İlk Derece Mahkemesi · Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi

Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi 2017/183 E. 2019/1015 K.

Mahkeme
İlk Derece Mahkemesi
Daire
Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi
Esas No
2017/183
Karar No
2019/1015
Karar Tarihi

T.C. BURSA 1. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ T.C. BURSA 1. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI TÜRK MİLLETİ ADINA KARAR

ESAS NO : 2017/183 KARAR NO : 2019/1015

BAŞKAN : ... ... ÜYE : ... ... ÜYE : ... ... KATİP : ... ...

DAVACI : ... VEKİLİ : Av...- Konak Mah. İzmiryolu Cad. Şenyurt İş Merkezi No:87 K:4 D:6 Nilüfer/ BURSA

DAVALI : ... - Aktarhüssam Mah. Hacı Yakup Sk. No : 32/ 404 Osmangazi/Bursa VEKİLİ : Av. ... - Nispetiye Cad. Gürel Apt. No:40/31 1.Levent Beşiktaş/ İSTANBUL

DAVA : Ticari Şirket DAVA TARİHİ : 08/02/2017 KARAR TARİHİ : 02/10/2019 Mahkememizde görülen davanın açık yargılamasında, DAVACININ TALEBİ : Davacı vekili dava dilekçesinde ; davacının %20 hisse ile davalı şirket ...'nin kurucu ortaklarından olduğunu Davalı şirketin diğer ortağı olan Abdullah Abdurrahman a alfiırayh'ın ise davalı şirkette %80 (yüzde seksen) hisse sahibi olduğunu, %20 hisse oranıyla ortağı olduğu şirkette her zaman işinin başında olduğunu ve üstlendiği her işi başarıyla sonuçlandırdığını. Bu başarılarını takdir eden %80 hisse sahibi diğer ortak, işin başında durmadığından ve müvekkilin işi her yönüyle mükemmel şekilde takip ettiğini, yönetim kurulu başkanlığı görevini başarıyla sürdüreceğini bildiğinden müvekkili yönetim kurulu başkanlığına önermiş ve akabinde müvekkil genel kurul kararıyla yönetim kurulu başkanı seçilmiş olduğunu. Müvekkilinin, yönetim kurulu başkanlığı görevini üstlendiği tarihten itibaren tüm işleri başından ayrılmayarak bizzat takip etmiş ve İnancı dolayısıyla hakkı olması gerekenden çok daha hassas şekilde gözetmiş ve Büyük projelerle büyük yatırımlara imza atmış olduğunu, davacının yönetim kurulu başkanlığı görevini ifa ettiği süreçte; şirketin mali müşaviri tarafından eden %80 hisse sahibi ortağa ulaşılamadığından 2015 yılı olağan genel kurul toplantısı yapılamamış ve müvekkil tarafından da defalarca diğer ortağa ulaşılmaya çalışılmış ancak bu konuda kendisine hiçbir şekilde ulaşılamadığından genel kurul toplantısı yapılamadığını, bu hususta şirketin mali müşaviri yunus arabacının mahkeme tarafından tanık olarak dinlenilmesini talep ettiklerini, %80 hisse sahibi ortağın, her daim davacının imza atmış olduğu projeleri takdirle karşıladığını ancak son yapılan ve büyük ses getiren sultan houses projesi'nin gelirinin çok fazla olacağı öngörülmesiyle taşınmazların ve gelirlerinin paylaşılmasını istemeyen diğer ortak, %20 hisse sahibi müvekkili ekarte etmek istemiş, taşınmazları kayıt dışı Satışa çıkarmak amaçlı müvekkili görevini kötüye kullandığından bahisle yönetim kurulu başkanlığı görevinden almak istemiş ve bu sebeple genel kurul toplantısının yapılabilmesi için kendisine hiçbir şekilde ulaşılamayan diğer ortağın, öncelikle haksız ve mesnetsiz iddialarda bulunarak Bursa 2. Asliye Ticaret Mahkemesine başvurduğunu ve 2016/3536 D. İş sayılı dosya ile şirketin taşınmazları hakkında tedbir kararı aldığını, ardından Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/1546 e. Sayılı dosyası ile genel kurulun toplantıya çağırılması için yetki verilmesi talebini içeren davayı ikame ettiğini, hisse sahipleri arasında ortaya çıkan ihtilaflar sonucu ortaklık ilişkisinin müvekkil açısından çekilmez bir hal aldığını, haksız ve mesnetsiz şekilde salt şirket üzerine kayıtlı taşınmazların kaçırılmaya çalışılmasına yönelik olarak %80 hisse sahibinin ikame etmiş olduğu davalarla birlikte taraflar arasındaki güven ilişkisi temelden sarsılmış ve ortaklığın devam etmesinin hiçbir şekilde mümkünatının kalmadığını, davalı Alhasna Gıda Turizm Nakliye San. Ve Tic. A.Ş.'nin ttk. Madde 531 uyarınca haklı sebepler ile feshine, talebimizin sayın mahkemenizce uygun görülmemesi halinde müvekkil pay sahibine, payının karar tarihine en yakın tarihteki gerçek değerinin ödenip müvekkilin şirketten çıkarılmasına, yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davalı tarafa yükletilmesine karar verilmesini talep etmiştir. DAVALININ CEVABI : Davalı vekili davanın reddi gerektiğini savunmuş, davacının şirket yönetimine katılmadığı iddiasının gerçek dışı olduğunu, konaklama kayıtlarına göre üçer aylık periyotlarla otele gelen davacının iddialarının soyut olduğunu, davacının imzası olmayan hiçbir işlem yapılmadığını, üstelik davacının şirketi münferiden temsile yetkili olduğunu, bilgi alamadığı iddialarının kurgu ve etik dışı olduğunu, şirket imkanlarından diğer ortakla aynı şartlarda yararlandığını, şirketin devredileceği iddialarının haksız olduğunu, devir halinde sorumluluğun doğacağını, şirketin malvarlığı olmadığından aktifinin eksiltilemeyeceğini, fesih davasının son çare olduğunu, duruma uygun başka bir çözüm bulunabileceğini ileri sürmüştür.

