Yargıtay · 9. Ceza Dairesi

Yargıtay 9. Ceza Dairesi 2021/26593 E. 2025/3332 K. – Çocuğun Nitelikl

Konu: Çocuğun Nitelikli Cinsel İstismarı

Mahkeme
Yargıtay
Daire
9. Ceza Dairesi
Esas No
2021/26593
Karar No
2025/3332
Karar Tarihi
Konu
Çocuğun Nitelikli Cinsel İstismarı

MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 2018/2375 E., 2018/2405 K. SUÇ : Çocuğun nitelikli cinsel istismarı HÜKÜM : İstinaf başvurusunun esastan reddi TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama Bölge Adliye Mahkemesince verilen karar temyiz edilmekle dosya incelendi, gereği düşünüldü: I. HUKUKÎ SÜREÇ Suça sürüklenen çocuk hakkında çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçunu işlediği iddiası ile açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, Kozan Ağır Ceza Mahkemesince mevcut delillerin değerlendirilmesi neticesinde suça sürüklenen çocuğun atılı suçtan mahkumiyetine dair hükmün istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 280/1-a maddesi uyarınca esastan reddine karar verilmiştir. II. TEMYİZ SEBEPLERİ Suça Sürüklenen Çocuk Müdafiinin Temyiz İstemi Özetle, suça sürüklenen çocuğun mağdurenin yaşında hataya düştüğüne, zincirleme suç hükümlerinin uygulanmasının usul ve kanuna aykırı olduğuna ilişkindir. III. GEREKÇE 5271 sayılı Kanun'un 288 ve 294. maddelerinde yer alan düzenlemeler nazara alınıp, aynı Kanun'un 289. maddesinde sayılı hukuka kesin aykırılık halleri ve temyiz dilekçesinde belirtilen nedenler de gözetilerek yapılan değerlendirmede, yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemlerin suça sürüklenen çocuk tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemlere uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği anlaşıldığından, kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır. IV. KARAR Gerekçe bölümünde açıklanan nedenle Adana Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ceza Dairesinin kararında suça sürüklenen çocuk müdafiince öne sürülen temyiz sebepleri ve 5271 sayılı Kanun’un 289/1. maddesiyle sınırlı olarak yapılan temyiz incelemesi sonucunda hukuka aykırılık görülmediğinden 5271 sayılı Kanun’un 302/1. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, üyeler ... ve ...'nın karşı oyları ve oy çokluğuyla TEMYİZ İSTEMİNİN ESASTAN REDDİ İLE HÜKMÜN ONANMASINA, Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304/1. maddesi uyarınca Kozan Ağır Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise Adana Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 24.04.2025 tarihinde karar verildi. KARŞI OY Daire çoğunluğunca suça sürüklenen çocuk ... hakkında çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün onanmasına karar verilmiş ise de çoğunluk ile aramızdaki görüş ayrılığı aynı yaş grubuna dahil çocuklar arasındaki rızaya dayalı cinsel eylemlerin çocuğun cinsel istismarı suçunu oluşturup oluşturmayacağına ilişkindir. Çocuğun cinsel istismarı suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 103. maddesinde düzenlenmiş olup maddenin birinci fıkrasının son cümlesinde "cinsel istismar deyiminden; a) On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır. " denilmek suretiyle cinsel istismarın tanımı yapılmıştır. Kanunda çocuğun cinsel istismarı tanımı yalnızca mağdurun yaşı esas alınarak yapıldığı ve failin yaşına