Bölge Adliye Mahkemesi ·
Bölge Adliye Mahkemesi 2024/540 E. 2026/1568 K.
- Mahkeme
- Bölge Adliye Mahkemesi
- Esas No
- 2024/540
- Karar No
- 2026/1568
- Karar Tarihi
T.C. İZMİR BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 11. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO : 2024/540 KARAR NO : 2026/1568
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A B Ö L G E A D L İ Y E M A H K E M E S İ K A R A R I
İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : KARŞIYAKA ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ TARİHİ : 13/12/2023 NUMARASI : 2022/203 Esas - 2023/825 Karar BİRLEŞEN 2022/220 E 2022/232 K SAYILI DOSYADA ASIL VE BİRLEŞEN DAVANIN KONUSU : Limited Şirket Pay Devrinin Geçersizliği Ve Ortak Olunduğunun Tespiti, Mümkün Olmaması Halinde Hisse Bedelinin Tahsili KARAR TARİHİ : 09/10/2026 KARAR YAZIM TARİHİ : 09/10/2026
Karşıyaka Asliye Ticaret Mahkemesinin 13/12/2023 tarih 2022/203 Esas 2023/825 Karar sayılı kararın Dairemizce incelenmesi davalı ... ve davalı ... vekili tarafından istenmiş ve istinaf dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, üye ... tarafından düzenlenen rapor dinlenip ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendi. GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: DAVA : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; ...nin 11.01.2021 tarihinde ... ve ...'ün ortaklığıyla kurulduğunu, her ortağın 550.000,00 TL değerinde 1.000 adet payının bulunduğunu, ... adına kayıtlı payların 800 adedinin, taraflar arasında düzenlenen inanç sözleşmesi uyarınca müvekkiline ait olduğunu, sözleşmeye rağmen ...'in payları üçüncü kişilere devretmeye giriştiğini, verilen ihtiyati tedbir kararından sonra payların önce ...'e, ardından ...'a muvazaalı olarak devredildiğini ileri sürerek, pay devirlerinin geçersizliğine, 800 adet payın müvekkiline ait olduğunun tespiti ile adına tesciline, bunun mümkün olmaması halinde payların rayiç bedelinin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davacı vekili birleşen dava dilekçesinde özetle; asıl davada açıklanan maddi vakıaları tekrarla, mahkemece verilen ara kararı gereğince şirket aleyhine dava açtıklarını ileri sürerek, pay devirlerinin geçersizliğine ve 800 adet payın müvekkiline ait olduğunun tespiti ile adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davacı vekili 21.11.2023 tarihli dilekçesinde payların aidiyetinin tespiti ve tescili isteminden feragat ederek yalnız 800 adet payın bedelinin tahsilini istediklerini bildirmiş ve bilirkişi raporunda belirlenen 1.142.851,90 TL üzerinden tamamlama harcını yatırmıştır. CEVAP : Davalı ... vekili cevap dilekçesinde özetle; tarafların başlangıçta ...'ün %50, davacının %40 ve müvekkilinin %10 oranında ortak olmasını kararlaştırdıklarını, davacının devam eden davaları ve malvarlığı üzerindeki tedbirler nedeniyle sermaye koyma borcunu yerine getiremediğini, 22.01.2021 tarihli inanç sözleşmesinin davacının 440.000,00 TL'yi ödemesinden sonra payların devredilmesi amacıyla düzenlendiğini, sözleşmede bedelin ödendiği yazılı olmasına rağmen gerçekte ödeme yapılmadığını ve sermaye payını müvekkilinin karşıladığını, davacının şirketi üzerinden sattığı makinenin bedelinin ödendiğini, makinenin ayıplı çıkması nedeniyle şirket faaliyetlerinin aksadığını, ...'ün şirkete verdiği borcun iadesini istemesi üzerine müvekkilinin şirket borcundan payı oranında sorumlu olduğunu düşünerek hisselerini borca karşılık devrettiğini, sonraki devrin de gerçek bir işlem olduğunu, davacının bedelini ödemediği paylar nedeniyle zarara uğramadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili sonraki savunmalarında sözleşmenin davacının hilesiyle düzenlendiğini ileri sürmüştür. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde özetle; inanç sözleşmesinin tarafı olmadığını, şirketin %50 ortağı olarak sermaye borcunu ödediğini, ayrıca şirket giderleri için 2.950.000,00 TL gönderdiğini, bu paranın iadesini isteyen ihtarına karşı ...'in borca karşılık hisselerini devretmeyi teklif ettiğini, devir işleminin 18.02.2022 tarihinde gerçekleştirildiğini, daha önce ... ile düzenlenen 25.11.2021 tarihli hisse devir vaadi sözleşmesi doğrultusunda devraldığı payları aynı gün ...'a devrettiğini, işlemlerin muvazaalı olmadığını ve davacı ile ... arasındaki sözleşmeden sorumlu tutulamayacağını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Davalı ... cevap dilekçesinde özetle; birikimlerini değerlendirmek amacıyla mali müşavir ...'ün önerisiyle şirket ortağı olmaya karar verdiğini, bu şekilde tanıştığı ... ile pay devri konusunda anlaştığını, devir bedelini ödediğini, şirkete ayrıca borç para gönderdiğini ve genel kurullara katıldığını, davacıyla daha önce karşılaşmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Birleşen davada davalı ... cevap dilekçesi sunmamıştır. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ : Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, imzası kabul edilen 22.01.2021 tarihli inanç sözleşmesinde şirketin %40 payının davacıya ait olduğunun ve karşılığı 440.000,00 TL'nin ...'e verildiğinin yazılı olduğu, ...'in hileye dayalı iptal hakkını kullanmadığı ve hile savunmasını ispatlayamadığı, bedelin ödenmediği savunmasının da senede karşı kesin delille kanıtlanamadığı, bu nedenle inanç sözleşmesinin geçerli olup ...'in 800 adet payı davacıya devretmekle yükümlü olduğu, şirketin tanık anlatımlarına göre davacı ve ...'ün ortaklığı etrafında oluşturulduğu, ...'in şirketi tecrübesiyle yöneteceği, ...'ün şirkete 2.950.000,00 TL verdiğinin ihtarnamelerde belirtilmesine rağmen bilirkişi incelemesinde borç açıklamalı ödemelerin 1.620.434,00 TL olarak belirlenmesi nedeniyle ihtarnamelerin gerçekle bağdaşmadığı, payların ... tarafından 1.475.000,00 TL borca karşılık devredildiği savunulurken aynı gün ...'a 550.000,00 TL karşılığında devredilmesinin, ...'ın gönderdiği bedelin aynı gün ... tarafından ...'na aktarılmasının, kredi işlemleri sırasında ilgililerin birlikte bulunmalarının, ...'ın ekonomik durumunun ve tedbir kararı sonrasında gerçekleşen devirlerin birlikte değerlendirilmesiyle davalıların el ve işbirliği içerisinde davacının paylarına kavuşmasını engellemek amacıyla muvazaalı hareket ettikleri, ...'in sözleşmeye aykırılıktan, diğer davalıların ise davacıya zarar verme kastıyla gerçekleştirdikleri işlemlerden sorumlu oldukları, bilirkişi raporuna göre şirketin öz varlığının 2.857.129,77 TL ve %40 payın 16.05.2023 tarihi itibarıyla değerinin 1.142.851,90 TL olduğu, davacının 21.11.2023 tarihli dilekçesinin hakkın özünden feragat niteliğinde olmayıp terditli talebin tazminata indirgenmesi ve ıslah olarak kabul edilmesi gerektiği gerekçesiyle, asıl davanın kabulüne, 1.142.851,90 TL'nin ..., ... ve ...'dan müştereken ve müteselsilen tahsiline, asıl davadaki pay devrinin geçersizliği ve ortaklığın tespiti talepleri ile birleşen davadaki pay devrinin geçersizliği ve ortaklığın tespiti talepleri hakkında karar verilmesine yer olmadığına, ihtiyati tedbirin kaldırılmasına karar verilmiştir. Karara karşı davalı ... ve davalı ... vekilleri tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. İSTİNAF NEDENLERİ : Davalı ... vekili istinaf başvuru dilekçesinde özetle; inanç sözleşmesinin şekil şartları ve geçerliliği yeterince incelenmeden yalnız imzanın kabulünden hareketle hüküm kurulduğunu, dava öncesinde arabuluculuğa başvurulmadığı gibi talebin tazminata