DELİLLER ve GEREKÇE: Derdest dava haklı sebeple anonim şirketin feshi ve tasfiyesi davasıdır. Kural olarak ispat külfeti davacı taraf üzerindedir. Davacı taraf, şirketin feshi ve tasfiyesi için zorunlu sebeplerin varlığını, şirketin devamında hem ortaklar hem de ticari hayat açısından yarar kalmadığını ispat etmelidir. Davacı taraf fesih ve tasfiye için yeterli şartların tahakkuk ettiğini ispat etse bile fesih kararı verilmesi zorunlu değildir. Hakim somut olayın özelliklerine göre, şirketin ticari faaliyetlerine devam etmesini daha önemli görüp davacı ortağı koruyacak başka bir yöntem izleyerek, alternatif çözüm yolları bularak fesih kararı vermekten kaçınabilir. Burada takdir hakkı hakime aittir. Bu yöntemlerden en bilineni davacı ortağın bir ayrılma akçesi ödenmek suretiyle şirketten çıkarılmasıdır. Türk Ticaret Kanununda anonim şirket ortaklığından çıkma düzenlenmemiştir. Zira anonim şirket bir sermaye şirketidir ve ortakların gereksiz yere çıkma talep ederek şirketi zor durumda bırakmaları önlenmelidir. Bu itibarla davacı ortağın şirketten çıkarılması için fesih ve tasfiye şartlarının tahakkuk ettiği ispatlanmak kaydıyla mahkemenin takdiri esas olacaktır. Somut olayda çözülmesi gereken ön sorunlardan bir tanesi davacının aynı zamanda şirketi temsile yetkili tek kişi olmasıdır. Bu durum davalı şirket tarafından usuli bir ret sebebi olarak ileri sürülmüşse de mahkememizce bu görüşe iştirak edilmemiştir. Ortaklardan herhangi biri haklı sebeple fesih ve tasfiye isteyebilir. Bu ortağın aynı zamanda yönetim kurulunda bulunması sonucu değiştirmez. En fazla şirket için bir temsil kayyumu atanması gerekir. Halbuki fiilen şirket adına hareket eden diğer ortağın davaya müdahale ettiği, görevlendirdiği bir vekil tarafından cevap dilekçesi sunulduğu dikkate alındığında bu hususu usulden red gerekçesi yapmak maslahata uygun düşmez. Şirket iki ortaklıdır. Davacının fesih davası açabilmek için yönetimden ayrılmasını beklemek doğru olmaz. Şirketi temsil edecek irade diğer ortağın iradesinden ibarettir. Kaldıki davacı ortağın şirketteki payı %20 ve diğer ortağın payı ise %80’dir. Yani %80 paya sahip ortak fiilen şirket adına irade beyan etmeye ehildir. Burada şirketin yeterince temsil edilmediğini düşünmek doğru olmaz. İki ortak da şirketin devamını sağlamak isterlerse sorun yoktur. Keza iki ortak da şirketin feshini isterse zaten iradeler birleştiğinden mahkeme kararı olmasa bile genel kurul kararıyla fesih gerçekleşir. Ancak bir ortak fesih ister diğer ortak şirketin devamı yönünde irade açıklarsa, şirketin devamını isteyen ortak şirket adına irade kullanmış olur. Şirkette başka ortak olmadığına göre şirketin bu iki ortağın iradesinden ayrı bir iradesi olduğunu düşünmek gereksiz olur. Özet olarak davacının şirketi temsil etmesine rağmen fesih ve tasfiye davası açabileceği kabul edilmiş, bu konu usuli bir red sebebi sayılmamıştır. Keza aynı sebeple ve usul ekonomisi de gözetilerek şirkete kayyum atanmasına gerek görülmemiştir. Davaya müdahil olan %80 pay sahibi ortak Abdullah Abdurrahman A. Alfureyh şirketin devamı yönünde irade göstermiştir. O halde şirketin fesih ve tasfiyesi için gerekli şartların varlığı açıkça tebeyyün etmelidir. Şirketin halen devam eden inşaat projesinin bulunduğu nazara alındığında fesih ve tasfiye tercih edilecek bir yol değildir. Esas olan en azından şirketin süren işlerini tamamlamasıdır. Fesih ve tasfiye için haklı sebebin varlığı konusundaki değerlendirme daha çok takdire dayalıdır. Ortakları arasındaki tesanüt bozulmuş, güven duygusu kaybolmuş bir şirketin sağlıklı bir işleyişe sahip olamayacağı açıktır. Her iki ortak da birbirine güvenini kaybettiğini açıkça ifade etmektedir. Bu aşamadan sonra şirketi kim yönetirse yönetsin diğer ortak kendi aleyhine işlemler yapıldığından endişe duyacak ve bunu şirkete karşı davalar açarak gidermeye çalışacaktır. Zira şirket işleyişi hakkında yeteri bilgi verilmeyeceği konusunda ön yargı oluşmuş, ortaklar birbirinden kuşku duymaya başlamıştır. Şirketin 2015 yılı olağan genel kurul toplantısı zamanında yapılamamış, ortaklar bunun için birbirlerini sorumlu tutmuş, diğer ortak davacı ortağın yönetim görevlerinden azli için dava açmıştır. Bu durumdaki bir şirketin devamına karar vermek ve statüyü bozmadan işlerin rayına girmesini beklemek mümkün değildir. Karşılıklı suçlamalar, denetim istekleri ve bu isteğe diğer ortağın direnci, buna karşı açılacak davalar, alınacak tedbir kararları şirketin yerinde saymasına, patinaj yapmasına neden olacaktır. Üstelik iç çekişme sebebiyle şirketle ticari ilişki kuracak tedarikçi ve müşteriler tereddüt yaşayacak, banka ve kredi kurumlarındaki şirket itibarı da git gide azalıp finansman sorunları baş gösterecektir. Nitekim şimdiden iki dava açılmış ve şirket malvarlıkları üzerine tedbir konulmuştur. İnşaat işiyle uğraşan bir şirketin mal varlıklarına tedbir konulması ve tedbirlerin devamı ciddi sorunlara ve müşteri kaybına neden olacaktır. İki ortaktan başka ortak da bulunmadığından tarafları teskin edecek tarafsız bir yönetici veya ortak da yoktur. Yani kavga gitgide büyüyecek, dava sayısı artacak bu da şirketi ekonomik olarak zora sokacaktır. Davacı ortak fesih ve tasfiye, olmazsa çıkma istemiş, diğer ortak tasfiyeye karşı çıkmakla birlikte davacı ortağın şirketten çıkarılmasını istemiştir. Dikkat edilirse her iki ortağın iradesi davacının şirketten çıkarılması noktasında birleşmektedir. Bu aşamada gerçekte fesih için gerekli şartların oluştuğunu kabul etmek gerekir. Üstelik aşağıda açıklanacağı üzere, taraflar arasında ortaklığın gerçek yapısı konusunda anlaşmazlık vardır. Şirket devam ettiği müddetçe bu uyuşmazlık derinleşecektir. İnşaat faaliyetinden elde edilecek gelirlerin nasıl paylaşılacağı konusu şimdiden tartışılmadır. Davacı ortağın resmî pay oranı nazara alındığında şirket yönetiminden dışlanması sürpriz olmaz. Bu durum davacının haklarının korunmasına yardımcı olmayacaktır. Davacının ekonomik haklarının %80 paya sahip diğer ortak tarafından korunacağı konusunda yeterli güvence sağlanmadan şirketin bu haliyle devamını sağlamak makul değildir. Öyleyse şirketin feshini istemek için gerekli şartların oluşturduğu kabul etmek, fesih yerine çıkma kararı vermeyi tercih etmek en doğru tercih olacaktır. İki ortağın birbirini istemediği bir şirket ayakta kalamaz. Yukarıda izah etiğimiz üzere iki ortağın ikisi de çıkma kararı istemektedir. O halde ayrılma akçesi belirlendikten sonra davacı ortağın şirketten çıkarılması uygun