bu tür bir ihtar çekilmediğinden dolayı hükmedilen miktara dava tarihine kadar faiz işletilemeyeceği; taraflar arabuluculuğa gitmiş iseler de bunun da temerrüt ihtarı sayılamayacağı, nazara alınarak; dava tarihinden itibaren faiz uygulanması gerektiği; davacının mülkiyet kaybından kaynaklanan alacağı yönünden ise; davacı taraflar arasındaki 13.12.2010 tarihli bayilik sözleşmesine güvenerek ve sözleşmedeki edimlerini ... karşı yerine getirebilmek için ... Bankasından kredi çektiğini, kendine ait taşınmaz üzerinde de krediye teminat için ipotek oluşturduğunu; ancak davalının bayilik sözleşmesini haksız fesih etmesi ile sözleşmeden beklenen kârları yapamadığını; bankaya olan borçlarını ödeyemediğini, banka tarafından da ipotek hakkı kullanıldığını, banka ile anlaşmak zorunda kaldığını; anlaşma sonunda yine ödeyemeyince de mülkiyet hakkını kaybettiğini ileriye sürerek taşınmaz mülkiyetini kaybetmesinden kaynaklanan zararın tazminini istemiş ise de; kredinin davacı tarafından ... Bankası'ndan çekildiği, ancak çekilme tarihi ... A.Ş. ile yaptığı 13.12.2010 tarihli bayilik sözleşmesinden çok öncedir. Davacı ile banka arasındaki protokol dahi 10.04.2009 tarihlidir. Bu nedenle kredi sebebiyle bu protokol yapıldığından kredinin çok daha önce çekildiği açıktır. Bu durumda davacımızın bayilik sözleşmesine güvenerek krediyi çekmediği, çekilen kredinin teminatı olarak taşınmaz üzerine ipotek verdiği; kredi borçları ödenemeyince taraflar arasında 10.04.2009 tarihli protokolün imzalandığı, bu protokol ile banka ve davacımızın anlaştığı; kredi borcu taksitlerinin 15.06.2010 ile 15.10.2010 tarihleri arasında ödenmesinin kararlaştırıldığı, ödemenin taksitler halinde yapılacağı, her bir taksit için en fazla 30 gün ilave süre verileceği hususunun kararlaştırıldığı ve protokolde bu taksitler bu süreler içinde de ödenmediği taktirde ipoteğe konu taşınmazın üçüncü şahıs konumundaki ...'e devredileceğinin taraflarca kabul edildiği; böylece bankanın borç sebebiyle devir hakkının dahi taraflarımız arasındaki sözleşme tarihi olan 13.12.2010'dan önce olduğu, taksitlerin son tarihi olan 15.10.2010 tarihinin bile sözleşmeden önce olduğu, bu süre içinde davacımızın borcu ödeyemediği, bankanın da taşınmazı ...'e devir hakkının bayilik sözleşmesinden önce doğduğu; hal böyle olunca, davacımızın 'yansıma zarar niteliğindeki' bu zarar kaleminin davalımızdan istemesinin mümkün olmadığı..."davacının fesih tarihi ile sözleşmenin bitiş tarihi arasında geçen 4 yıl 2 aylık sürede kar mahrumiyetinin 16.260.547,67 TL olduğu; ancak belirlenen bu bedelden dosyada bulunan vefa sözleşmesi gereğince ...'e davacı tarafından ödenen bedelin düşülmesi gerektiği; zira ... tarafından sözleşme fesih edilmemiş olsa elde edeceği kârla davacının ...'e ödeme yapacak olduğu; bu sebeple vefa sözleşmesi gereğince ödenmesi gereken taksitlerin belirlenen kâr kaybından mahsup edilmesi gerektiği; mahsup edilmesi gereken iki ödemenin toplamının 1.523.195,00 TL olduğu; bunun hesaplanan kâr kaybından düşülmesiyle 14.737.352,67 TL kâr kaybı zararının oluştuğu; bu zarardan davalı ...Ş.'nin sorumlu olduğu ve ödemesi gerektiği, davacı her ne kadar fesih ihbarından itibaren işlemiş faiz talep etmişse de; davalının kendi çektiği ihtar ile temerrüte düşmeyeceği, temerrüt ihtarı niteliğinde bir ihtarın gerekli olduğu, davadan önce de bu tür bir ihtar çekilmediğinden hükmedilen miktara dava tarihine kadar faiz işletilemeyeceği; taraflar arabuluculuğa gitmiş iseler de bunun da temerrüt ihtarı sayılamayacağı nazara alınarak; dava tarihinden itibaren faiz uygulanması gerektiği, davacının fesih tarihi ile sözleşmenin bitiş tarihi arasında geçen 4 yıl 2 aylık sürede kâr mahrumiyetinin 16.260.547,67 TL olduğu; ancak belirlenen bu bedelden dosyada bulunan vefa