indirgenmesinden sonra da bu eksikliğin giderilmediğini, müvekkilinin inanç sözleşmesinin tarafı olmadığını, kendi sermaye payını ödediği gibi şirkete ayrıca 2.950.000,00 TL gönderdiğini, ... tarafından dolandırıldığı için suç duyurusunda bulunduğunu, bu durumla muvazaa kabulünün bağdaşmadığını, davacıya zarar vermediğini ve iyiniyetli üçüncü kişi olarak korunması gerektiğini, sözleşmenin sonuçlarının müvekkiline yükletilemeyeceğini, kabul anlamına gelmemek üzere her davalının ancak payı oranında sorumlu tutulabileceğini ve tazminatın tamamından müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulmasının hatalı olduğunu istinaf nedenleri olarak ileri sürmekle kararın kaldırılmasını istemiştir. Davalı ... vekili istinaf başvuru dilekçesinde özetle; davacının 440.000,00 TL sermaye bedelini ödemediğini, ödeme vaadiyle müvekkilini oyaladığını ve sözleşmeye bedelin ödenmiş olduğu izlenimini veren ifade koyarak hileyle sözleşme yaptırdığını, hilenin her türlü delille kanıtlanabileceğini, tanık ...'nun anlatımları ve diğer delillerin değerlendirilmediğini, tanık dinletilmesine izin verilmesine rağmen senetle ispat koşuluna dayanılmasının çelişkili olduğunu, davacı bedeli ödemişse müvekkilinin neden ayrıca sermaye ödemesi yaptığının açıklanmadığını, tanıkların davacının ödeme gücü bulunmadığını, bedeli ödemediğini ve makineyi sermaye olarak değil satış yoluyla verdiğini anlattıklarını, bilirkişi raporunda davacının ödeme yaptığına ilişkin belge bulunmadığının ve müvekkilinin 527.450,00 TL sermaye ödemesi yaptığının belirlendiğini, bu tespitlerin göz ardı edildiğini, ...'ün ...'na gönderdiği paranın araç alım satımı ve narenciye işlerinden doğan borca ilişkin olup İzmir 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2022/268 esas sayılı davasının konusu olduğunu, kişiler arasındaki tanışıklık ve WhatsApp grubunun muvazaayı göstermediğini, ...'nun devirlerde rolü bulunmadığını, ...'ın verdiği vekâletnamenin hisse devralmaya ilişkin olduğunu, müvekkilinin şirket müdürlüğüne devam etmesi ve kendisine güvenilerek yetki verilmesinin hayatın olağan akışına aykırı olmadığını istinaf nedenleri olarak ileri sürmekle kararın kaldırılmasını istemiştir. GEREKÇE :Dava inanç sözleşmesi hukuki nedenine dayalı olarak limite şirket hissedarlığının tespiti veya hisse bedelinin tazmini istemine ilişkin olup, ilk derece mahkemesince yukarıda yazılı gerekçeyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dairemizce HMK'nın 355. maddesi uyarınca istinaf nedenleriyle ve resen kamu düzenine ilişkin sebeplerle sınırlı olarak istinaf incelemesi yapılmıştır. İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir. İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır. İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır. İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir. İnanç sözleşmesi, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır. Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, taraflar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 sayılı HMK’nın 202. maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir. İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden Borçlar Kanunu'nun 125. maddesi hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir. Davalı ... tarafından dava konusu sözleşmenin hile ile irade fesadı altında imzalandığı ileri sürüldüğünden hile(aldatma) konusuna değinilmesinde de fayda bulunmaktadır. Kanunda hilenin tanımına doğrudan yer verilmemiş ise de aldatma (hile); genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı korumak yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Yanılma (hata) ise; irade ile beyan arasında istemeyerek meydana gelen bir uyumsuzluk