olacaktır. Bunun için şirketin pay değeri hesaplanmalı ve davacının pay sayısına göre bir ayrılma akçesi kararlaştırılmalıdır. Bu aşamada ön mesele niteliğindeki başka bir hukuki sorunun değerlendirilmesi gerekir. O da davacı ortağın şirketteki payının gerçek mahiyet ve boyutudur. Davacının imzasını inkar etmediği 10.11.2014 tarihli bir harici yazılı belgeye göre kayden şirket malvarlığında görünen gayrimenkul ve şirketin inşaat işlerinden kaynaklanan haklar ...’e yani hali hazırdaki diğer ortak Abdullah Abdurrahman El Fureyh’in babasına aittir. Davalı Alhasna Gıda Tur. Nak. San. ve Tic. A. Ş.’nin hem inşaat alanında hem de kahve ticareti alanında faaliyeti göstermek üzere kurulmuştur. Başlangıçta paylar eşittir ve davacı Mücahit ile dava dışı Abdurrahman ortaktır. Anlaşıldığı kadarıyla yabancı ülke vatandaşı olduğu için Türkiye’de taşınmaz satın alması bazı kısıtlamalara tabi olan ortaklar, bir şirket kurarak bu şirket üzerinden taşınmaz satın almak ve inşaat faaliyeti yürütmek istemişlerdir. Keza inşaat dışında başka alanlarda da faaliyet yürütülmesi planlanmış, kahve fabrikası ve ticaretinin de bu kapsamda olduğu zikredilmiştir. Ancak davacı ortak Mücahit Muhammet Nedim Fadıl ile diğer ortak Abdurrahman Abdullah A. Alfureyh tarafından imzalanan ve tanıklar Abdulcabbar El-Eyyub El Ensari ile Ahmet Arda tarafından tasdik edilen harici yazılı anlaşmaya göre şirketin gayrimenkul alanındaki faaliyetlerinin tamamının mülkiyeti de, Sultan Projesi işi de ortaklardan Abdurrahman Abdullah A. Alfureyh’e aittir. Şirketin diğer faaliyetlerinde ve malvarlığında her iki ortak eşit pay sahibidir. Hukuki nitelik olarak bu harici yazılı sözleşme bir nam-ı müstear sözleşmesidir. Nam-ı müstear sözleşmeleri bir çeşit muvazaa içerirler. Tarafların dış dünyaya verdikleri beyan ve gösterdikleri irade dışında, kendi aralarında mevcut ve gerekmedikçe üçüncü kişiler tarafından duyulup bilinmeyen gizli bir irade söz konusudur. Elbette tarafların gizli iradeleri üçüncü kişiler nezdinde bir anlam ve hukuki geçerlilik ifade etmez. Ancak hukuka, genel adaba, ahlaka aykırı olmadıkça kendi aralarında geçerli ve bağlayıcıdır. Bir taraf kaydi bir durumun, görünüşte bir sözleşmenin aksini yazılı belge ile ispat edebilir. Somut olayda da taraflar kayden bir şirketin tamamına ortak gibi görünseler de harici bir sözleşme ile mal varlığının bir kısmının ortaklardan birinin şahsi malvarlığına dahil olduğunu kabul etmişlerdir. Hatta halen ortakların payları %20’ye %80 gibi görünse de sözleşmeye göre paylar eşittir. Şirketin taşınmaz alanındaki faaliyetlerinin bir kişiye ait olmasının anlamı, gerçekte eşit sermaye konulmuş gibi görünse de ortaklardan birinin arsa ve taşınmazlar için harcanan parayı finanse ettiğidir. Yani eşit pay alsalar da bir ortak diğerinden daha fazla sermaye koymuş demektir. O halde paylaşım da bu gerçek sermaye payları çerçevesinde gerçekleşmelidir. Elbette gerçek sermaye paylarını tarafların kendi aralarında kararlaştırdıkları ve kendileri yönünden bağlayıcı olan yazılı anlaşma belirleyecektir. Davacı ortak mezkur sözleşmedeki imzasını inkar etmemekle birlikte sonradan ortaya çıkan bazı gelişmeler sebebiyle sözleşmenin geçersiz hale geldiğini ve resmî yazılı durumun gerçek pay ve paylaşım iradesini gösterdiğini savunmaktadır. Bunu kısaca açıklayacak olursak, somut olayda şirket yukarıda özetlendiği şekilde kurulduktan sonra başka alanda, mesela kahve fabrikası ve ticareti alanında faaliyet göstermemiş, inşaat ve gayrimenkul alanında yoğunlaşmıştır. 2015 yılında şirketin sermayesi artırılmış, 100.000.TL olan sermaye 3.500.000.TL’ye çıkarılmıştır. Yine paylar eşittir ve sermayenin 1.750.000.TL’si davacı ortak Mücahit, 1.750.000.TL’si diğer ortak Abdurrahman tarafından karşılanmıştır. Ancak dikkat çeken bir husus sermaye artırımında şirketin ortaklara borçlar hesabının kullanılmış olmasıdır. Yani sermaye artışı yapılırken tek seferde ve nakit olarak şirkete para girişi yapılmamış, zaman içinde ortakların şirkete verdikleri borçlar sermaye artışı yoluyla şirkete mal edilmiştir. Alınan ek rapor bu alacak işlemlerinin fiktif olduğunu gösteren bir işaret olmadığı yönündedir. Sermaye artışından kısa süre sonra şirketin kurucu ortağı Abdurrahman, paylarının tamamını, yani şirketteki %50 hissesini oğlu ve şirketin hali hazırdaki ortağı Abdullah’a devrederek ayrılmıştır. Davacı ortak da aynı tarihte %30’luk şirket hissesini yeni ortak Abdullah’a 1.050.000.TL bedelle satmıştır. Bu devir ve satışlar sonucunda davacının şirketteki payı %20’ye düşmüş, yeni ortak Abdullah da %80 pay sahibi olmuştur. İşte bu sermaye artışı ve pay devir işlemleri davacı ortak tarafından nam-ı müstear sözleşmesini bozan/değiştiren bir yeni sözleşme olarak kabul edilmektedir. Davacının beyanına itibar edilirse başlangıçta taşınmazlar ve inşaat faaliyeti gelirlerinin ortaklardan birine ait olduğu kararlaştırılmış olsa da, sonradan sermeye artışı ve pay devirleri ile bu mutabakat değiştirilmiş, davacı da sermaye ekleyerek şirketin gerçek yarı paylı ortağı haline gelmiştir. Sonra payının bir kısmını yeni ortağa devretmiş ve %20 payla şirketin tüm malvarlığının ortağı olarak kalmıştır. Ne var ki mahkememiz çoğunluk görüşü bu savunmaya itibar etmemiştir. Nam-ı müstear sözleşmeleri ancak tarafların açık iradeleri ile ve yine aynı yöntemle değiştirilebilir. Resmî kayıtlarla maddi gerçek arasında tezat oluşturacak bir muvazaa, ancak muvazaanın alenileştirileceği yeni bir sözleşme ile veya eski muvazaalı sözleşmeyi değiştirecek gizli ve yeni bir sözleşmeyle tadil edilebilir. Sonradan yapılan ve muvazaayı açıkça zikrederek ortadan kaldırmayan resmî veya aleni sözleşmeler ilk yapılan muvazaa sözleşmesinin aksini ispat edemez. Somut olayda sonradan yapılan pay devirlerinin ve sermaye artışının, başlangıçta nispi gizlilik içeren nam-ı müstear sözleşmesini değiştirmesi için tarafların irade beyanlarının açık ve birbiriyle örtüşen biçimde ortaya konması gerekir. Yahut ilk sözleşmede de belirtildiği üzere “yazılı muvafakat” ve “bilahare yazılı olarak belirtilecek gelişmeler” söz konusu olmalıdır. Somut olayda ilk muvazaalı sözleşmeyi tadil eden açık ve yazılı yeni bir sözleşme bulunmadığına göre davacının şirket taşınmazları üzerinde hak ve payının olmadığı, payının da %50 olduğu kabul edilmelidir. Sözleşme davacı tarafı olduğu kadar şirketin diğer ortağını da bağlar. Yani sonradan pay devri yapılmış olması davacının payının %50’nin altına düştüğünü ispat etmez. Aksi taktirde davacının savunmasına