Bölge Adliye Mahkemesi ·
Bölge Adliye Mahkemesi 2024/1296 E. 2024/1548 K.
- Mahkeme
- Bölge Adliye Mahkemesi
- Esas No
- 2024/1296
- Karar No
- 2024/1548
- Karar Tarihi
T.C.Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21.Hukuk Dairesi 2024/1296 Esas 2024/1548 Karar T.C. ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 21.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2024/1296 KARAR NO : 2024/1548
TÜRK MİLLETİ ADINA KARAR
BAŞKAN : ... ... ÜYE : ... ... ÜYE : ... ... KATİP : ... ...
İNCELENEN DOSYANIN MAHKEMESİ : KONYA 2.ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ TARİHİ : 15/09/2017 NUMARASI : 2016/723 Esas 2017/704 Karar DAVACI : VEKİLİ DAVALI :
DAVA : Şirket Ortağı Olunmadığının Tespiti ve Alacak DAVA TARİHİ : 30/11/2016 KARAR TARİHİ : 24/12/2024 GEREKÇELİ KARARIN YAZILDIĞI TARİH : 23/01/2025
Taraflar arasındaki şirket ortağı olunmadığının tespiti ve alacak istemine ilişkin davanın yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükme karşı taraf vekillerince süresinde istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine Dairemizin 28/12/2020 tarih ve 2020/519 Esas 2020/1398 Karar sayılı dosyasında verilen kararın Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 20/09/2021 tarih ve 2021/2537 Esas 2021/5586 Karar sayılı onama ilamı üzerine davacının bireysel başvurusu sonucunda Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü 2021/9400 başvuru numaralı dosyada 16/05/2024 tarihli karar ile Anayasanın 35. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasanın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine, kararın bir örneğinin mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere ekli listenin (D) sütununda belirtilen mahkemelere gönderilmesine karar verilmiş olmakla dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalı şirketin yurt dışında birçok ülkede yatırılan paraların istenildiği her an geri çekilebileceği ve karşılığında yüksek oranda faiz verileceği garantisi ile davalı tarafa 146.718,75 Alman Markı para karşılığı 75.016,10 Euro verdiğini, müvekkilinin yatırmış olduğu para karşılığı makbuz verildiğini, davalı şirket ve temsilcisinin Sermaye Piyasası Kurulu'nun haklarında yasal işlem başlattığını, davalıların Bankacılık Kanunu'na aykırı şekilde mevduat topladığını, bu konuda ceza davaları açıldığını, bu nedenle müvekkilinin davalı şirketlerde geçerli bir ortaklığı bulunmadığının tespiti ile müvekkilinden haksız olarak tahsil edilen 146.718,75 Alman Markı'nın 75.016,10 Euro karşılığının fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla 1.000 Euro'sunun tahsil edildiği tarihten itibaren 3095 sayılı Kanunun 4/a.maddesi uyarınca işleyecek faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davacı vekili 21/09/2017 tarihli ıslah dilekçesi ile fazlaya ilişkin haklar saklı kalarak 1.000 Euro üzerinden açılan davada bilirkişi incelemesi neticesinde müvekkilinin davalıya 12/06/1997 tarihinde 25.866 Euro, 08/02/1998 tarihinde 25.252 Euro ve 10/02/1999 tarihinde 175 Euro ödeme yaptığının tespit edildiğini, fazlaya ilişkin haklar saklı kalarak davanın 45.585 Euro artırılarak 46.585 Euro'dan 21.128 Euro'nun davalıya verildiği 12/06/1997 tarihinden, 25.252 Euro'nun davalıya verildiği 08/02/1998 tarihinden ve 125 Euro'nun davalıya verildiği 10/02/1999 tarihinden itibaren 3095 sayılı yasanın 4/a maddesi gereğince işleyecek faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davacı ile davalı ... Holding A.Ş. arasında ortaklık ilişkisi bulunduğunu, davalı şirketlere ait pay defterine göre davacının davalı şirketlerde pay sahibi olduğunu, Türk Ticaret Kanununun 329. ve 405. maddeleri gereğince şirket ortaklarının hisse bedellerini şirketten geri istemesinin mümkün olmadığını, Türk Ticaret Kanununun 417. maddesi gereğince pay defterinde kaydedilen hisse senedi sahibinin ortaklık sıfatını kazandığını, davalı şirketlerin Sermaye Piyasası Kurulu mevzuatına aykırı bir şekilde pay senedi ihdas etmediklerini, davacının davalı şirkete veya şirketlere her an geri alabileceği garantisi ile para verdiğine ilişkin iddialarının gerçek olmadığını, bu iddianın bağlayıcı yazılı belge ile ispat edilmesi gerektiğini, davacı tarafın dayandığı belge veya belgelerdeki imzaların müvekkili şirketle veya şirketlerle hiçbir ilgisinin olmadığını, belge veya belgelerdeki imza veya imzaların müvekkili şirket veya şirketlerin yetkililerine ait olmadığını ve içeriğini kabul etmediklerini, bu belge veya belgelerde dahi şirket hisse senedi alındığının yazılı olduğunu ve asıllarının sunulması gerektiğini, bu belge veya belgelerin delil değerinin olmadığını, davacı tarafın hata veya hileye maruz kaldığı ile ilgili talep ve beyanlarının Borçlar Kanununun 31.maddesi gereğince 1 yıllık hak düşürücü sürenin geçmesi nedeniyle dinlenemeyeceğini, kaldı ki müvekkili şirketin veya şirketlerin davacı tarafa yönelik hata veya hile olgusu içerir bir davranışının olmadığını, davacı tarafın müvekkili şirkete veya şirketlere herhangi bir para vermediğini, davacı tarafın şirket paylarını üçüncü kişilerden edindiğini, davacı tarafın iyi niyet kurallarına aykırı davranarak işbu davayı açtığını, davacı tarafın üçüncü kişilerden aldığı şirket hisseleri nedeniyle şirketin kâr ve zararına ortak olduğunu, iyi niyet kurallarına aykırı davranamayacağını, ayrıca Borçlar Kanununun 126. maddesi gereğince şirket ile ortaklar arasındaki davaların 5 yıllık zaman aşımı süresine tabi olduğunu, varsa davacı tarafın dayandığı belgelerde geçen düzenleme tarihinden veyahut bir an için iddianın doğruluğu halinde bile iddiaya konu paranın verildiği tarihten dava tarihine kadar zaman aşımı süresinin geçtiğini, hatta olayda uygulanması mümkün olmayan sebepsiz zenginleşme ile ilgili Borçlar Kanununun 66. maddesine göre de davacının taleplerinin zaman aşımına uğradığını, bu nedenlerle davacının davasının reddine karar verilmesini talep etmiştir. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI Mahkemece, davalı tarafın hak düşürücü süre ve zaman aşımı def'inin yerinde olmadığını, davalı şirketin SPK'ya kendisinin sunduğu CD'ler gereğince alınan bilirkişi raporuna göre davacının davalı şirkete 51.293,00 Euro ödeme yaptığını, davacı vekilinin dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklar saklı kalarak 1.000 Euro talep ettiğini, ıslah dilekçesi ile toplam 46.585,00 Euro alacağın talep edildiğini, tediye ve kasa tediye makbuzundan dolayı 1.845 Euro'luk ödemenin mahsubu sonucu bakiye 44.740,00 Euro kaldığından, 44.740,00 Euro'nun dava tarihinden itibaren işleyecek Devlet Bankalarının Euro içinden açılmış 1 yıl vadeli mevduat hesabına ödediği en yüksek döviz faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir. İSTİNAF SEBEPLERİ Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; ilk derece mahkemesi kararının faiz başlangıcı yönünden usul ve yasaya aykırı olduğunu, müvekkilinin davalıya 12/06/1997 tarihinde 25.866 Euro, 08/02/1998 tarihinde 25.252,00 Euro ve 10/02/1999 tarihinde 175,00 Euro verdiğinin bilirkişi raporu ile tespit edildiğini, bu nedenle müvekkilinden