hâlidir. Hatada yanılma, hilede ise kasıtlı olarak yanıltma söz konusudur. Aldatmanın (hilenin) varlığının kabulü için bazı şartların gerçekleşmesine ihtiyaç vardır: Birinci şart aldatma fiilidir. Aldatan şahıs diğerini yanıltmış (hataya düşürmüş) olmalıdır. Fakat karşı tarafın düştüğü bu yanılmanın esaslı olması gerekmez (6100 sayılı Kanun madde 36/1). Çünkü aldatan hiçbir surette korunmaya layık değildir. Aldatan, sözleşmenin yapılması ve özellikle görüşmeler sırasında, belirli konu ve hususlarda doğru olmayan bilgiler vermekte veya bazı hususları dürüstlük kuralına göre açıklaması gerekirken kasten gizlemektedir. İkinci şart; aldatma kastıdır. Aldatan, karşı tarafı sözleşme yapmaya ikna etmek için ona bilerek ve isteyerek (kasten) gerçek dışı beyanda bulunmuş olmalıdır. Başka bir deyişle, yalan söyleyende karşı tarafı aldatmak ve onun gerçeği bilmesi hâlinde yapmayacak olduğu bir sözleşmeyi yapmaya sevk etmek niyeti bulunmalıdır. Eğer bir kimse, bilmemesi ağır bir kusur teşkil etmesine rağmen, durumu bilmeden bir beyanda bulunmuş ise aldatma kastı yoktur. Üçüncü şart ise illiyet bağıdır. Sözleşme aldatma sonucu, onun etkisi ile yapılmalıdır. Aldatılan yapmış olduğu sözleşmeyi, aldatma olmasıydı ya hiç yapmayacak ya da daha iyi şartlarda yapacak idiyse, illiyet bağı gerçekleşmiş olur. Aldatma fiili, sözleşmenin kurulmasının asli şartı olmalı, aldatma ile sözleşmenin kurulması arasında tabi bir illiyet bağı bulunmalıdır (Eren, s. 414 vd., HGK'nın 17.05.2022 tarihli ve 2019/1-830 Esas, 2022/653 Karar, 08.07.2020 tarih ve 2017/1-1831 Esas, 2020/549 Karar sayılı kararları). Ancak, hile üçüncü bir kişi tarafından da yapılabilir. Böyle bir durumda kural olarak aldatılan taraf sözleşme ile bağlı ise de üçüncü kişinin hilesini karşı taraf sözleşmenin yapıldığı sırada biliyor ya da bilmesi gerekiyor ise aldatılan taraf sözleşmenin iptalini isteyebilir. Taraflardan biri diğer tarafı hileyle sözleşme yapmaya yöneltmişse hata esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı hâlinde aldatılan taraf, hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili olarak ortadan kaldırılabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 30.04.2025 tarih 2024/1-46 Esas 2025/282 Karar sayılı ilamı) Yukarıda açıklanan maddi ve hukuki vakıalar çerçevesinde somut olayın incelenmesinde, davacı ... ile davalı ... arasında imzalanan "İnanç Sözleşmesi" başlıklı 22.01.2021 tarihli sözleşme içeriğinde açıkça "Her ne kadar ... Şirketin %50 hissedarı görünmekte ise de bu şirketin %40 oranında hissedarı ...'dır. ... Şirketin gerçekte %10 hissedarıdır.", "Şirket sermayesinin %50'sine denk gelen 550.000,00-TL'lik kısmının 440.000,00-TL'si ... tarafından şirkete ödenmek üzere ...'e verilmiştir.", şeklinde inanç sözleşmesinin unsurlarını oluşturan karşılıklı irade beyanlarının imza altına alındığı, davalı ... tarafından hisse bedelinin davalıya ödenmediği savunulmuş ise de sözleşme metninde yer alan ifadede şüpheye mahal vermeyecek şekilde 440.000,00-TL hisse bedelinin davacı tarafından davalı ...'e verildiğinin düzenlendiği, sözleşmenin irade fesadı altında imzalandığına dair soyut iddialar dışında somut bir delil gösterilememesi nedeniyle bu yöndeki savunmanın ispat edilemediği, ilk derece mahkemesince taraf tanıklarının dinlenilmiş olmasının davacının dayandığı yazılı belgenin aksinin tanıkla ispatına yol açmayacağı, mahkemece takdiri delil olarak tanıkların dinlenebileceği, taraflarca dayanılan tanık delilinin ikamesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmayıp yazılı delile üstünlük tanınmasının yerinde olduğu, davacı ile davalı ... Kesin arasında imzalanan inanç sözleşmesi gereğince şirketin %40 oranındaki hisselerinin davacıya