ilişkin bir düzenleme bulunmayıp sadece sarkıntılık düzeyindeki eylem bakımından failin de çocuk olması durumunda takibin şikayete bağlı olacağı hükmü mevcut olduğundan, aynı yaş grubunda bulunan çocuklar arasındaki karşılıklı rızaya dayalı cinsel eylemlerin suç teşkil edip etmeyeceği hususunda kanunda belirsizlik mevcut olup uygulamada ve doktrinde tartışmalara sebebiyet vermektedir. Türk Dil Kurumu sözlüğünde "istismar" tabiri "birinin iyi niyetini kötüye kullanma, sömürme, yararlanma" olarak tanımlanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü çocuk istismarını; çocuğun sağlığına, gelişimine ve onuruna zarar veren ya da zarar verme ihtimalini barındıran her türlü fiziksel ve duygusal kötü muamele, cinsel istismar, ihmal ve sömürü olarak tanımlamaktadır. Yine Dünya Sağlık Örgütüne göre çocuğun cinsel istismarı; bir çocuk ile bir yetişkinin ya da yaş veya gelişim açısından sorumluluk, güven veya güç ilişkisi içinde olunan başka bir çocuğun arasında gerçekleşen cinsel davranışlardır. (661999 WHO Consultation on Child Abuse Prevention, http://apps.who.int/iris/bitstream/10665/65900/1/WHO_HSC_PVI_99.1.pdf, 24.04.2017, s. 15.) Cinsel istismar suçunun objektif olarak incelenebilmesi için; failin, mağdurun ve bunlar arasındaki ilişkinin özelliklerine göre farklı görünüş biçimleri bulunduğunun ortaya konulması gerekir. Asıl olarak mağdur merkezli bir suç olması sebebiyle cinsel istismar mağdurunun “istismar edilmeye elverişliliği” suçun haksızlık içeriği bakımından ana etkendir. Bir kişinin kendisiyle denk bir kişi tarafından istismar edilmesi söz konusu olamaz. Bir tarafın karşısındakine göre fiziken veya manen dezavantajlı durumda olmaması halinde istismar kavramıyla bağdaşır bir karşılaşma ortaya çıkmış olmaz. Çünkü istismardan bahsedilebilmesi için, görece avantajlı durumda olan bir kişinin diğer bir kişinin dezavantajından faydalanması gerekmektedir. Dolayısıyla bu kriter aynı zamanda “failin istismar etmeye elverişliliği”ni de barındırır. Mağdurun normale göre daha dezavantajlı bir duruma girmesinin kendisinden değil, faille olan ilişkisinden veya harici sebeplerden kaynaklanması da mümkündür. Örneğin yaş küçüklüğü sebebiyle zaten bir yetişkine göre dezavantajlı durumda olan bir çocuğa yönelik cinsel davranışlar aynı evde birlikte yaşadığı bir akrabası tarafından yapıldığında çocuğun dezavantajı üç boyutlu hale gelmekte; yaş, mekan ve ilişki faktörleri istismarın yoğunluğunu artırmaktadır.(Engin TURHAN, Türk ve Alman ceza Hukukunda Çocukların Cinsel İstismarı Suçu, İstanbul 2018, s. 24.) Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi’nin 18. maddesinde taraf devletlere çocuğun cinsel istismarını önlemeye yönelik tedbirleri alma yükümlülüğü getirilmiş ve cinsel istismar oluşturacak fiillerin genel çerçevesi çizilmiştir. Söz konusu 18. Madde şu şekildedir; l- Taraflardan her biri aşağıdaki kasti davranışların suç teşkil etmesinin sağlaması için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır: a. ulusal hukukun ilgili hükümlerine göre cinsel faaliyet için yasal yaşa ulaşmamış bir çocukla cinsel faaliyetlerde bulunmak; b. bir çocukla aşağıdaki koşullarda cinsel faaliyetlerde bulunmak: - baskı, zorlama, tehdit kullanılması veya, - aile içi dâhil, çocuk üzerinde güven, otorite veya nüfuz suiistimal edilerek veya, - özellikle bir zihinsel veya fiziksel özürlülük veya bağımlılığı sebebiyle, çocuğun özellikle savunmasız durumunun suiistimal edilmesi. 