itibar etmek ve pay devirlerinin nam-ı müstear sözleşmesini ortadan kaldırdığını kabul etmek gerekir. Her ne kadar şirketin yeni ortağı namı müstear sözleşmesinin tarafı değilse de önceki ortakla baba-oğul olduklarından durumu bildiği veya bilecek durumda olduğu kabul edilmelidir. Nitekim diğer ortak muvazaalı sözleşmeyi kabul ve ikrar edecek biçimde ileri sürmüştür. Nam-ı müsteşar sözleşmesi ile Abdurrahman’a ait olduğu kabul edilen hakların yeni ortak Abdullah’a geçip geçmediği elimizdeki davanın konusu değildir. Önemli olan davacının bu mallar üzerinde hak sahibi olmadığıdır. Maddi gerçeğe ilişkin kanaatimiz, davacının resmî kayıtlara yansıyan oranda sermaye artışına iştirak etmediği, sermaye artışının başka sebeplerden, zorunlu ve göstermelik olarak yapıldığı, davacı Mücahit’in pay devri için de gerçek bir bedel almadığı istikametindedir. Nitekim sermaye artışı sırasında davacının adına gönderilen 1.163.337,53.TL, diğer ortağın hakim olduğu dava dışı Albir Ltd. tarafından sebep gösterilmeden gönderilmiştir. Keza pay devri sırasında davacıya ödenmiş görünen 1.050.000.TL şirketin sermayesinin %30’una isabet eden bir rakamdır. Halbuki bir şirketin pay değeri ile sermayesi arasında doğrudan eşitlik söz konusu olamaz. Bizce şirketin inşaat alanındaki ağırlıklı sermayesi diğer ortak tarafından sağlanmış, davacı ortak da Türkiye’deki bağlantıları sebebiyle işin başına getirilmiş, yapacağı hizmete karşılık da şirketten pay verilmiştir. Yani davacı sermayesinden çok emek, bilgi ve bağlantılarını şirket lehine kullanmak üzere ortaklığa alınmıştır. Bu izahattan sonra davanın esasına dönersek, temel kabulümüze göre taşınmazlar şirkete değil eski ortağa ait olduğuna göre taşınmaz değerlerini belirleyerek ayrılma akçesinden tenzil edilmelidir. Bu amaçla biri ana diğeri ek rapor olmak üzere iki rapor alınmıştır. Keza şirketin her bir payının değerinin belirlenmesi için ayrı bir rapor alınmış, bilirkişiden şirketin malvarlığına dahil olan taşınmaz niteliğindeki nizalı mallar dahil edilerek ve hariç bırakılarak seçenekli rapor hazırlaması istenmiştir. Bilirkişinin 06.01.2019 tarihli raporuna göre taşınmazlar dahil edilerek yapılan hesaba göre şirketin özvarlığı 36.790.917,42.TL, bundan davacının %20’lik 700 hissesine isabet eden miktar 7.358.183.TL’dir. Taşınmazlar dahil edilmezse davacının %20 payına 578.183.TL düşer. Bu rapora karşı itirazlar yapılmış olduğundan ek rapor alınması uygun görülmüş, bilirkişiden sermaye artırımının nasıl yapıldığı, fiktif olup olmadığı, pay devri sırasında yapıldığı söylenen ödemenin kahve işine ilişkin mal varlığıyla açıklanıp açıklanamayacağı sorulmuştur. 06.08.2019 tarihli ek raporda sermaye artışında kullanılan paralar hakkında bilgi verilmiş, değeri 3.900.000.TL olarak belirlenen villa inşaatları ile ilgili olarak defter kayıtlarında bilgi bulunmadığı, ortaklarca şirkete verilen paraların ne kadarının inşaat faaliyeti için harcandığının tespit edilemeyeceği açıklanmıştır. Şirket kayıtlarında kahve işine ilişkin tek kayıt sadece 15.000. USD tutarlı bir havaledir. Kahve makineleri alınmış mıdır, alındıysa nerededir? Defterler yeterli açıklıkta değildir, banka hesap hareketleri ile örtüşen, hangi paranın nereye harcandığını gösteren açıklıkta kayıt tutulmamıştır. Ne kambiyo farkları ne kredi borçları ile ilgili tatmin edici kayıt söz konusudur. Ek rapora göre şirketin öz varlık hesabına göre bir pay değeri 8.809,85.TL’dir. Davacı vekili son dilekçesinde bu değeri esas almış, şirketten çıkarılma karşılığında %20’lik 700 paya karşılık 6.166.895.TL ödemeye karar verilmesini talep etmiş, bu bedel üzerinden de harç yatırmıştır. Mahkememizin çoğunluk görüşüne göre bir kısım sorumluluk davacıya ait olsa bile şirketin bu haliyle devamında yarar kalmamıştır. Davacının sorumluluğu vardır, çünkü yönetimde olduğu dönemde açık, şeffaf ve hesap verilebilir bir yöntemle kayıt tutmamıştır. Ne şirketin girdileri net şekilde bellidir ne de nereye harcandığı! Olağan genel kurul toplantısı için gerekli girişimlerde bulunduğunu ispat edemeyen davacının ortağına ulaşamadığı savunması olağan hayat tecrübesine aykırıdır. Davacı nereye telefon etmiş, hangi hesaba e-posta göndermiş, nereye tebligat yapmış da sonuca ulaşamamıştır? Davacı biraz da kendi sebep olduğu ve güvenin sarsılması ile sonuçlanan süreçten çıkar sağlamamalıdır. Ancak yukarıda detaylı biçimde anlatıldığı üzere şirketin bu haliyle devamında da yarar yoktur. Hele ki pay oranı ve paydaşlık konusu malların tartışmalı olması, her geçen gün kötüye gidecek sürecin habercisidir. Artık kangren olmaya başlayan bu yara bir an önce kesilip atılmalıdır. Bu düşüncelerle şirketin feshi yerine davacının şirketten çıkarılmasının en adil sonuç olacağı değerlendirirmiştir. Çıkma payı konusunda mahkememizin izlediği yöntem eleştirilebilir. Ancak ortakların gizli bir ajandasının bulunduğu, herkesin karnından konuştuğu, kimin kime ne kadar para verdiğinin ve paraların nereye harcandığının belli olmadığı bir ortaklıkta çıkma payının da tartışmasız biçimde adil olması beklenemez. Bunun sorumluluğu her iki ortağa aittir. Hem işlerini şeffaf ve denetlenebilir biçimde yürütmediklerinden hem de varsa süreç içindeki irade değişikliklerini yazıya dökmediklerinden dolayı sonuç adaletini sorgulama hakları yoktur. Mahkememiz süreç adaletini sağlamak için gayret etmiştir. Ancak sonuç adaletindeki muhtemel hatalar mahkememizin değil, ortakların sorumluluğundadır. Mahkememiz davacının da tutulmasından sorumlu olduğu kayıtları esas alarak, nam-ı müstear sözleşmesi gereğince davacının payının yüzde elli olduğu ve taşınmazların şirkete değil dava dışı Abdurrahman’a ait olduğu kabulü ile hareket etmiştir. Bu açıklama sadedinde villalar hesaba katılmadan şirketin her bir payı 825,24.TL olduğundan %50’ye isabet eden 1.750 payın değeri toplam 1.444.167.TL olur. Bu da davacının şirketten ayrılma karşılığında alması gereken miktardır. Kararda ayrılma akçesine faiz işletilmemiştir. Zira pay değeri günceldir. Davacı dahi ayrılma payına faiz istememiştir ki istese de redde mahkumdur. Ancak karar tarihinden itibaren faiz istenmesi mümkündür. Davanın niteliği gereğince hüküm altına alınan ayrılma akçesi üzerinden harç ve vekalet ücretine hükmedilmiştir. Ancak davanın niteliği itibariyle ayrılma akçesi tam olarak bilinemeyeceğinden ve ayrılma akçesi miktarı konusunda mahkemenin taktir hakkı sonuca etkili olduğundan istenen ayrılma akçesinin reddedilen kısım üzerinden vekalet ücretine hükmedilmemiştir.