tahsil edilen bedellerin tahsil edildiği tarihlerden itibaren işleyecek faizi ile birlikte kabul edilmesi gerekirken faiz başlangıcının dava tarihi olarak belirtilmesinin hatalı olduğunu, ayrıca bilirkişi raporuna göre müvekkilinden 51.293,00 Euro tahsil edildiğinin tespit edildiğini, müvekkiline tediye kasa makbuzu nedeniyle 1.845,00 Euro ödendiğini, ayrıca müvekkilinin kâr payı almaması rağmen bilirkişi raporunda belirtilen 2.863,00 Euro'yu da ıslaha konu etmeyerek bu miktarlar toplamının düşülmesi sonucu davanın 46.585,00 Euro olarak ıslah edildiğini, mahkemece 46.585,00 Euro'nun kabulü yerine kasa tediye makbuzundaki 1.845,00 Euro'nun mahsubu sonucu 44.740,00 Euro'ya hükmedilmesinin de hatalı olduğunu, bu nedenle ilk derece mahkemesi kararının faiz başlangıcı ve 46.585,00 Euro'ya hükmedilmesi yönünden kaldırılmasını talep etmiştir. Davalı vekili istinaf başvuru dilekçesinde özetle; ilk derece mahkemesinin kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu, ilk Derece Mahkemesince süresi içerisinde zaman aşımı itirazında bulunmalarına rağmen Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2013/10351 esas 2014/48 karar sayılı ilamının gerekçe gösterilerek zaman aşımı itirazının reddine karar verildiğini, zaman aşımı itirazının dürüstlük kuralına aykırı düştüğünü gösteren tek bir delilin dosyaya sunulmadığını, davacıların davada ki taleplerinin zaman aşımına uğradığını, zaman aşımı itirazının reddine yönelik mahkeme kararının yerinde olmadığını, davalı şirketler tarafından yapılan basın duyuruları, SPK ve BDDK raporlarının bu iddianın asılsızlığını ortaya koyduğunu, davalı şirketlerin davacıyı oyalaması gibi bir durumun bulunmadığını, davacının bir an için oyalandığı kabul edilse bile davacının 19 yıl gibi uzun bir süre boyunca oyalandığının kabul edilmesinin hayatın olağan akışına ters olduğunu, yerel mahkemenin zaman aşımına itirazın ret gerekçesi olarak gösterdiği Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin emsal içtihatlarında atıf yapılan Prof. Dr. Turguz ÖZ'ün işbu davadaki benzer ihtilaf için verdiği hukuki mütalaa "zaman aşımı def'inin dürüstlük kuralına aykırı görülmesinin mümkün olmadığını" belirttiğini, alacağın zaman aşımına uğradığını, davacının hile iddiasının hukuki üstünlük tanındığının açıklanmasına rağmen ayrıca davacı taleplerinin hak düşürücü süre yönünden reddedilmesinin de yerinde olmadığını, BK'nın 31. maddesi gereğince hileyi öğrendiği tarihten itibaren davanın 1 yıl içinde açılmadığını, mahkemenin yemin delilini kullanma hakkını engellediğini, isticvap isteminin usul ve yasaya aykırı şekilde reddedildiğini, ayrıca davacının yed'inde bulunduğu iddia edilen hisse senetlerinin davalı şirketin iadesine karar verilmemesinin de hukuka aykırı olduğunu, ayrıca ıslah talebinin reddi gerekirken kabulünün de hatalı olduğunu, dosyaya sunulan Sermaye Piyasası Kuruluna ait CD içeriklerinin Mahkemece yanlış değerlendirildiğini, davalı şirket tarafından 09/02/2005 ve 06/06/2005 tarihinde teslim edilen CD'lerin içeriğinde yer alan tabloların neler ifade ettiği, yine 09/02/2005 tarihli üst yazıda ve 06/06/2005 tarihli tutanakta açıklandığını, Ek-1a ve Ek-1b'de yer alan tablolardaki ödemelerin ortaklar arasındaki hisse değişimi nedeniyle devir alan ve devir alan arasında yapılan ödemeler olduğunun açıklanmasına rağmen yerel mahkemece bu irade açıklanmasına aykırı bir şekilde Ek-1a ve Ek-1b'de yer alan listelerdeki bedellerin davacının ödeme iddiasının delili kabul ederek hatalı karar verildiğini, 06/06/2005 tarihli tutanakta "tablolarda gösterilen devir işlemlerinden kaynaklanan tahsilat ve tediye tutarlarının, şirket tarafından fiilen teslim alınan veya fiilen ödenen tutarlar olmadığı, ortakların şirket tarafından takip edilmesini sağlamak amacıyla ortaklar arasında yapılan devirlerin söz konusu listelerde önce tediye sonra tahsilat şeklinde gösterildiği" yönündeki irade açıklamasına rağmen bu iradenin de dikkate alınmadığını, bu nedenle yerel mahkemece üst yazı içeriklerini tanzim eden davalının irade açıklamalarına aykırı bir şekilde anlam yüklenerek üst yazılar ile CD bir bütün olarak değerlendirilmeden SPK'nın cevaplarını yanlış yorumlayarak ve davacının isminin Ek-3'de yer alan listelerde bulunmadığını tespit etmesine rağmen davacının davalı şirkete doğrudan para ödediği şeklindeki değerlendirmesinin hatalı olduğu belirtilerek bu nedenlerle yerel mahkeme kararının kaldırılması ile davanın reddine karar verilmesi talep edilmiştir. HUKUKİ NİTELENDİRME, DELİLLERİN VE İSTİNAF SEBEPLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Dava; geçerli şekilde ortaklık ilişkisinin kurulmadığının tespiti ve bu amaçla verilen paranın istirdadı istemlerine ilişkindir. 6100 Sayılı HMK'nın 355. maddesi gereğince, istinaf incelemesinin istinafa gelen tarafın sıfatı ile istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak kamu düzenine aykırılık bulunup bulunmadığı hususu gözetilerek ilk derece mahkemesinin taraflar arasındaki ihtilafta görevli mahkeme oluşu ve eldeki davada kesin yetki kuralına da aykırılık bulunmadığı anlaşılmakla işin esasına girilerek yapılan incelemede; İlk derece mahkemesince davanın kısmen kabulü ile davacının davalı şirket ortağı olmadığının tespitine, 44.740,00 Euro'nun dava tarihinden itibaren 3095 sayılı kanunun 4/A maddesi uyarınca işleyecek faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine dair karara karşı taraf vekillerinin istinaf başvurusu üzerine Dairemizin 14/03/2019 tarihli ve 2018/8 E., 2019/298 K. sayılı kararıyla davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davacının davalı şirket ortağı olmadığının tespitine, alacak davasının kabulüne, 46.585 Euro alacaktan 21.158 Euro'nun 12/06/1997 tarihinden, 25.252 Euro'nun 08/02/1998 tarihinden, 175,00 Euro'nun 10/02/1999 tarihinden itibaren 3095 sayılı kanunun 4/A maddesi uyarınca işleyecek faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine dair karara karşı davalı vekili tarafından temyiz kanun yoluna başvurulması üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 17/02/2020 tarih 2019/2660 Esas 2020/1519 Karar sayılı kararıyla taraf iddia ve savunmalarının SPK'nun 16. Maddesi ve 7194 sayılı Dijital Hizmet Vergisi ile Bazı Kanunlarda ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un (7194 sayılı Kanun) 41 inci maddesi kapsamında 3332 sayılı Yasanın geçici 4. maddesi kapsamında değerlendirilerek sonucuna uygun karar vermek üzere Dairemiz kararının bozulmasına karar verildiği, anılan bozma kararı üzerine bu kez Dairemizin 28/12/2020 tarihli ve 2020/519 E., 2020/1398 K. sayılı kararıyla taraf vekillerinin istinaf başvurularının ayrı ayrı kabulüne, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, 3332 sayılı Kanunun geçici 4. maddesi gereğince karar verilmesine yer olmadığına hükmedildiği, Dairemiz kararına karşı davacı vekilince temyiz kanun yoluna başvurulması üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 20/09/2021 tarih 2021/2537 Esas 2021/5586 Karar sayılı ilamı ile davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile hükmün onandığı, kararın kesinleştiği görülmüştür. Kararın kesinleşmesi üzerine davacının bireysel başvurusu sonucunda Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm 2021/9400 başvuru numaralı dosyada 16/05/2024 tarihli karar ile Anayasanın 35. Maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasanın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine, kararın bir örneğinin mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Dairemize gönderilmesine karar verilmiş olmakla dosyanın yeniden incelenmesi sonucu yapılan değerlendirmede; Davanın geldiği aşama ve uzun yargılama süreci ile tarafların tüm delillerinin dosyada olduğu, istinaf istimine ilişkin yargılamada sadece bozma gereğince zorunlu olarak duruşma açıldığı, istinaf incelemesinin duruşma gereksinimi duyulmadan gerçekleştirildiği gözetilerek 6216 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50/2. maddesi kapsamında dosya üzerinden karar verilmesi mümkün olduğundan duruşma açılmamıştır. Taraflara yargılamaya yeniden başlandığı tebliğ edilmiştir. Davacı yan eldeki davada, davalı şirket temsilcilerinin yüksek faiz verileceği ve parasını istediği zaman geri alabileceği taahhüdünde bulunmaları üzerine belge karşılığında davalıya para verdiğini, kısa bir süre sonra parasını istediğini, ancak bu güne kadar kendisine ödeme yapılmadığını, hisse senetlerinin izinsiz olarak halka arz edildiğini, ... Grubu tarafından yapılan usulsüzlüklerin SPK ve diğer resmi kurum raporlarında açıklandığını, davalılar hakkında çeşitli suçlardan suç duyurusu yapıldığını, davacının şirket ortağı yapılmasının hukuken mümkün olmadığını, kanuna uygun bir ortaklık ilişkisinin kurulmadığını, davalı şirketin zarardan sorumlu olduğunu ileri sürerek 46.585 Euro'nun ödeme tarihlerinden tarihten itibaren 3095 sayılı Kanunun 4/A maddesi uyarınca işleyecek faizi ile birlikte tahsiline ve geçerli bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı şirket vekili, zamanaşımı defi ile birlikte davacının davalı şirketin ortağı olduğunu, ortağın sermaye olarak koyduğu parayı istemesinin mümkün bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davacıdan "Ortaklık Durum Belgesi", "Hisse Senedi" gibi sair belgeler karşılığında istenildiğinde derhal ve işlemiş kar payı ile birlikte iade edileceği taahhüdü ile para tahsil edilip edilmediği, geçerli bir ortaklık ilişkisinin kurulup kurulmadığı, davacının davalı şirketin ortağı olup olmadığı, davacının ortaklıktan kaynaklanan haklarını kullanıp kullanmadığı, şirket ortağı değil ise davacının zarar miktarı, zararın davalıdan talep edilip edilemeyeceği hususlarından kaynaklanmaktadır. Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinin 28.05.2010 tarih 7573 sayılı nüshasının 209. Sayfasının incelenmesinde; davalı ... İnşaat Tarım ve Sanayi İşletmeleri Ticaret A.Ş. nin ünvanının ... Sanayi Ticaret ve Yatırım Holding A.Ş. olarak değiştirildiği ve yine Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinin 17/07/2012 tarih ve 8113 sayılı nüshasının 105-110. sayfalarına göre de yeni ünvanı ile davalı ... Sanayi Ticaret ve Yatırım Holding A.Ş. nin ... Holding A.Ş. nin bünyesine girerek ... Holding A.Ş. ne devredilmesi suretiyle birleştirildiği anlaşılmıştır. Yine davacı, davalı ile arasında ortaklık ilişkisinin bulunmadığını iddia etmiştir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2016/4603 Esas, 2016/6789 karar sayılı ilamında 2015/15419 Esas 2016/4922 Karar sayılı ilamlarında da belirtildiği üzere; ... Grubu bazı şirketlerin fiili ve hukuki irtibat halinde oldukları, birlikte hareket ederek para toplama amacıyla "Ortaklık Durum Belgesi", "Hisse Senedi" gibi sair belgeler karşılığında istenildiğinde derhal ve işlemiş kar payı ile birlikte iade edileceği taahhüdü ile para topladıkları, ortağın sermaye olarak verdiğini isteyemeyeceğine dair yasal düzenlemeyi kullanarak para yatıran kişileri grup şirketlerden herhangi birinde veya birkaçında düşük nominal bedellerle şeklen ortak gibi gösterdikleri, tahsil ettikleri parayı ise muhasebe kayıtlarına yansıtmayarak para iade taleplerini reddettikleri, taraflar arasında sahih bir ortaklık ilişkisi bulunmadığı anlaşılmıştır. Dosyaya sunulan hisse senetleri geçersiz olup hiçbir değer taşımayacağından ortaklığa dayanak alınamayacağı gibi nominal değer atfedilerek düşüm yapılmamıştır. Davalı şirket vekilinin istinaf sebepleri arasında göstermiş olduğu zaman aşımı ve hak düşürücü süre yönünden iddialarının incelenmesinde; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 01/04/2021 gün ve 2018/(22)9-1116 esas ve 2021/396 karar sayılı kararında ".... 91. Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış hak doğabileceği gibi bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli kazanılmış hak gerçekleşebilir. Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamı dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Bir başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur (4.2.1959 gün ve 13/5 sayılı YİBK). 92. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, bir çok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır. 93. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı çıkması durumunda Yargıtay bozma kararı ile oluşan usuli kazanılmış hak değer taşımayacaktır. 94. Bunun gibi bozmaya uyulmasından sonra o konuda yürürlüğe giren yeni bir kanun karşısında bozma ilamına uyulmakla oluşan usuli kazanılmış hakkında bir değeri kalmayacaktır. HGK'nın 12.03.1997 tarihli ve 1997/7-975 E., 1997/196 K. ile 06.11.1996 tarihli ve 1996/17-561 E., 1997/744 K. sayılı kararlarında bu hususa vurgu yapılmıştır. 95. Benzer şekilde uygulanması gereken bir kanun hükmünün, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilmesi hâlinde usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK’nın 21.01.2004 tarihli ve 2004/10-44 E., 2004/19 K. ile 30.01.2013 tarihli ve 2012/1-683 E.,2013/165 K. sayılı kararları). 96. Görev konusu da usuli kazanılmış hakkın istisnasıdır. Bu husus 04.02.1959 tarihli ve 1957/13 E., 1959/5 K. sayılı YİBK'da "...Kaide olarak usuli müktesep hak hükmünün vazife konusunda tatbik yeri olmayacağına ve duruşmanın bittiği bildirilinceye kadar vazifesizlik kararı verebileceğine,..." şeklinde ifade edilmiştir. 97. Bu sayılanların dışında ayrıca hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı ve harç gibi kamu düzenine ilişkin konularda da usuli kazanılmış haktan söz edilemez. Ayrıca maddi hataya dayanan bozma kararına uyulması ile de usuli kazanılmış hak doğmaz. 106. V. Hukuki güvenlik: 107. Diğer yandan Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmü; Anayasa'nın 138. maddesinin dördüncü fıkrasında ise, "Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” hükümleri bulunmaktadır. 108. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin ilgili kısmında ise “Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.” düzenlemesi yer almaktadır.. 