2- 1. fıkra amacına uygun olarak, taraflardan her biri hangi yaşın altında çocukla cinsel faaliyetlere girişilemeyeceğine karar verir. 3- 1.a fıkrasının hükümleri, küçükler arasında rızaya dayalı cinsel faaliyetleri düzenleme amacına yönelik değildir. Görüldüğü üzere, sözleşmenin 18. maddesinin üçüncü fıkrasında, cinsel faaliyet için yasal yaşa ulaşmamış bir çocukla cinsel faaliyetlerde bulunmaya yönelik kanuni tedbir ve diğer tedbirleri alma yükümlülüğünün küçükler arasında rızaya dayalı cinsel faaliyetleri düzenleme amacına yönelik olmadığı hükme bağlanmıştır. Dolayısıyla rızaya dayalı akran cinselliğini cezalandırmanın sözleşmenin bir gereği olmadığı gibi, aslında alt metinde bu tür eylemlerin en azından ağır yaptırımlarla cezalandırılmaması gerekliliği de ifade edilmiştir. Özetle devletlere "çocukları cinsel davranışlardan koruma ve buna yönelik kanuni düzenlemeleri yapma yükümlülüğünüz var; ancak çocuklar arasındaki rızaya dayalı cinsel davranışları engellemek bu yükümlülük kapsamında değildir" denilmektedir. Yerleşik Yargıtay uygulamasında ise on beş yaşını ikmal etmemesi nedeniyle rızası geçersiz olan çocukların birbirlerine karşı cebir, tehdit, hile olmaksızın (rıza dahilinde) karşılıklı olarak gerçekleştirdikleri cinsel davranışların sübuta ermesi durumunda her ikisinin de cinsel istismar suçundan mahkumiyetine karar verilmesi gerektiği kabul edilmektedir. Ancak Türk Ceza Kanununda cinsellikte rıza yaşının (cinsel rüşt) on beş olarak kabul edilmesi karşısında on beş yaşından küçük akran çocukların karşılıklı rızaya dayalı davranışlarının cezalandırılması haksız ve orantısız sonuçlar doğurmaktadır. Suç ve cezada kanunilik ilkesi gereği kanunda açık tanımı yapılmayan terimlerin dar yorumlanması gerekmektedir. Örneğin TCK'nun 104. maddesindeki "cinsel ilişki" terimi Yargıtay tarafından dar yorumlanıp "erkeğin cinsel organının 15-18 yaş grubundaki bir çocuğun vücuduna anal ya da genital yoldan girmesi" olarak tanımlanmış, bunun dışındaki oral seks, parmak sokma, organ sokma olmaksızın sevişme gibi eylemler kanunun kapsamı dışında kabul edilmiştir. Aynı yaş grubundaki akran çocukların birbirine karşı rızasıyla gerçekleştirdiği cinsel davranışlar bakımından ne şekilde hareket edileceği hususunda doktrinle uygulama arasında ciddi bir farklılık söz konusudur. Söz konusu görüşler şu şekilde özetlenebilir; Özgenç, çocuğun cinsel istismarı bakımından aynı yaş grubunda bulunan çocukların birbirlerine karşı, rızaya dayalı olarak, vücut dokunulmazlığını ihlal etmek suretiyle cinsel davranışlarda bulunmaları halinde, herhangi birisi bakımından cezai sorumluluk doğmayacağı kanaatindedir. (İzzet Özgenç, Türk Ceza Kanunu Gazi Şerhi, Seçkin Yayınevi 2005, s.824) Koca-Üzülmez de cinsel istismar suçu bakımından akran çocukların birbirlerine karşı, vücut dokunulmazlığının ihlali suretiyle, rızaya dayalı olarak gerçekleştirdikleri cinsel davranışlardan dolayı cezalandırılamayacağını kabul etmektedir. Yazarlar bu görüşlerine dayanak olarak ise bir suçun faili ile mağdurunun aynı kişi olamayacağına ilişkin ilkeyi göstermektedirler. Doğrudan alıntılarsak, yazarlara göre,“böyle