H Ü K Ü M : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere; Al Hasna Gıda Turizm Nakliye San. Ve Tic. A.Ş 'nin feshine ve tasfiyesine ilişkin talebin reddine, Ortaklığın devamında yarar kalmadığı ve tasfiye için gerekli şartlar oluştuğu halde tasfiyenin makul çözüm olmadığı, kabul ve takdir edilerek davacı ortak ...'ın anılan şirket ortaklığından çıkarılmasına, Çıkma payına ilişkin talebin kısmen kabulü ile 1.444.167 TL ayrılma akçesinin davalı şirketten alınarak davacıya ödenmesine, Alınması gereken 98.651,04-TL harca peşin yatırılan 105.351,05-TL harçtan mahsubu ile bakiye 6.700,01-TL harcın davalıya iadesine, Davacı vekili lehine takdir edilen 83.345-TL ücret-i vekaletin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, Davacı tarafça karşılanan ve peşin harç dahil edilerek hesaplanan 104.097,80-TL muhakeme masrafının davalıdan alınarak davacıya verilmesine, Kesinleşme süreci tamamlanana kadar masraf avanslarının kullanılabileceği nazara alınarak kararın kesinleşmesinden sonra yazı işlerince yapılacak hesaba göre artan avansların yatıran tarafa iadesine dair gerekçeli kararın tebliğinden itibaren iki hafta içinde mahkememize iletilecek bir dilekçe ile istinaf yolu açık olmak üzere ayrılma akçesi yönünden oy çokluğuyla diğer yönlerden oy birliğiyle verilen karar taraf vekillerinin yüzüne karşı açıkça okundu, anlatıldı. 02/10/2019