109. Nitekim Anayasa Mahkemesinin (AYM) 11 Eylül 2014 tarihli ve 29116 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 26.06.2014 tarihli ve 2013/1752 başvuru numaralı kararında "... Anayasa’nın 36. maddesinde ifade edilen hak arama özgürlüğü, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biri olmakla birlikte aynı zamanda toplumsal barışı güçlendiren, bireyin adaleti bulma, hakkı olanı elde etme, haksızlığı önleme uğraşının da aracıdır. Hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı, sadece yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunmada bulunma hakkını değil, yargılama sonunda hakkı olanı elde etmeyi de kapsayan bir haktır…” şeklinde adil yargılanma hakkının unsurlarına ve içeriğine ilişkin açıklamalar yapılmıştır. 110. Anayasa Mahkemesi bu kararında ve başkaca bir çok kararında “hukuki güvenlik ilkesinin” hukuk devletinin unsurlarından biri olduğunu kabul etmiştir. Yüksek Mahkemeye göre hukuk devletinde hukuk güvenliğini sağlayan bir düzenin kurulması asıldır. Hukuki güvenlik ilkesi gereğince devletin, vatandaşların mevcut kanunlara olan güvenine saygılı davranması, bu güvenlerini boşa çıkaracak uygulamalardan kaçınması gerekir. Bu durum hukuk devleti ilkesinin bir gereği olduğu kadar Anayasa’nın 5. maddesiyle devlete yüklenen, vatandaşların refah, huzur ve mutluluk içinde yaşamalarını sağlama, maddi ve manevi varlıklarını geliştirmek için gerekli ortamı hazırlama ödevinin bir sonucudur. Bu yönüyle, hukuk devletinin önemli bir unsuru olarak hukuki güvenlik ilkesi, yalnızca hukuk düzeninin değil, aynı zamanda belirli sınırlar içinde bütün devlet faaliyetlerinin belirli oranda önceden öngörülebilir olması anlamını taşır. Hukuki güvenlik sadece bireylerin devlet faaliyetlerine duyduğu güveni değil, aynı zamanda yürürlükteki mevzuatın süreceğine duyulan güveni de içerir. 111. Başka bir anlatımla hukuk devletinin hukuki güvenlik ilkesi, herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden bilmesi, tutum ve davranışlarını buna göre güvenle düzenleyebilmesi anlamına gelir. Kişilerin davranışlarını düzenleyen kurallar onlara güvenlik sağlamalıdır. Bu güvenliğin sağlanabilmesi, her şeyden önce, devletin kendi koyduğu hukuk kurallarına kendisinin de uymasına bağlıdır. Kanunları uygulama durumunda bulunanların da, başta mahkemeler olmak üzere bu ilke ile bağlı olduğu da açıktır. 112. Hukuk devleti, devlet ve insan faaliyetlerine yön veren, yönetilenlere hukuk güvenliği sağlayan ilkeler bütünü olduğundan, devletin organ ve kurumları bakımından bu ilkeler birer sınırlama niteliği taşırken, vatandaşlar açısından hukuki güvenlik içinde yaşamanın araçları olarak işlev görmektedir. 113. Hukuki güvenlikle bağlantılı olarak “genellik” ve “öngörülebilirlik”, hukuk devletinin iki temel unsuru kabul edilir. Genellik unsuru, hukukun özel kişi ya da durumlara değil, herkesi kapsayacak biçimde genel, soyut ve tarafsız, geçmişe uygulama yasağı çerçevesinde ileriye yönelik, kamuya açık kurallar üzerine inşa edilmesi anlamını taşır. Hukukun öngörülebilirliği ise, hukukun anlam açısından belirgin ve açıkça ifade edilmiş, istikrarlı ve birbiriyle uyumlu kurallar ile önceden tahmin edilebilir uygulamalara dayanmasıdır. Bireylerin hukukun gerektirdiği şeyi önceden bilmeleri ve davranışlarını buna göre düzenlemelerini sağlayan bir ilke olarak hukuki öngörülebilirliğin hukuki belirlilik ile ilişkisi, bu noktada çok açıktır. Hukuk kurallarının bütünüyle belirsiz olduğu kabul edildiğinde, hukuki öngörülebilirlikten de söz edilemeyecektir. Hukuki güvenirlik ile yargı erkine güven sağlandığından kamu yararı ile doğrudan ilgilidir. Buradaki asıl amaç hukuki barışın sağlanmasıdır. 114. Nitekim Anayasa Mahkemesinin sözü edilen kararında "...Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir…” şeklinde belirlilik ilkesinden ne anlaşılması gerektiği açıklanmıştır. 115. Anayasa Mahkemesi, “hukuki güvenlik ilkesinin öngörülebilirliği” sağlayan işleviyle hukuk devletinin ayrılmaz bir parçası olarak, bireylere hem devlet hem de toplumun diğer üyeleri karşısında “ilkesel”, “kurumsal” ve “işlevsel” güvenceleri birlikte sağlayacağını kabul etmektedir. 116. Yine Anayasa Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararında “…Kesin hükme saygı uluslar arası hukuk düzenine özgü hukukun genel ilkelerinden biri olarak kabul görmektedir. Anayasa’nın 138. maddesinin son fıkrasında düzenlenen yargı kararlarının geciktirilmeksizin uygulanması yükümlülüğü, hukukun genel ilkelerinden biri olarak da kabul edilen kesin hükme saygı ilkesinin de bir gereğidir. Çünkü bir hukuk sisteminde yargının verdiği ve bağlayıcı olan kesin hüküm zarar gören taraflardan biri açısından işlevsiz duruma getirilmişse, adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerin bir anlamı kalmayacaktır..." hususlarına vurgu yapılmıştır. 117. Aynı kararda "...Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Anılan maddeyle güvence altına alınan adil yargılanma hakkı, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Bu bağlamda Anayasa’nın, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uyma zorunluluğunu ve mahkeme kararlarının değiştirilemeyeceği ile uygulanmasının geciktirilemeyeceğini ifade eden 138. maddesinin de, adil yargılanma hakkının kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği açıktır..." ifadelerine yer verilmiştir. Gerekçesi hukuki güvenlik ilkesinin önemini açıklamaktadır. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi somut dosya ile benzer uyuşmazlıklarda uzun süredir davalıların zamanaşımını ileri sürmelerinin hakkın kötüye kullanılması olduğu görüşü ile kararlar vermiştir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin ... (...) hakkında açılan davalara ilişkin olan 2013/13293 esas 2014/15076 karar sayılı ilamında, "Dairemize intikal eden emsal dosyalardan bilindiği üzere, Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ve Konya 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde davalı şirketlerin yöneticileri suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve dolandırıcılık suçlarından yargılanmış, her iki kamu davasında da zamanaşımı nedeni ile ortadan kaldırma kararları verilmiştir. (Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 25.03.2011 gün ve 2007/155 E.-2011/127 K. sayılı kamu davasının düşürülmesine dair kararı Yargıtay 15. Ceza Dairesi'nin 21.11.2012 gün ve 2012/13279 E.-44069 K. sayılı kararı ile onanmış, Konya 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 08.11.2006 gün ve 2003/145 E.-2006/323 K. sayılı beraat kararı Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin 31.12.2007 gün ve 2007/4622 E.-9553 K. sayılı kararı ile kamu davasının zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılması gerektiği gerekçesiyle bozulmuştur). Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesi dosyasında düzenlenen iddianamede ve dayanak 07.09.1999 tarihli denetim raporunda, şirketin yasal defter ve kayıtlarında görülmesine rağmen 1995, 1996, 1997 yıllarında ortak olmak amacıyla para toplanan tasarruf sahiplerine Alman Markı bazında sırayla yıllık %18, %18 ve %20 oranında kâr payı dağıtımlarının şirket faaliyet sonuçlarından bağımsız olarak gerçekleştirildiği, anılan yıllarda şirketin önemli tutarda zarar ettiği halde bu oranda kâr payı dağıtmasının ancak sisteme yeni giren katılımcılardan toplanan paralarla karşılanmasının mümkün olduğu, Holding tarafından tasarruf sahiplerine verilen hisselerin daha sonra geri alındığı ve yeni ortak olmak isteyenlere satıldığı, Holding'in aracı rol üstlendiği ancak böyle bir yetki belgesinin olmadığı, ... Holding A.