bir uygulama bir kişinin aynı suçun ya faili ya mağduru olabileceği yolundaki temel ceza hukuku prensibine aykırılık teşkil etmektedir.” (Mahmut Koca ve İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi 2017, s.312) Tezcan-Erdem-Önok da benzer şekilde, vücut dokunulmazlığının ihlali suretiyle birbirine karşı rızaya dayalı olarak cinsel davranış gerçekleştiren kişilerin akran olmaları durumunda, cezai sorumluluk doğmayacağı kanaatindedirler. Yazarlar görüşlerini şu şekilde ifade etmektedirler; “hem failin hem de mağdurun 15 yaşını doldurmamış olmaları durumunda, karşılıklı rızaya dayalı cinsel davranışlar cinsel istismar suçu kapsamında cezalandırılamaz.” (Durmuş Tezcan, Mustafa Ruhan Erdem, R. Murat Önok, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi 2017, s.404) Özbek-Kanbur-Doğan-Bacaksız-Tepe’nin, yukarıdaki görüşlerden ayrılarak, cinsel istismar suçunda 12-15 yaş aralığındaki çocukların, birbirlerine karşı gerçekleştirdikleri rızaya dayalı cinsel davranışları dolayısıyla cezalandırılmalarını, normatif bir zorunluluk olarak kabul ettikleri anlaşılmaktadır. (Veli Özer Özbek, Mehmet Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi 2015, s.346) Bununla birlikte akran çocukların birbirlerine karşı gerçekleştirdikleri rızaya dayalı cinsel davranışlar bakımından, aktif olarak hareket eden ve cinsel davranışları baskın şekilde gerçekleştirenin cezalandırılmasına ilişkin görüşler de bulunmaktadır. Örneğin Ünver bu görüştedir. (Yener Ünver, ‘Türk Maddi Ceza Hukukunda Cinsel Suçların Eleştirel İncelenmesi’ in II. Türkiye-Slovenya Uluslararası Hukuk Sempozyumu, Cinsel Suçlar ve Evlilik Hukuku, Seçkin Yayınevi 2014, s.45) Ayrıca akran çocuklar arasındaki rızaya dayalı bu tür fiiller bakımından diğer tarafı ikna eden çocuğun cezalandırılması yönünde görüşler de bulunmaktadır. Artuk-Gökcen Yenidünya, bu görüşü savunanlardandır. (Mehmet Emin Artuk, Ahmet Gökcen, Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler Adalet Yayınevi 2015, s.322) Somut olayda oluşa uygun mahkeme kabulüne göre, suça sürüklenen çocuk ... ile mağdur ...'ün sevgili oldukları, rızaları dahilinde birden çok cinsel ilişkiye girdikleri, mağdurun olayı öğretmenine anlatması üzerine adli mercilere intikal ettiği, olay tarihinde ssç ...'un 15 yıl 7 ay yaşında, mağdurun ise 14 yıl 10 ay yaşında oldukları anlaşılmaktadır. İddianamede yalnızca ssç hakkında kamu davası açılmış olup mahkemenin kabulüne göre cinsel ilişki karşılıklı rızaya dayalı olduğu halde eylemin tarafı olan çocuklardan biri cezalandırılmış diğeri hakkında ise cezasız kalma durumu söz konusu olmuştur. Esasen akran cinselliği ile ilgili bu problem uygulamada halen devam etmekte, yukarıda bahsedilen yerleşik Yargıtay uygulamasında on beş yaşını ikmal etmemesi nedeniyle rızası geçersiz olan çocukların birbirlerine karşı cebir, tehdit, hile olmaksızın (rıza dahilinde) karşılıklı olarak gerçekleştirdikleri cinsel davranışların sübuta ermesi durumunda her ikisinin de cinsel istismar suçundan mahkumiyetine karar verilmesi gerektiği kabul edilmekte, ancak eski TCK döneminden kalma alışkanlıkların devamı bir uygulamayla genellikle eylemin bir tarafı kız diğeri erkek ise yalnızca erkeğe dava açılmakta ya da somut olaydaki gibi yalnızca erkeğe ceza verilmekte, yahut iki taraf da erkek ise yalnızca organ soktuğu iddia edilene dava açılmaktadır. Bu uygulama kendi içinde çelişkili bir durum oluşturduğu gibi ceza adaletine ve hakkaniyete de aykırıdır. Devletin en temel amaçlarından bir tanesi sağlıklı nesiller yetiştirmek amacıyla çocukları korumak, eğitim vermek ve onları en güzel şekilde yetiştirmektir. Nitekim on iki yaşından küçük çocukların hukuk karşısında ceza sorumluluklarının olmadığı hukuk sistemimizde kabul edilmiştir. 