sözleşmesi gereğince ...'e davacı tarafından ödenen bedelin düşülmesi gerektiği; zira ... tarafından sözleşme fesih edilmemiş olsa elde edeceği kârla davacının ...'e ödeme yapacak olduğu; bu sebeple vefa sözleşmesi gereğince ödenmesi gereken taksitlerin belirlenen kâr kaybından mahsup edilmesi gerektiği; mahsup edilmesi gereken iki ödemenin toplamının 1.523.195,00 TL olduğu; bunun hesaplanan kâr kaybından düşülmesiyle 14.737.352,67 TL kâr kaybı zararının oluştuğu; bu zarardan davalı ... AŞ'nin sorumlu olduğu ve ödemesi gerektiği, davacı her ne kadar fesih ihbarından itibaren işlemiş faiz talep etmişse de; davalının kendi çektiği ihtar ile temerrüte düşmeyeceği, temerrüt ihtarı niteliğinde bir ihtarın gerekli olduğu, davadan önce de bu tür bir ihtar çekilmediğinden dolayı hükmedilen miktara dava tarihine kadar faiz işletilemeyeceği; taraflar arabuluculuğa gitmiş iseler de bunun da temerrüt ihtarı sayılamayacağı, nazara alınarak; dava tarihinden itibaren faiz uygulanması gerektiği; davacının mülkiyet kaybından kaynaklanan alacağı yönünden ise; davacı taraflar arasındaki 13.12.2010 tarihli bayilik sözleşmesine güvenerek ve sözleşmedeki edimlerini ... karşı yerine getirebilmek için ... Bankasından kredi çektiğini, kendine ait taşınmaz üzerinde de krediye teminat için ipotek oluşturduğunu; ancak davalının bayilik sözleşmesini haksız fesih etmesi ile sözleşmeden beklenen kârları yapamadığını; bankaya olan borçlarını ödeyemediğini, banka tarafından da ipotek hakkı kullanıldığını, banka ile anlaşmak zorunda kaldığını; anlaşma sonunda yine ödeyemeyince de mülkiyet hakkını kaybettiğini ileriye sürerek taşınmaz mülkiyetini kaybetmesinden kaynaklanan zararın tazminini istemiş ise de; kredinin davacı tarafından ... Bankası'ndan çekildiği, ancak kredinin çekilme tarihinin bayilik sözleşmesinden çok önce olduğu, davacı ile banka arasındaki protokolün dahi 10.04.2009 tarihli olduğu, bu nedenle kredi sebebiyle bu protokol yapıldığından kredinin çok daha önce çekildiği, bu durumda davacının bayilik sözleşmesine güvenerek krediyi çekmediği, çekilen kredinin teminatı olarak taşınmaz üzerine ipotek verdiği; kredi borçları ödenemeyince taraflar arasında 10.04.2009 tarihli protokolün imzalandığı, bu protokol ile banka ve davacının anlaştığı; kredi borcu taksitlerinin 15.06.2010 ile 15.10.2010 tarihleri arasında ödenmesinin kararlaştırıldığı, ödemenin taksitler halinde yapılacağı, her bir taksit için en fazla 30 gün ilave süre verileceği hususunun kararlaştırıldığı ve protokolde bu taksitler bu süreler içinde de ödenmediği taktirde ipoteğe konu taşınmazın üçüncü şahıs konumundaki ...'e devredileceğinin taraflarca kabul edildiği; böylece bankanın borç sebebiyle devir hakkının dahi taraflar arasındaki sözleşme tarihi olan 13.12.2010'dan önce olduğu, taksitlerin son tarihi olan 15.10.2010 tarihinin bile sözleşmeden önce olduğu, bu süre içinde davacının borcu ödeyemediği, bankanın da taşınmazı ...'e devir hakkının bayilik sözleşmesinden önce doğduğu; hal böyle olunca, davacının yansıma zarar niteliğindeki bu zarar kaleminin davalıdan istemesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle, davacının kâr mahrumiyetinden doğan alacak talebinin kabulü ile 14.737.352,67 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek TCMB'nin mevduata uygulanacak en yüksek avans faiziyle birlikte davalıdan alınıp davacıya verilmesine, davacının taşınmaz mülkiyetinin kaybından dolayı talep ettiği yansıma zarar talebinin şartları oluşmadığından reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekilince istinaf edilmiştir IV. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI Bölge Adliye Mahkemesince, İstanbul 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/475 E., 205/927 K. sayılı dosyasında, taraflar arasındaki bayilik sözleşmesinin ... tarafından haksız olarak feshedildiği tespitinin yapıldığı, bu gerekçe ile kurulan hüküm Yargıtay denetiminden de geçmek suretiyle kesinleştiği, aynı sözleşmeye dayalı eldeki dava bakımından kesin delil etkisi taşıdığı, davalının sözünü ettiği fesih halinde 3 aylık makul sürenin uygulanacağına ilişkin yargısal içtihatların, bayilik veren dağıtım şirketinin bayilik sözleşmesinin sona ermesinden sonra ne kadarlık bir süre içinde yeni bayi bulacağı ve bayilik sözleşmesi akdedebileceği hususu ile ilgili olduğu, sözleşmesi haksız olarak feshedilen bayi ile ilgili olmadığı, aynı bölgedeki akaryakıt istasyonu satışlarının hesaplamaya esas objektif bir veri oluşturduğu, ancak emsal istasyon olan Lilyum'un satış miktarlarına EPDK kâr marjları uygulanarak bulunan 16.260.547,67 TL'nin brüt olduğu, bu miktardan yaklaşık %50 oranında maliyet indirimi yapılması gerektiği, bu bağlamda vergi, genel yönetim gideri, personel gideri ve diğer giderler düşüldüğünde davacının talep edebileceği kâr mahrumiyeti tazminatı miktarının 9.085.896,45 TL olduğu hesaplandığı hâlde ve ayrıca emsal petrol istasyonu Lilyum'un aynı dönem için tespit edilen net kârının da bu rakama oldukça yakın olduğu dikkate alındığında, ilk derce mahkemesince kâr mahrumiyeti olarak 9.085.896,45 TL'ye hükmedilmesi gerekirken brüt kârın tamamına hükmedilmiş olmasının usul ve yasaya aykırı olduğu, davalı vekilinin tazminatın miktarına yönelik istinaf başvurusunun bu bakımdan kısmen haklı bulunduğu, teminat amaçlı olarak bankaya devredilen ve üzerinde davacının fiilen petrol istasyonu işlettiği taşınmazın, bahsi geçen protokoller kapsamında davacının kefili olduğu borcu ödeyen ...'e taşınmazın banka tarafından devredildiği, davacı ile ... arasında kararlaştırılan alım hakkının, davacının geri ödeme borcunu yerine getirememesi nedeniyle 18.06.2012 tarihi itibariyle sona erdiği, bu tarih itibariyle davacının taşınmazın geri alım hakkının kaybından doğan zararının oluştuğu, iddia edilen bu zararın davacının dolaylı zararı olduğu, ortaya çıkan doğrudan ve dolaylı zararların tazmininin talep edilebileceği, talebe konu bu zararın dolaylı zarar olduğu, ilk derece mahkemesince "yansıma zarar" olarak nitelendirilmesinin isabetli olmadığı, davalı yanca sözleşme feshedilmeseydi davacının elde edebileceği gelir ve kâr tutarı da dikkate alındığında, bu zararın davalının bayilik sözleşmesini haksız feshinden kaynaklanan dolaylı zarar niteliğinde olduğu, davacının dava dışı ... ile arasında imzalanan 18.06.2012 tarihli protokol ile dava konusu taşınmazı geri alma hakkını yitirdiği, zararın bu tarih itibariyle oluştuğu dikkate alındığında, bu kaleme ilişkin zarar tutarının bu tarihe göre hesaplanması gerektiği, İlk derece mahkemesince genel kredi sözleşmelerinin tarihlerinden hareketle oluşturulan gerekçenin isabetsiz olduğu, çünkü davacının zararının bayilik sözleşmesinden elde edeceği gelire güvenerek ...'le imzaladığı protokolün gereği olan ödemelerin, davalının sözleşmeyi feshetmesi sonucu davacı tarafından yapılamaması nedeniyle ortaya çıktığı, meselenin kredi sözleşmelerinin tarihleriyle ilgili olmadığı gerekçesiyle her iki taraf vekillerinin istinaf başvurularının kısmen kabulü ile HMK'nın 356. maddesi uyarınca ilk derece mahkemesinin istinafa konu kararının kaldırılarak davanın esası hakkında yeniden hüküm kurulmasına, bu doğrultuda; davanın kısmen kabulüyle 9.085.896,45 TL kâr mahrumiyeti, 19.800.474,40 TL taşınmaz geri alım hakkının kaybından doğan zarar olmak üzere toplam 28.886.370,85 TL alacağın, dava tarihinden itibaren işleyecek ve 3095 sayılı Kanun'un 2/2 nci maddesi uyarınca avans esasına göre hesaplanacak temerrüt faizi ile birlikte davalıdan alınıp davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin taleplerin reddine, gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş, karar taraf vekillerince temyiz edilmiştir. V. TEMYİZ İNCELEMESİ 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, davalı ile akdedilen akaryakıt bayilik sözleşmesinin davalı hanca haksız feshi nedeniyle sözleşmenin bakiye süresi için uğranılan kâr mahrumiyeti zararının ve üzerinde petrol istasyonu işlettiği taşınmazın mülkiyetini geri alma hakkının kaybı nedeniyle oluşan dolaylı zararın tahsili istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 52 nci, 114 üncü maddesi. 3. Değerlendirme 1.İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik olarak yapılan istinaf başvurusu üzerine 6100 sayılı Kanun'un 355 vd. maddeleri kapsamında yöntemince yapılan inceleme sonucunda Bölge Adliye Mahkemesince esastan verilen nihai kararda, dosya kapsamına göre saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kurallarına aykırı bir yön olmadığı gibi aynı Kanun'un 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ve 371 inci maddelerinin uygulanmasını gerektirici nedenlerin de bulunmamasına göre taraf vekillerinin kâr mahrumiyeti talebinin kısmen kabulüne dair karara yönelik temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2.Doğrudan zarar ile dolaylı zarar tasnifi, illiyet bağı ekseninde şekillenmektedir. Doğrudan zarar, hukuka aykırı fiile maruz kalan kişinin bu sebep nedeni ile doğrudan uğradığı zararlardır. Dolaylı zarar ise, hukuka veya sözleşmeye aykırı fiil nedeniyle kişinin doğrudan uğradığı zarara ilaveten, doğrudan zarara bağlı ve bu sebepten dolayı uğradığı ek zararlardır. Haksız eylemin doğrudan doğruya sonucu olan zarar doğrudan doğruya zarar, eylemin dolaylı sonucu olan zarar ise dolaylı zarardır. Doğrudan doğruya zarar dışında dolaylı zararlardan sorumluluğun doğup doğmayacağı illiyet bağı kavramı ile ilgilidir. Haksız eylemle uygun sebep sonuç bağı içinde olması kaydıyla, sorumlu kişilerin dolaylı zararı da gidermekle yükümlü olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla olağan hayat tecrübelerine göre, sorumlular haksız eylemin uygun sonucu olduğu kabul edilebilen dolaylı zararlardan da sorumlu tutulabilirler. 3.Bölge Adliye Mahkemesince davalının sözleşmeyi haksız olarak feshetmesi sonucu davacının ekonomik durumunun ve alım gücünün bozulduğu, sözleşme feshedilmeseydi davacının elde edebileceği gelir ve kâr tutarı da dikkate alındığında, davacının geri ödeme borcunu yerine getirebileceği, taşınmazın geri alım hakkını kaybetmeyeceği, davacının bayilik sözleşmesinden elde edeceği gelire güvenerek ...'le imzaladığı protokolün gereği olan ödemeleri, davalının sözleşmeyi haksız feshetmesi sonucu yapamaması sebebiyle ortaya çıkan zararın dolaylı zarar niteliğinde bulunduğu ve davalı tarafından tazmin edilmesi gerektiği gerekçesiyle taşınmazın kaybı sebebiyle uğranılan zararın tazmini talebi yönünden kabul kararı verilmiş ise de; taşınmaza ilişkin sürecin (protokol ve ek protokoller) bayilik sözleşmesinin akdedilmesinden daha önceki bir tarihte başladığı ve bayilik sözleşmesinin devam ettiği süre boyunca da paralelinde ilerlediği, bu süreçte davalı dağıtım şirketinin bir dahli olmadığı, bayilik sözleşmesinin 25.05.2012 tarihinde feshedildiği, 18.06.2012 tarihli protokol ile davacının dava konusu taşınmazı geri alma hakkını yitirdiği, fesih tarihi ile geri alım hakkının yitirildiği tarihler arasındaki sürenin azlığı, bu süre zarfında davacının tüm ekonomik tablosunun fesih sebebi ile değiştiği kabulünün ticari hayatın olağan akışına aykırı olduğu, her ne kadar iki taraf arasındaki sözleşmenin belirlenen süre boyunca devam edeceği inanç ve iradesiyle imzalandığı tartışmasız ise de, her an haklı veya haksız fesih riskiyle karşılaşma ihtimali gözönünde