Ş. ve ... İnşaat Tarım ve San. İşlt. Tic. A.Ş.'nin geçmiş yıllara ait mali tablolarına göre şirketlerin yüklü miktarlarda zarar ettikleri, faaliyet kârı olmamasına rağmen kâr payları dağıttıkları tespitlerine yer verilmiştir. BK'nın 53. maddesi uyarınca zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırma kararı kesinleşmiş bir ceza hükmü olmadığından hukuk hakimini bağlamaz. Ancak hukuk hakiminin ceza dosyasındaki delilleri de değerlendirerek neticeye varması gereklidir. Somut uyuşmazlıkta da mahkemece bu husus nazara alınarak, ceza dosyalarında alınan bilirkişi raporlarında tespit edilen maddi vakaların neler olduğunun belirlenmesi, tespit edilen maddi vakıalar varsa, bu maddi vakıaların dosyada mevcut, davacılar tarafından ibraz edilen deliller ve görülmekte olan davada alınan bilirkişi raporlarıyla birlikte değerlendirilerek davacıların uğradığını iddia ettiği zarardan davalıların sorumlu olup olmayacağının saptanması, her bir davalının hukuki durumunun ve davalılar vekilinin zamanaşımı def'inin buna göre tayin ve takdir edilmesi gereklidir. Ancak davada gerçekten de zamanaşımı sürelerinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin incelenmesinden önce, davacı tarafın iddialarının ileri sürülüş şekli bakımından, taraflar arasındaki uyuşmazlıkta uygulanması gerekli herhangi bir hak düşürücü sürenin bulunmadığı belirtilmelidir. Bu noktada üzerinde durulması gereken öncelikli husus, davada zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin dürüstlük kurallarına aykırı olup olmadığıdır. Her ne kadar bir borçlunun borcunun zamanaşımına uğradığını ileri sürmesi ve bu yolla borcunu ödemekten kaçınması, tüm çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi Türk hukuku bakımından da kanunen kendisine tanınan bir hak olup, zamanaşımı def'inin ileri sürülmesi tek başına borçlunun dürüstlüğe aykırı bir davranışı olarak kabul edilemez ise de bazı hallerde zamanaşımı def'inin ileri sürülmesi dürüstlük kuralıyla bağdaşmayabilir (K.Oğuzman, T.Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler 2009, s. 482). Zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin hangi hallerde dürüstlük kuralına aykırı bulunduğu hususunda normatif bir düzenleme bulunmadığından, bu hususun varit olup olmadığının her somut uyuşmazlığın özellikleri nazara alınarak değerlendirilmesi gerekir. Bilimsel ve yargısal içtihatlarda davacının dava açmaması için oyalanması durumu dürüstlük kuralına aykırılık olarak kabul edilmektedir (age, s:482 vd.). Somut uyuşmazlıkta da taraflar arasında çekişmesiz olduğu üzere, yurt dışında çalışan davacılardan "Ortaklık Durum Belgesi" başlıklı belge karşılığında para tahsil edilmiş ve davalı tarafın da kabulünde olduğu üzere toplanan paralar Türkiye'ye gönderilmiş bulunmaktadır. Her ne kadar davalı taraf bu paralar karşılığında davacıların ortak yapıldığını savunmuşsa da, bu konumdaki kişilerin gerçekten ortak olup olmadığının ve davalıların bu anlamda bir haksız fiillerinin bulunup bulunmadığının anlaşılması, ancak yukarıda anılan ve uzun süren hukuk ve ceza davalarında yapılacak incelemeler sonucunda mümkün olacaktır. Davadaki zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde bu olguların göz önünde bulundurulması gerekeceği tabiidir. Burada nazara alınması gereken bir başka husus da (HUMK'nın 235 ve HMK'nın 187/2 nci maddesi uyarınca herkesçe bilinmesi nedeniyle çekişmesiz olan) davalıların faizin haram olduğu kavramından hareketle yurt dışında toplanan paralarla Türkiye'de çok büyük yatırımlar yapılacağı, yatırımcılarına önemli ölçüde kâr payı verileceği, paraların istendiği an geri ödeneceği, şirkete para yatırıldığını ispat etmeye yönelik ortaklık durum belgesi ve ... Holding A.Ş.'ne ait hisse senetlerinin sonradan teslim edileceği, paraların geri alınmak istendiğinde, hisse senetlerinin şirketçe geri alınması karşılığında ödemelerin temsilcilik adresinde yapılacağı yönünde reklamlar yapması ve taahhütlerde bulunmasıdır. Davacı taraf da davada bu nedenle davalı şirketlere para verildiği iddiasındadır. Yukarıda yapılan özetten de anlaşılacağı üzere davalı taraf davada bir yandan davacıların davalı şirketlerin ortağı olduğunu bildirirken, diğer yandan yatırılan paranın istendiği an geri alınabileceğine inandırılıp, güven telkin edilen ve yurt dışında yatırdığı parasını alamayacağının anlaşılması üzerine işbu davayı açtığı ileri sürülen davacılara karşı, paranın yatırılış tarihine göre zamanaşımı süresinin dolduğunu savunmaktadır. Bu şekilde zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin dürüstlük kuralı ile bağdaşır bir tutum olmadığı açıktır. Bu itibarla, mahkemece taraflar arasındaki uyuşmazlığa uygulanması gereken herhangi bir hak düşürücü sürenin bulunmadığının nazara alınması ve davalı tarafın yerinde olmayan zamanaşımı def'inin reddiyle uyuşmazlığın esasına girilmesi gerekirken, anılan hususlar gözden kaçırılarak, davanın hak düşürücü süre ve zamanaşımı süresi yönünden reddine karar verilmesi doğru olmamış" gerekçesiyle zamanaşımı nedeniyle davanın reddi kararının davacı yararına bozulmasına karar verilmiştir. Zaman içerisinde Yargıtay 11 HD emsal kararlarında bu görüşünü korumuş ve zamanaşımı savunmasının dürüstlük kuralına aykırı olduğuna ilişkin derece mahkemesi kararlarına karşı yapılan temyiz itirazlarını red etmiştir. (Yargıtay 11. Hukuk Daires'nin 2017/5293 Esas 2018/3499 Karar, 2017/5296 Esas 2018/3498 Karar, 2017/5297 Esas 2018/3497 Karar, 2018/5674 Esas 2019/1590 Karar, 2018/1685 Esas 2019/625 Karar, 2018/524 Esas 2019/377 Karar, 2018/517 Esas 2019/374 Karar, 2018/508 Esas 2019/372 Karar sayılı ilamları). Zaman içerisindeki anılan kararlar ile bu husus Yargıtay 11. Hukuk Dairesi tarafından yerleşik içtihat haline getirilmiştir. Öte yandan niteliği itibarı ile somut olaya benzer davalarda da (..., ..., ... Yatırmı..) Yargıtay 11. Hukuk Dairesi zamanaşımı savunmasının ileri sürülmesini dürüstlük kuralın aykırı bulmuş ve; "Her ne kadar bir borçlunun borcunun zamanaşımına uğradığını ileri sürmesi ve bu yolla borcunu ödemekten kaçınması, tüm çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi Türk hukuku bakımından da kanunen kendisine tanınan bir hak olup, zamanaşımı def'inin ileri sürülmesi tek başına borçlunun dürüstlüğe aykırı bir davranışı olarak kabul edilemez ise de bazı hallerde zamanaşımı def'inin ileri sürülmesi dürüstlük kuralıyla bağdaşmayabilir (K.Oğuzman, T.Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler 2009, s. 482). Zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin hangi hallerde dürüstlük kuralına aykırı bulunduğu hususunda normatif bir düzenleme bulunmadığından, bu hususun varit olup olmadığının her somut uyuşmazlığın özellikleri nazara alınarak değerlendirilmesi gerekir. Bilimsel ve yargısal içtihatlarda davacının dava açmaması için oyalanması durumu dürüstlük kuralına aykırılık olarak kabul edilmektedir (age, s:482 vd.). Somut uyuşmazlıkta da taraflar arasında çekişmesiz olduğu üzere, yurt dışında çalışan davacılardan "Ortaklık Durum Belgesi" başlıklı belge karşılığında para tahsil edilmiş ve davalı tarafın da kabulünde olduğu üzere toplanan paralar Türkiye'ye gönderilmiş bulunmaktadır. Her ne kadar davalı taraf bu paralar karşılığında davacıların ortak yapıldığını savunmuşsa da, bu konumdaki kişilerin gerçekten ortak olup olmadığının ve davalıların bu anlamda bir haksız fiillerinin bulunup bulunmadığının anlaşılması, ancak yukarıda anılan ve uzun süren hukuk ve ceza davalarında yapılacak incelemeler sonucunda mümkün olacaktır. Davadaki zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde bu olguların göz önünde bulundurulması gerekeceği tabiidir. Yurt dışında toplanan paralarla Türkiye'de çok büyük yatırımlar yapılacağı, yatırımcılarına önemli ölçüde kâr payı verileceği, paraların istendiği an geri ödeneceği, şirkete para yatırıldığını ispat etmeye yönelik ortaklık durum belgesi ve ... Holding A.Ş.'ne ait hisse senetlerinin sonradan teslim edileceği, paraların geri alınmak istendiğinde, hisse senetlerinin şirketçe geri alınması karşılığında ödemelerin temsilcilik adresinde yapılacağı yönünde reklamlar yapması ve taahhütlerde bulunmasıdır. Davacı taraf da davada bu nedenle davalı şirketlere para verildiği iddiasındadır. Yukarıda yapılan özetten de anlaşılacağı üzere davalı taraf davada bir yandan davacıların davalı şirketlerin ortağı olduğunu bildirirken, diğer yandan yatırılan paranın istendiği an geri alınabileceğine inandırılıp, güven telkin edilen ve yurt dışında yatırdığı parasını alamayacağının anlaşılması üzerine işbu davayı açtığı ileri sürülen davacılara karşı, paranın yatırılış tarihine göre zamanaşımı süresinin dolduğunu savunmaktadır. Bu şekilde zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin dürüstlük kuralı ile bağdaşır bir tutum olmadığı açıktır." gerekçesine yer vererek bu görüşünü yerleşik içtihat haline getirmiştir. (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2016/9030 Esas 2018/2444 Karar, 2017/1180 Esas 2018/3234 Karar, 2016/8035 Esas 2017/2870 Karar, 2016/13808 Esas 2018/7111 Karar, 2017/2446 Esas 2019/1414 Karar, 2016/6553 Esas 2017/7297 Karar, 2013/13293 Esas 2014/15076 Karar sayılı istikrar kazanmış emsal içtihatları (...), 2012/11248 Esas 2013/14690 Karar (...), 2014/4717 Esas 2014/7735 Karar (...) 2016/119 Esas 2016/5924 Karar (... Yatırım A.Ş.) sayılı ilamları). Yukarıda açıklandığı üzere Yargıtay 11. Hukuk Dairesi gerek ... (...) gerekse benzer nitelikteki uyuşmazlıklarda uzun süredir davalının zamanaşımını ileri sürmesinin hakkın kötüye kullanılması olduğu görüşü ile esasa ilişkin kararları inceleyip bozma ve onama kararları vermiştir. Hemen belirtmek gerekir ki Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin zaman içinde esasa ilişkin araştırma yönünden bozma kararları verdiği dosyalar da mevcuttur. Off-Shore hesaplarına ilişkin Yargıtay İBK kararı hakkın kötüye kullanılmasına ilişkin değerlendirme içermediğinden Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin zaman aşımının ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması olduğu yönündeki istikrarlı içtihatları gözetilmiştir. Somut olayda, davalı şirketin davacının şirketin ortağı bulunduğunu belirtmesine rağmen davacının yatırmış olduğu paranın istendiği an kendisine geri ödeneceğini inandırıp, davacı üzerinde güven telkin ettiği, davalı şirketin yöneticileri hakkında ceza mahkemelerinde davalar açıldığı, açılan davaların sonucunun uzun bir süreç aldığı da gözetildiğinde davalının davada zaman aşımı süresinin dolduğu yönündeki itirazının TMK'nun 2. maddesindeki dürüstlük kurallarına aykırı olduğu gibi yukarıda açıklandığı üzere Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin önceki tüm uygulamalarında da davalı yanın zaman aşımı savunması TMK'nun 2. maddesi kapsamında reddedilerek istikrar haline getirdiği içtihatlardan aksine gerekçe yazarak dönemeyeceği gözetildiğinde davacının açmış olduğu davada davalı tarafça zamanaşımı def’inin ileri sürülmesi TMK'nun 2. maddesindeki dürüstlük kuralına aykırı olduğu gibi işbu tazmina davası da yasal süre içerisinde açılmış olduğundan ilk derece mahkemesince davalı yanın zamanaşımı ve hak düşürücü süre itirazının reddinde bir isabetsizlik görülmemiştir Bundan başka, davacı yan kandırıldığını ileri sürmekte, davalı ise davacının şirket ortağı olduğunu ileri sürüp, TTK hükümlerine göre hak talep edemeyeceğini savunmakla birlikte zamanaşımı savunması da yapmaktadırlar. Çelişkili davranış yasağının tipik örneğini oluşturan anılan savunma kendi içerisinde tutarlılık içermediğinden kötüniyetli olarak davacının hak talebinin ortak sıfatı ile perdelenmesi gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Davada öncelikli olarak taraflar arasındaki hukuki ilişkinin sonuçlandırılması gerekir ki zamanaşımı savunması üzerinde durulabilsin. Diğer bir anlatımla davacının davalı şirketin ortağı olmadığına dair bir hukuki saptama yapıldıktan sonra davacıdan tahsil edilen para hakkında hüküm verilebilsin. Davacı davalının savunmasındaki gibi ortak ise zaten TTK hükümlerine tabi olacaktır. Anayasa Mahkemesi'nin 2018/36174 bireysel başvuru ve 15/02/2023 tarihli sayılı kararında "...58. Yukarıda değinildiği üzere bir hukuk sisteminde çeşitli sebeplerle yargı içtihatlarında farklılıkların oluşabilmesi doğaldır. Esas itibarıyla hukuk kurallarını yorumlama ve uygulama yetkisine sahip olan derece mahkemelerinin içtihat değişikliğine gitmiş olması da -bunu yeterince gerekçelendirdikleri sürece- tek başına adil yargılanma hakkının ihlali olarak kabul edilemez. Ancak bu yargısal içtihat farklılıklarının hukuk güvenliği ve hukuki belirlilik ilkelerini zedelememesi için en önemli görev yüksek mahkemelere düşmektedir. Yüksek mahkemeler, yargı sistemine olan güveni sağlamak amacıyla aynı yargı koluna dâhil mahkemeler arasındaki derin ve süregelen içtihat farklılıklarını ortadan kaldırabilecek nitelikteki mekanizmaları çalıştırarak söz konusu içtihat farklılıklarını ortadan kaldırmalıdır. Yargılamanın hakkaniyeti bağlamında hukuk devleti ile hukuk güvenliği ilkelerine uyulduğundan söz edilebilmesi için öncelikli olan, ilgili yargısal süreçte oluşabilecek içtihat farklılığının giderilmesidir(Nuran Erdoğan, § 53)." gerekçesi ile hukuk devleti ve hukuki güvenlik ilkeleri açısından değerlendirme yaparak ilkeleri ortaya koymuştur. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin zamanaşımı savunmasının dürüstlük kuralı ile bağdaşmadığına dair istikrarlı kararlarının davacılar üzerinde oluşturduğu hukuki güven göz önüne alınmalı ve korunmalıdır. Yüksek Mahkemenin içtihatları geliştirmesi ve değiştirmesi yaşayan hukukta kaçınılmaz bir süreç olmakla birlikte anılan süreç hukuk güvenliği ilkesi ile uyumlu olmalıdır.