İş bu kararın gerekçesi 02/10/2019 tarihinde yazılmıştır.

Başkan ... e-imzalıdır Üye ... e-imzalıdır Üye ... e-imzalıdır Katip ... e-imzalıdır

Muhalefet Gerekçesi: Dava haklı sebeple anonim şirketin feshi ve tasfiyesi davasıdır. Davacı ortak fesih ve tasfiye, olmazsa çıkma istemiş, diğer ortak tasfiyeye karşı çıkmakla birlikte davacı ortağın şirketten çıkarılmasını istemiştir. Tarafların şirketin devamlılığını birlikte sürdüremediklerinde kuşku yoktur. Burada önemli bir nokta da her iki ortağın ikisi de çıkma kararı istemesidir. O halde ayrılma akçesi belirlendikten sonra davacı ortağın şirketten çıkarılması fesih ve tasfiyeye göre daha uygun olacaktır. Zira ticari faaliyetine devam edebilen bir şirketin fesih ve tasfiyesinde hiç bir hukuki yarar bulunmamaktadır. Bu durumda şirketin pay değeri hesaplanmalı ve davacının pay sayısına göre bir ayrılma akçesi kararlaştırılmalıdır. Bu hususta mahkeme heyeti görüş birliğindedir. Ancak pay değerinin belirlenmesinde 10/11/2014 tarihli yazılı belgenin ne şekilde dikkate alınacağı taraflar arasında tartışmalıdır. Bu belgede şirketin kahve fabrikasına ilişkin faaliyetinde tarafların yarı yarıya oraklığı belirlenirken şirketin gayrimenkul faaliyet alanında ise davacının bir hakkının/payının bulunmadığı şeklinde kayıt içermektedir. Bu belgenin Türk Ticaret Kanunun Anonim Şirketlerle ilgili hükümleri çerçevesinde şirketler hukukundaki yeri ve hukuki geçerliliği açıklığa kavuşturulmalıdır. Zira belge nam-ı müstear sözleşmesinden çok adi ortaklık yapısı oluşturmaya benzer bir düzenleme içermekte ve başlangıçta ortaklık yapısının ne şekilde olduğuna ilişkin açıklamalar bulunmaktadır. Bu durum Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bir kararına da yansımıştır. Esas sözleşmenin düzenlenmesinden önce taraflar arasındaki anonim şirket kurulması hususundaki anlaşmanın adi ortaklık mahiyetinde olduğu kabul edilir (HGK 161/249 08.05.1991).Ayrıca nam-ı müstear sözleşmesi taşınmazın gerçek hak sahibi ile hali hazırda taşınmaz adına tescil edilen kişi arasında yapılırken belgede durum böyle değildir. 10/11/2014 tarihli yazılı belgenin tarafları taşınmaz adına tescil edilmiş olan davalı şirket ile ...değildir. Belgenin tarafları ortaklık kurulan davacı ile ...'dir. Öyleyse bu belge nam-ı müstear sözleşmesi değildir, başlangıçta ortaklık yapısının şeklini ortaya koyan bir belge olarak kabul edilmelidir. Belge içeriğinde yer alan sonradan ortaya çıkacak gelişmeler müstesnadır ibaresi de bunun için vardır. Nam-ı müstear sözleşmesinde taşınmazın mülkiyetinin kime ait olduğu ve şeklen başkası adına tescil edilmiş olduğun ve nedenlerine ilişkin belirlemeler yer alır ve bu sözleşmeden taşınmazın gerçek hak sahibi net bir biçimde ortaya konulur. Belirsizlik yoktur ve taşınmazın gerçek hak sahibi ile tapuda adına tescil edilen kimse arasında düzenlenir. Uyuşmazlığa konu belgede olduğu gibi ortaklık yapısının şekline ilişkin açıklamalar içermez ve ortaklık işleyişinde ileride ortaya çıkacak gelişmelere göre bir belirsizlik durumu yaratılmaz. Bu belge tipik anlamda ortaklığın şekline ilişkin olup Anonim Şirketlerde ortaklık yapısının nasıl belirlenmesi gerektiği yürürlükteki mevzuat çerçevesinde ortaya konulmalıdır ve belgenin şirketler hukuku bakımında ne şekilde değerlendirilmesi gerektiği açıklanmalıdır. Kaldı ki bu belgenin tarafı olan ...'in şirketle ilgisi ve şirkette ortaklık sıfatı da dava tarihi itibariyle kalmamıştır. Şirket hükmi şahsiyetinin belgede taraf olmadığı ve belgenin taraflarından birinin ortaklık sıfatının kalmadığı da gözetildiğinde bu belgenin uyuşmazlığın çözümünde dikkate alınması doğru olmayacaktır. TTK 127/1. ve 342. maddesine göre sermaye şirketlerine ayni sermaye getirmek mümkündür. 6102 sayılı TTK m. 128/2’ye göre; esas sözleşmede bilirkişi tarafından belirlenen değerleriyle yer alan taşınmazlar, tapuya şerh verildiği takdirde aynî sermaye olarak kabul edilir. 128/5. Maddesine göre; Taşınmaz mülkiyetinin veya diğer ayni bir hakkın sermaye olarak konulması halinde, şirketin bunlar üzerinde tasarruf edebilmesi için tapu siciline tescil gereklidir.