bulundurularak hareket etmesi gereken tacirin ticaretine ait faaliyetlerinde olağan bir kişiye kıyasla daha tedbirli, öngörülü, dikkatli ve işin inceliklerine hâkim şekilde hareket etmesi, basiretli şekilde davranması gerektiği hususları birlikte değerlendirildiğinde, davalının sözleşmeyi haksız fesih eylemi ile taşınmazın geri alım hakkının yitirilmesi sebebiyle oluşan zarar arasında uygun/makul illiyet bağı kurulamamakta, bu kalem yönünden talebin reddi gerekirken yazılı gerekçe ile kabul kararı verilmesi isabetli olmamış, hükmün temyiz eden davalı yararına bozulması gerekmiştir. 4.Bozma sebebine göre davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına karar verilmiştir. VI. SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle taraf vekillerinin kâr mahrumiyeti talebinin kısmen kabulüne dair karara yönelik temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) ve (3) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalının temyiz isteminin kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, (4) Bozma sebebine göre davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, takdir olunan 28.000,00 TL duruşma vekâlet ücretinin her bir yandan alınarak yek diğerine verilmesine, 6100 sayılı Kanun'un 373 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca dava dosyasının Bölge Adliye Mahkemesi'ne gönderilmesine, peşin alınan temyiz karar harcının istekleri hâlinde ilgililere iadesine, 07.11.2024 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. K A R Ş I O Y Çoğunlukla ortaya çıkan uyuşmazlık, sözleşmeye aykırılık nedeniyle zarar gördüğünü iddia edenin zararın artmaması için önlem almasının gerekip gerekmediği, buradan varılacak sonuca göre tazminatın belirlenmesinde indirim yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Somut davada davacı, bayilik sözleşmesinin haksız feshedildiğini ileri sürerek diğer taleplerinin yanında kâr mahrumiyeti zararını da talep etmiş olup mahkemece bakiye sürenin tamamı üzerinden kâr mahrumiyeti belirlenip zarar görenin ne kadar sürede yeni bayilik bulabileceği gözetilmeden sürenin tamamı için hesaplanan kâr mahrumiyetinin tazminine karar verilmiştir. Sözleşmenin haksız feshi haksız fiil hukuki niteliğinde olduğundan, haksız fiillere ilişkin Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 114/2 nci maddesi uyarınca haksız fiile ilişkin hükümlerin uygulanması gündeme gelmektedir. TBK'nın 51/1 inci maddesinde, tazminatın kapsamının belirlenmesinde hakimin kusurun ağırlığını göz önüne alacağı, 52/1 inci maddesinde ise, zararın doğmasında ya da artmasında zarar görenin etkili olması halinde hakimin tazminatı indirebileceği düzenlenmiştir. Bu durumda, zarar gördüğünü ileri süren davacı zararın artmaması için önlem almalıdır. Somut olay bakımından davacının alması gereken önlemden kasıt, davacı bayinin başka dağıtıcılar ile yeni bayilik sözleşmesi yapabilmek için girişimlerde bulunup yeni sözleşme yapabilmesidir. Zira, sürekli borç doğuran sözleşme olan bayilik sözleşmesi feshedildikten sonra bakiye 4 yıl 2 ay süre kalmıştır. Yeni bayilik bulabilme girişiminde bulunulmaması halinde ise yeni bayilik bulabilmek için makul süre göz önüne alınarak yoksun kalınan kâr belirlenip tazminat olarak hüküm altına alınması gerekir. Hâl böyle olunca, anılan hükümler gözetilmeksizin fesihten sonra bakiye kalan 4 yıl 2 aylık sürenin tamamı için yoksun kalınan kâra tazminat olarak hükmedilmesinin doğru olmadığı kanaatiyle, kararın bu yönden BOZULMASI gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun ONAMA yönündeki görüşüne katılmamaktayım.

Atıf: Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, E. 2023/4539, K. 2024/7904, T. 07.11.2024, www.arakarar.com/karar/yargitay-11-hukuk-dairesi-2023-4539-e-2024-7904-k-69e1746e2d80