Davalı vekilinin ilk derece mahkemesince yemin delilini ve isticvap kullanma hakkının engellendiği iddia edilmiş ise; HMK'nun 225. ve devamı maddelerinde yeminin HMK'nun 169. ve devamı maddelerinde ise isticvabın düzenlendiği, bu düzenlemeler dikkate alındığında ilk derece mahkemesince yapılan yargılama sırasında davalı şirketlerin Sermaye Piyasası Kuruluna yapmış oldukları bildirim sonucu Sermaye Piyasası Kurulundan celp edilen CD'ler yine dosya içerisinde bulunan davalı tarafça dosyaya sunulan Ortaklar Pay Defteri ile Hisse Senedi Ortaklık Durum Belgesinin incelenmesi sonucunda davanın kısmen kabulüne karar verildiği anlaşılmıştır. Davalı şirketler pay defteri tutarak pay defterinde isim geçen tüm şirket ortaklarını Sermaye Piyasası Kuruluna bildirdiği, Sermaye Piyasası Kurulundan celp edilen CD'lerin mali müşavir bilirkişi tarafından inceleme sonucu; davacının davalı şirketlere ödemeler yaptığı, Yargıtay 11.Hukuk Dairesi'nin benzer dava dosyalarındaki emsal içtihatlara göre Sermaye Piyasası Kurulundan celp edilen CD içeriklerine göre davacıdan tahsilat yapılmış ise yapılan tahsilatların davacıya iadesi gerektiğinin tespit edildiği bu hale göre davacının davalarını Sermaye Piyasası Kurulundan celp edilen CD içeriği, pay defteri, ortaklık durum belgesi ile ispatlandığından davanın temelini oluşturan vakıaların SPK'nın 2000 tarihli raporu ile davalı şirketlerce SPK'ya yazılan yazı ve CD içeriklerine göre belirlenmiş olmakla davacının bu aşamada isticvap edilmesine de gerek bulunmadığı, ayrıca davalının haksız fiil teşkil eden uygulamaları karşısında yeminin sonuca etkisi olmayacağı anlaşıldığından davalı vekilinin bu yöndeki istinaf itirazları yerinde değildir. Davalı vekilinin davanın reddi gerektiği, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılması gerektiği yönündeki istinaf sebeplerinin incelenmesinde ise; Yargıtay 11.Hukuk Dairesi'nin 28/09/2017 tarih 2016/5199 esas 2017/4830 karar sayılı ilamında ... "Davalı şirketlerin birleşmesi ve kayda alınması amacıyla Sermaye Piyasası Kurulu'na kendilerinin verdikleri 09/02/2005 tarih 30 ve 31 sayılı yazıların ekine ortak olunan şirkete verilen sermaye katılım bedelleri ile kişiler arasındaki hisse değişimine ilişkin ödeme ve tahsilatlara dair bir takım listeler eklenmiştir. Her ne kadar davalı şirketler hissedarlar arası hisse devri sırasında devreden hissedarın tahsil ettiği miktarların telefon, mektup ve sair yöntemlerle yapılan araştırma sonucu tespit edildiğini, tahsil edilen paranın şirket kasasına girmediğini savunmuşlarsa da, SPK'ya sunulan söz konusu yazı ekindeki listelerin hiçbir dava dosyasına davalılar tarafından sunulmamış olması, 14/09/2000 tarihli SPK denetim raporunda aynı kişiler ve aynı yöntemlerle yurt dışında para toplandığı, bu toplanan paraların davalılar tarafından kayda alındığı, havayoluyla paraların Türkiye'ye nakledildiği, organize şekilde hareket edildiği şeklinde tespitlere yer verilmesi, yine 09/05/1999 tarihli tutanakta Esenboğa Havalimanı Dış Hatlar Geliş kapısında yapılan kontrolde ...'a ait çanta içinde TL, DM cinsi yüksek miktarda para ile altın bilezik gibi emtianın tespit edildiği, ...'un imzalı ifadesinde, ... şirketinin Almanya'daki temsilcisinin hisse senetlerini sattıktan sonra paraları ve altınları Türkiye'deki ... şirketine götürmesi amacıyla kendisine teslim ettiğini ifade etmiş olması karşısında davalı şirketlerce ikincil kayıtlar tutulduğunun kabulü gerektiği, yine pek çok dosyaya sunulan davalı ... imzalı mektupta ortaklıktan ayrılmak isteyenlerin üç ay önce bildirmeleri halinde paralarını alabileceklerinin belirtilmesi birlikte değerlendirildiğinde, ... Grubu bazı şirketlerin fiili ve hukuki irtibat halinde oldukları, birlikte hareket ederek para toplama amacıyla "Ortaklık Durum Belgesi", "Hisse Senedi" gibi sair belgeler karşılığında istenildiğinde derhal ve işlemiş kâr payı ile birlikte iade edileceği taahhüdü ile para topladıkları, ortağın sermaye olarak verdiğini isteyemeyeceğine dair yasal düzenlemeyi kullanarak para yatıran kişileri grup şirketlerden herhangi birinde veya birkaçında düşük nominal bedellerle şeklen ortak gibi gösterdikleri, tahsil ettikleri parayı ise muhasebe kayıtlarına yansıtmayarak para iade taleplerini reddettikleri, taraflar arasında sahih bir ortaklık ilişkisi bulunmadığı, böylelikle davalıların haksız fiilde bulundukları anlaşılmaktadır." şeklinde olup, Yargıtay 11.Hukuk Dairesi'nin bozma ilamında belirtildiği ve Dairemizinde kabulünde olduğu üzere davalı Şirketlerin birleşmesi ve kayda alınmasına yönelik olarak Sermaye Piyasası Kuruluna verdikleri 09/02/2005 tarih 30 ve 31 sayılı yazılarda ortak olunan şirketlere yönelik hisse, bu şirketlere bildirilen adres ve kimlik listesi, ortakların almış oldukları hisseleri kimden aldıkları, ortaklara yapılan tediyeler ile ortaklardan yapılan tahsilat dağılımına yönelik listeler sunulduğu, davalı şirketlerce ilk derece mahkemesince kendilerine verilen kesin süre içerisinde hissedarlar arası hisse devri sırasında devreden hissedarın tahsil ettiği miktarların telefon, mektup, vs. yöntemler ile yapılan araştırmalar sonucu tespit edildiğinin tahsil edilen paranın şirket kasasına girmediği iddia edilmiş ise de bu yönde dosyaya davalı şirketlerce herhangi bir yazılı bilgi ve belgenin sunulmadığı, sunulan bir kısım belgenin ise fotokopi olup aslının dosyaya ibraz edilmediği gibi CD 4'de ... Holdings S.A. tarafından Ramburse edilen ... İnşaat Tarım A.Ş. senetlerinin kimden alındığına yönelik listede de davacıların isimlerinin bulunmadığı, 14/09/2000 tarihli Sermaye Piyasası Kurulu denetim raporunda aynı kişiler ve aynı yöntemler ile yurt dışından para toplandığı ve toplanan paraların davalılar tarafından kayda alınmış olduğu, bu hale göre davalı şirketlerin fiili ve hukuki irtibat halinde birlikte hareket ederek para toplamak amacıyla ortaklık durum belgesi, hisse senedi gibi sair belgeler karşılığında istenildiğinde derhal işlenmiş kâr payı ile birlikte iade edileceği taahhüdü ile para toplayıp, para tahsil edilen ortakların düşük nominal bedeller ile şeklen ortak gibi gösterildiği, paranın istenilmesi durumunda ise paranın ortaklara iade edilmediği, böylece taraflar arasında gerçek bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığı, davalı şirketlerce Sermaye Piyasası Kuruluna yazılan 30 ve 31 sayılı yazılar ve ekinde ki listeler ile CD'ler incelenmek suretiyle davacılardan herhangi bir tahsilat yapılıp yapılmadığı, tahsilat yapılmış ise davacılara herhangi bir ödeme yapılıp yapılmadığı tespit edilerek hisse senetlerinin nominal bedeli de düşülmeden iadesi gerekir. İlk derece mahkemesince mali müşavir bilirkişiden alınan raporda belirtildiği üzere; SPK'nın 31/03/2014 tarihli yazısı ekinde yer alan CD'lerden CD-3 1.Liste Ek-1a(... Holding A.Ş Tahsilat Dağılım Listesi)'de 6.921 liste no'da 25.866 Euro tahsilat yapıldığı, 6.922 liste no'da ise 25.252 Euro tahsilat yapıldığı, CD-3 2.liste Ek-1b (... İnşaat Tarım ve Sanayi İşletme Ticaret A.Ş. Tahsilat Dağılım Listesi)'de 9.037 liste no'da 175,00 Euro tahsilat yapıldığı, CD-3 8.LİSTE Ek-5 (... Holding Ortaklar listesi )'de 30.828 defter no'da yer aldığı ve toplam 1920 hissesinin bulunduğu, CD-3 10.liste EK-6(... Holding Ortaklar Adres ve Kimlik Listesi)'de 4.091 defter no'da yer aldığı ve CD-3 11.liste EK-6 İnşaat Tarım (... İnşaat Tarım Sanayi İşletme Ticaret A.Ş. Ortaklar Adres ve Kimlik Listesi)'de 6.199 defter no'da yer aldığı, CD-3 12.liste Ek-8 a-b (... Holding A.