12 -15 arasında bulunan çocuklar için ise karma bir sistem öngörülmüş, ancak çocuğun işlediği suçun hukuki anlam ve önemini kavraması halinde cezalandırılabileceği kabul edilmiş ama buna rağmen cezada ciddi bir indirim öngörülmüştür. Somut olayda mağdur 12-15 yaş grubunda, ssç Yunus ise 15-18 yaş grubunda ise de aralarında bir yıldan daha az yaş farkı mevcut olup akran durumundadırlar. Bu şekilde aynı yaş grubunda bulunan iki çocuğun karşılıklı rızaya dayalı cinsel birlikteliklerinde çocuklardan birine ya da her ikisine ceza vermek zorunda kalınması vicdanları yaralayan bir durumdur. Esasen kanunda bir değişiklik yapılmak suretiyle aynı yaş grubundaki çocukların rızaya dayalı cinsel istismar suçunun da şikayete bağlı kılınması ya da şikayete bağlılığın yanında suçun işleniş biçimi, çocukların kişilik durumları, bilişsel zeka düzeyleri, eğitimleri, yaşadıkları çevre, ekonomik ve sosyal şartları gibi hususlarla birlikte şahsi cezasızlık nedeni yapılması, çocukları koruma adına ceza verilmemesini sağlayacağından bu tür sorunlar büyük ölçüde çözüme kavuşacaktır. Ancak mevcut hukuk kuralları çerçevesinde değerlendirme yapılması halinde ise, mağdur ... ile SSÇ ...'un birbirlerine yakın yaşta bulunmaları, birinin diğeri üzerinde hakimiyetinin olmaması, mağdurluk ve faillik sıfatının her ikisinde birleşmesi, yaptıkları eylemden her ikisinin de aynı derecede zarar görmesi, birinin diğerine baskı yapması ya da ikna etmesinin söz konusu olmaması, karşılıklı eylemlerin ağırlığı, yoğunluğu ve boyutu karşılaştırıldığında açık bir orantısızlık bulunmaması, cinsellik olgusunun beşeri ve hukuki yönleri değerlendirildiğinde bu suçun hukuki anlam ve önemini anlamalarının başka suçlarla kıyaslandığında daha zor olması, çocukların bu eylemi suç olarak düşünmemiş olmaları, suç kastı ile hareket etmemeleri dikkate alındığında, kanunda yazılı "cinsel istismar" tanımının olayda mevcut olmadığı, çocuklardan birinin diğerinin iyi niyetini kötüye kullanma ve onun bilgisizliğinden/tecrübesizliğinden faydalanma durumunun söz konusu olmadığı anlaşıldığından ve kanunda çocuğun cinsel istismarı tanımı yalnızca mağdurun yaşı esas alınarak yapıldığı ve failin yaşına ilişkin bir düzenleme bulunmayıp aynı yaş grubunda bulunan çocuklar arasındaki karşılıklı rızaya dayalı cinsel eylemlerin suç teşkil edip etmeyeceği hususunda kanunda belirsizlik mevcut olduğundan, kanunilik ilkesi gereğince atılı suçun SSÇ ... yönünden oluşmadığı ve hükmün bu nedenle bozulması gerektiği kanaatiyle mahkumiyet hükmünün onanmasına dair çoğunluk görüşüne katılmıyorum. KARŞI OY Aşağıda açıklayacağım gerekçelerle, çoğunluk görüşüne katılmıyorum. Dosya kapsamına göre, mağdur ...’