128/1 maddesine göre ise; her ortak, usulüne göre düzenlenmiş ve imza edilmiş şirket sözleşmesiyle koymayı taahhüt ettiği sermayeden dolayı şirkete karşı borçludur. Burada dikkat edilirse ortağın borcu diğer ortağa değil şirkete karşıdır. TTK m.131/2 maddesine göre; Şirket sözleşmesinde veya esas sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa, sermaye olarak konan ayınların mülkiyeti şirkete ait ve haklar şirkete devredilmiş olur. Yasa koyucu maddenin bu düzenlemesi ile mülkiyetin şirkete ait olması hususuyla ilgili aksi kararlaştırmanın yalnızca esas sözleşme ile yapılabileceğini hüküm altına almıştır. Ortaklık yapısında payların durumu ortakların hakları da aynı şekilde esas sözleşmede belirlenmelidir. Bu yönüyle ilgili belge yasanın bu maddesine aykırıdır. Anonim şirketler kamunun denetimine de tabi olan şirketlerdir. 353. Maddeye göre Gümrük ve Ticaret Bakanlığının şirketin feshini dava etme hakkı vardır. 397 ve devamı maddelerde şirketin denetimi ile ilgili hususlar düzenleme altına alınmıştır. Yine taahhüt ettikleri sermeyeler denetlenir ayni sermayelere yargı makamlarınca değer biçilir. Kapalı kapılar arkasında gizli sözleşmeler yapmak Anonim şirketlere ilişkin yasal düzenlemelerin özüne ve ruhuna aykırıdır. Bu kapsamda 131/2. madde denetim ve şeffaflık için getirilmiş bir madde olup taşınmazın aynı ile ilgili aksi yönde kararlaştırmaların esas sözleşme ile düzenlenmesi yasal zorunluluktur. Bir an için sözleşme nam-ı müstear sözleşmesi kabul edilse bile böyle bir taşınmazla ilgili nam-ı müstear sözleşmesi diğer hissedar ile yapılabilecek bir sözleşme değildir. Taşınmaz şirket adına tescil edilmektedir. Davacı adına değil. Belge ortaklık yapısı ile ilgilidir. Tüm bu olgular bu durumu göstermektedir. Ortaklık yapısını şekillendiren bu belgenin tarafları arasında adi ortaklık kurulmamıştır. Taraflar anonim şirket kurmak için bir araya gelmişlerdir. Bahse konu olan tüzel kişiliği bulunan bir anonim şirkettir. Ortaklık yapısının şeklini içeren bir anlaşma esas sözleşmede hüküm altına alınmalıdır. Örneğin davacının hissesinin tamamını üçüncü bir kişiye devretmesi durumunda şirketin gayrimenkul faaliyet alanına ilişkin pay ve hak durumu ne olacaktır? Nitekim belgenin bir tarafı olan ...ortaklıktan ayrılmıştır. Ortaklık yapısının ve pay sahiplerinin haklarına ilişkin böyle bir kararlaştırmanın 131/2.maddesi uyarınca esas sözleşmede yapılması, açıklık ve belirlilik sağlanması bakımından zorunludur. Böylece ilgili payı sonradan devralanlar esas sözleşmede ki haklarla birlikte devralmış olacaktır. Müdahil taraf yabancı uyruklu kişilerin Türkiye de taşınmaz edinimindeki kısıtlamalara savunma olarak dayanmaktadır. Bu durum tipik anlamda kanunu dolanmaktır. Esas sözleşmenin önemini açıklamak gerekmektedir. Esas sözleşme, işletmelerin kuruluş aşamasında ortaklar tarafından imzalanan ve işletmenin kendi kurallarını belirleyen yazılı belgedir. İşletmelerin veya ortaklıkların tüzel kişilik kazanabilmesi için esas sözleşmeye sahip olmaları ön koşuldur. Bir anonim ortaklık için şirket ana sözleşmesi şirketin anayasası sayılabilecek nitelikte şirketin başlangıcından sona ermesine kadar tüm konularda son derece önemli bir belgedir.Ana sözleşme anonim ortaklığın iç ve dış ilişkileri ile pay sahiplerinin ortaklığa ve birbirlerine karşı hak, yetki, ve yükümlülüklerini düzenleyen, şekle tabi, katılıma açık bir sözleşmedir. Bu belge ortaklık yapısı hususunda dikkate alınsa dahi tarafların belgenin düzenlendiği tarihteki iradeleriyle anonim şirketin faaliyette bulunduğu süreç içerisindeki iradeleri ve eylemleri aynı değildir. Her iki tarafın süreç içerisindeki dava tarihine kadar ki eylem ve işlemleri bu belgedeki iradelerinin ortadan kalktığını göstermektedir. Nitekim davacı şirket 19/08/2014 tarihinde ilk tescil edildiğinde 2000 paydan oluşan 100.000,00 TL kuruluş sermayesiyle kurulmuştur. Bu payların yarısı davacıya diğer yarısı da ortak ...’e aittir. Şirketin işleyişi sırasında 30/09/2015 tarihinde yapılan sermaye arttırımına davacı ile önceki ortak ...'le eşit olarak katılmıştır. Bu kapsamda şirkette yapılan genel kurul toplantısında şirket sermayesinin her 1.000,00 TL olan ve 3500 paydan oluşan değeri 3.500.000,00 TL'ye yükseltmiştir. 1750 pay davacıya 1.750 payda ...’e ait olacak şekilde ortaklık yapısı belirlenmiştir. Davacı sermaye arttırımına ortaklar cari hesabından olan alacağı bulunan 1.721.150,79 TL'nin 1.700.000,00 TL'sini kullanarak katılmıştır. ...ise ortaklar cari hesabından olan 1.873.551,72 TL olan alacağından 1.700.000,00 TL'sini sermaye artırımında kullanmıştır. Kayıtlarda yapılan incelemede de belirlendiği üzere her iki ortak da sermaye arttırımında taahhüt ettikleri tutar kadar şirketten alacaklı olup fiktif herhangi bir hesap hareketi bulunmamaktadır. Sermaye arttırımı şirketten olan alacaklardan yapılmış olsa da netice olarak davacı şirket kurulduktan sonra 30/09/2015 tarihinde yapılan sermaye arttırımına eşit olarak katılmıştır. Her iki ortağında sermaye arttırımında kullandığı kaynak aynıdır. Ayrıca süreç içerisinde davacı bir kısım hisselerini şirketin diğer ortağına devretmek suretiyle hissesini %20 oranına düşürmüştür. Hisse devri 15/10/2015 tarihinde yapılmıştır. Taraflar arasında ihtilafa neden olan 10/11/2014 tarihli belgenin son kısmında bir kayıt düşülmüş ve "bilahere yazılı olarak belirtilecek gelişmeler müstesna" tutulmuştur. Bu kapsamda davacının sermaye arttırımına diğer ortakla eşit olarak katılımı yine hissesini diğer ortağa devrederek %50 paydan %20 paya düşürmesi, belgede