Yargıtay · 10. Hukuk Dairesi
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi 2013/8977 E. 2013/25122 K.
- Mahkeme
- Yargıtay
- Daire
- 10. Hukuk Dairesi
- Esas No
- 2013/8977
- Karar No
- 2013/25122
- Karar Tarihi
Mahkemesi :Asliye Hukuk (İş) Mahkemesi No : 2005/834-2013/80 Dava, hizmet tespiti istemine ilişkindir. Mahkemece, ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar verilmiştir. Hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun Geçici 7. maddesi uyarınca davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 79/10. maddesidir. Anılan Kanunun 6. maddesinde ifade edildiği üzere, “sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamaz ve vazgeçilemez.” Anayasal haklar arasında yer alan sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesindeki etkisi gözetildiğinde, sigortalı konumunda geçen çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin davalar, kamu düzenine ilişkin olduğundan, özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi zorunludur. Bu bağlamda, hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, bu tür davalarda tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip, gerek görüldüğünde re’sen araştırma yapılarak kanıt toplanabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. 506 sayılı Kanunun 79/10. maddesi hükmüne göre; Kuruma bildirilmeyen hizmetlerin sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesine ilişkin davanın, tespiti istenen hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içinde açılması gerekir. Çalışmanın tespiti istemiyle hak arama yönünden kanun ile getirilen süre, doğrudan doğruya hakkın özünü etkileyen hak düşürücü niteliktedir ve dolması ile hakkın özü bir daha canlanmamak üzere ortadan kalkmaktadır. 506 sayılı Kanunun kabul edilip yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla beş yıl olarak öngörülen süre, 09.07.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3395 Sayılı Kanunun 5. maddesiyle on yıla çıkarılmış, daha sonra 07.06.1994 tarihinde yürürlüğe giren 3995 sayılı Kanunun 3. maddesiyle yeniden beş yıl olarak belirlenmiştir. Bu yönde, anılan madde hükmünde yer alan hak düşürücü süre; yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalışmaları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar için geçerlidir. Bir başka anlatımla; sigortalıya ilişkin olarak işe giriş bildirgesi, dönem bordrosu gibi yönetmelikte belirtilen belgelerin Kuruma verilmesi yada çalışmaların Kurumca tespit edilmesi halinde; Kurumca öğrenilen ve sonrasında kesintisiz biçimde devam eden çalışmalar bakımından hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemez. Ne var ki; sigortalının Kuruma bildiriminin işe giriş tarihinden sonra yapılması, bir başka ifade ile sigortalının hizmet süresinin başlangıçtaki bir bölümünün Kuruma bildirilmeyerek sonrasının bildirilmesi ve Kuruma bildirimin yapıldığı tarihten önceki çalışmaların, bildirgelerin verildiği tarihide kapsar biçimde kesintisiz devam etmiş olması halinde, Kuruma bildirilmeyen çalışma süresi yönünden hak düşürücü sürenin hesaplanmasında; bildirim dışı tutulan sürenin sonu değil, kesintisiz olarak geçen çalışmaların sona erdiği yılın sonu başlangıç alınmalıdır. Davacının, 1996 yılı Nisan-Kasım ayları arası, 1999 yılı nisan – kasım ayları arası, 2000 yılı mayıs–ağustos ayları arası, 2001 yılı mayıs-aralık ayları arası ile 2002 yılının tamamında davalı işveren yanında çalıştığının tespitini talep ettiği, mahkemece 1996-1999 yıllarına ilişkin talebin hak düşürücü süre içerisinde açılmaması, geri kalan talebin yönünden ise sigortalı bildirilen çalışmalar dışındaki çalışmaların tam ve somut olarak belirlenemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Dosyanın tetkikinden; 1996 yılı Nisan-Kasım aylarına ilişkin sezonluk talebin hak düşürücü süre nedeniyle reddine karar verilmesi yerindedir. Sonraki dönemler yönünden yapılan araştırma ve inceleme, hüküm kurmaya yeterli ve elverişli değildir. 1998-2001 yılları arasında sezonluk, 2002 yılında ise tam çalışma sonucu süregelen bir çalışma iddiası söz konusu olduğundan, davanın süresi içinde açıldığı anlaşılmakla, 1998 ve 1999 yıllarına ilişkin talebin hak düşürücü süre yönünden reddi yerinde değildir. 2000-2002 yıllarına ilişkin talep açısından ise davacının iddia edilen dönemlere ilişkin çalışması hususunun tanık beyanlarıyla net olarak belirlenemediği, beyanların birbiriyle çeliştiği, mahkemece bu çelişki giderilmeden karar verildiği anlaşılmıştır. Açıklamalar ışığında, davacının 1998-2002 yılları arası talebi yönünden çalışıp çalışmadığı, çalışmış ise hangi yıllarda ne kadar süre ile çalıştığı hususunda, davacının çalışmaları hakkında bilgi sahibi olabilecek komşu veya benzeri işleri yapan başka işverenler ve bu işverenlerin çalıştırdığı bordrolara geçmiş kişiler saptanarak bilgi ve görgülerine başvurulmalı, sonradan dinlenen tanık beyanları ile daha önce dinlenen tanık beyanları arasında çelişki oluşması halinde, bu çelişki giderilmeye çalışılmalı, böylece bu konuda gerekli tüm soruşturma yapılarak uyuşmazlık konusu husus, hiçbir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde çözümlenip; deliller hep birlikte değerlendirilip takdir edilerek varılacak sonuç uyarınca bir karar verilmelidir. O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır. SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 20.12.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.