ait olması ve muvazalı işlemlerle diğer davalılara devri nedeniyle davacının uğradığı maddi zararın tazminine yönelik verilen kararda bir isabetsizlik görülmemiştir. Davalı ... vekili tarafından uyuşmazlığın dava şartı arabuluculuk kapsamında olduğu ileri sürülmüş ise de 6102 sayılı TTK'nın 5/A maddesinde "Bu Kanunun 4 üncü maddesinde ve diğer kanunlarda belirtilen ticari davalardan, konusu bir miktar para olan alacak, tazminat, itirazın iptali, menfi tespit ve istirdat davalarında, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır" denilmekle yalnızca alacak, tazminat, itirazın iptali, menfi tespit ve istirdat davalarının arabuluculuk dava şartı kapsamında yer aldığı, inanç sözleşmesi nedeniyle şirket hisselerinin aidiyetine ilişkin açılan davanın ve asli talebin dava şartı arabuluculuk kapsamında yer almadığı, öncelikli talebin ardından terditli olarak ileri sürülen tazminat talebinin de ayrıca dava şartı kapsamında yer almayacağı, yargılama sırasında asli talepten feragat edilerek tazminat isteminde bulunulmuş olmasının, başlangıçta aranmayan dava şartı arabuluculuk noksanlığına yol açmayacağı, zira dava açılış anında bir noksanlık bulunmayıp yargılama sırasında davacının asli talebi yerine ikincil nitelikte olan tazminatı tercih etmiş olmasının uyuşmazlığı arabuluculuğa elverişli hale getirmeyeceği anlaşılmakla aksi yöndeki istinaf itirazlarının reddi gerekmiştir. Tüm bu açıklamalara göre, uyuşmazlığın dava şartı arabuluculuk kapsamında olmamasına, davacı ile davalı ... arasında inanç sözleşmesinin varlığının yazılı delillerle ispat edilip aynı sözleşme içeriğinde hisse bedellerinin davacı tarafından ödendiğinin açıkça belirli olmasına, sözleşmenin şekil ve esas yönünden geçerliliğini etkileyecek bir noksanlığının bulunmamasına, davalının sözleşmenin hile nedeniyle irade fesadı altında imzalandığını ispat edememiş olmasına, davalılar ... ve ...'ın davacıya zarar verme kastıyla şirket hisselerini devralmış olmaları nedeniyle aleyhlerine tazminata hükmedilmesinde bir hukuka aykırılık bulunmamasına, mahkemece uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin doğru nitelendirilmesine, hükmün dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayanağı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, ilk derece mahkemesince verilen kararda belirtilen yönlerden bir hukuka aykırılık bulunmadığı kabul edilmiştir. Bu durumda, istinaf kanun yoluna başvuranların dilekçelerinde yer verdikleri itirazların açıklanan gerekçe ışığında yerinde olmamasına, kararda kamu düzenine ilişkin bir aykırılık bulunmamasına, kararının usul ve esas yönünden hukuka uygun olmasına göre, duruşma açılmasına gerek görülmeyerek Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 353/1-b-1 maddesi gereğince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekmiştir. HÜKÜM : Yukarıda açıklanan nedenlerle; 1-Davalı ... ve davalı ... vekillerinin istinaf başvurularının Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 353/1-b-1 maddesi uyarınca ESASTAN REDDİNE, 2-Davalı ... yönünden istinaf karar harcı olan 78.068,21 TL'den peşin alınan 19.517,44 TL'nin mahsubu ile bakiye 58.550,77 TL harcın bu davalıdan alınarak hazineye gelir kaydına, 3-Davalı ... yönünden istinaf karar harcı olan 78.068,21 TL'den peşin alınan 19.600,00 TL'nin mahsubu ile bakiye 58.468,21 TL harcın bu davalıdan alınarak hazineye gelir kaydına, 4-İstinaf başvurusu yapan davalılar tarafından yapılan giderlerin kendi üzerinde bırakılmasına, Dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde, kararın tebliğinden itibaren iki hafta içinde Yargıtay ilgili Hukuk Dairesinde temyiz yolu açık olmak üzere 09/10/2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.