taraf olan ...'in ortaklıktan ayrılmış olması bu belgede belirtilen müstesna halleridir. Şunu önemle belirtmek gerekir ki dava tarihine kadar şirketin faaliyeti sırasında belgedeki tarafların ortaya koyduğu bu tutumlar şirketin kuruluş aşamasındaki başlangıçtaki iradeleri ile aynı değildir. Belgede gösterilen müstesna haller somut uyuşmazlıkta vücut bulmuştur. Bu kapsamda şirketin tüm aktifleri dikkate alınarak davacının %20 payına göre bir ayrılma akçesi belirlenmelidir. Şirketin öz mal varlığının büyük bir çoğunluğunu oluşturan ve şirket faaliyetinin konusunu oluşturan taşınmazların hesaplamada dikkate alınmaması hakkaniyete aykırı olacaktır. Zira bu faaliyet alanı içerisinde davacı diğer ortakla birlikte eşit olarak sermaye arttırımına katılmıştır. Şirketin yönetiminde aktif olarak yer almış yöneticilik yapmıştır. Şirketin en büyük faaliyet alanı gayrimenkul alanında olup davacının bu sermaye arttırımına dahil olmadığı bir faaliyet alanı çerçevesinde katılması hayatın olağan akışına da uygun bir durum değildir. Diğer yönüyle bir kısım şirket mal varlıkları hariç tutularak ve davacının payı %50 kabul edilerek ayrılma akçesi belirlemesi de yasal olarak mümkün değildir. Zira davacının dava tarihindeki pay oranı %20'dir. Davacı bir kısım hisselerini mevcut diğer ortağa devretmiştir. Hisse devri gerçek bir devirdir. Taraflar arasında bu yönde bir ihtilaf bulunmamaktadır. Her iki tarafta bu devrin gerçek bir devir olduğunu muvazaalı olmadığını kabul etmişken, şirket ana sözleşmesinde belirlenen pay durumu ile hisse devir sözleşmesi ile ortaya çıkan pay oranları resmi olarak ortadayken, davacı ve ...'in başlangıçta imzaladıkları 10/11/2014 tarihli belgeye tamamen bağlı kalınarak davacının yasal pay oranı %20'den fazlası olan %50 pay oranına göre hesaplama yapmak mümkün değildir. Kaldı ki hükme tamamen esas alınan belgenin tarafları ile mevcut anonim ortaklığın tarafları da dava tarihi itibariyle aynı kişiler değildir. Bu belgenin tarafı olan ...'in şirketle ilgisi ve şirkette ortaklık sıfatı kalmamıştır. Şirketle hiç bir hukuki bağı kalmayan bir kişinin taraf olduğu belgeyi tüzel kişiliği bulunan bir sermaye şirketi olan Anonim Şirkete ilişkin tüm temel kuralları bir kenara bırakarak yalnızca bu belgeye itibar etmek yargılamanın çözüm noktası olmamalıdır. Burada önemle vurgulamak gerekir ki ortaklık yapısını faaliyet alanını ve pay sahiplerinin haklarını belirleyen 10/11/2014 tarihli belgeden sonra ki süreçte tarafların şirket faaliyeti ile ilgili eylem ve kararları çok farklı yöndedir. Sermaye arttırımına ortakların katılımları, davacının pay devri, davacının şirket faaliyetinde yöneticilik yapması, belgenin tarafı olan ...'in şirkette ortaklık sıfatının kalmaması şeklindeki ortaya çıkan gelişmeler ortaklıkta durumun 10/11/2014 tarihinde ki durumdan çok farklı yönde olunduğunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Belgede belirtilen müstesna hal olarak atfedilen gelişmeler bu belgeye itibar edilmemesi bakımından ziyadesiyle ortaya çıkmıştır. Kaldı ki müdahil taraf, ...'in taraf olduğu bir belge ile nam-ı müstear iddiasına dayanmıştır. Müdahil taraf bu iddiaya şirket tüzel kişiliği adına mı yoksa ...adına mı dayanmıştır? ...adına bu savunmanın ileri sürülmesi hukuken mümkün değildir, ehliyet noksanlığı söz konusu olur. Şirket adına savunma ileri sürülmüşse bu durum belgenin nam-ı müstear sözleşmesi olmadığı ve ortaklık yapısını ilgilendiren bir belge olduğunun tipik bir diğer götergesidir. Taşınmazlar halen şirketin mülkiyetinde ve aktifindedir. Şirketin mülkiyet hakkını elinden alan bir mahkeme kararı yahut açılmış bir dava bulunmamaktadır. Bu belgenin nam-ı müstear sözleşmesi olarak kabul edilemeyeceği ortaklık yapısını açıklayan bir belge olduğuna ilişkin açıklamaları burada tekrar ediyoruz. Başlangıçtaki ortaklık yapısını şekillendiren belgenin tarafı artık şirketin ortağı da değildir. Hala bu belgede belirlenen ortaklık yapısına göre değerlendirme yapmaya olanak bulunmamaktadır. Gayrimenkul faaliyet alanı hariç tutularak tespit edilen 2.888.334,00 TL'lik sermaye tutarından %50'lik pay oranına göre ayrılma akçesi belirlenemeyeceği kanaatindeyim. Davacı 1.700.000,00 TL tutarında sermaye arttırımına katılmıştır. %50 oranında belirlenen paya göre dahi ayrılma akçesi davacının bu katılımından daha düşük bir bedele denk gelmektedir. %20 paya göre belirlenmesi ise daha da hakkaniyete aykırı olacaktır. Nitekim 2.888.334,00 TL'lik sermayenin %20 pay oranına göre hesaplanan ayrılma akçesi 577.666,80 TL'ye tekabül etmektedir. Hükmedilen 1.444.167,00 TL tutarında ayrılma akçesi davacının 1.700.000,00 TL tutarında sermaye arttırımını dahi karşılamamktadır. Tüm bu gelişmeler karşısında şirketin toplam sermayesinin davacının pay oranı olan %20 oranına göre hesaplama yapılarak davacının ayrılma akçesinin belirlenmesi gerekmektedir. Buna göre 30.834.469,40 TL olan öz varlıkların davacının %20 oranındaki pay değerine göre ayrılma akçesi 6.166,895,00 TL'dir. Bu miktar üzerinden ayrılma akçesine karar verilmesi gerekirken 1.444.167,00 TL üzerinden kısmen kabulüne ilişkin sayın çoğunluk görüşüne katılmıyorum. Muhalefet Şerhi: 2.888,334 TL sermaye ve %50 pay itibariyle değerlendirme yapılarak ayrılma akçesi alacağının belirlenmesine yönelik sayın çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

Üye ... e-imzalıdır

Atıf: Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2017/183, K. 2019/1015, T. 02.10.2019, www.arakarar.com/karar/bursa-1-asliye-ticaret-mahkemesi-2017-183-e-2019-1015-k-709722932aa2