Ş. 1997 Kar Payı Tablosu)'da 3.253 sıra no'da 2.863 Euro kar payı ödendiği, diğer tablolarda yer almadığının anlaşılmakla davacının davalı şirkete 51.293,00 Euro ödeme yaptığı saptanmıştır. Davacı vekilinin dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklar saklı kalarak 1.000 Euro talep etmiştir. Davacının tediye ve kasa tediye makbuzundan dolayı 1.845,00 Euro ve 2.863,00 Euro kar payı olmak üzere toplam 4.708 Euro'luk ödemenin mahsubu sonucu bakiye 46.585 Euro kaldığından, davacı talebi de dikkate alınarak 46.585 Euro'nun kabulü yerine kasa tediye makbuzundaki 1.845 Euro'nun ikinci kez mahsubu sonucu 44.740,00 Euro'ya hükmedilmesi de yerinde görülmediğinden davacı vekilinin bu konudaki istinaf başvurusu kabul edilerek ilk derece mahkemesi kararının faiz başlangıcı ve 46.585,00 Euro'ya hükmedilmesi yönünden kaldırılması gerekmiş olmakla davalı vekilinin davacının ödeme ve hile iddiasını ispat edemediği, müvekkili tarafından SPK'ya sunulan CD ve üst yazı içeriklerine yanlış anlam verildiği yönündeki istinaf başvurularının reddi gerekmiştir. Öte yandan dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydı ile geçerli bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığının tespiti ve 46.585,00 Euro'nun faizi ile birlikte davalıdan tahsili talep edilmiş, mahkemecede taraflar arasında geçerli bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığı tespit edilmiş ve hisse senetlerinin davalıya iadesi yönünde hüküm kurulmamış ise de Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin emsal içtihatları da dikkate alındığında davacının elinde olduğu iddia edilen hisse senetlerinin hukuki geçerliliğinin bulunmadığından bu yöndeki davalı vekilinin istinaf başvurusuna da itibar edilmemiştir. Davacı vekilinin istinaf başvurusunun incelenmesine gelince; davacı tarafça açılan davada davalı şirketle aralarında geçerli bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığının tespiti ve şimdilik fazlaya ilişkin haklar saklı kalarak 1.000,00 Euro'nun tahsil edildiği tarihten itibaren 3095 sayılı Kanun'un 4/a.maddesi uyarınca Devlet bankalarının yabancı para ile açılmış bir vadeli mevduat hesabına ödediği en yüksek faizi ile birlikte davalıdan tahsili talep edilmiş olup, ilk derece mahkemesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere davalı şirketin eylemi haksız fiil teşkil ettiğinden paranın ödeme tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekmekte olup, alınan bilirkişi raporuna göre davalı şirketin davacıdan 12/06/1997 tarihinde 25.866 Euro, 08/02/1998 tarihinde 25.252,00 Euro ve 10/02/1999 tarihinde 175,00 Euro olmak üzere toplam 51.293,00 Euro tahsilat yaptığı, davacı vekilinin dava ve ıslah dilekçesinde yapılan ödemelerin tahsil edildiği tarihlerden itibaren işleyecek faizi ile tahsili talep edilmiştir. Ayrıca bilirkişi raporuna göre davalı şirketin davacıdan 51.293,00 Euro tahsil ettiği, CD-3 12.liste Ek-8-a-b ... Holding AŞ. 1997 yılı Kar Payı Tablosuna göre davacıya 2.863,00 Euro ödendiği, ayrıca kasa tediye makbuzuna göre davacıya 1.845,00 Euro ödendiği, davacıya ödenen kâr payı bedeli olan 2.863,00 Euro ile kasa tediye makbuzu ile ödenen 1.845,00 Euro'nun mahsubu sonucu davacı alacağının 46.585,00 Euro kaldığı, davacı vekili tarafından dosyaya sunulan 21/09/2017 tarihli ıslah dilekçesinde kalan bedel olan 46.585,00 Euro'nun talep edildiği anlaşıldığından davacı alacağına ikinci kez kasa tediye makbuz bedeli olan 1.845,00 Euro'nun mahsubunun isabetli olmadığından davacının davasının kabulü ile 46.585,00 Euro alacaktan 21.158,00 Euro'nun 12/06/1997 tarihinden, 25.252,00 Euro'nun 08/02/1998 tarihinden ve 175,00 Euro'nun 10/02/1999 tarihinden itibaren 3095 Sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanunun 4/a maddesi gereğince Devlet Bankalarının EURO cinsinden açılmış bir yıl vadeli mevduat hesabına ödediği en yüksek döviz faizi ile birlikte davalı ...Ş.' den alınarak davacı tarafa verilmesine karar verilmesi gerekmiştir (Yargıtay 11.Hukuk Dairesi'nin 14/05/2018 tarih ve 2017/4019 esas 2018/3507 karar sayılı emsal içtihatı). Tüm bu nedenlerle davanın kabulüne karar vermek gerekmiş ve takdiren aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur. HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle; A)1-Davacı tarafın davalı şirketin ortağı olmadığının tespitine, 2-Davacının alacak davasının KABULÜNE; 3-6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 99. maddesi gereğince davacının talebi de nazara alınarak aynen ödenmesi kayıt ve şartıyla; 46.585,00 Euro alacaktan 21.158,00 Euro'nun 12/06/1997 tarihinden, 25.252,00 Euro'nun 08/02/1998 tarihinden ve 175,00 Euro'nun 10/02/1999 tarihinden itibaren 3095 Sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanunun 4/a maddesi gereğince Devlet Bankalarının EURO cinsinden açılmış bir yıl vadeli mevduat hesabına ödediği en yüksek döviz faizi ile birlikte davalı ...Ş.' den alınarak davacı tarafa verilmesine 4-Alınması gereken 12.807,92 TL karar ve ilam harcından peşin alınan 62,12 TL peşin harç ve ıslah harcı olarak yatırılan 3.228,34 TL harcın mahsubu ile bakiye 9.517,46 TL harcın davalıdan alınarak Hazine’ye gelir kaydına, 5-Davacı tarafın peşin yatırdığı 29,20 TL başvuru harcı, 62,12 TL peşin karar ve ilam harcı, 3.259,74 TL ıslah harcı ile 4,30 TL vekaletnâme suret harcı olmak üzere toplam 3.355,36 TL harcın davalıdan alınarak davacı tarafa verilmesine, 6-Davacı tarafın yaptığı 80,00 TL taraf davetiye gideri, 221,80 TL keşif harcı gideri, 3.000,00 TL bilirkişi kurulu ücreti gideri ve 50,00 TL yazı posta gideri olmak üzere toplam 3.351,80 TL yargılama giderinin davalıdan alınarak davacı tarafa verilmesine, 7-Davalının yaptığı herhangi bir yargılama gideri olmadığından bu konuda bir karar verilmesine yer olmadığına, 8-İstinaf karar tarihi itibariyle yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince kabul edilen miktar üzerinden hesap edilen 17.197,48 TL vekâlet ücretinin davalıdan alınarak davacı tarafa verilmesine, 9-HMK'nın 323 ve devamı maddeleri gereğince hükmün verilmesinden kesinleşmesine kadar olan dönemde tarafların sorumlu olduğu yargılama giderleri de ödendikten sonra varsa tarafların yatırdığı avanslardan artanının talep halinde taraflara iadesine, B)1-Davalı tarafından istinaf karar harcı olarak alınan 2.778,99 TL harcın karar kesinleştiğinde ve talep halinde davalıya iadesine, 2-Davacı tarafından istinaf karar harcı olarak alınan 31,40 TL harcın karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacıya iadesine, 3-Davalı tarafından istinaf aşamasında yapılan yargılama giderinin davadaki haklılık durumu gözetilerek üzerinde bırakılmasına, 4-Davacı tarafından istinaf aşamasında yapılan 85,70 TL istinaf kanun yoluna başvurma harcı ile 23,60 TL posta gideri olmak üzere toplam 109,30 TL yargılama giderinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, 5-İstinaf incelemesi sırasında daha önce birden fazla duruşma yapıldığından Dairemiz ilk karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT gereğince hesap edilen 4.080,00 TL vekalet ücretinin davalı şirketten tahsili ile davacıya verilmesine, 6-Davalı tarafından İstanbul 28. İcra Müdürlüğünün 2017/37291 sayılı takip dosyasına ibraz edilen teminatın İİK'nun 36. Maddesi uyarınca iadesine yer olmadığına, Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda HMK'nın 361. maddesi uyarınca gerekçeli kararın tebliğinden itibaren iki haftalık süre içerisinde Yargıtay'da temyiz kanun yolu açık olmak üzere oy birliği ile karar verildi. 24/12/2024
Başkan - ... Üye - ... Üye - ... Zabıt Katibi - ... ... ... ... ...
Bu belge 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu hükümlerine göre UYAP sistemi üzerinden elektronik imza ile imzalanmıştır.