ün doğum tarihi 01.01.2003 olup; suç tarihi olan 26.12.2017 itibariyle 14 yıl 11 ay 25 günlük yaştadır. Suça sürüklenen çocuk ... ise aynı tarih itibariyle 15 yıl 8 ay 19 günlük yaştadır. Her iki çocuk da aynı sınıfta öğrenim görmekte olup aralarındaki yaş farkı yalnızca birkaç aydır. Taraflar arasında duygusal bir ilişki bulunduğu, bu ilişkinin tarafların açık rızasına dayandığı ve olayın cebir, tehdit veya hile unsuru taşımadığı sabittir. Mağdurun kendi beyanı da nettir: “Kendi isteğimle oldu, kimse zorlamadı.” Ayrıca olay sonrası mağdurun şikâyeti olmamış, fail hakkında cezalandırma istemediğini göstermiştir. Ceza hukuku öğretisinde, özellikle çocuklar arasındaki duygusal ve cinsel nitelikli birlikteliklerde eylemin suç oluşturup oluşturmayacağı ve fail-mağdur ayrımının ne şekilde yapılması gerektiği yönünde farklı görüşler bulunmaktadır. Bu kapsamda bazı yazarlar, yaşları birbirine yakın çocuklar arasında meydana gelen ilişkilerde ceza sorumluluğu doğmaması gerektiğini savunmakta; bu gibi durumların ceza hukuku müdahalesi dışında değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu doktriner tartışmalar bir yana, somut olayda her iki tarafın da çocuk olduğu, yaşlarının son derece yakın bulunduğu ve aynı sosyal çevrede, aynı eğitim ortamında gelişim gösterdikleri dikkate alındığında; olayda kimin fail, kimin mağdur olduğu yönündeki ayrım, şeklen ceza normları çerçevesinde kurulabilse de, pedagojik, gelişimsel ve sosyolojik açıdan bu ayrımın oldukça karmaşık ve nesnel ölçütlerle belirlenemeyecek nitelikte olduğu açıktır. Nitekim, Türk Ceza Kanunu’nun 30. maddesinin birinci fıkrasında açıkça belirtildiği üzere: “Fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurlarını bilmeyen kişi, kasten hareket etmiş sayılmaz.” TCK 103/2 maddesi uyarınca mağdurun 15 yaşını doldurmamış olması suçun oluşumu bakımından yeterli olsa da, bu yaşın fail tarafından bilinip bilinmediği, kastın var olup olmadığı noktasında TCK 30/1 hükmü devreye girmektedir. Somut olayda suça sürüklenen çocuk, mağdurun 15 yaşını doldurduğu kanaatine sahip olarak ve mağdurun açık rızasıyla ilişkiye girmiştir. Aralarındaki yaş farkı son derece az, gelişim düzeyleri benzer, eğitim ortamları ortaktır. Aynı sınıfta öğrenim gören çocuklardan birinin diğerinin yaşını hukuken cezai sorumluluğu gerektirecek şekilde algılamasını beklemek, failin lehine yorum ilkesine aykırıdır. Adana Şehir Hastanesi tarafından düzenlenen 17.10.2018 tarihli kemik yaşı raporunda, mağdurun iskeletsel gelişiminin 16–17 yaş aralığında olduğu belirlenmiş; bu tespit olay tarihinden yaklaşık 10 ay sonra yapılmasına rağmen biyolojik yaşının da hukuki yaş ile uyumlu olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca yerel mahkemenin gözlemi doğrultusunda, mağdurun görünüm itibariyle 14–15 yaş grubunda değerlendirildiği ifade edilmiştir. Bu durum, suça sürüklenen çocuk açısından hata yoluyla kastın yokluğu sonucunu doğurmaktadır. Sonuç olarak: İlk derece mahkemesi tarafından kurulan mahkûmiyet hükmü, yukarıda açıklanan gerekçeler ışığında; TCK 30/1 kapsamında kastın bulunmadığı ve suçun oluşmadığı dikkate alındığında CMK 223/2-c maddesi uyarınca SSÇ hakkında beraat kararı verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumdan çoğunluğun görüşüne katılmıyorum

Atıf: Yargıtay 9. Ceza Dairesi, E. 2021/26593, K. 2025/3332, T. 17.10.2018, www.arakarar.com/karar/yargitay-9-ceza-dairesi-2021-26593-e-2025-3332-k-79e3c7220dc9